- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Türkiye yüzdü yüzdü kuyruğuna getirdi. Bin yıllık postundan yakında kurtulacak, Avrupa postuna girecek! Herkes daha şimdiden bu tarihsel zaferin sarhoşluğu içinde. AB’ye giren hiçbir ülkede bu kadar ve böyle olmadı. Bu bize mahsus, üstelik hak edilmiş bir “hal”. Başbakan yolunu kesip iş-ekmek isteyenlere AB veriyor. Esnafın toptancıya verdiği çek senet AB vadeli. Sendikalar toplu sözleşme görüşmelerinde ücret ve sosyal hak istemekten AB istemeye geçtiler. Kitabı satmayan yazar AB’de satar diye umutlanıyor. Çocuklar AB oynuyor. Hamile kadınlar bile nerdeyse doğumu birkaç gün geciktirip AB’li bir çocuk doğurabilmenin çaresini arıyorlar! Tarihsel zaferin farkında olmayan –belki de asıl farkında olan– sokaktaki kapkaççı çocuk, o işine bakıyor.
AB denilen şey, özellikle de aydınlar marifetiyle ideolojik bir konu hâline getirildi. Uygarlığın tek şekli ve Türkiye’nin uygarlık yürüyüşü olarak tanımlandı. Öte yandan halkın uygarlıkla falan ilgilenmediğini herkes bilmektedir. “Demokratikleşme” gibi sorunlar da halkın ilgi alanı dışındadır. Bu durumda halkın önüne AB’deki yüksek GSMH oranlarını, zenginlik ve refahı sürdüler. Böyle olunca her bir şey anlaşılır olmaktan çıktı. Sınıfsal olmaktan çıktı yani. Tartış, tartış da, neyi tartışacaksın?
AB’ye katılmaya, rüşeym hâlinden başlayarak bugüne kadar, Avrupalı emekçi siyasetlerin –hemen tüm Komünist Partilerin de– niçin inatla karşı çıktıklarını Türkiye’deki emekçilere kimse anlatamadı. Bizde karşı çıkanlar idam cezasının kaldırılmasına, kadın erkek eşitliğine, MGK’nın sivilleşmesine, sivil toplumun güçlenmesine karşı çıkmış oluyor, bütün bunların toplam sonucu, Ulus-Devlet’i sözde savunmuş oluyorlar.
Emekçi yığınların meselesi değil bunlar, bu konular üzerinden gelişen bir tartışma onları ilgilendirmiyor. Onların derdi “serbest dolaşım”, mesela: iş. Bunun Brüksel bürokratının kâbusu olduğunu nerden bilsin? Niçin bilsin? %70 çoğunluk şimdiye kadar böyle var olageldi. Şimdi artık bu alandan çıkıyor, gerçeğin içine giriyoruz. 10-15 yıl sürecek bir cehennem (müzakere süreci) başlıyor. Bu süreçte Türkiyeli emekçiler, Avrupalı emekçilerin niçin AB’ye karşı çıktıklarını AB realitesini bizzat yaşayarak anlayacaklar. AB’cilerin arkasına yığılan %70 çoğunluk hızla %40-30’lara düşecek. Avrupa kendi içinde hangi sınıfları vurduysa Türkiye’de de bu sınıfları vuracak. Emekçi sınıfları, orta katman toplum kesimlerini ve aydınları nereden, nasıl vuracağının ipuçları gerçi ortaya çıkmıştı ama ideolojik alanda yaşanan sarhoşluk bunların görülmesini engelledi. Bütün bunlar bitiyor.
Bizim korkumuz yok, aklı olan herkes işlerin er geç buraya varacağını biliyordu. AB’cilerin içinde akıllı adam yok mu? Elbette var, onlar da biliyorlardı. İşte onları korku sarmaya başladı. Artık ideoloji konuşulmayacak. Gerçek konuşulacak. Bir yarı tarım, yarı sanayi toplumunu AB toplumu hâline getirmenin ne demek olduğunu benzeri deneyler göstermiştir. “İktisat” kimin ödediğiyle ilgilenmemiş ama “yüksek maliyet” demiştir. Kim ödeyecek? Emekçiler öder! Ya ödemek istemezlerse? AB’ci aydınlarımızın korktuğu da bu ya. O zaman “demokratikleşme” hüllesi güme gidecek, çünkü karın doyurmadığı anlaşılacak. AB’cilerimizin en akıllıları şimdi korkmaya başladılar. Tek umutları kaldı: Süre 10, 15, belki de 25 yıl gibi uzundur, kim öle kim kala... Bu varsayım kitlelerin ahmak olduğu inancına dayanıyor. Kitleler, gerçek etlerine batınca dâhileşirler. Bu da bin kez doğrulanmış bir başka varsayımdır. Hadi görelim.
Ama önce dünyayı görelim.
21. yüzyıl “gece yarısı” başladı. Yani herkes yorumunu uykudayken yaptı. Sabahı bekleme sabrı gösterilmedi. Sosyalizmden korkusu son bulan kapitalizmin kendini değiştirip demokrasiye yöneleceği zannedildi. Bu “zan”lar birleşti, zırh delen bir teoriye dönüştü. Hemen herkesi bir yerinden teslim aldı. Şimdi gün söküyor. Hayret! Gece yorumlarında hayal edilen “demokratik”, “sosyal”, vb. kapitalizmden eser yok. Hayale kapılan sadece kurgularmış, niyetlermiş. Daha çaresiz ve daha azgın bir kapitalizm ile karşı karşıya kaldık. Kimse bugünkü dünya gibi bir dünya beklemiyordu. “Kaos”a doğru ilerliyoruz.
Birbirini belirleyen iki sistemden biri dağılınca, dünya bir “bütün”dür, bütünlüğü bozulmuştur. Bütünlüğü bozulan dünya kendini, ayakta kalan sistem aracılığıyla yeniden toparlamaya, bütünlüğünü yeniden kurmaya çalışmaktadır. İddiası olan, fakat araçları ve imkânları olmayan bir varsayımdır bu: “küresel yeni bir dünya”! Peki nedir? Bekle gör. Hal bu olunca, dışına kaçanlar, içinde olmak isteyenlerden on kat daha fazla. O halde şimdi, yani bugün, tarihin yeni bir sarmalına doğru hareket hâlinde değiliz. Bu bir tür felakettir. “Nerdeyiz?” feryatları bu nedenle ayyuka çıkmaktadır. Bugünkü dünya hâlini illaki teorileştirmek gerekiyorsa, herkesi içine çeken bir KAOS’tur. KAOS’tan daha kapsayıcı bir teori olamaz. KAOS dünyanın şurasında burasında olup bitene, dine imana, kültürlere, uluslara ve etnik gruplara, bunların taleplerine ve gelişme eğilimlerine bağlı olmayarak var. Sebep besbellidir. Kapitalizm vahşi döneminde bile umuttu. Sömürgeci rekabet döneminde de, ekonomiyi, teknolojiyi, bilimi, felsefeyi, sanatı geliştirmişti. Emperyalizm döneminde de insanlığı ilerlettiği, geliştirdiği şeklindeki varsayımı, sosyalist varsayıma rağmen yıkılmamıştı. Kapitalizmin bütün varsayımları sosyalizm ile birlikte çöktü. Bütün varsayımların yıkıldığı bir dünya KAOS’tur.
Kaosu düşünmeliyiz. Bundan kaçamayız. Kaçıp da, düzen olsun da isterse Yeni Dünya Düzeni olsun demek kaosa teslim olmaktır. Kaos, ondan korkularak düşünülemez. Herkes kendini “kaos”tan korkmamaya alıştırmalı. Düz “ilerleme” yoktur. Tanımı istenmesin, kaos tanımlanabilseydi kaos olmazdı. Ama herkes görebilir, çünkü elifbası var: Durum nesnel bir durumdur der demez bir “irade” (diyelim Usame) çıkıp herkesi şaşırtıyor, gördük. O hâlde “İrade” desek o da değil, olayların mantığı iradeye kulak asmıyor. Şaşırmamak mümkün değil. Bin yıllık soyutlamalar yerle bir olmaktadır. Güzel mi çirkin mi belli değildir, ŞEY ya estetik ufkumuzun ötesinde güzel, ya da taş balta gibi çirkindir; çünkü kaos ölçüyü ilga etmiştir. Bunun nesi olumsuz?! Tarih tepeden tırnağa zaten “kaos”tur, “ilerleme” gibi gördüğümüz düz sanal çizginin doğasıdır. Kaosa karşı sakin olabilirsek sözümüzün bir değeri vardır.
Kaos’un yüzeye çıkardığı bir görüntü var. “Batı”laşma değil, “Batılı”laşma anlamında baskın bir düşünce ve eylem var. Dünyanın bütün burjuvaları Batı’ya gidiyorlar. Bunda herkes hemfikir. Kapitalizmin gereği, bundan kurtuluş yok ama şimdilik yok. Eskiden, yüz yıl önce mesela, vardı. Üretim araçları ihracı emperyalist kapitalizme her ülkede “rakip”ler yaratmıştı. Sermayenin ve burjuvaların kendi çöplüklerinden âzami ölçüde nemalanmak için “ulus” diye tutturdukları bir dönemdi bu. Hafızasına güvenen hemen hatırlayacaktır; bu kadarı bile dünyayı yıkıp yeniden kuran bir neden olmuştu. Nedenleri ile birlikte o dönem silinip gitmiştir. Vatan millet Sakarya burjuvalığı derdik buna, artık tuz ve buz olmuştur. Anlamlı bir maddî temeli yoksa, şimdi nedir? Türkiye’de örneğini görüyoruz. Kumda oyundur.
Burjuvaları, sermayesi Batı’ya gitmeyen ülke var mı? Rusya, Çin, İran, Hindistan, ya da Brezilya mı? Öyle görünüyor, ama sadece görüntü. Tereddütleri, uzak-yakın tarihlerinden gelen direnç gerekçeleri var. Ancak bu dirençlerden, gidişata karşı etkili birleşik bir blok çıkmıyor. Çıkmaz da. Çünkü kendi direnç gerekçelerini emekçi sınıfların baskısı altında bizzat kendileri bastırıyorlar. Batı’ya gidiyorlar.
Her bir ülkedeki sol-komünist-sosyalist hareketlere bakın, hiçbirinden bu gidişe karşı henüz doğru dürüst bir itiraz yükselmiyor. Herkes can havliyle kapağı Batı’ya atmak isterken sol geride mi kalacak? “Gece karanlığı”nda herkes nereye koştuysa sol da oraya koştu. Marx’ın bir zaman “her gün yaptığımız şey”, sonra da “öncü olarak yaptığımız şey” dediği komünizm de düşünce ve eylem alanından çıkıp gitti.
Herkes ve her şey böyle Batı’ya giderse geride karanlık, anlamsız bir boşluktan başka ne kalır? Gidenler, düşüncenin doğrusunu, aklı fikri, felsefeyi, sanatı, “aydınlık” ve “hayat” olarak ne varsa her şeyi alıp götürüyorlar. Batı’da bir adacık cennet kurmaya gidiyorlar. Soyut değil bu, gerçek. Tarihin en büyük zihin ve izan göçü. Büyük göçler tarihin belini kırar, bu göç de kırmaktadır. Bundan olsa gerek “çağ dönümü” denilmektedir. Cennet ve cehennem çağı.
Batı’ya giden gittikten sonra geride kalan karanlığın içinde ne var? Birbirini yiyen, sadece “tür” olarak beş milyar insan var. Sefil, ışıksız bir dünya var. “Hayat” Batı’ya gittiği için, geriye kalan her yerde ölüm var. Peki, Batı’da nasıl bir hayat var? Giden görecek.
Böyle bir dünya eski kavram dizileriyle de, Batı’nın kavramlar sistemiyle de bilinemez. Onlarla bakıp gördüğümüz ya Usame’dir ya da aynı anlamda hiçbir şey. Kimmiş Usame, neymiş, nerdeymiş. Bilen var mı? Her yerde ise –ki her yerdedir– Usame midir? (Siz şimdi bu “Usame”den bir şey anladınız mı?)
Kaos elbette aynı zamanda cinnettir. Sınıf mücadelesi değildir. Tam tersidir. Sınıf mücadelesinin kavramları ile anlaşılamaz. Sınıf mücadelesinin olmadığı yerde ve olmadığı için vardır. Bu nedenle kaos sınıf mücadelesiyle aşılır.
Kaosta mantık yoktur, sınıf mücadelesi mantığın bizzat kendisidir. O halde kaostan sınıf mücadelesi çıkarılamaz! Hayır, bal gibi çıkarılır. Mantıkla değil, mücadeleyle çıkarılır. Batı’ya gidenler gittikten sonra geride kalan karanlık boşlukta mantığın zerresi işlemiyor. Mantık işlemiyorsa mantıkta ısrar etmenin âlemi ne? “Doğru” zaten çok dar bir alana sıkıştı. Bilimden, fizikten, kimyadan çıktı sorun, hayata geldi. Marx’ın felsefeyi bir zamanlar çağırdığı gibi, beş milyar insan da bugün “Doğru”yu aynen öyle, kendi yanına çağırıyor. Ürküntü veren, “doğru”nun bu geriye kalan karanlık boşluğa girince doğru olmaktan çıkmasıdır. Bundan da korkmamak lazım.
Marksizme dönüp şimdi yere basabiliriz.
“Sol” düşünce ve eylem “yanlış”ta kalamaz. Buna Doğu-Batı zıtlığından bakarsak Doğu’da kalamaz. Solu daha dar anlamda Marksizm olarak düşünürsek, bütün başlangıç referanslarını orda bulduğu için Batı’dan başka hiçbir yerde temellendirilemez. En genelinde Batı’nın evreni dışında Marksizm “İslam”a, “Budizm”e, “Konfüçyüs”e, çetrefil milliyetçiliklere, kapalı kültür kozalarına, duygu ve inanç ırmaklarına bulaşır ve Marksizm olmaktan çıkar. Marksizm “Batı”dan hiç kopmamalı, özellikle bu kaosta “Avrupa”dan ayrılmamalı. Ayrılırsa ne olur? Biçimi, dili, amacı her ne olursa olsun söz, yazı, çizi, soyutta ne yapıyorsak; siyaset, grev, eğlence, ölüm-kalım, somutta ne yaşıyorsak bu soruyla ilgilidir. Marksist sol düşüncenin Batı’ya yönelmesi diye bir şey yoktur, çünkü hep Batı’da kalmıştır. Doğu’daki vurgusu da, “Batı”yı geçmektir. Bir şeyi geçmek önce o olmayı gerektirdiği için, “Batı”laşmaktır. Marksizmle kendini hâlâ bağlı sayan düşünce ve siyasî eylem alanında Batı, Avrupa gibi olgular, oraya soyut yakıştırmalarla yüklenmiş anlamında değil, somut tarihsel vaka anlamında, dünya bugün değişirken de değişmemiştir.
Türkiye müzakereye başlar başlamaz bütünüyle AB’nin etki çemberi içine girmiş olacak. Durum ne olacak? AB’ci toplumsal blok düşünür ve sözcülerine göre Türkiye AB’den büyük yarar sağlayacak, AB’nin Türkiye’den sağlayacağı yarar ise bundan az olmayacak. Anladınız mı? Vereceğiz, alacağız, hepimiz büyük yararlar sağlayacağız! Bu lâf kuşatması altında bunalan bilinç kendini “yarar” kefesine koyup “zarar”dan kurtuluyor. Peki somutu nedir bunun?
Somutu, Türkiye “içe dönük” mücadelenin şiddetleneceği bir döneme giriyor. Avrupa’nın bizden alacağını kim ödeyecek? Avrupa’dan alacaklarımız kimin cebine girecek? Şimdi bu sorular sorulacak. AB karşıtı zındıkların soruları olarak değil, bilfiil yaşanan hayatın sordurduğu sorular olarak sorulacak. Bu sorular sadece Türkiye’de sorulmayacak. Avrupa da kendine aynı soruları soracak. Genişleyen, büyüyen Avrupa’nın ne olduğu, olacağı şimdi şimdi Avrupalının kafasına dank ediyor. Türkiye ile AB’nin bu büyük tarihsel alış-verişinde herkes hem alıcı hem verici olduğundan, aynı zamanda taraf olacak. Bu “taraf”lar kimdir?
AB oluştukça, genişledikçe, şekillendikçe kendi içinde amansız bir sınıf mücadelesinin de tohumlarını ekiyor. Avrupa’nın bütün emekçileri sınıf mücadelesinin bu yeni safhasını anlamaya, öğrenmeye çalışıyorlar. Sınıf mücadelesinin koşullarının değiştiğini, eski mücadele biçimlerinin ve araçlarının yetmediğini gördükçe yeni biçim ve araçlar üretmeye çalışıyorlar. Güçleri yetmeyince –hiçbir zaman da yetmeyeceği için– Avrupa’nın dışına, dünya emekçilerine açılacaklar. Bugün mevzilerini 10-20 yıl öncesine göre tarihsel olarak daha geride bir yerde kazıyorlar, çünkü şimdi, kaybettikleri sosyal haklarını geri alma peşindeler. Bu noktada mücadele şiddetleniyor. Klasik işçi mücadelesi araçları yetmediği için değişik dayanışma örgütleri kuruyorlar. AB’yi kapsayan geniş siyasi birlikler oluşturmak için sol-sosyalist AB partileri kuruyorlar. Bu partilere, yüz elli yıla varan mücadele birikimleriyle mevcut komünist, sosyalist partiler ve sol hareketler katıldıkları için “yeni” denemez. “Yeni” olan formatlarıdır. Bu yeni formatta tartışmaya, gelişmeye açıktırlar. “Avrupa”lı olmak, Avrupa merkezli düşünmek, işçi ve emekçi sınıfın çıkarını Avrupa merkezli algılamak gibi yanlışlıklara da açıktırlar. Ancak bütün dünya ve bütün Avrupa bugün siyasî mücadeleler açısından bir deney tahtasına dönmüş bulunduğu için her deney, her girişim bir zenginlik olarak alınmalı, böyle bakılmalıdır.
Bir de şöyle bakılmalıdır. Bu mücadele neye karşı, ne için? AB, olabilecek olanların en iyisi değil miydi? Avrupa Solu Partisi’nin kuruluş manifestosu AB vakıasına savaş ilanı gibi bir şey. Orda anlatılan AB ile burda bize anlatılan AB aynı AB midir? Avrupa solu için gündemde olan, şimdi, AB sapağından kurtulmaktır.
AB’nin içindeki mücadele Türkiye’de gelişecek. Türkiye’de sınıf mücadelesi Avrupa’dakinden de daha geri mevzilerden başlamak zorunda. Tarımdan kopan milyonlarca yeni işsiz “ön proleter” emek dünyasına mayın misali düşüp ortalığı allak bullak edecek. Örgütlü işçi hareketi bu yeni yükleri taşıyacak durumda olmadığı için spontan mücadele alanları açılacak. Bu yeni alanlara hâkim olup yön verecek bir işçi mücadelesi birikimi ve siyasal tecrübesi Türkiye’de bulunmadığı için Avrupa emekçilerinin “yardım”ına ihtiyaç doğacak. Bu ihtiyaç hem ekonomik, hem siyasî mücadele alanında yeni enternasyonalist birlik biçimlerini zorlayacak. Ne ki, bu zorlanmadan bir sonuç çıkabilmesi için o sonuca varmayı iş edinmek gerekir. Enternasyonalist birliğin somut zemini orada da, burada da sınıf mücadelesinin yükselip güçlenmesidir.
“Yapılacak iş” nedir? Herkesin işi kendi önündedir. Herkesin Avrupa’sı kendi çalıştığı yerdedir. Herkesin Avrupası kendi özgün koşullarıyla belirlenmiştir. Ama “Avrupa sorunu” aynı zamanda bir dünya sorunudur. Bu diyalektiği sindiremeyen, işçi-emekçi evrenini “millî”, “bölgesel” zırvalıklarla darlaştıran “sol” siyasî hareketler dökülecektir. Bu anlamda solun kendi kendine “çöküntü” dediği şey “çöküntü” değil, yeni bir başlangıcın işaretidir. Kitlelerin kendi deneylerinden öğrendikleri haklı olarak hep söylenmiştir; tamam, ama siyasî bilinç de salt kendi geçmiş deneyiminden öğrenecekse, o “siyasî” midir, “bilinç” midir?
Gelelim dünya ve Türkiye fotoğrafının “ilham”ına.
Türkiye’de AB’ye karşı bir direnç oluşmadı. Oluşmazdı, çünkü içerde sermayeye karşı bir sınıf direnci oluşamıyordu. En büyük fireyi aydınlar verdi. Topluca denebilecek bir şekilde, önlerine başka seçenek çıkmadığı sözde gerekçesine sığınarak sermaye sınıfına destek verdiler. Başka seçenek yoktu da, TÜSİAD mı seçenekti? TÜSİAD, söz kendine düşmediği için çok konuşmadı, aydınlar konuştular. TV ekranlarını, medya köşelerini, STK dedikleri tiyatro sahnesini onlar doldurdu. Bunu elbette sermayenin AB’den nemalanması veya kendileri sermayeden nemalanmak için değil, muhayyiledeki “Avrupa” için yaptılar. Topluma yalan söylediler. Kendilerini kandırdıkları gibi halkın %70’ini de kandırmaya kalktılar. AB’ye gitmezsek Doğu’da kalır, medeniyetten dışlanırız diye somut fakat gayri insanî bir korkuyu ideolojik silah olarak her fırsatta kullandılar. Kürt yerinde, işsiz-aylak milyonlar varoşlarda, milyonlarca işçi, kız erkek çocuk işçi izbe-salaş fabrikaların, atölyelerin ömür öğüten karanlığında, köylü eşeleyip durduğu bir mezarlık toprağında, yani “halk” Doğu’da kaldı. AB’ye gitmezsek medeniyetten dışlanırız diyenlerin o “halk”la her ne pahasına olursa olsun baş başa kalmamak için öyle dedikleri anlaşılamadı. Bundan sonra daha iyi anlaşılacak. Halk da, biz size kanmamıştık zaten, kendi ihtiyacımıza, çaresizliğimize kanmıştık demeye başlayacak.
Artık direnç, herkesin kendinde, gerçek kapısını çaldığı oranda oluşacak. Soyut siyaset itibar görmeyecek.
- Ayrıntılar
- Halim Togan
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Enver Paşa, daha paşa olmamışken, 1908 yılı Temmuz ayının “Hürriyet günleri”nde birdenbire kahraman oldu ve hep öyle kaldı. Gerçi o günlerde coşkulu kalabalıkların kalbinde taht kurmuş iki kahramandılar. Bir de, Abdülhamit paşalarına karşı dağda cenk verirken her gittiği yere yanında bir alageyik götüren Resne’li Niyazi Bey vardı. “Hürriyet”in işleri iki kahramanla yürümeyeceği için Niyazi Bey hiç paşa olmadı, kahramanlığı dahi tevatürde kaldı.
Kahramanlara has kılık kıyafeti, duruşu ve olağanüstü yetkileriyle Enver’i İttihat ve Terakki’nin sivil paşası Talat Bey’in yarattığı söylenir. Dağdan inen genç zabitler Hürriyet’i ilan ettikten sonra Selanik garından İstanbul’a uğurlanırlarken Enver’i vagon penceresine çıkarıp coşkulu kalabalığı göstermiş ve kulağına, “Sen artık kahraman oldun, ona göre!” diye fısıldamış...
Enver, kahraman olmaya daha o an ısınmış olsa gerek. Çoğu başka kahraman gibi Napoleone Buonaparte’yi takliden kısa boylu (küçümen) ve dik, ateşîn bakışlıydı. Kahraman kisvesini üzerine biçili kaftan gibi kısa ömrünün sonuna dek taşıdı.
Bülent Ecevit’in “Talat”ı kimdi, bilinmiyor. Birlikte yola çıktığı ya da yolunda yanına katılan bir alay ünlü, ünsüz kişiye ne olduğu da ya hiç bilinmiyor ya da bilinmeye değer görülmüyor. Bir tek o, tek başına, hâlâ ortalarda. Talat’ın iri kıyım gölgesini üzerinden hiç atamayan Enver’in tersine, hep kendi gölgesiyle başbaşa bugünlere kadar geldi.
Düşmez kalkmaz bir “kahraman”!
Cumhuriyet’in tek parti dönemi Kastamonu mebuslarından Fahri Ecevit’in oğlu. Annesi Nazlı Hanım bir İstanbul hanımefendisi, hem de ressam. Kendisi Robert Kolej mezunu. En yakın çocukluk ve gençlik arkadaşının ünlü Kılıçali’nin oğlu Altemur Kılıç olduğu anlaşılıyor. Çocukluğu ve okul çağı boyunca hiç sokakta oynamamış, İstanbul’un Bebek tepeleriyle Ankara’nın erken yıllarının Anafartalar caddesi arasında gidip gelmiş bir apartman çocuğu. Eşi Rahşan Hanım da yine Kolej’li ve devlette en üst düzey maliye bürokratlarından birinin (Namık Zeki Aral) kızı.
Bülent Ecevit halk kahramanlarında genellikle az görülür ölçüde okumuş yazmış, kültürlü bir yurttaşımızdır. Üniversite mezunu değildir ama nice Prof. Dr. sıfatlı çelebiyi cebinden çıkarmaya yeter müktesebatı vardır. Edebiyattan, sanattan anlar, klasik Batı musikisi dinlemekten sahiden zevk alır. Kadim Hint felsefesi düşkünü ve Rabindranat Tagore adında bir Hintli şairin hayranıdır. (Çok şiirini Türk-çe’ye kazandırmıştır.) Süleyman Demirel gibi değme Karagöz’ün karşısına Hacivat tavrı ve ağzı ile çıkmaya tenezzül etmeyecek kadar da görgü ve tevazu sahibidir. Terbiyeli, nazik ve çok kibardır. Paraya pula, debdebeye hiç bir zaman tamah etmemiştir. Kayıracağı, kollayacağı ne bir biraderi, eniştesi, kaynı ya da yeğeni, ne de kendi çocuğu olmuştur. Olsaydı da ne kayırır, ne de kollardı. Türkçesi iyiden de iyidir. Frenkçe lügat paralamaz; “dönüşüm” demek istediği zaman “transformasyon” demek aklına gelmez, dönüşüm der. Ilımlı ama ısrarlı öz-Türkçesi’yle konuştuğu dil halkın dili değilse de, halkın dilini konuşmamakla siyasette hiç kayba uğramamış, aksine, çok şey kazanmıştır.
CESARET NÜMUNESİ
Halk kendinden biri olmadığını gördüğü, bildiği böyle bir yurttaşı bir dönem neden ve nasıl bu kadar çok sevdi ve kahraman belledi?
Birinci ihtimal, tam da işte, kendine hiç benzetmediklerinden herdaim medet umduğu için. “Halk” indinde kendinden biri, kendinden biri olduğu için, kendi gibi âcizdir. Öyle birinden kime ne hayır gelir ki? İkincisi, kendinden olmayan birini sevsin ve kahraman bellesin diye birilerince bir yerlerde her şey yapıldığı için.
“Karaoğlan” sözünü bir mahalle kahvesinde ya da bir mitingde filan halktan bir gariban mı ilk kez telaffuz etmişti de ordan kitlelere malolmuştu? Yoksa, “medya” öncesi Babıâli’nin sigara dumanından geçilmeyen izbe odalarından birinde akşamüstü saat beş sularında ya da geceyarısına doğru mu imal edilmişti? Kim yakıştırdıysa tuttu ve kendisinin dağa taşa yamanan çıkartması halinde tarihe geçti.
O çıkartmanın başka sûretleri de var. Cesur Ecevit, Kıbrıs Fatihi Ecevit, Halkçı Ecevit, İşçi Babası Ecevit gibi.
Karaoğlanın “cesaretine” diyecek yoktu. Onun cesur olduğuna Babıâli karar verince “halk” da cesur bildi. Ne kadar cesur? 12 Mart cuntasına “meydan okuyacak” kadar!
“Muhtıra aslında bana karşı verildi” diyerek Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreterliğinden büyük gürültüyle istifa etmemiş miydi? Etmişti de, ne zaman? Muhtıra üzerine S. Demirel’in başbakanlıktan apar topar istifa ettiği 12 Mart 1971 gününden kaç gün sonra? Nihat Erim’in başbakan olacağını öğrenince! Kendisinin doğrudan başbakan naspedilmesini beklemiş olduğu söylenemez gerçi, o kadarı insafı aşan spekülasyon olur; ayrıca, N. Erim’e biçilen rolün kendisine daha çok yakışacağını düşünmediği de muhakkaktır. Ama o “cesur karşı çıkış”ın temelde muhtırayı ve muhtıracıları değil, N. Erim’i hedef aldığı çok açıktı. Muhtıra ona karşı değil, basbayağı Demirel’e karşı verilmişti. Ecevit bundan cesaret aldı. Partideki rakiplerinin İsmet Paşa’yla birlikte ona karşı bir şeyler çevirmekte olduklarını görünce harekete geçti. Muhtıra emrivakisinin yerini Nihat Erim emrivakisi alıyordu. Demirel’i alaşağı eden muhtıra boşa gidecekti. Demirel aradan çıkarılmışken, siyaseti ve ülkenin işlerini N. Erim gibi birisine emanet etmenin ne âlemi vardı?
Demirel’i istemeyen asker iktidara doğrudan el koymayıp Nihat Erim’in ucûbe “reform” hükümetine fit olmakla Bülent Bey’in önünde beklenmedik bir yol açtı ve o yol onu önce CHP genel başkanlığına, sonra da 73 genel seçimine ve Erbakan’la koalisyona kadar götürdü.
O arada, Cumhurbaşkanı olmaya heveslenen Faruk Gürler Paşa’nın önünün kesilmesi olayı var. Ecevit ve Demirel o işte birlikte davrandılar. Ne ki, Paşa’nın ayağını kaydıran aslında askerin kendisiydi. Gürler Paşa, adı muhtıranın arka planında “karışık işler”e karışmış bir asker ocağı mensubuydu. S. Demirel Meclis’teki adamlarına Gürler’e karşı oy verdireceğini her hâliyle belli etmeseydi Bülent Bey’in neye cesaret edecek olduğu o gün meçhul kaldı. Bugün de meçhul. Süleyman Bey G. Kurmay Başkanı Semih Sancar ve arkasındakilerin ne istemediğini bilmese adamları Gürler’e karşı oy kullanırlar mıydı? 9-12 Mart cuntası ve cuntalarıyla hangi akla hizmetse iş görmeye yatkın o zamanki kimi yakınlarıyla Ecevit’in yolunun ayrılmasında bunun rolü büyüktür. Ne gibi bir devrimci/ilerici sevda ile olursa olsun cuntalarla birlikte yürüme yerine, S. Demirel’le de olsa sivil siyaseti seçti. Doğru olanı yaptı. Lâkin Demirel’in adı, ikide bir “şapkasını alıp giden” adama çıktığı hâlde Ecevit’in uzun siyasî kariyeri boyunca “Cesur adam!” payesini harcaya harcaya bitirememiş olmasına ne demeli?
73 seçimine kadar CHP içinde İsmet Paşa’yı saf dışı edip yerine geçmek de büyük cesaret isteyen bir iş değildi. Demirel’e karşı inisiyatifi askere kaptıran ihtiyar kurda askerin de, CHP’nin de ihtiyacı kalmamıştı. Partinin içi yepyeni genç ihtiraslarla kaynıyordu; onlara öncülük etmek için hangi büyük tehlikeyi göze almak gerekiyordu? Partiyle −ve askerle− birlikte yürümek yeterdi. Bunun için cesarete değil, çelişkili ve karmaşık ihtirasları birbirlerine karşı manipüle ederek hepsinin omuzları üzerinde yükselmeye elverir “politik duyarlığa” ihtiyaç vardı. Bülent Bey, o politik duyarlıkla, İsmet Paşa’nın geçmiş günahlarını ve kaldığı kadarıyla siyasi ağırlığını partinin sırtından atmanın mükemmel bir seçim yatırımı olacağını gördü. Bu, ayrıca, Parti’yi Kemal Satır türünden astarı yüzünden pahalı kâzip şöhretlerin ağırlığından kurtarmak için de fırsat olacaktı. Geriye, Demirel olgusu kalıyordu. 73 genel seçimine giden süreçte askerin Demirel’i bu defa seçimde harcamak için el altından Erbakan’la bile uzlaşmaya hazır olduğu siyaset âleminde herkesin bildiği bir sırdı. (Muhtıra dağdağasını İsviçre’de “tatil”de geçiren Erbakan’a özel davetiye çıkarıldığı biliniyor.) Bu durumda orduya güven vermek ve sivil siyasete ordu destekli güvence sağlamaktan başka yapılacak bir şey kalmıyordu. “Cesaret nümunesi” olmaya özel bir gerek yoktu. Benim diyen her politika kurmayında o kadar cesaret olur.
KIBRIS FATİHİ
Bir de Kıbrıs’ın “fethi” var, Bay Ecevit’in cesaret nümunesi işleri arasında. “Dış güçler”e nasıl meydan okuduğu ballandıra ballandıra anlatılır yıllardır. En çok da kendisi anlatır. O olayda, oysa, tam da “dış güçler” deyip durduğu ABD ve İngiltere’nin (Türkiye’nin NATO müttefiklerinin) istediği oldu. Onlar Türkiye’ye yol verdiler, “büyük fetih” gerçekleştirildi: O zamanki Bağlantısızlar hareketinde yer alan Bağımsız Kıbrıs bölündü ve Soğuk Savaş yıllarında NATO emperyalizminin küçük de olsa bir baş ağrısı olmaktan çıktı. (O arada kaç Kıbrıslı Türk ve Rum komünistin faşist Rumlar ve Türkler tarafından katledildiği biliniyor ama hiç sözü edilmiyor.)
Kıbrıs macerasının −ya da “davâ”sının− özü, özeti budur. Bülent Bey’in Türkiye’ye hediyesi! Ceremesi hâlâ çekiliyor. Birileri de −başta yine Bay Ecevit− hâlâ daha bundan ulusalcı dedikleri türden siyasetler üretmeye hevesleniyor,
Erbakan’lı koalisyonun başı olmak Kıbrıs Fatihi’ne az geldi. CHP’nin 1950’den sonra nerdeyse çeyrek yüz yıl tek başına iktidar yüzü görememiş olmasına sıradan partili, çok geçmeden milletvekili ve bakan olarak katlandıktan sonra şimdi genel başkan −ve bir de Kıbrıs Fatihi− olarak da daha ne kadar katlanacaktı? Gün o gündü. Sudan bir bahaneyle koalisyonu bozdu ve ülkeyi seçime götürmek istedi. Kendi partisinden başka kimseyi ikna edemeyince sonuç, 73 yenilgisinin acısını her ne pahasına olursa olsun çıkarmaya ahdetmiş Süleyman Bey’in başını çekip kotardığı, 77 genel seçimine kadar süren Erbakan’lı, Türkeş’li birinci Milliyetçi Cephe hükümeti oldu. Karaoğlan’ın ülkeye bir başka hediyesi!
1978 sonunda içine daldığı, nedense ona hâlâ yakıştırılamayan “Güneş Motel kabinesi” macerası neyin nesiydi peki? 12 Eylül darbesine hazırlık mahiyetinde içli dışlı derin provokasyon ortalığı hallaç pamuğu gibi atarken öylesine sallapati bir hükümetle −üstelik S. Demirel gibi bir muhalefet buldozerinin hamlelerini göğüsleme pahasına− olanları ve olacakları değil önlemenin, “idare” edip geçiştirmenin dahi mümkün olamayacağını görmeden o ağır sorumluluğun altına girmesi “koltuk aşkı”yla açıklanamaz; olsa olsa, ilerde başka örnekleri de görüleceği gibi, Bülent Bey’in tüm politik kariyerinin ana damarını besleyen devlete hizmet aşkıyla açıklanabilir.
O iktidar denemesinin 79 kısmî Senato seçiminde hezimete uğramasını izleyen bir buçuk yılı, darbeye giden süreçte Demirel’in yine Türkeş ve Erbakan destekli azınlık hükümeti sırasında Cumhurbaşkanı seçimine yönelik entrikalarının bilerek/bilmeyerek oyuncağı olarak geçirdi. Coşkulu kalabalıkların kahramanı, Kıbrıs Fatihi Karaoğlan, siyasetin can damarının attığı arenada ne yapacağını bilemeden son anda “tribünlerin sahaya inmesi”nden söz edecek kadar çaresiz kalmış sıradan bir parti genel başkanına indirgenmişti.
12 Mart olayında parti genel sekreterliğinden âlâyı vâlâ ile istifa etmişti; 12 Eylül’den az sonra genel başkanlıktan sessizce ayrıldı. Partinin bir kıymeti harbiyesi kalmayınca CHP’yi cunta generalleri resen kapatmadan o fiilen kapattı. O sıralar Süleyman Demirel hemen yeni bir parti değil, bir kaç parti birden kurdurmakla meşguldü. Meydan okumaksa, hangisi cuntaya meydan okumaktı?
Derler ki, o kadar da hakkını yememeli. O hapislere girip çıkarken partisinde araziye uymayıp arkasında duran kimse mi kalmıştı? Doğru da, onca yıl üst yöneticilerinden, sonra da genel başkanı olduğu partinin o hallere düşmüş olmasında kendisinin hiç mi sorumluluğu yoktu? Süleyman Bey’le politik mizaç farkı burada öne çıkıyor. Süleyman Bey yalnız bırakılmadı. İki siyasî hareket (ve siyaset tarzı) arasındaki fark da burada öne çıkıyor. Biri ayağı yere basan, eğilse de bükülmeden yerinde durabilen burjuva siyaseti, öbürü devlet politikasıyla “halkçı” politika arasında yalpalayıp duran küçük burjuva hevesler mecmuası.
Cuntanın ortanın solundan daha solculara, sosyalistlere, sendikacılara, aydınlara neler ettiğini biliyoruz. Bir buçuk ay asker kampında izzetü ikbal ile zorunlu ikamete memur edilen Bülent Bey serbest kalınca hangi işe cesaretle sıvandı peki? Yeri geldikçe kendini övmek için sözünü ettiği bir iki aylık hapislere mal olan, cunta yönetimini “içine sindiremediğini” beyan etme türünden bir iki mütereddit, ihtiyatkâr çıkıştan başka?
Daha başka..? Evet, kendine tanınan ilk fırsatta kimi Avrupa ülkelerinde konferans vermeye çıkıp her gittiği yerde, “Türk ordusu başka ordulara benzemez,” diyerek askerin “demokratik geleneği”ne övgüler yağdıran yine o oldu. Bu yaptığı Kenan Evren cuntasına karşı demokrasi mücadelesi mi vermekti, yoksa devletin sürekliliği zemininde geleceğe yönelik politik yatırım mı? 1967’de Yunan faşist cuntası darbe yapınca Yunanistan’ın burjuva politikacıları bile içerden ve dışardan aktif muhalefete geçtiler. 1974’de Yunan cuntası devrilinceye kadar ülke dışındakilerden hiç birinin ellerini kollarını sallaya sallaya geri dönüp muhalif dergi çıkarma ya da “yepyeni” partiler kurma hazırlığına girişme şansı yoktu. Cuntacılar ömür boyu hapse mahkûm edildiler ve hepsi birer birer ölene kadar hapiste kaldı. Bizde ise cuntacılara emekli maaşı bağlayıp başlarına devlet kuşu kondurma âdettendir. Devlet geleneğidir. Konduranların başını çoğu kez B. Ecevit çekmiştir. 73’te başbakan olunca kendi deyişiyle geçmişe −yani 12 Mart’ta işlenen ağır anayasa suçuna− çektiği süngeri 12 Eylül’den sonra da çekmeye hazır olduğunu, Avrupa’da NATO müttefiki ya da yakını uluslararası merciler nezdinde dile getiriyordu. Süleyman Demirel −neyse ne...− darbeyi izleyen aylarda eline geçen ilk fırsatta, basının karşısında, “11 Eylül’de ülkede kıyamet kopuyordu; ne oldu da 12 Eylül günü ortalık süt liman oldu, olayların ardı bıçakla kesilir gibi kesildi?” açık mesajını taşıyan sözler etmekten çekinmezken, Ecevit’in, “İçime sindiremiyorum” ya da “Milletimiz buna lâyık değildir”den başka dişe dokunur bir şey dediğini hatırlayan var mı?
Geçmişe sünger çekmeyi şaşmaz bir politika kuralı ve sanatı katına çıkarmanın üstadıdır Bay Ecevit. Hükümet deviren, parlamento kapatan, parti, sendika yasaklayan, sendikacılara zulmeden, 16 yaşında çocukları idam eden cuntacıların suçlarına sünger... birlikte çalıştığı siyasetçilerin kokusu ayyuka çıkmış yolsuzluklarına, hırsızlıklarına sünger... MHP’nin geçmişine, MHP’li kaatillerin suçlarına sünger... kendisine bile suikast düzenleyen derin mihrakların her türlü marifetine sünger... (Yalnız, CHP’de “çalışarak” dağı taşı Halkçı Ecevit! sloganlarıyla donatmayı siyaset yapma sananlara duyduğu öfkeye sünger çekmedi. Onları −kendilerine devrimci diyenleri de, komünist diyenleri de− hiç affetmedi.)
12 Eylül ertesi 83 “seçim”inde kör topal da olsa solu temsil eden siyasetlerin T. Özal’ın partisi karşısında uğradığı hezimetin hiç değilse boyutunda önemli payı var. Partisi, CHP, onu yalnız mı bırakmıştı? O, tarafını, CHP özelinde sol siyaseti −ne idiyse ve ne kadardıysa− yalnız bıraktı. Bunu yapan, herhangi bir sıradan parti genel başkanı değil, daha bir kaç yıl öncesine kadar ünü âfâka sığmayan “Halkçı” Ecevit’ti. Cuntanın seçim öncesi karakuşî emrivakilerine direnmeye kalkanların bırakın başını çekmeyi, arasında yer aldığını hatırlayan var mı? Uğradığı ilk baskı karşısında pes eden bir “muhalif” dergi macerasının ardından kabuğuna çekilip cunta-sonrasının yeni ufuklarında nereye, nasıl yol alabileceğinin hesabına dalmıştı. Pusuya yatıyordu...
28 ŞUBAT FIRSATI
TC’nin yıllarca İsmet Paşa’nın yanında yakından izlediği devlet realitesinden ve 80 öncesi ve sonrasında kendi yaşadıklarından aldığı dersleri çok iyi özümsemiş, içine sindirmiş olduğunu sonraki yıllarda siyaseti ve particiliği salt devlete hizmet anlayışına ve pratiğine indirgeyerek çok iyi gösterdi. “Ortanın solu”nun sosyal demokrasiye açılan yoluna itirazı ve “demokratik sol” dediği sözde teorik açılım, demokratikliği de, solluğu da kendinden menkul bir siyaset, giderek seçim taktiğinden başka bir şey değildi. Somutu: mevcut ekonomik, sosyal, siyasal yapılanmayı hiç zorlamaksızın −tersine, teyidine yeni gerekçeler icadederek− devlete hizmette kusur etmeyecek yeni bir “halkçı” parti anlayışı ve pratiği. Başka sosyal, siyasal koşullarda ve farklı mizaçtan ellerde nereye varacağı malûm bir model. Sapına kadar anti-komünist, milliyetçi mi milliyetçi ve Kürt düşmanı, özel teşebbüsçü bir rejim partisi: her koşulda devlete hizmete hazır ve gönüllü yedek parti. Örgütlenme ilkeleri ve pratiği burjuvaziye hizmetten başka hiç bir sınıfsal içerik ve yönelim taşımayan, üyelerinden ve −kendisiyle karısından gayri− yöneticilerinden kendisiyle karısına olandan başka hiç bir şeye sadakat bağı beklenmeyen (ve ilk fırsatta “siyasi partilere devlet yardımı” imkânıyla beslenecek) bir devşirmeler ordusu.
Böyle bir “parti”nin başında oy listelerinin en altlarında gün doldururken hayalini kurduğu iktidar fırsatına 28 Şubat sivil/asker darbesi sayesinde önce geçici azınlık hükümetleri ve koalisyonlar yolundan geçerek 99 genel seçiminde kondu.
Ne olmuştu da Bülent Bey 3. Milenyum’un eşiğinde, TBMM’deki en büyük partinin başı olarak yine başbakan olmuştu?
1. Önce 94 yerel, ardından 95 genel seçimiyle kopan Erbakan/Refah fırtınası 28 Şubat’ta dindirildikten sonra bir tür “Cumhuriyetçi restorasyon”a ihtiyaç duyulunca, isminde hem demokratik, hem de sol deyimleri geçen yedek devlet partisine, yani Bülent Bey’in tecrübeli ellerine iş düştü. Bunca yıldan sonra işin niye ona düştüğü nedense kimseyi ırgalamadı. Eşyanın doğası gibi bir şey olsa gerekti!
Restorasyon için gerekli milliyetçi/Atatürkçü dalganın, Kürt sorununun da sıcak baskısıyla, DSP’yi MHP ile birlikte o kadar öne çıkarması kamuoyunda çok da beklenilen bir şey değildi ama, rejim ve büyük sermaye açısından, evet, eşyanın doğasına uygundu.
2. “Milliyetçi (Atatürkçü)” dalga dediğimiz şey öyle kendi kendine, yok yere kabarmaz. Türkiye üçüncü sınıf bir NATO ülkesidir ve burada ABD’nin müdahil olmadığı çok az seçim yaşanmıştır. Müdahalenin nasıl örgütlenip işlediğinin, usulünün ve araçlarının ne olduğunun yeterli ayrıntı ve açıklıkla izahını ileriye ertelememiz gerekiyor. Şimdilik şu kadarı söylenmeli: Türkiye’de seçim sonuçlarının hemen hep “sürpriz”li olması, bir başka deyişle, “millî iradenin” bu kadar oynak seyretmesi, seçmenin bilinçsiz ya da bilinçli tepki oylarıyla ya da her defasında neden bir öncesine taban tabana zıt tecelli ettiği bilinemeyen o dillere destan “sağduyu”suyla açıklanamaz.
3. ABD müdahalelerinde kimi zaman rol üstlenen bir özgül faktörden daha söz etmek gerekiyor. Kimsenin tarikatçılıkla uzak yakın bir bağı olduğunu söyleyemeyeceği Bülent Bey’in Fethullah Gülen adındaki bir ilginç hocaefendinin Ortadoğu ve Asya’nın belli kritik bölgelerine yayılma eğilimleri taşıyan okullarına, Türkiye’de yürüttüğü finans ve basın ağırlıklı faaliyetlere zaman zaman duyduğu yakın ilgi nedir? Nerden gelmektedir?
Ayrıca, daha da önemlisi, 99 seçiminde onca oyun ansızın Ecevitler’in partisine akmasıyla o aynı partinin oylarının aradan üç yıl geçmeden öylesine dibe vurması birbirinden bağımsız apayrı iki olgu muydu? Şu meşhur %10 barajının politik manipülasyon aracı olarak taşıdığı potansiyellerin −öyle klişeleşmiş genellemelerle değil, karmaşık ayrıntılarıyla ve bihakkın− irdelenmesi, o potansiyellerin 28 Şubat ertesinden beri günlerini ve yıllarını Amerika Birleşik Devletleri’nde “tedavi”de geçiren hocaefendiyle buradaki adamlarına sağladığı kimi inisyatif imkanlarının yabana atılmaması gerektiğini açığa çıkaracaktır.* Fethullah Gülen ile Erbakan ve çevresi arasında sürüp giden bir tür düşman kardeşler husumetinin de hiç bir politik anlamının olmadığı sanılmamalı; 2002’de Ecevit’in partisinden esirgenen oyların Saadet Partisi’nden de esirgenmiş olduğu unutulmamalı.
Bunlar hep, para pul işlerine bulaşıp elini yakmaktan titizlikle kaçınan Bülent Bey’in “politik duyarlığı”nın göstergeleri. Saçları politikada ve ülke yönetiminde ağarmış ileri yaşta bir yurttaşımıza saygısızlık ölçüsünü kaçırmamak için bu tırnak içi ibareyle yetiniyoruz.
Bülent Bey’in muhalefette pek sesi çıkmayan, çıktığı kadarına da basında pek itibar edilmeyen −hattâ “bir bölenin partisi” diye sık sık tarizlere uğrayan− oy fukarası demokratik ve sol partisi, taşra küçük adamları ve devlet bürokrasisinin umur görmüş mensuplarından derlenip harmanlanmış “yetkin” kadrosuyla TBMM’nin en büyük partisi olarak Ankara’da arzı endam edince, oyu %10 civarına kadar inen ANAP’tan geriye kalanın gözetimi ve inisiyatifi altında liberal ekonominin bekçiliğine ve ihyasına adadı kendini âhir ömründe Bülent Bey. Erbakan politikalarının bir kaç yıl süren tasallutundan kurtulan büyük sermayenin rahat bir nefes alarak 28 Şubat ertesi koşullarda yeni birikimlere açılmasını sağlama yeni hükümetin önüne konulan görev oldu. İç ve dış konjonktüre göre devlet yönetmekten başka hiç bir programatik derdi olmayan DSP için mesele yoktu. MHP’nin gerçi kendine göre öyle dertleri hiç yok değildi ama, iktidarın politik ve ekonomik nimetleri −tesadüf bu ya, işte yine bir Ecevit yönetiminde!− önüne sürülerek “Merkez”in yedeğine demir atması sağlandı. Ecevit, bir kere daha, tam istediği iktidar kompozisyonunun merkezinde ve başındaydı. CHP’den kopuş üzerine kurduğu yeni politik kariyerinin doruğuna ulaşmıştı. “Solun birliği” denilen yâveye iltifat etmemenin mükâfatını görmüş, Deniz Baykal’ı oy sandığına gömmüştü. Her ne kadar 99 seçim başarısı kendisinin ve partisinin alın teri ürünü değil, onlara emanet edilmiş bir başarı idiyse de, işte yine geri gelmişti! Devletin işleri ondan soruluyordu.
“Kemal Derviş’i Türkiye’ye çağırmak siyasî hayatımın en büyük hatasıydı,” diyor şimdi. “Hatâ”?! Böyle hatâlar, hatâdır denilip geçilemeyecek türden vahim, âdeta suç mertebesinde hatâlardır.
“Halkçı Ecevit”in 99 Meclisi’ndeki en büyük partinin başı olarak başbakan olmasından sonra 2000 ve ardından 2001 krizlerinin patlak vermesi salt bir rastlantı mıydı? Dünya Bankası üst düzey memuruna Türkiye’de iş ve paye vermek nerden, nasıl akla gelmişti? (1980 24 Ocak kararlarının mimarı, sonradan başbakan ve giderek Cumhurbaşkanı T. Özal da bir ara Dünya Bankası’nda çalışmamış mıydı?) Ecevit 99 seçimi öncesi daha henüz azınlık hükümetinde başbakanken Abdullah Öcalan’ın Kenya’da kaldığı yerden kaçırılıp Türkiye’ye “hediye” edilmesiyle aynı Ecevit’i iktidar koltuğuna taşıyan 99 seçimi ertesinde Derviş’in Türkiye’ye intikalinin sağlanması arasında hiç bir bağlantı yok muydu? Derviş’in, geldikten sonra, politik itibar ve yetkisine toz kondurulmayan bir hükümet adına dayattığı yenilikler ve bunların tümünün emirle kalkıp emirle oturan bir Meclis’te hemen hiç itirazsız ve firesiz destek gördüğü göz önünde tutulursa, böyle bir “spekülasyon” hiç de yabana atılmayabilir.
Öyle ya da böyle, mavi gömlekli/barış güvercinli demokratik ve sol parti devletin yedek partisi işlevini tam zamanında ve zemine uygun olarak şaşmaz bir yeniçeri disipliniyle yerine getirdi. Nasıl ve niçin patladığı hâlâ “bilinemeyen” krizin çözümü ve ülkenin yeniden yapılandırılmasına açılan yolun taşları döşenmeye başladı. Yeniden yapılandıranlar Kemal Derviş’in çevresine topladığı bürokratlar çetesiyle, “Her kriz bizim için yeni bir atılımın yatağıdır,” diyen büyük sermaye çevreleriydi. Tepelerinde IMF ve Dünya Bankası azametle gözcü dururken, AB mercilerinden de bol alkış alıyorlardı. Yeniden yapılandırılanlar, açılan yolun taşları altında kalanlar oldu: pancardan tütüne ve hayvancılığa kadar bir çok alanda geçim kaynakları kurutulan küçük ve orta tarım kesimi; kitlesel işsizliğe itilenlerden arta kalanlarının gelirleri yarıya indirilen işçiler, kamu ve özel sektör çalışanları; yeni malî politika gereği iflas ettirilen bankaların ortada kalan mevduat sahipleri; dövize %100’e yakın değer kazandırılmasıyla borç faizleri %200 arttırılarak temerrüte düşürülen küçük kredi borçluları, vb... Ve o arada −yine bir Ecevit döneminde!− kimin cebine gittiği hala en derin bir devlet sırrı olarak saklı kalan 5 milyar dolar!
Bu doğrultuda politikalar Halkçı Ecevit önderliğinde büyük cesaretle yürütülmekteyken, yeni bir seçime daha yıllar varken, DSP’de malum kriz patladı. İç disiplini su sızdırmayan öyle bir partide böyle bir şey nasıl olabilirdi? Pekâlâ olabilirdi. Özellikle öyle bir partide! Baştaki adamın ayağının sürçtüğü ya da sürçtürüldüğü görüldüğü anda, süregelen sadakat bağlarından eser kalmaz. Herkes kendi çıkarı, hesabı, ihtirası, ya da içinde sakladığı kini peşinde çil yavrusu gibi dağılır. Baştaki adam bunu ancak sahiden cesursa, ardında cesur politikalar ve uygulamalarla sağlanmış bir destek birikimi varsa karşı koyabilir. Bu olayda baştaki adam ayağının sürçtürülmekte olduğunu görünce korktu. Evet, lamı cimi yok, korktu! Korkması için yeterli neden vardı. Darbenin nerden, niçin geldiğini bilecek mevkideydi ve bir o kadar da geçmiş siyasî deneyim sahibiydi. Canına bile kastedilebileceğinin işaretlerini görmemiş olamaz. 2002’de seçime gitmenin intihar olduğunu haykıra haykıra erken seçime oy verdi ve verdirtti. Sonraki küskünler hareketini politik olarak değerlendirmeye kalkmadı, işinin bittiğini görmüştü. Bir süredir Irak macerasına hazırlanmakta olan ABD’ye teslim bayrağını çekti. Devlete hizmette onun ferasetini ve takatini aşan yeni bir siyaset ufku açılıyordu TC’nin de, dünyanın da önünde. Bülent Bey yapacağını yaptıktan sonra, ABD kadar AB nezdinde de işe yarar bir işlevi kalmamıştı.
Korkmasaydı, cesareti elverseydi, üzerine gelmekte olduğunu gördüğü tekere çomak sokabilirdi. Büyük ihtimal, o çomak elinde kırılırdı ama, hiç değilse böyle bir şeye cesaret etmiş olurdu.
İŞÇİ BABASI
Bülent Bey Hint mistisizmine merak duyan heveskâr bir “şair” iken hangi dayanılmaz saikle siyasete atıldıysa, siyasî hayatı boyunca hiç bir zaman doğru dürüst bir sosyal/siyasî programa sahip olmadı. CHP’nin siyasî çizgisinin 60’lı yılların ortasında “ortanın solu” olarak takdiminde belirleyici bir rolü olmuş muydu, belli değil. Olmuş dahi olsa, ortanın solu ülke siyasetinde 1965 sonrası TİP hareketinin tahrik edebileceği tehlikeli gelişmelerin önünü kesmeye yönelik, milliyetçi içeriği İsmet Paşa tarafından ısrarla vurgulanan taktik bir manevradan başka bir şey değildi. Ecevit’in kararlı ve tavizsiz anti-komünizmi baştan beri bundan beslenmiş ve bunu beslemiştir. Bu bağlamda Mavi Gömlekli’nin en çarpıcı sloganının da –“Toprak işleyenin, su kullananın!”− kimsenin ardında durmayı ciddiye almadığı bir seçim kampanyası buluşu olmaktan öte bir anlamı hiç olmamıştır. İspatı ortadadır. Böyle bir “program”ı hayata geçirmek için siyasi kariyeri boyunca ne yaptı? “Köykent” dediği göstermelik ve komik projeyle dahi eğlencelik kabilinden de olsa ne kadar uğraştı? Tek bir programı oldu hep Ecevit’in: Ülke ve dünya ahvalinin gerektirdiği günü birlik girişimler ve uygulamalarla devletin işlerini yürütmek. Hayatının tek tutarlı ihtirası, aşkı, tutkusu. Bunu salt kişisel politik ihtirasa bağlamak doğru olmaz. “Atatürk milliyetçiliği” dediği şeye kendini hayat boyu adamış olduğundan şüphe edilemez. Her yaptığını o uğurda yapmıştır. Atatürk milliyetçiliği de, zaten, onun yaptıklarından ve fırsatını bulursa yapmak isteyip de yapamadıklarından başka bir şey değildir.
Bu bakımdan, adının zaman zaman “işçi babası”na çıkarılması yine gerçekliğe asla teyet dahi geçmeyen bir medyatik buluştur. Sırtında mavi gömlek, başında işçi kasketine hiç de benzemeyen ünlenmiş kasketiyle bir kaç dönem Zonguldak’ta derlediği oylar 2002 seçiminde nasıl oldu da nerdeyse sıfıra kadar indi? Sadece o gün değil, önceki politik kariyeri boyunca da Karaoğlan’ın seçmenden gördüğü sadakatsizlik, B. Ecevit’in seçmene sadakatsizliğinin boyutuyla izah edilebilir ancak. 1963’te bir koalisyon hükümetinde grevin yasallaşmasını sağlayan yasayı hazırlamak ona nasip olduktan sonra bunca yıl, işçi hakları deyince onun adını hatıra getirecek ne yaptı? En son iktidar döneminde kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev haklarını inkâr yolunda gösterdiği gayret ve inat, ANAP’lı siyasetçileri aratmayacak türdendi. 2000 krizinin çözümü yolunda “başardığı” ne varsa hepsinin başında on binlerce çalışanın (işçisiyle, hizmetlisiyle, köylüsüyle) kıyımını sağlayacak girişimleri onaylamak ve Meclis’te yasaya bağlatmak geliyordu. Gıkı bile çıkmadan, Kemal Derviş’in bir dediğini iki etmedi. 80 sonrası siyasetinde çorak arazide geçirdiği yirmi yıldan sonra Meclis’teki en büyük partinin başı ve başbakan olarak işçi hakları için ya da işsiz güçsüz, yoksul, geleceği karanlık yurttaş çoğunluğu yararına gerçekleştirmeye baş koyup da başardığı ya da, “Çok uğraştı ama yapamadı, bırakmadılar,” denilebilecek en ufak bir girişimini hatırlayan varsa beri gelsin!
“Dün dündü, bugün bugündür” sözü Süleyman Bey’in sırtında hâlâ yüktür. Bülent Bey’in tam tersi bir şöhrete mail olması, tarihin ve talihin hayretlere değer bir azizliği değil midir? Türkiye siyasetinde, onun kadar, muhalefetteyken söylediklerinden, savunduklarından iktidar olunca dönen ve tam tersini yapan, kendi uzak/yakın geçmişine sünger çeken bir başkasını tanıyor musunuz?
“En büyük partinin başı” dedik. Partisi büyük değil, olduğu kadarıyla kalabalıktı. Her dediğine başüstüne demek üzere dizayn edilmiş, programlanmış sözde “parti”. Kemal Derviş gibi birisinin Amerika’dan cebinde getirdiği “reform”ların tezgâhlanmasına hizmet edip Tayyip Erdoğan gibi birisinin başa geçmesinin yolunu açma günü çattığında darmadağın olarak misyonunu tamamlayan devşirmeler ordusu.
Bülent Bey’in övünç kaynağı en büyük eseri!
Zamanımızın böyle kahramanları oluyor. Sûreti haktan görünüp gösterilmelerine sahiden aldananların sayısı gerçi pek bilinemez ama, tarih, acze ve çaresizliğe düşürülmüş yığınların “kahraman” ihtiyacını karşılar göründüklerine bakarak, isimlerini “müstesna” şahsiyetler listesinde bir yerlere kaydetmekten geri kalmıyor.
* Fethullah efendi kendi başına zuhur etmiş biri değil. Nurcu. Nurculuk da öyle tarikatlardan bir tarikat değil. Ülkenin dört bir yanına kök salmış, bir kaç nesil üst üste toplumun her sınıf ve katmanına nüfuz etmiş, devletle ve “devlet adamları”yla haşır neşir bir duygu, düşünce ve aksiyon yolu. Fethullah Gülen’in okullarından, vb. yıllardır her hükümet döneminde içte ve dışta esirgenmeyen imkânların başka bir izahı yoktur. CHP’liler ötedenberi, çok eskiden beri, bu yolu iyi tanırlar. Taa 950 seçimi öncesi adına “Ticanilik” denilen bir cemaat vardı. Nurculuğun bir kolu. O seçime doğru o zamanki Ticani şeyhine o zamanki CHP teşkilat sorumlularının “yakın ilgi” duymuş olduklarını bilir miydiniz? Bilmezsiniz! Nurculuğun ne olduğunu daha iyi anlamak istiyorsanız Kızılcık’ın bu sayısındaki Belge’yi okumadan geçmeyin.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
USAF ve RAF pilotları madalya ile ödüllendirilmişti
Tarih boyunca savaşlar insanın insana karşı vahşetinin alanı olmuştur. Savaşan insanlar hiç tanımadıkları, hiç bir kötülük görmedikleri insanları öldürmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı olarak süren bu vahşette, savaşan ülkelerin cephe gerisindeki insanları da birbirlerine aynı derece düşman kesilmişlerdir.
Tarihin gördüğü savaşların en büyüğü olan II. Dünya Savaşı'nda vahşet en ileri seviyeye varmıştı. Bu savaşa dair okuduğumuz kitaplarda, izlediğimiz belgesel ya da diğer filmlerde Nazilerin vahşeti vardır. Böyle olduğu doğrudur. Nazi Almanyası'nın başını çektiği Mihver devletleri asker sivil demeden 45 milyon insanın ölümüne yol açmışlardır. Bunu herkes bilir. Ne var ki, savaşan insanın insanlıktan çıkması Nazi mezaliminden ibaret değildir. ABD'nin Ağustos 1945'te Hiroşima ve Nagasaki'ye attığı iki atom bombası da buna benzer bir suçtur. Daha az bilinen, ama o iki kent gibi yerle bir edilen diğer bir kent de Almanya'nın doğusundaki Dresden'dir. Barok mimarinin hâkim olduğu, anıtsal güzel binalarıyla, kilise ve saraylarıyla, sayısız sanat eserini barındıran müzeleriyle Dresden, Almanya'nın incisi sayılabilecek bir kentti. Savaşta ilginç bir konumu vardı ayrıca. Avrupa'nın çeşitli yerlerinden kaçıp gelmiş aydınların, ressamların, tiyatro oyuncularının bu kentte barınmasına Nazi yönetimi her nasılsa izin vermişti. Gizli Devlet Polisi Gestapo'nun çok sıkı kontrolü ve baskısı altında ve korku içinde de olsa birçok ulustan 6000 kadar aydın Dresden'de yaşamaktaydı. O kâbuslu yılları ve boğucu atmosferi anlatan insanlardan sağ kalanlar sonradan yazdıkları kitaplarda kentin o dönemi üzerine bize tanıklıklar bıraktılar.
Savaşın bitmek üzere olduğu son bir kaç aya girildiğinde, Sovyet orduları doğudan Polonya üzerinden Berlin 'e doğru gelirlerken, batıdan girmiş ABD ve Britanya orduları, Gotik kilise mimarisinin incisi ünlü Köln katedrali başta olmak üzere her şeyi yakıp yıkmak doğuya doğru geliyorlar, Almanları cezalandırıyorlardı. İşte o haftalarda 13-15 Şubat 1945'te Dresden faciası yaşandı. Kent, Britanya ve ABD uçaklarınca yerle bir edildi.
Uçaklar Dresden üzerine üç gün süreyle tonlarca bomba yağdırdı. İki gün USAF (ABD Hava Kuvvetleri) 350'şer uçaklı iki filoyla, tam 3 bin bomba attı, bir başka gün Britanya'nın Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) kentin ve kent dışındaki insan konvoylarının üzerine bomba yağdırdı. Müttefik uçakları, 200 bin binanın yarısını tamamen, geri kalanını kısmen yıktılar, şehirden kaçan insan kafilelerini bombaladılar, mitralyözlerle taradılar. Kimine göre en az 135.000, kimine göre 200.000 sivil Almanı kitle halinde öldürdüler. Dresden'de ölenlerin sayısı altı ay sonra Hiroşima'da öldürüleceklerin sayısından da fazlaydı. Nazi Almanyası lânetlendiği için, savaşın son günlerinde ABD ve Britanya ordularının işledikleri bu savaş suçuna kimse aldırmadı, sonra da bundan hemen hiç söz edilmedi. Oysa bu iki ordunun askerleri II. Dünya Savaşı'nda 2,5 milyonu aşkın sivili öldürmüşlerdir: ABD'deki esir kamplarına götürülen yüz binlerce savaş esirine ise Cenevre Konvansiyonu kurallarını pervasızca çiğneyerek, insanlık dışı davranmışlardır, sayısız esir orada ölmüştür.
Sinema tarihinin en büyük on filmi arasında gösterilen Charlie Chaplin'in Monsieur Verdoux diye bir filmi var (1949.) Sanatçının kara listeye alınmasına, sonra da McCarthy komisyonu önüne çıkarılmasına neden olan bu film, kadınları öldüren bir çeşit "Mavi Sakal" Landru öyküsüdür. Verdoux adlı orta yaşlı bir centilmen Fransa'nın değişik yerlerinde paralı ama akrabasız, orta yaşlı kadınlarla ayrı kimlikler altında evlenir ve onları öldürerek bankadaki paralarını alır. Sonuçta yakalanır, yargılanır, idam edilir. Verdoux, bankacıyken 1929 krizinde iflas ettiğini, daha sonraki yıllarda geçimini "bu yolla" sağlamaya başladığını söylediği savunmasında, "Savaşta bir bomba atarsınız bin kişiyi öldürürsünüz, sizi kahraman yapıp madalya takarlar, barış döneminde bir kişiyi öldürürsünüz, giyotine gönderirler,” der.
USAF ve RAF'ın pilotları, kahraman diye madalya aldılar!
Verdoux giyotine gitmeden önce, kendisini takdis etmek üzere hücresine gönderilen rahibe, “Sizin için ne yapabilirim, Peder?" diye sorar.
Film ABD burjuvazisini ve devletini çılgına çevirdi. Chaplin’in ABD'nin bütün temel değerlerine, sadece sermayeye, devlete ve aileye değil, dine de saldıran iflah olmaz bir tanrıtanımaz olarak nitelendirilmesine yol açtı. Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komisyonu’na (McCarthy komisyonu) ifade vermeyi reddeden Chaplin, ABD'yi terk etti. İsviçre'ye yerleşti; ABD hükümetinin sonradan özür dilemesine rağmen. 1970’lerde bir ödül töreni için bir kaç gün New York'a gitmesi dışında bir daha ABD'ye adımını atmadı.
Kızılcık, Sayı 22 (Kasım-Aralık 2004).
- Ayrıntılar
- İlkay Alptekin Demir
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Dünya AIDS Konferansı bu yaz Tayland’ın başkenti Bangkok’ta yapıldı. Son birkaç konferans gibi, Bangkok konferansı da dünyanın dört bir yanından gelen eylemcilerle ve Nelson Mandela ve Sonia Gandhi gibi katılımcılarla başlıca küresel politik gösterilerden birine dönüştü. Oysa geçmişte bu konferanslar esas olarak Batının örgütlü gay, travesti, seks işçisi hareketleri, madde kullananların temsilcileri ve son derece güçlü hasta hakları örgütleriyle bilim insanları ve ilaç şirketleri arasında yürütülen müzakereler ve polemiklerle gündeme geliyordu. Bu renkli görüntüler dışında bir de ölümcül hastalığa çare olacağı umulan ilaç ve aşı denemeleri ekrana ve manşetlere yansıtılıyordu. HIV/AIDS’le ilgili eylem ve etkinlikleri, biraz da önyargıyla medyadan izlemekle yetinen bir kişi için bu salgının mantığını anlamak oldukça güç olsa gerek. Sanki Batının “aşırılıklarından” kaynaklanan bir salgın birden bağlam değiştiriyor ve ansızın Nelson Mandela gibi isimlerin önderliğinde küresel kapitalizmin muazzam eşitsizliklerine karşı Afrika ve Asya’nın çığlığına dönüşüyor. Bağlamda bir değişiklik olduğu bir gerçek, ama bu doğrudan salgınla değil salgına verilen yanıtlarla ilgili bir değişiklik aslında.
AIDS’in Bir Virüs Salgını Olduğunun Anlaşılması Zaman Aldı
Salgın “AIDS salgını” olarak ünlendi. AIDS “edinilmiş bağışıklık eksikliği sendromu” teriminin İngilizce kısaltması. Salgının bu adla ünlenmesinin birinci nedeni, başlangıçta etkenin bilinmemesi. Hastalık tıp literatürüne 80’li yılların başlarında girdi. “Önceden sağlıklı genç erkek homoseksüellerde görülen edinilmiş bağışıklık eksikliği” sonucunda ortaya çıkan fırsatçı enfeksiyonlardan ve nadir bazı kanserlerden oluşan ölümcül bir tablo şeklinde tanımlandı. Kısa zamanda hastalığa damardan madde kullanan kişilerin ve hemofili hastalarının da yakalanabileceği anlaşıldı. 1983 yılında “dört H”den söz edildiğini hatırlıyorum: Homoseksüel, Hemofilili, [H]eroinman ve Haitili’ler; o günlerin tıbbına göre “risk grupları” bu dörtlüden oluşuyordu! AIDS terimi işte bu yıllarda yerleşti. 1984 yılında AIDS’e yol açan etkenin (Tanrı’nın gazabı değil) bir virüs olduğu anlaşıldı ve “retrovirüs” grubundan bu virüs HIV (insan bağışıklık eksikliği virüsü) olarak adlandırıldı. Esrarengiz hastalık bir HIV enfeksiyonuydu. Enfeksiyon 5-10 yıl belirti vermeksizin gelişiyor, giderek bağışıklık sistemini tahrip ediyor ve vücudun diğer bazı mikroplara ve kanserlere karşı direncini yıkarak, sonunda AIDS tablosuyla ölüme neden oluyordu. Bu ayrımın netleşmesinden sonra tıpta HIV enfeksiyonu terimi, tıp dışındaki tartışmalarda da HIV/AIDS terimi kullanılmaya başlandı. HIV enfeksiyonuyla AIDS arasında ayrım yapmak önemli; çünkü günümüzde üçlü ilaç tedavisinin uygulanması durumunda genellikle artık bağışıklık eksikliği (AIDS) tablosu gelişmiyor ve buna bağlı olarak fırsatçı enfeksiyonlar ya da kanserlerle ölüm görülmüyor. Oysa HIV enfeksiyonunu tamamen iyileştiren bir yöntem henüz bulunamadı.
HIV/AIDS Salgını Toplumu Derinden Etkileyecek ve Toplum Sağlığı Yaklaşımlarını Kökten Değiştirecekti
ABD’de salgının ilk kez fark edildiği günlerde ortaya çıkan ve medya aracılığıyla bütün dünyaya yayılan ilk tepkilerden biri eşcinsellere karşı ayrımcılık ve damgalamaydı, ama salgına verilen ilk yanıtlardan biri de bu ayrımcılığa karşı uzun süreli bir savaşın başlatılması oldu. Bu savaş henüz her yerde kazanılmış değil, ama önemli yol alındığı bir gerçek. Bunu hasta hakları hareketleri ve tıp etiği tartışmaları izledi. Bu hareketlere ABD ve Avrupa’nın seçkin aydın ve sanatçı çevreleri katıldılar ve salgınlarla savaş ve toplum sağlığı alanı yepyeni yaklaşımlarla ve yeni katılımcılarla zenginleşip politikleşti. Victoria çağından kalma denetimci, kısıtlayıcı, yasaklayıcı, askeri terimlerle bezenmiş yukarıdan “kamu sağlığı” anlayışı hızla değişmek zorunda kaldı.
Aslında sanayi toplumunun modernist “hijyen” anlayışı 1950’lerin sonu ve 1960’ların başlarında da değişmeye başlamıştı. Dünya Sağlık Örgütü’nde sosyalist ülkelerin ve üçüncü dünyanın çabalarıyla sağlık yeniden tanımlanmış, sağlıklı yaşama hakkı ön plana çıkarılmıştı. Nitekim “sosyalizasyon” tartışmaları ve yasal düzenlemelerle bu değişim 1960 sonrasında Türkiye de yansımıştı. Geçmişin denetimci yaklaşımlarının yerini, halkçı ve toplumcu yaklaşımlar alıyordu. Bununla birlikte, toplum sağlığı alanında devletin hakları kısıtlama yetkisinden hakların gerçekleşmesini sağlama yükümlüğüne geçmesi hiç de kolay değildi. Kaldı ki hasta hakları, hasta merkezli tıp ve demedikalizasyon konuları Batının gündemine bile 68 sonrasında, 70’li yıllarda girmeye başlamıştı.
İşte HIV/AIDS salgını bu alanlara yepyeni bir ivme kazandıracaktı. Geçmişte sağlık hizmetlerine ilişkin tartışmalarda daha çok güçsüzleri “koruma” perspektifi ağır basmıştı. Evet sağlık bir haktı, ama bu alanda savaşanlar (daha çok meslekten sağlıkçılar ve sağlık politikalarını oluşturanlar) onlar “adına” savaşıyorlardı. ABD ve Avrupa’da HIV/AIDS salgınıyla birlikte bu durum köklü biçimde değişti. Belki de tarihte ilk kez sağlık hakkı için savaşımın özneleri ön plana geçtiler. Acı ama gerçek; sağlık hakkı mücadelesinin gerçek sahiplerinin eline geçmesi için, Batı’nın seçkin aydınlarını ve sanatçılarını da vuran ölümcül bir salgının yaşanması gerekmişti.
HIV/AIDS Eylemciliği ve Yeni Tipte Örgütlenmeler
Konunun öznelerini bir araya getiren örgütlenmeler önce ABD’de dayanışma ağları olarak doğdu, daha sonra Avrupa’ya yayıldı. Ayırt edici özellikleri doğrudan konudan etkilenen kişileri bir araya getirmeleri, somut ve sonuç alıcı politik mücadeleye ağırlık vermeleri ve eylemci militan örgütlenmelerle profesyonel hizmet sunan örgütlenmeler arasındaki sınırları zorlamalarıydı.
İstanbul’da 1996’da AIDS Savaşım Derneği’nde bu örgütlerden birini yakından tanıma olanağı bulmuştuk. Bu Fransa’daki AIDES örgütüydü. Michel Foucault’nun AIDS’ten ölümü ardından dostları 1984’te HIV/AIDS salgınına bu salgından birinci derecede etkilenen kişilerin yanıt vermesini hedefleyen bir dayanışma örgütü kurmuşlardı. Bu örgüt, son derece aktif bir hizmet ve mücadele örgütü olarak bugün de varlığını sürdürüyor. Yerel girişimlerin birleşmesinden oluşan bir federasyon şeklinde örgütlenen AIDES, “STK” etiği konusunu tartışmak isteyen herkesin yakından incelemesi gereken zengin bir örgütlenme ve çalışma etiği deneyimine sahip. Nitekim, bugün bile AIDES’in internet sitesine girerseniz, karşınıza önce çalışma etiği çıkıyor.
ABD’de ve Fransa’da sonraki yıllarda gelişen “ACT-UP” hareketi ise HIV/AIDS gibi özgül bir alanda yürütülen militan politik mücadelenin nasıl somut sonuçlar veren kalıcı bir mücadeleye dönüşebileceğini ve dünya çapında yayılabileceğini gösteren ilginç bir örnek. Bu örgüt ilaç şirketleri ve uluslararası sermaye karşısında 17 yıldır dimdik ayakta olmakla övünürken, hiç de haksız değil.
Geçtiğimiz yıllara damgasını vuran TAC Güney Afrika’daki “tedavi için eylem” örgütü. Son yıllarda Brezilyalı, Taylandlı, Hintli eylemciler ve dünyadaki diğer örgütlenmeler Kuzey’in ACT UP benzeri eylemci örgütleriyle birlikte küresel bir cephe oluşturdular ve tedavi ve hasta hakları konularında büyük ilerlemeler kaydettiler.
HIV/AIDS Salgınının Başlarında Patent Sorunları ve İlaç Şirketleriyle İlişkiler
HIV/AIDS salgınındaki ilk patent tartışmasını hatırlayanlar olabilir. Bu hastalık etkeninin (virüsün) önce kimin tarafından bulunduğu tartışmasıyla ilişkiliydi. Virüsü Fransa’daki Pasteur Enstitüsü araştırmacıları bulmuş, ama ABD’deki Ulusal Kanser Enstitüsü araştırmacıları virüsü çözümleyerek tarama testi doğrultusunda somut adımlar atmışlardı. Bu bilimsel bir yarışma olmakla kalmıyor, tarama testi gelirlerini ilgilendiren bir patent sorununa dönüşme eğilimi gösteriyordu. Ama henüz konu doğrudan büyük sermayenin eline geçmemişti. Dünyanın önde gelen bilim insanlarının çabalarıyla bu tartışma tatlıya bağlandı ve bilimsel araştırmaları ve önleme çalışmalarını destekleyen Dünya AIDS Vakfı oluşturularak ilk tarama testi gelirleri bu vakfa devredildi.
Bu ilk aşamada eylemciler ilaç tekellerine karşı yürüttükleri mücadelede, bu tekellerin ilaç araştırmalarını geciktirmelerini teşhir ediyorlar, deneme sürelerinin kısaltılmasına çalışıyorlar, tedavi denemelerine katılma hakkının genişletilmesini ve henüz onaylanmamış ancak umut vadeden tedavilere katılabilecek kişi sayısının artırılmasını talep ediyorlardı. ABD’nin New York, San Francisco gibi büyük kentlerinde sürekli her an her köşede çok farklı sosyal çevrelerden insanlar ölüyordu ve kimsenin bekleyecek zamanı yoktu. Ayrıca bilimsel araştırmalara ayrılan olanakların genişletilmesine çalışılıyor, hastalığın bağışıklık sistemini güçlendirme yoluyla yenilmesini hedefleyen yeni tedavi paradigmaları destekleniyordu. Her yeni bilimsel gelişme, her yeni ilaç yeni bir mücadele dalgası yaratıyor, ilaç şirketleri 24 saat gözetim altında tutuluyor, lokalleri basılıyor, attıkları her adım ince elekten geçiriliyordu. Batı ülkelerinde ‘80’li yılların sonuna ve ‘90’lı yılların başına HIV/AIDS eylemcilerinin yaşam savaşımı damgasını vurdu denilebilir.
Salgın eğrisi ve HIV/AIDS Salgınının Dünyada Yayılması
Bütün bu yıllar içinde salgının aslında cinsel bir tercihi olmadığı, vücut sıvılarıyla herkese bulaşabileceği, enfeksiyonun bulaştığı kadın sayısının giderek arttığı çoktan görülmüştü. HIV/AIDS salgını bütün bulaşıcı hastalıklara benzer bir salgın eğrisi izliyordu. Salgın önce yavaş yavaş yayılıyordu. Bu evrede hastalık seçici olarak riskli davranışların (korunmasız seks, sık sık kan nakli, cinsel eş sayısının fazla olması, mikroptan arındırılmamış tıbbi gereçlerin kullanılması, şırınga paylaşımı gibi) daha yaygın olduğu bazı çevrelerde yoğunlaşabiliyordu. Öte yandan, denetim altına alınamayan her salgın eğrisinin sonunda hızlı bir tırmanışa geçeceği biliniyordu.
HIV/AIDS salgınının merkezini oluşturan sahra altı Afrika’da yaşanan da bu olmuştu. Amerika’da “dört H” ile tanımlanmaya çalışılan salgın Afrika’da çoktan bütün topluma yayılmıştı. Özellikle salgının merkezinde yer alan Güney Afrika ülkeleri, sömürgecilikten çıkış koşullarında yaşanan büyük toplumsal altüst oluşlar, kitlesel göçler ve ırkçı apartheid rejiminin yarattığı gettolarla HIV/AIDS salgını için çok uygun bir ortam oluşturmuştu. Dünya Sağlık Örgütü ve daha sonra Birleşmiş Milletler AIDS örgütü (UNAIDS) tarafından her yıl yayımlanan rakamlar Afrika gerçeğini ortaya koyuyordu. Giderek artan ölümlere karşın, Afrika’da fırsatçı enfeksiyonların tedavisi bir yana, acıların dindirilmesi için bile ilaç bulmak çok zordu. Salgını denetim altına alma çabaları da başarılı olamadı. Birçok ülkede sağlık hizmetlerinde lastik eldivenler bile bulunamıyor, enjektörler tekrar tekrar kullanılıyordu. Öte yandan muazzam bir yoksulluk içinde, insanlık dışı koşullarda yaşayan insanlara riskli davranışlardan kaçınmalarını söylemek de etkili olamıyordu. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün Küresel AIDS Programının yöneticisi Jonatan Mann 90’lı yılların başlarında ani bir kararla görevini bıraktığında “Afrikalı bir gence gelecek sunmaksızın prezervatif sunmanın” kendini aldatma olduğunu söyleyecekti.
Afrika’da salgın eğrisi tırmanışını sürdürdü. Rakamlar her yıl katlanarak arttı. Afrika’ya Brezilya eklendi. Tayland’daki patlama yaşandı. Hindistan dikkatleri üzerine toplamaya başladı. Ve nihayet Berlin duvarının yıkılmasından sonra yaşanan büyük sosyal altüst oluşlarla HIV/AIDS salgını hızla eski sosyalist ülkelere doğru kaymaya başladı.
Bu yaz yayımlanan en son tahminlerde düzeltmeler yapılarak, rakamlar düşürüldü. Bu düşürülmüş rakamlar bile inanılmaz derecede ürkütücü. Kendisi farkında olsun olmasın, dünyada HIV/AIDS’le yaşayan insan sayısının 38 milyon dolaylarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların 2 milyonu 15 yaşından küçük çocuk ve yarısı kadın. Sahra altı Afrika’da HIV/AIDS’li kişilerin %57’si kadın. Yalnızca 2003 yılında dünya çapında 5 milyona yakın kişinin enfeksiyona yakalandığı tahmin ediliyor. Bu saat başına 500’ün üzerinde insan demek. Hastaların büyük çoğunluğunun henüz tedavi olanaklarından yararlanmadığı bugünkü koşullarda da yılda 3 milyon kişi ölüyor. Bu da günde 8000 ölüm demek. 1981 yılıyla 2003 sonu arasında dünya çapında AIDS’ten ölen toplam insan sayısı 20 milyon. Mandela iki dünya savaşında ölenlerin toplamından daha büyük bir felaketle yüz yüzeyiz diyor. Salgın en çok gençleri etkiliyor ve dünyada her gün 6000’in üzerinde genç enfeksiyona yakalanıyor.
Bir de yetimler sorunu var. HIV/AIDS hastalığı esas olarak doğurgan yaştaki kadınları ve aktif nüfusu etkiliyor. Cinsel yolla da bulaşma olması çoğu zaman hem babanın, hem de annenin kaybedilmesine yol açabiliyor. Afrika ülkeleri AIDS yetimleriyle dolu. Sahra altı Afrika’da yaşayan AIDS yetimlerinin sayısı 12 milyon olarak tahmin ediliyor. Bir Birleşmiş Milletler görevlisi “Zambiya’da (AIDS hastalığının) dokunmadığı bir aile bulmak çok zor. HIV/AIDS’le bağlantılı bir ölüme tanıklık etmemiş çocuk bulmak da çok zor” diyor. Yine Birleşmiş Milletler’den Sephen Lewis şu tabloyu anlatıyor: "... Zambia’da, [HIV-AIDS] yetim sayısının denetim dışına çıktığı söylenen bir köye götürüldük. Bir eve girdik ve şu tabloyla karşılaştık: kapının hemen solunda 84 yaşında bütünüyle kör bir yaşlı erkek oturuyordu. Bu yaşlı adamın biri 76, diğeri 78 yaşındaki son derece zayıf iki eşi kulübenin içinde oturuyorlardı. Dokuz çocuklarından sekizi ölmüştü, dokuzuncusu da bir köşede ölmekteydi. Yerlerde yaşları ikiyle on altı arasında 32 yetim çocuk vardı ve kulübenin içinde kıpırdayacak, hatta nefes alacak yer bile kalmamıştı. Büyükanne ve büyükbabaların yetim kalan torunlarına bakması günümüzde çok yaygın bir durum.”
Sahra altı Afrika’da HIV/AIDS salgınının etkileri son derece ağır ve demografiden, aile yaşamına, sağlık sektöründen eğitime, kalifiye işgücünden aktif nüfusa kadar toplum yaşamının bütün alanlarını kapsıyor. Bu yük hiçbir Afrika ülkesinin tek başına üstesinden gelemeyeceği bir yük. Ve Güney Afrika’nın kararlı eylemcilerine karşılık, birçok ülkede ve bölgede sorunun boyutları umutsuzluğu ve inkarı besliyor.
Bu yıl yayımlanan bölgesel istatistikler de ürkütücü. Düzeltilmiş tahminlerde Sahra altı Afrika 25 milyonla başı çekmeye devam ediyor. Onu 6.5 milyonla Güney ve Güney Doğu Asya bölgesi izliyor. Latin Amerika 1.6 milyonla durulma eğilimi gösteriyor. Kuzey Amerika da 1 milyon dolaylarında dolaşmaya devam ediyor. Buna karşılık 1.3 milyonla Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesi, 1 milyonla Doğu Asya, yaklaşık 500’er binle de Karayipler ve Kuzey Afrika ve Orta Doğu bölgesi salgın eğrisinin giderek yükseldiği yeni alanlara işaret ediyor.
Önleme ve Tedavi Çalışmalarında İleri Adımlar
Önleme alanında bazı ülkelerde bazı çevrelerde başarılı sonuçlar alındı. Bu sonuçların hepsi salgın bahanesiyle hak ihlallerini yoğunlaştırmak yerine insan haklarına önem verilmesi durumunda salgının yayılmasının daha kolay yavaşlatılabileceğini vurgulayan Jonatan Mann’ı destekliyor. Salgının yayılmasını önlemek insan haklarını ve sosyal hakları güçlendirmekle el ele ilerliyor, insan hakları ve sosyal haklar zayıfladıkça salgın da başını alıp gidiyor. Nitekim, ABD’de beyaz yakalı beyazlar arasında giderek denetim altına alınmaya başlayan salgın bu kez siyah kadınlar arasında yayılıyor. Özellikle polisiye önlemlerin ağır basmaya devam etmesi durumunda, madde kullanımı ve paralı seks ortamında güvenli davranışları yerleştirmek hemen hemen imkansız. Kaldı ki, HIV/AIDS’in tedavisi olmayan ölümcül ve damgalayıcı bir hastalık olarak algılanması ve tedavi olanaklarına herkesin erişememesi de insanların test yaptırmaktan kaçınmalarına, inkara ve boş vermeye, bu da salgının daha da yayılmasına yol açıyor.
Nitekim 1996’ya kadar bütün dünya umutta ve umutsuzlukta eşit bir konumda, benzer sorunlarla baş ediyordu. O güne kadar sürdürülen tek ilaçla tedavi çabalarıyla yaşam kalitesini düzeltme dışında hiçbir sonuç alınamamıştı. Tek ilaçla tedavi yaşamı uzatmıyordu. Tedavide büyük ileri adım 1996 yılının sonlarına doğru işte bu koşullarda atıldı. Bu tarihte doktorlar virüsün vücutta çoğalmasını üçlü ilaç tedavisiyle durdurmayı başardılar. Bu tam iyileşme anlamına gelmiyor, ama artık bağışıklık sisteminin çökmesini önlemek mümkün. Tek ilaçla tedavide başarı sağlanamamasının temel nedeni, HIV virüsünün ilaca karşı hızla direnç geliştirmesi ve tedavinin etkisini yitirmesiydi. Virüslerin önemli bir özelliği mutasyonlarla değişim geçirme yetilerinin yüksek olmasıdır. Mutasyon hızı çok yüksek olan grip virüsü kadar hızla olmamakla birlikte, HIV virüsü oldukça hızlı değişebiliyordu. Geçmişte benzeri bir durum tüberkülozla savaşımda yaşanmış ve sonunda tüberküloz çoğul ilaç tedavisiyle denetim altına alınmıştı. Çözüm tıbbın elindeydi, ama oraya bakmayı bilmek gerekiyordu. Çoğul ilaç tedavisiyle virüsün değişim yoluyla yeni ortama uyum yapmasına fırsat tanınmıyor ve virüsün çoğalması denetim altında tutuluyordu. Bilim çevreleri “Darvin bir kez daha haklı çıktı,” doğal seçinim yasaları ağır bastı diyorlardı.
Üçlü tedaviyi uygulayabilen ülkelerde ölümler hızla azaldı. Bağışıklık sistemi çok bozulmuş kişilerde bile iyi sonuçlar alınmaya başlandı. İlaçların yan etkileri ağırdı, uygulanmaları güçtü, ama tedaviyle hayatta kalmak artık mümkündü. İlk araştırmaların üzerinden 15 yıl geçmiş, ama ölümlerin durdurulabileceği gösterilmişti.
O tarihte HIV/AIDS salgınının henüz yavaş yayıldığı Türkiye’de örgütlenen hastalar, bu hastaların tedavileriyle ilgilenen hekimler ve diğer HIV/AIDS eylemcileri zamanın sağlık bakanının da duyarlı davranmasıyla imkansızı başardılar ve Türkiye’de İngiltere’den birkaç ay önce, 1997 başında üçlü tedavi sigorta kapsamına alındı. Bu karara ¬tedavinin izlenmesine olanak veren viral yük testinin sigorta kapsamına alınmaması gibi irrasyonel tutumların eşlik etmesine ve yeşil kartlı hastaların kesintisiz tedavisinde ciddi sorunlar yaşanmasına karşın, Türkiye’de tedavi hakkı kazanılmıştı. Bu satırları kaleme alırken 1996 sonlarında ve 1997 başlarında bütün bilgisini ve olanaklarını tedavi hakkı savaşımının hizmetine sunan ve hastalar arasındaki dayanışmanın güçlenmesi için büyük bir özveriyle çaba harcayan, ama üçlü tedavinin başlatılmasından çok kısa bir süre önce bağışıklık sistemi bir tümöre yenik düşen bir AIDS Savaşım Derneği gönüllüsünü anmadan edemiyorum.
Afrika ve Asya’nın Kendi Kaderine Terk Edilmesi ve İlaç Tekellerinin Acımasız Patent Savaşları
Üçlü HIV/AIDS tedavisi son derece pahalı bir tedaviydi. Bir kişinin yıllık tedavi masrafı 10 bin doları buluyordu. Bu rakamlar ABD için bile çok yüksekti ve tedaviye erişim olanaklarını artırmak için büyük mücadeleler yürütülmesi gerekecekti. Salgının büyük kitleleri etkilediği Afrika ve Asya ülkelerinde ise bu fiyatlardan bu ilaçları kullanma şansı bulanlar yalnızca ufak bir azınlıktı. Batı ülkelerinde üçlü tedavinin yarattığı sevinç dalgasına karşılık, Afrika ve Asya’yı giderek çaresizlik duygusu sarıyordu. Başlangıçta aynı umutsuzluğu ve aynı umutları yaşayan dünya, artık yeniden Kuzey-Güney ve Doğu-Batı’ya bölünüyor, Afrika, Asya ve Latin Amerika kendi kaderine terk ediliyordu.
Üstelik bu yıllarda uluslararası sermayenin yeni bir saldırısı gündemdeydi. Dünya ticaret anlaşmaları çerçevesinde TRIPS (Trade-Related Aspects of Intellectual Property Rights, Entelektüel Mülkiyet Haklarının Ticaretle İlgili Yönleri) anlaşması imzalanmış, ilaçta 20 yıllık patent hakkı koruma altına alınmıştı. İlaç tekelleri yeni kazanımlarını korumak için tetikte bekliyorlardı. Salgının çok yayıldığı, hasta sayısının çok yüksek olduğu yoksul ülkelerde hastalara üçlü tedaviyi sağlama olanaksızlığına, bir de uluslararası ilaç tekellerinin ve onların arkasındaki ABD’nin patent anlaşması çerçevesindeki baskıları eklenecekti.
Nitekim ilk baskılar henüz üçlü tedavi geliştirilmeden önce Tayland’a karşı yöneltilmişti. Salgınının büyük bir patlama yaptığı bu ülkede HIV/AIDS tedavisinde kullanılan bazı ilaçları yerli şirketler üretmeye başlamıştı ve ilaç fiyatları çok düşmüştü. Tayland için TRIPS anlaşması henüz yürürlüğe girmediği halde, uluslararası tekeller ABD hükümetinin Tayland’ı tehdit etmesini sağladılar ve ticaretinin büyük bir bölümünü ABD’yle yapan bu ülke bir süre baskılara boyun eğerek geri çekildi.
İlaç tekellerinin ve ABD’nin hedef aldığı bir başka ülke de Brezilya’ydı. HIV/AIDS vaka sayısının çok yüksek olduğu bu ülke daha 1996 yılından başlayarak uluslararası ilaç tekellerinin ticari markalı ilaçlarının kopyaları olan markasız jenerik ilaçları üretmeye ve dağıtmaya başlamıştı. İlaç tekelleri ve ABD Brezilya’ya baskı yaptılar. Brezilya TRIPS’in 31. maddesini serbestçe yorumlayarak kendisini savunuyordu. Bu madde ulusal çıkarlar gerektirdiğinde hükümetin patent hakkını bir yana bırakabileceğini ve yerel şirketlerden birine “zorlayıcı ruhsat” vererek patent sahibi firmaya ilacın satışı üzerinden “yeterli bir ödeme” yapılması koşuluyla ilacın ucuz jenerik formunu ürettirebileceğini öngörüyordu. Çok güçlü bir HIV/AIDS savaşımı hareketinin bulunduğu Brezilya bütün dünyadan eylemcilerin de desteğiyle müzakereleri zamana yayarak, ABD’nin ve ilaç tekellerinin saldırılarını yıllarca ustaca püskürmeyi başardı.
Hedef alınan bir başka ülke de Güney Afrika oldu. Bu ülke dünya HIV/AIDS salgınından en çok etkilenen ülkelerden biriydi. Anne sağlığı hizmeti veren kurumlara başvuran gebe kadınlar arasında yapılan araştırmalara göre 1990 yılında bu grupta %0.8 olan HIV pozitiflik oranı sürekli yükselmiş ve 1991’de %1.4, 1992’de %2.4, %93’te %4.3, 1994’te %7.6, 1995’te %10.4, 1996’da %14.2, 1997’de ise %17’ye çıkmıştı. Apartheid’dan yeni çıkan ülke sosyal ve politik değişikliklerle uğraşırken, bu HIV/AIDS patlaması yaşanmıştı. Mandela başından beri HIV/AIDS eylemcilerini yüreklendiriyor, salgına karşı halkı bilinçlendirmeye, önlemler alınmasını sağlamaya çalışıyordu. Üçlü tedavinin başarısı görülür görülmez Güney Afrika hükümeti 1997’de jenerik ilaç üretimi için “zorlayıcı ruhsat” çıkarılabilmesine olanak veren yasal değişiklikleri yapmaya başladı. İlaç tekelleri derhal Güney Afrika’yı hedef aldılar, hükümetin attığı yasal adımlara karşı dava açtılar ve ABD’nin bu ülkeyi sıkıştırmasını sağladılar. Ama bu kez sert bir kayaya çarpmışlardı. Ülkede yeni kurulan son derece güçlü tedavi için eylem örgütü TAC ABD’ye karşı ulusal ve uluslararası bir direniş örgütledi. ABD’de militan HIV/AIDS eylemcileri ve siyah hakları hareketi de Güney Afrika’ya baskı uygulamaya kalkan Al Gore’u topa tuttu. ABD geri çekildi. İlaç tekelleri de 2001 yılında Güney Afrika hükümetinin jenerik ilaçlar için yasal girişimine karşı açtıkları davayı geri çekmek zorunda kaldılar. Bu büyük bir zaferdi; nitekim öyle de yaşandı. Ama değerli yıllar yitiriliyor, sayıları hızla artan hastalara tedavi olanakları sunulamıyordu. Güney Afrika’da gebe kadınlar arasında HIV pozitiflik oranı 1997’e %17’yken, ilaç şirketlerinin davalarını çektikleri 2001 yılında bu oran %25.8’e çıkmıştı.
Güney Afrika’nın Sırtındaki Ağır Yük ve Garip Bir Tartışma
Bu tartışmaların ortasında, 2000 yılında Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleştirilen Dünya AIDS Konferansı Mandela’dan sonraki Devlet Başkanı Mbeki’nin AIDS’e HIV virüsünün değil, yoksulluğun neden olduğunu ileri sürdüğü son derece garip bir tartışmaya sahne oldu. Mbeki mecazi anlamda konuşmuyor, bu doğrultuda görüşleri olan bazı ABD’li muhalif bilim adamlarıyla kurduğu bağlardan söz ediyordu. Mbeki bu görüşlerini daha önce de dile getirmiş, ama bu konferansta geri alacağı umulmuştu. Konuşmasının bütünü Kuzey-Güney eşitsizliğini teşhir eden son derece haklı argümanlarla doluydu. Ama Mbeki konuşurken bazı TAC eylemcileri bu tartışmaların yürüttükleri ölüm kalım savaşıyla bir ilgisi olmadığını söylediler ve hükümeti konuşmak yerine hastalara tedavi olanaklarını sağlamaya davet ettiler. Doğal olarak bu konferans Mbeki ile bilim insanları arasındaki polemiklere de sahne oldu. İmkansız bir görevle karşı karşıya kalan Güney Afrika hükümeti bu gibi tartışmalarla sorumluluklarını üstlenmekten mi kaçınıyordu? Bulutları dağıtan, toplantının kapanış konuşmasını yapan Nelson Mandela olacaktı. Ağzından çıkacak her sözcüğün milyonlarca insanın yaşamı üzerinde yapacağı etkiyi bilmenin sorumluluğunu taşıdığını, hapishanede geçen uzun yılların kendisine sözlerin değerini öğrettiğini söylüyordu Mandela. Bilimsel konuları tartışacak konumda olmadığını, ancak konferanstaki tartışmaların artık taraflardan hiçbirinin haklı olamayacağı bir noktaya geldiğini bilecek kadar deneyim sahibi olduğunu, bu tartışmayı artık burada kesmek gerektiğini ekliyordu. Başkana güvendiğini, bilimin yolundan ayrılmayacağına inandığını, ülkenin bilim çevrelerinin de bilimsel özgürlüğe büyük değer verdiklerini ve bilime politika karıştırılmaması konusunda çok duyarlı olduklarını bildiğini söylüyor, “ama yükün en ağır bölümüne taşıyan bu kıtaya ve dünya halklarına, özellikle de yoksullara sorarsanız, bize artık bilimin mi yoksa politikanın mı üstün olduğu tartışmasına bir son vererek, acı çeken ve ölmekte olan insanların ihtiyaçlarına yanıt vermemizi isteyeceklerdir. Bunu başarmanın tek yolu da birlikte çalışmaktır” diyordu. Tedavi konusuna doğrudan değinip, hükümeti bağlamaktan özenle kaçınan Mandela, yine de yüreklere su serpmişti. Ama Güney Afrika’nın tedavi programını başlatacağını açıklayabilmesi için aradan üç yıl daha geçmesi, patent sorunlarının dünya çapında çözülmesi, ilaç fiyatlarının uygulanabilir düzeye inmesi, üstelik bir de uluslararası yardım fonlarının seferber edilmesi gerekecekti.
İlaç Tekellerinin Küresel Saldırısına Karşı Küresel Yanıtın Zaferi
İlaç tekelleriyle Afrika, Asya ve Latin Amerika arasındaki patent savaşında ilk kalıcı zafer 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün Doha toplantısında alındı ve TRIPS netleştirilerek kişisel bir hak olan patent hakkının toplum sağlığının üzerinde olamayacağı net biçimde ortaya konuldu. Ancak ABD aracılığıyla ilaç şirketleri engellemelerini sürdürdüler ve Doha kararının uygulamaya konulmasını geciktirdiler. Bu arada ilaç şirketleri zaman kazanıyor, tek tek ülkelerle indirimli ilaç müzakerelerini sürdürüyor ve görüşmeleri anlaşmalarla sonuçlandırıyorlardı. HIV/AIDS eylemcileri Birleşmiş Milletlere ve Dünya Sağlık Örgütü’ne baskı yaparak bu gidişe bir son vermesini ve patent sorununda inisiyatifi ele almasını talep ettiler. Nitekim Mayıs 2002’de yapılan bir Dünya Sağlık Örgütü toplantısında yoksul ülkelerden yana bir karar çıktı, ama ABD Dünya Sağlık Örgütü’nden çekilme tehdidiyle gelişme olmasını engelledi. Zaman geçiyor, her geçen gün binlerce kişi ölüyordu. Bu arada patent sorunu bahanesiyle zengin Kuzey ülkelerinin katkılarıyla oluşacak fonlar da gecikiyordu.
Bununla birlikte artık geri dönülmez bir noktaya varılmıştı. Medyanın dikkat çektiği ilginç görüntülerden biri, ilaç tekellerinin Güney Afrika, Brezilya, Tayland ve Hindistan’a karşı açtığı savaşta bu tekellerin arkasındaki devlet olan ABD’nin eski başkanı Clinton’un bu süreçten adeta eğitilerek çıkması ve oluşturduğu vakıfla 2002 Barselona Dünya AIDS Konferansında Mandela’nın yanında yer almasıydı. Bir başka gelişme de Dünya Sağlık Örgütü’nün 2003 yılında yayımladığı bir raporla ilaç fiyatları arasındaki farkların saydamlaştırılması, denetim olanağı sağlanması oldu. Kanada sorunun çözümü için dünyayı sıkıştıran ülkeler arasında yer aldı. Avrupa Birliği (her zamanki gibi bölük pörçük ve zayıf bir sesle de olsa) Afrika’dan anlaşma yapılmasından yana olduğunu gösterdi. Ve nihayet, Doha kararından iki yılı aşkın bir süre sonra, 2003 yaz aylarında Dünya Ticaret Örgütü bu ilk kararı netleştiren uygulama prosedürünü kabul etti. ABD’nin çabalarıyla sınırlı, kontrollü ve bürokratik de olsa, özel durumlarda jenerik ilaçların ruhsatlandırılması ve ithalatı benimsenmişti. Birleşmiş Milletler, Kuzey’in katkılarıyla oluşturulan Küresel AIDS Fonu ve Clinton Vakfı Güney ülkelerindeki jenerik ilaç şirketleriyle pazarlıklarını sürdürdüler ve sonunda Nisan 2004’te bir Güney Afrika firması ve dört Hint firmasıyla anlaşarak jenerik ilaç sorununu çözdüler. Üçlü tedaviyi Afrika ve Asya’daki milyonlarca insana ulaştırabilme kapısı nihayet açılmıştı. ABD’de yılda kişi başına 10 bin dolar dolaylarındaki tedavi bu anlaşmayla kişi başına yılda 140 dolara düşürülmüştü. Üstelik tedavi sadeleştirilmiş, üçlü tedavi günde iki kez alınacak iki hapa indirgenmişti.
Bekleneceği gibi, Bush yönetiminde ABD engellemelerine bugün de devam ediyor. Afrika ve Asya’da HIV/AIDS savaşımı için oluşturulan fonlara yapmaya söz verdiği katkıyı yapmıyor. Vereceği yardımları şantaj ve boyun eğdirme temelinde ikili anlaşmalara bağlıyor. Jenerik ilaçlar konusunda kazanılan büyük zafere karşın ilaç tekellerinin çıkarlarını kollamaya devam ediyor. Üstelik bütün dünyaya HIV/AIDS’in “cinsel perhiz” ve “sadakatle” önleneceğini kabul ettirmeye çalışarak, önceliği prezervatif dağıtımına veren ülkeleri boykot ediyor. Uluslararası sermaye ve muhafazakar yeni sağ el ele henüz “kötülerin yenilmediğini” gösteriyorlar.
Küresel eylemcilerin kazandıkları zaferin yaşama geçirilmesi de kolay değil. Bugün dünyada ilaç tedavisine başlama aşamasında olmasına karşın, henüz bu olanağı bulamamış insanların sayısı 5.5 milyon. Bu kişilerin çoğu Afrika’da yaşıyor. Bu ülkelerde HIV/AIDS tedavilerini uygulayabilecek eğitilmiş doktor sayısı yeterli değil. Tedavinin izlenmesi için gerekli viral yük ölçüm teknolojisi henüz yaygın olanak bulunamıyor. Yoksulluk, bulaşıcı hastalıklar ve yaşam güçlükleri bu ülkelerde insanların HIV enfeksiyonu bulaştıktan 2 yıl sonra ölmelerine yol açabiliyor. Oysa Batı ülkelerinde tedavi edilmeyen bir kişinin bulaşma sonrasında ortalama yaşam süresi 10 yıl dolaylarındaydı. Üstelik hâlâ ayrımcılık ve damgalanma korkusu insanların test yaptırmasını ve çok geç olmadan tedaviye başlamalarını önlüyor. Bunların ötesinde ayrılan paraların harcanmasında şeffaflık, gereksiz harcamaların önlenmesi, jenerik ilaçların kalite denetimi, önleme çalışmalarında başarı kazanılması ve gelecekte tedavinin mali yükünün karşılanamaz noktalara yükselmesinin önlenmesi gibi onlarca sorun var.
Birleşmiş Milletler AIDS Örgütü yöneticisi Peter Piot bu yaz gerçekleştirilen Bangkok konferansında katılımcıları aşırı iyimserliğe karşı uyarıyor ve bütün teknik sorunların üstesinden gelindiğinde bile, “önümüzde son derece güç kararlar var” diyordu. Bu kararlardan en dramatik olanı tedavide önceliğin kime verileceği sorusu. Peter Piot bu kararlara HIV/AIDS’li kişilerin de katılması gerektiğini vurguluyor.
Jenerik ilaçlar savaşımının kazanılmasıyla HIV/AIDS konusunun politik öneminin kaybolduğu sanılmamalı. Çok değerli bir doktor olmasına karşın, Birleşmiş Milletler AIDS Örgütü yöneticisi olarak bugüne kadar yakıcı sorunlarda bağlayıcı sözlerden kaçınmasıyla ünlü Peter Piot, son Bangkok Konferansında Afrika’nın ve yoksul ülkelerin borçları sorusunu gündeme getirdi ve bu borçlar silinmeden HIV/AIDS savaşımında gerçek bir ilerleme sağlanamayacağını belirtti. Görüldüğü gibi, insanlık tarihindeki bütün büyük salgınlarda olduğu gibi HIV/AIDS salgını da çağına ayna olmaya devam ediyor. Rakamların ürkütücülüğünden kurtulan bir kişinin HIV/AIDS savaşımıyla günümüzün bütün önemli politik ve sosyal konuları arasındaki bağı görmemesi artık mümkün değil.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Üç seçim
KIZILCIK
"Sosyal haklar"
Eğitimin kötüye kullanılması
Ekonomiden kesitler
Hayat ağacı
İstimlak / Hızlandırılmış / Şehremaneti / Masum öneri / Kasap... / Devlet sivilleşince... / Bileşik kaplar teorisi / Kutu / İmparator / Kendi kalesine... / Uçak olmuyorsa Mersedes alalım! / Siyaset özgürlüğü / Miloseviç ne diyor? / Putin
Köstebek
Hangi Avrupa?
Ömer Bedri Canatan
Avrupa Sol Partisi Manifestosu
Yeni Ceza Kanunu üzerine notlar
Ergin Cinmen
Turşucu ile perhizci
ABD, seçimler ve "demokrasi"
Taner Timur
Medeniyet terörü/Barbarlık
Tektaş Ağaoğlu
Cinnet
Kayıp kıt'a: Afrika
Zeki Yavuz
HIV/AIDS salgını ve sermayenin küresel saldırısına küresel yanıtİlkay Alptekin Demir
Sağlıkta deformDr. Turgay Yerlikaya
Aleviliği yaratan koşullar Aleviliği yaratan insanlar
Esat Korkmaz
Azınlıklar ve hak eşitliğiYalçın Yusufoğlu
Sûreti haktan bir "kahraman"!
Halim Togan
Devlet-Toplum-Demokrasi (II)Hüseyin Hasançebi
Alâmeti fârika
Adalet Bakanı:
"Bu işler karışık işlerdir."
Kapitalizm ve mafyaOsman Şengül
Sanat-Kültür-Kitap
Eski Mısır'da heykel sanatı
Ayfer Coşkun
Ölümünün 50. yılında.
Sait Faik
Konur Ertop
Ataç, Sait Faik'i anlatıyor
Kaygusuz Abdal
Refik Zerengil
"Yunanca düşünce, Arapça kültür"
ya da bilim ve felsefenin evrenselliği
Fatmagül Berktay
Fotoğraflar
Henri Cartier Bresson
Pandora, Helena, Afrodite
R. Z.
Kendine yontma üzerine
T.A.
İnternette Kızılcık turu
Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu / Mimarlar Odası / International Association of Labour History (IALHI)
Belge
Türkiye'nin görevi: Said-i Nursi'yi anlamak/anlatmak
Cüneyt Ülsever (Hürriyet)
USAF ve RAF pilotları madalya ile ödüllendirilmişti
Dresden Bombardımanı
Sayı 22'nin tamamına buradan (PDF - 11,5 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- M. Turgay Yerlikaya
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
AKP hükümeti, 12 Eylül sonrası kurulan en gözü kara hükümet olarak el atmadığı alan bırakmadı. Dönem dönem gündeme gelen yasal düzenlemelerin hepsi birer reform olarak sunuldu. Hatta en son ceza yasası bir devrim olarak ifade edildi.
Tüm bu gelişmeler bir yandan Avrupa Birliği tartışmaları ile birlikte yürüdüğünden Avrupayı demokratik haklar açısından fersah fersah ilerde belleyen herkes tarafından olumlu olarak algılandı ve algılanmaya devam ediyor. “Türkiye geri bir ülke, avrupa birliği sayesinde pek çok yeni yasa çıkıyor ve bunlar ülkeyi hem demokratik hem zengin yapacak.” Algı bu. Böyle olunca da kralın çıplaklığını gören kimse yok.(çocuklar dışında, hani sol da çocuktur ya biraz!)
Eh tabii ki sınıflar rafa kalkar, ekonomik alan indirgemecilik eleştirisiyle gündem dışında tutulursa, yapılanlar doğu batı karşıtlığı, modernizasyon/batılılaşma, tutuculaşma eksenleri üzerinden tartışılır ve küreselleşme kavramı bir yeni dinsel dokunulmaz olarak sunulursa olan biteni anlamak hem güçleşiyor hem de çelişik görüntüler ortaya çıkıyor.
Aslında marksistler için durum basit. Basit olması bazılarını şaşırtıyor ve “hayat bu kadar basit olamaz” dedirtiyor olabilir ama öyle. Türkiye çok net olarak aslında semayenin ihtiyaçlarına göre yeniden kurgulanıyor. Sermayenin ihtiyaçlarına denk gelmeyen ne varsa kaldırılıyor ve ne gerekiyorsa yapılıyor.
İşin yukarıda da belirttiğimiz tuhaf yanı AB süreci hep bir, algıda kırılma yaratarak yanlış okumaya neden oluyor. Ve biz bazen reform ile deformu ayırt edemez hale geliyoruz.
SAĞLIKTA OLAN BİTEN NE?
AKP hükümeti iktidara geldiği andan beri sağlık alanına ilişkin pek çok uygulamaya girişti. Bunların arasında yeni iş yasası ile birlikte onun öngördüğü düzenlemeleri içeren işçi sağlığı yönetmelikleri ve aile doktorluğu sistemi ilk akla gelenler. Diğer yandan Sağlık Bakanlığının Çalışma Bakanlığı ile yaptığı protokol ve SSKlıların Sağlık Bakanlığı kurumlarından hizmet almaya başlaması bugün daha da ileriye götürülerek SSK sağlık kuruluşlarının Sağlık Bakanlığına devri aşamasına gelmiştir. İşçi sendikalarının karşı çıkışı bu süreci nasıl etkileyecektir bilinmez ama ortak kullanım protokolü bile yeterince deformasyon sağlamıştır. SSK hastanelerinin ve SSKlıların sorunlarını çözmediği gibi Sağlık Bakanlığı kurumlarında da verimsizliğe ve kaosa neden olmuştur. Bu arada hükümet bir yandan bunları yaparken öte yandan kendisine muhalefet edebilecek güçleri de zayıflatma peşinde. Bunun bir örneği işçi sağlığı alanında Türk Tabipler Birliğinin etkinliğini kırmak ve bazı yetkilerini almak olarak ortaya çıkmışken yeni hazırladıkları meslek birlikleri kanunu ile de alandaki örgütleri siyasi iktidarın denetimi altına sokmayı hedeflediklerini görüyoruz.
Ne olacak böylece sağlık alanı bir yandan sermayenin tam egemen olduğu bir alan, bir pazar alanı halini alırken öte yandan muhalefetin de olmadığı dikensiz gül bahçesi olması hedefleniyor.
Aslında AKP’nin yaptığı ve yapmaya çalıştıkları hiç de yeni şeyler değil. Süreci şöyle kısaca hatırlayacak olursak 12 Eylül anayasasına kadar geri gitmek gerekecek. Sağlık 12 Eylül ile birlikte devletin görevi olmaktan çıkıp devletin düzenleyicisi olduğu bir hal almıştır. “Özelleştirme” sürecinin temel alanlarından biri olan sağlık kapitalize edilebilmesi için gerekli anayasal zemine kavuşmuş oldu. Tabii ki zemine kavuşmak gerekli diğer adımların hemen atılmasını sağlamaya yetmedi. Turgut Özal döneminden itibaren pek çok adım atılmaya çalışıldı ancak bunların önemli bir kısmı havada kaldı. Neydi bu adımlar?
İlk adım mayıs 1987’de çıkartılan “3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu”dur. Daha sonra DPT’nin hazırladığı “Türkiye Master Planı” (1989) ve“Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü” kuruluşudur(1990-91). Ardından 1992’de “1.Ulusal Sağlık Kongresi” toplanmıştır.Daha sonra Mart 1993’de “Sağlık Kanunu Tasarı Taslağı, Sağlık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarı Taslağı, Bölge Sağlık İdareleri Kanun Tasarı Taslağı ve Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarı Taslağı” Kasım 1996 tarihinde “Sağlık Finansman Kurumu Kuruluş ve İşleyiş Kanunu, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri ve Aile Hekimliği Kanunu ile Hastane ve Sağlık İşletmeleri Temel Kanunu tasarı taslakları hazırlanmış, Nisan 1997 ise taslaklar revize edilerek sunulmuştur. Daha sonra üç taslak bir araya getirilerek “Kişisel Sağlık Sigortası Sistemi ve Sağlık Sigortası İdaresi Başkanlığı Kuruluş ve İşleyiş Kanunu” tasarı taslağını hazırlamıştır.
Eylül 99 da Sosyal Güvenlik Yasası, Ekim 1999’de “Sağlık Sandığı Kurumu Kanunu” tasarı taslağı yayınlandı.
12 eylül sonrası döneme bakıldığında özellikle sağlık alanından bakıldığında tüm hedefin 24 ocak kararları ile ifade edilen politikaların hayata geçirilmesi olduğunu görebiliyoruz. Ulusu hükümeti, Özal hükümeti, SHP-DYP koalisyon hükümeti, RP-DYP, DSP-MHP-ANAP hükümetleri hepsi aynı yaklaşıma sahip olmuş ve aynı hedefleri gerçekleştirmeye çalışmışlardır. İnsanlar da farklı politikalara oy verdiklerini düşünürken tamamen aynı yasal değişikliklerin savunusunu yapmışlardır.
Sağlık alanında “Reform” olarak bahsedilen değişikliklerin üç boyutu vardı. Birincisi finansman boyutu. Bu konuda ön görülen temel düzenleme genel sağlık sigortasına geçilmesidir. Kulağa hoş gelen bu düzenlemeyle birlikte herkes sağlık harcamaları için belirli bir miktarda sigorta ödemesinde bulunacak ve “sigorta kapsamındaki!” durumlarda masraflar sigorta tarafından karşılanacak. Prim ödeme gücü olmayan vatandaşların güçsüzlükleri oranında primleri devlet tarafından ödenecek!
Finansman alanında öngörülen genel sağlık sigortasına geçişin öncesinde de mevcut SSK Bağ-Kur ve Emekli Sandığı dışında kalanların sağlık finans kurumuna prim ödemeleri ve daha sonra tüm bu kurumların genel sağlık sigortası sistemiyle birleştirilmesidir.
Aslında pratikte uygulanmıyor olsa bile bu aşandaki temel kanunlar sağlık hizmetlerinin devlet tarafından ve ücretsiz olarak verilmesini öngörüyor. Halen yürürlükte olan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun sosyalleştirme bölgelerinde –ki 1984 yılından itibaren tüm Türkiye’de – sağlık hizmetlerinin ücretsiz verilmesini ön görür. Birinci basamak sağlık birimleri olan sağlık ocaklarına başvuranlar hizmetlerden ücretsiz yararlanabildiği gibi temel ilaçları da ücretsiz alma hakkına sahiptirler. Bunun dışında ikinci basamağa yani hastanelere ihtiyaç olunan durumlarda sağlık ocakları hastaları sevk ettiğinde bu hastaların tedavileri de hastaneler tarafından yapılmak durumundadır.
Yasa bunu öngörmesine rağmen deformasyon sürecinin bir parçası olarak nicelik ve nitelik olarak geliştirilmeyen sağlık ocakları önce bağış adı altında para toplamaya başlamış vatandaşın para vermeye alışmasıyla daha sonra döner sermaye uygulamasına geçilmiştir. Artık her sağlık ocağında bir yazar kasa ve kasiyer bulunmaktadır. Müşteriler (Hastalar) önce paralarını kasaya ödeyip fişlerini almakta bu yazar kasa fişleriyle beraber başvurarak muayenelerini yaptırmaktadırlar. Sağlık personeli de döner sermayeden paylarına düşecek olan miktarı çoğaltmak için yaptıkları her şeyi “fiş” lendirip kayda geçmektedirler.
İkinci boyutu birinci basamakta gelinen bu noktadan sonra atılması düşünülen adım aile doktorluğu olarak ifade edilmektedir. Tüm geçmiş hükümetler tarafından aile hekimliği olarak adlandırılan ve yasa düzeyinde değişikliklerle düzenlenmeye çalışılan bu alan AKP iş bitiriciliği ile genelge ve yönetmeliklerle kotarılmaya çalışılıyor. Sağlık Ocaklarında çalışan pratisyen hekimler bir anda aile doktoru unvanını alarak kendilerine bağlı belirli bir nüfusu yine kendilerine ait bir birimde takip ve tedavi edeceklerdir. Bunun anlamı sağlık ocaklarının kapatılması ya da daha doğrusu özelleştirilmesidir. Aile doktorları sağlık idaresi ile sözleşme yapacak ve bu sözleşme esaslarına göre ücretlendirileceklerdir. Tabi ki aile doktorlarının verecekleri hizmetlerden ücretsiz olarak yararlanacak olan kişiler sigorta primlerini tam ve düzenli olarak ödeyenler olacaktır.
Üçüncü boyutta öngörülen ise hastane işletmeciliği olarak ifade edilmektedir. İkinci basamak (ileri tektik ve yatarak tedavi) sağlık hizmetlerinin sunumu işletme halini almış hastanelerde verilecek ve bu işletmeler özelleştirilebilecektir. Yine kamu hastanelerin işletme haline getirilmesi ve özelleştirilmesi parça parça gerçekleşmektedir. Hastanelerdeki döner sermaye uygulamalarından sözleşmeli personel alımına sağlık dışı hizmetlerin taşeronlaştırılmasından, önce hekimlik dışı sağlık hizmetlerinin taşeronlaştırılmasına ve şimdi de hekimlik hizmetlerinin taşeronlaştırılmasına kadar gelinmiştir. Böylelikle kamu hastanesi olarak görülen pek çok hastane aslında binası ve yöneticileri kamuya ait olan ama içindeki tüm hizmetler özel şirketler tarafından yürütülen birimler halini almaktadır.
Sonuç olarak finansman modeli olarak prim sistemini hizmet sunumu olarak da özel birimleri ön gören yaklaşım AKP hükümeti tarafından hayata geçirilmek üzere.
Yani özet olarak kamu sağlık hizmet sunumu ortadan kaldırılacak, birinci basamak hizmetleri özel aile doktorları tarafından, ikinci basamak hizmetleri kar amaçlı kuruluşlar tarafından verilirken vatandaş ancak prim ödeyerek hizmet alabilecektir. Bir yandan bunlar olurken meslek örgütlerinin etkinlikleri de yasal değişiklerle ortadan kaldırılacaktır.
Peki AKP bu adımları atarken halk, örgütlü kesimler ne yapmaktadır, meselenin ne kadar farkındadır diye baktığımızda kimsenin (Türk Tabipleri Birliği ve SES dışında) olan bitenleri doğru okuduğu pek söylenemez. 9-10 EKİM 2004 tarihlerinde düzenlenen sempozyum için Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Füsun Sayek ve İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Gençay Gürsoy sempozyuma davet mektubunda durumu şöyle özetliyorlar:
“Sağlık Bakanlığı hizmet sunumundan çekilecek… SSK sağlık kurumları tasfiye edilecek… Kamu sağlık kurumları il özel idareleri ve belediyelere devredilecek… Herkesten Genel Sağlık Sigortası adı altında ek bir vergi toplanacak… Sağlık ocakları yok edilip aile
hekimliği sistemine geçilecek… Hastalar artık müşteri olacak… Kamu sağlık kurumları kar-zarar hesabına göre çalışan sağlık işletmeleri haline dönüşecek… Tüm sağlık çalışanlarının iş güvenceleri kaldırılacak…
Dünya Bankası Teknik Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Sağlıkta Dönüşüm Programı gerçekleşirse toplumun sağlık hizmetlerine ulaşması daha zorlaşacak; sağlık çalışanlarının çalışma ve yaşam koşulları daha da ağırlaşacak.
Bütün sağlık çalışanlarıyla birlikte geçtiğimiz 5 Kasım'da başlayan, 24 Aralık 2003 ve 10-11 Mart 2004'te davam eden, örgüt tarihimizin en uzun soluklu ve kararlı uyarı eylemleriyle tepkilerimizin dinmeyeceğini herkese gösterdik. Çalışanları temsil eden tüm sendikalar, meslek örgütleri ve hasta hakları savunucuları sonuna kadar yanımızda yer aldı.
Siyasi iktidarın taleplerimize cevap vermek yerine hakkımızda toplam 255 yıla varan hapis cezası istemesiyle açtığı dava 13 Ekim 2004 günü İstanbul'da başlıyor.
Toplumsal hafızada yerini alacak bu davanın öncesinde düzenlediğimiz sempozyumla sağlıktaki neo-liberal dönüşümleri ve sağlık hakkı için toplumsal mücadeleyi bir kez daha masaya yatıracağız.
Konunun uzmanları ve bu mücadelenin bütün taraflarının bir araya geleceği sempozyuma katılımınızdan onur duyacağız.”
Bir yandan bunlar ifade edilirken öte yandan büyük çoğunluk daha fazla “Avrupalı” yani daha fazla insanca yaşam olanağına sahip olacağı beklentisiyle ümit taşımaktadır. Oh ne güzel:istediği hekime muayene olabilecek, hekimini özgürce seçebilecek, özel olma duygusu yaşayacak, devletin “kalabalık ve pis” kurumlarında kötü davranışlara maruz kalmayacak, kuyruklarda sürünmeyecek. Üstelik sigorta ödemeyi yapacak, cebinden para filan çıkmayacak. Üstelik sigorta primlerini de ödeme gücü yoksa devlet ödeyecek.
Hekimlerin de bir kısmının beklentisi sözleşmeli olunca ve hasta başı para alınca daha fazla para kazanacak. Özgürce muayenehanesinde çalışacak.
PEKİ GERÇEKTE OLACAK OLAN NEDİR?
Çok basit sağlık alanındaki paranın miktarı artacaktır. Yapılan ve yapılacak düzenlemelerin başkaca hiçbir anlamı yoktur. Bu alan bir tam bir pazar alanı halini alacak ve bu Pazar giderek büyütülecek ve sermayenin kendini yeniden üretmesine daha fazla olanak sağlıyacaktır. Bunun sermayeye getirisi daha fazla kar olacaktır.
Hadi insan sağlığı söz konusu iken eh insanlar daha insanca ve sağlıklı yaşayacaksa varsın sermaye de biraz daha fazla kazansın ne çıkar denebilir belki ama sonuç öyle de olmayacak. Ne olacak peki?
Hizmet sunumunun özele kayması ile birlikte karın da devreye girmesiyle bu alanda dolaşacak paranın artacağı ve vatandaşın cebinden daha fazla para çıkacağı ortada. Ortada da vatandaş bu paranın karşısında hangi hizmetleri alacak? temel prim karşılığı yalnızca bazal bazı hizmetleri alabilecek. Daha fazla hizmet için daha fazla prim ödemek zorunda kalacak ve riskleri arttıkça ödeyeceği primler de artacak. Zaman zaman pek çok bağ-kurlunun karşılaştığı gibi prim borçlusu olacak ve hizmetlerden yararlanamayacak.
Bununla birlikte hizmete ulaşmak konusunda sıkıntılar artacak. Sağlık alanı kapitalize oldukça hizmetler büyük sermaye gruplarının elinde toplanmaya başlayacak (şimdiden bu yolda ilerliyoruz). Sermaye de tabii ki yatırımlarını daha karlı gördükleri alanlara ve bölgelere kaydıracağı için yine hakkarinin köyünde sağlık hizmetine ulaşım sıkıntılı olacak. Yalnız orada mı büyük merkezler ve hatta büyük merkezlerin de merkezleri dışında öyle aman aman bir hastanecilik hizmeti olamayacaktır. Çevre yine küçük sermayenin dar olanakları ile kurulan hastanelere sahip olacak, ancak vatandaş elindeki olanakları son noktasına kadar kullanarak beş yıldızlı otelcilik hizmeti veren hastanelere son damlalarına kadar sağılmaya gidecektir.
1985 yılından itibaren kişi başına düşen sağlık harcamaları 40 ABD dolarından 140 ABD dolarına çıkarken bunun karşılığında sağlık alanında meydana gelen iyileşmeler esas itibariyle bütçe ayrılmayan koruyucu sağlık hizmetleri sayesinde gerçekleşmiştir. Örneğin bebek ölümleri 1988 yılında binde 82 iken 1998 de 43 e düşmüş ama 1992 yılında sağlık bakanlığı bütçesi içinde koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan pay 130 milyon ABD dolarından 59 milyon ABD dolarına gerilemiştir.
Dolayısıyla aslında sağlıkta bazı iyileşmeler oluyorsa bunlar özellikle temel sağlık alanlarındaki koruyucu hizmetler sayesinde oluyor, buraya akan para giderek azalırken sağlık alanında kişi başına harcanan para giderek artıyor. Peki bu paralar nereye akıyor? Basit. İlaç tekelleri, sağlık teknolojisi tekelleri ve hastane tekellerine akıyor. İlaç tekellerine nasıl kaynak aktarıldığını son zamanlarda gündeme gelen SSK ve Roche firması arasındaki ilişkiden hatırlayacaksınız. Basit iki sayı bile konunun boyutlarını anlamaya yeter sanırım 2001 yılında 400 milyon ABD doları olan olan ilaç harcamaları bugün 1,7 milyar ABD dolarına çıkmış bulunmaktadır.
Sonuç olarak, 1980 yılından beri yapılan her düzenleme sermayenin daha fazla kar etmesine yol açarken şimdi bu süreç daha da hızlandırılmak isteniyor.
Vatandaşın sağlık kullanılarak ne kadar daha sağılabileceği de zamanla görülecek. Sağılamayacak durumda olanlar için ne gibi çöplüklerin oluşacağını da hep birlikte göreceğiz.
Son olarak bir şeyi daha eklemekte yarar var. Bu süreç yalnızca sağlık alanını deforme etmiyor, pek çok kişinin algısını ve gerçeği kavrama yetisini de deforme ediyor. En azından solun bu deformasyondan kendini korumasında yarar var.
(Kaynakça: O.Hamzaoğlu, B.Kılıç:Türkiye Sağlık İstatistikleri 2000.TTB yayınları 001/2000, ssk istatistikleri-www.ssk.gov.tr, A.Soyer ve arkadaşları: Sağlıkta dönüşüm programları 2003 yılında halka, hekimlere/sağlık personeline ne getiriyor. www.ttb.org.tr)
- Ayrıntılar
- Osman Şengül
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Her taraf mafya dolu, mafyayla yatıp mafyayla kalkıyoruz, günde yirmidört saat mafya soluyoruz… Medyada mafya dosyasız gün yok artık… AB, Irak’ın işgali gibi haberler artık “ikinci sınıf haber” olmaktan öteye gidemiyorlar. Türkiye’de insan hakları açlık, sefalet, işsizlik gibi sorunlar “havadis” olmaktan çıkalı zaten yıllar oldu.
Her sabah mafya babalarımızın medyadaki geçit törenleri neredeyse “resmi seremoni” haline geldi. Ulusal gelirin nasıl dağıtılacağını belirledikleri gibi, adaletin dağıtımına da mafya babalarımız el koymuş durumdalar. Paşalarımız içtimaya geçmiş, otuziki kısım tekmili birden, babalarımızla hiçbir ilişkileri olmadığına dair yemin billah ediyorlar; ama “yanlışlıkla” aynı fotoğrafta yer almış olabileceklerini de gizleyemiyorlar. Hakim ve savcılarımız, babalarımızın oldukları yerlere uğramıyorlar ama “haberleri olmadan” evlerini tamir etmiş olabileceklerini de itiraf ediyorlar… Valilerimiz silah ruhsatları dağıtıyorlar ama “yanlışlıkla” dağıttıklarını ilave ediyorlar…Emniyet müdürlerimiz mafya babalarımızdan daha üst görevlere tayin istiyorlar.
Peki mafya nedir? Mafya babası kimdir?
Her ne kadar tarihte değişik adlar, değişik fonksiyonlar almış olsa da, mafya tarih sahnesine mülkiyetin özel biçimiyle çıkmıştır. Her toplumsal düzende değişik görevler yüklenmekle beraber, değişmeyen görevi mülkiyetin özel biçimini korumak olmuştur. Dolayısıyla mafyaya özel mülkiyetin öz evladı diyebiliriz; çünkü temeli özel mülkiyete dayalı düzenler gelmiş geçmiş ama mafya - değişik adlarla da olsa – hep baki kalmıştır.
MAFYASIZ KAPİTALİZM OLMAZ
Mafyasız kapitalizm hayatını devam ettiremez. Kapitalizmin temeli olan serbest piyasa ekonomisi, “Televole iktisatçıları”nın vurgulamaya çalıştığı gibi, “görünmeyen elin hakemliğinde oynanan ve kurallara uymayanın oyun dışı kaldığı” bir ekonomi değildir; karşısına çıkacak tüm engelleri (yasal, dini, ahlaki, kültürel, geleneksel, toplumsal) her türlü aracı kullanarak aşmaya çalışan bir ekonomidir. Bu engelleri aşmak için kullandığı en önemli araçlardan biri de mafyadır. Mafya kapitalizm için vazgeçilmez bir araçtır. Niçin böyledir?...Çünkü:
Sermayenin dolaşım aracı olarak mafya:
Kapitalizm, sermayenin önündeki, yukarıda belirtilen engelleri kaldırma çabalarını her zaman meşrulaştıramayabilir. Özellikle ahlaksal, dinsel ve geleneksel engelleri aşma çabalarını kolayca ve kısa sürede meşrulaştıramaz.
Bunun için, bu engelleri aşma işini mafyaya havale etmek zorundadır. Mafya, bu hizmeti yerine getirecek en iyi örgütlenmedir.
Sermayenin azami kâr aracı olarak mafya:
Sermaye serbest dolaşırken tek amacı vardır: Azami kâr… kârını azamileştirmek için kullandığı meşru araçları çoğu kere yetersiz bulur. Özellikle silah tekelleri, finans kuruluşları ve değerli maden şirketlerinin “pazarlama” faaliyetlerinin yanında, bütün sektörlerde grev kırıcılığı, ucuz işgücü için insan kaçakçılığı ve günümüzde “esnek üretim” stratejisine uygun olarak taşeronlaştırma gibi görevler, sermayenin mafyaya havale ettiği görevlerdendir.
Taşeronlaştırma görevi, sermayenin “çevre ülkeler” de uygulamaya koyduğu bir stratejidir. “Çevre ülkeler”in emekçilerini çok düşük ücretlerle, sendikasız, sigortasız, belirli bir mesaisi olmadan, özellikle kadın ve çocukları çalıştırmak için, o ülkenin mafyası devreye sokulur; eğer o işe uygun mafya yoksa yaratılır.
Emeğin örgütlenmesini bastırma ve terörize etme aracı olarak mafya:
Sermayenin ezeli ve ebedi düşmanı emekçidir. Bunun bilincinde olan sermaye, bir sınıf olarak iktidara geldiği 1789 Fransız İhtilalinden beri emekçilerin siyasal ve ekonomik örgütlenmelerini önlemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Nitekim, Devrim Hükümeti’nin ilk çıkardığı kanunlardan biri, 1791’de işçilerin her türlü dernek kurmasını yasaklayan bir kanun olmuştur. O günden beri, işçi sınıfının çok uzun mücadeleler sonucu elde ettiği kazanımlar, doğal olarak sermayenin huzurunu kaçırmaya başlamıştır. Sermaye, zaman zaman, doğrudan faşist darbelerle, kaybettiği mevzileri geri almayı başardıysa da, bu alandaki “başarıların” kalıcı olması gerekiyor. Bunun için de, işçi sınıfı ve müttefik olan kitleleri terörize etmesi gerekiyordu. Devreye, paramiliter hale getirilmiş mafya çetelerini sokmak gerekirdi ve öyle de oldu. Dünyanın son ikiyüz yıllık tarihinin tanıklığının yanında Türkiye’nin yakın tarihi de bunun tanıklığını yapmaktadır. 12 Eylül öncesi olaylar: 1 Mayıs katliamı, Çorum ve Kahramanmaraş katliamları, İÜ 16 Mart katliamı; 12 Eylül sonrası: Gazi Mahallesi katliamı, Sivas katliamı, cezaevlerindeki “Hayata Dönüş” operasyonları, vs.
Sermayenin siyasal örgütlenme aracı olarak mafya:
Mafya, siyasal örgütlenme aracı olarak sermayenin gündemine 2. Dünya Savaşından sonra girdi. Komünizme karşı “hür dünya”da CIA tarafından örgütlenen “Gladyo” tipi oluşumların, kendi finansmanlarını sağlamaları için, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kara para aklama, altın ve tarihi eser kaçakçılığı gibi “kârlı” işler “Gladyo”nun denetim ve gözetimi altında yapılmaya başlandı. Bunun için, “hür dünya” ülkelerinin milliyetçi-faşistleri özellikle seçildi.
Bu tür örgütlenmenin sadece komünizme karşı olmadığı, dünyanın her tarafında sermayenin çıkarlarına karşı olan tüm devlet yöneticilerine, partilere, tek tek siyasetçilere ve bilim adamlarına karşı da her türlü eylem ( darbe, suikast, vb.) gerçekleştirildiği bilinmektedir.
Sermayenin birikim aracı olarak mafya:
Yukarıda belirtildiği gibi, sermaye, gayrimeşru yollarla engelleri aşarken, doğal olarak bir “kâr” elde eder. Bu “kâr”, kara paradır. Bu “kâr”ı, birikim olarak meşru – veya şu ya da bu biçimde kayıtlı – sermayesine katabilmek için bu karaparanın aklanması gerekir. Mafya için bu aklama işi hiç de zor değildir. Bu iş için, devletlerin her türlü kurumları da hazır ve nazırdır. Siyasetçiler, bu aklama operasyonlarında önemli görevler üstlenirler. Örneğin, “karapara aklama” terimi yazılı basında ilk kez 1973 Watergate Skandalı ile yer aldı.
“Kapitalizmin kara kutuları” diyebileceğimiz İsviçre, Malta, Cayman Adaları, Liechtenstein, Singapur gibi, ekonomisi “kara para aklama hizmeti”ne dayalı devletler olduğu gibi, kıyı bankacılığı, serbest bölgeler gibi, sermayeden başka hiçbir şeyin giremediği, tamamen “özgür” alanlar da vardır. Ayrıca, “bankacılık hizmeti” dışında başka işlerle uğraşmayan bankalar da “kara para aklama hizmeti”nde kusur etmemeye özen gösterirler.
Rekabette caydırıcılık aracı olarak mafya:
Bütün bunların yanında, sermayenin bir de kendi içinde, rekabet denen bir “ölüm kalım” mücadelesi vardır. Bu mücadelede mafyasız olmak demek, kavgaya girmeden kaybetmek demektir.
Bu kavga, bilindiği gibi, her sermaye grubunun pazardaki payını genişletme kavgasıdır; en çok da ihalelerde, bayilik ve temsilcilik açmada, ülke içi ve ülke dışı finans kurumlarının açtığı kredilerden nasiplenmede ortaya çıkar.
Bu kavgalardan galip çıkabilmek için illa “vuruşmak” şart değildir. Örneğin, bir ihaleye giren sermaye grubunun arkasındaki mafya grubunun kim olduğu belli ise ve yeteri kadar “güçlü” ise, diğer sermaye grupları için “yeteri kadar” caydırıcı olabilir; veya bir kentte bayilik veren bir sermaye grubu, eğer o kentin “en iyi” mafyasıyla anlaşıp bu işi ona yaptırırsa, aynı işi yapan diğer sermaye grupları o kentte bayilik yapacak adam bulamayabilir.
Yukarıda da gördüğümüz gibi, çağdaş ekonomi, özünde bir mafya (yeraltı) ekonomisidir. Modern devlet de, bu “çağdaş ekonomi”nin hizmetinde olan bir devlettir. Dolayısıyla, devlet mafya ilişkisi, burjuva medyası kalemşörlerinin özellikle vurgulamaya çalıştığı gibi, “ mafyanın devlete uzanan eli” ilişkisi değildir. Bu ilişki, mafyatik örgütlenme (yeraltı illegal örgütlenme ) olmadan varlığını sürdüremeyen “modern devlet” sorunudur. Tüm “modern devletler”in gizli istihbarat servislerinin mafyayla (derin devletle) ortak operasyonlar düzenlemeleri, ya da, bilfiil yeraltı dünyasının “ reisleri”nden emir almaları rastlantı değildir. Bugün, tüm gizli servislerin asıl görevlerinin mafya (yeraltı) çalışmalarına servis hizmeti yapmaktan ibaret olduğu bilinen bir gerçektir.
Bugün tüm medyanın hemfikir olduğu bir görüş var; “Türkiye AB kapılarını aralayınca toplum şeffaflaşmaya başladı, bunun sonucu olarak da kirli çamaşırlar da ortaya dökülmeye başladı” diyorlar. Evet, son günlerde medyanın gündemini mafyanın işgal etmiş olması sorununun AB ile ilişkisi var; ama patronlarının siparişlerini yerine getirme çabasından başka bir düşüncesi olmayan yazarların dediği gibi, sorun “kirli çamaşır” sorunu değildir; bu söylem kamuoyunu manipüle etmeye yönelik bir söylemdir. Sorun, Türkiye’nin tüm kurum ve kuruluşlarının olduğu gibi, mafyanın da “AB müktesebatına” uygun hale getirilmesi sorunudur. AB’ne girmek için her türlü yolu deneyen sermaye için kağıt üzerindeki “uyum değişiklikleri” yeterli değildir. Çağdaş kapitalizm, gerek meşrulaştırma ve gerekse diğer yeraltı faaliyetlerini başta “Think-Tank” ve “Vakıflar” olmak üzere bir sürü “çağdaş kurum” aracılığıyla yürütüyor. Türkiye de kapitalizmin bu en önemli kurumunu, “mafyayı”, çağdaşlaştırmak zorundadır. Bunun için tüm devletin yeraltı ve yerüstü- ve hatta gökyüzü (dinsel)- kurumlarının uyumsal değişikliği şarttır. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın direktifiyle oluşturulan “ilmi heyet”in yaptığı “ilmi çalışmalar” sonucu, “kıyamete kadar baki” olan Kuran’ın çağdaş yorum çalışmaları da yine “AB müktesebatına” uyum çabalarından başka bir şey değildir.
İşte mafyanın kamuoyumuzun gündemini işgal etmesinin nedeni budur.
- Ayrıntılar
- Yalçın Yusufoğlu
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Önce AB İlerleme Raporunda, sonra Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kuruluna (BİHDK) bağlı Azınlıklar ve Kültürel Haklar Komisyonu raporunda yer alan “azınlık hakları” konusu üzerine kopan kıyamet devam ediyor. Türkiye’de gayrımüslimlerden başka (ulusal, etnik, dinsel, kültürel vb.) azınlıkların bulunduğunu, onların ayırımcılığa (diskriminasyona) uğradıklarını söyleyenlere küfür ve hakaret düzeysizliği ve ilkelliği sürüyor. Topa tutulanların başında komisyon başkanı Prof. Baskın Oran geliyor.
Küfür varsa fikir yoktur, küfredenle hiç bir şey tartışılmaz. Çünkü, önyargıyla ve husumetle doludur, kafasında fikir olmayanın tepkisi küfür olur. Oysa, toplumsal ve siyasal olguları, mevcut yasaları incelemek, uluslararası hukuk normlarına bakmak, çeşitli ülkelerin deneyleriyle karşılaştırmak ve evrensel demokratik kuralların ülkemiz koşullarına uygulanabilmesinin pratiğini tartışmak gerekmektedir. Soruna çözüm üretmik budur. Buna karşı çıkanlar konuya bir bölünme metafiziği dışında bakmazlar, birliğin aslında o “bölünme” dedikleri olgudan, “toplulukların hak eşitiğinden” geçtiğini anlamazlar. Öyle olduğu içindir ki, Yunanistan’daki Türk azınlık üzerine kitap yazmış olan Baskın Oran, Türkiye’de Kürtlerin, Alevilerin haklarını savununca vatan haini ilan edilir. Çok hiddetlenilmesinin nedeni ise, o görüşlerin başbakanlık bünyesindeki bir kuruldan çıkmasıdır.
Azınlık haklarını ileri sürenler yabancıysalar, ya Türkiye’yi bölmek isteyen ard niyetli çevrelerdir veya başka ülkeleri şablon alanlar, Türkiye’nin iç düşmanları tarafından kışkırtılanlardır.
Yok eğer Türkseler, mutlaka vatan hainidirler, Kürtseler, bölücü ve yeminli devlet düşmanları. Konuya bir bölünme metafiziği dışında bakmamak, birliğin aslında o “bölünme” dedikleri olgudan --toplulukların hak eşitiğinden-- geçtiğini düşünmemek, sövmekten ve önyargıdan bir an için geri durup konuyu nesnel olarak irdelememek şidetten başka bir sonuç getirmez. Konformizm zihin tembelliğidir, hazır kalıpçılıktır, ama konformizmin önyargıyla ve bilgisizlikle bütünleşmiş olanı en vahimidir.
Düşünen insan sövmeyeceği, verilerle, fikirlerle konuşacağı için karşıdan gelen küfür ve hakaretlere verecek yanıtımız yok. Ama bazı toplum gruplarının, azınlık diye nitelendirilmeyi hakaret saymaları üzerine konuşmak gerekiyor.
Sövgü ve demagojiden başka bir şey yapmayanlar kendilerini ülkenin asli sahibi saymaktadırlar. Bu ülkenin esenliği ve geleceği dar kafalılıktanm, paranoya ve şoven dayatmalardan değil, gelişkin bir demokratizmden, insan hak ve özgürlüklerinden, evrensel hukuk normlarından ve ayrı ırk, dil, din, kültür topluluklarının tamamen gönüllü birliğinden, kardeşlik bağlarından, güvene dayalı ilişkilerinden geçmektedir.
Bu öngörüler AB ile bağlı değil, evrensel insanlık bilincinin ve yurttaşlık kavramının gereği. Nitekim, Türkiye solu AB konusundan bağımsız olarak ve çok önceden beri --Kopenhag Ölçütleri diye bir belge ortada yokken-- bu görüşleri savunuyordu. Bugün kimi liberallerin yaptığı gibi AB istiyor diye değil, evrensel özgürlük anlayışıyla ve ülke insanlarının esenliği amacıyla aynı öngörüleri savunmaya devam edecektir. Kendisini liberalizmle ve burjuva kozmopolitizmiyle sınırlamadan devam edecektir.
AZINLIK VE AYIRIMCILIK
Lozan Antlaşmasınca “ekalliyet” sayılanlar Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan, ama Türk olmayan, ulusal-etnik kimlikleriyle değil, dinsel kimlikleriyle tanımlanan, bu nedenle “gayrımüslim azınlıklar” diye anılan Rum, Ermeni, Yahudi toplumlarıdır (Antlaşmada Rum, Ermeni, Yahudi diye adı konmuş bir belirleme geçmez, sadece gayrımüslimliğe atıf yapılır.)
Bugünkü tartışma ise Kürtler ve Aleviler üzerine. Toplumun hukuki örgütlenmesinde etnik bakımdan Kürt toplumunun, dinsel kültür olarak Alevi topluluğunun yok sayılmış olmasıdır. Kürtlükle Alevilik kimlik olarak aynı kavramlar değil. Türkün de Kürdün de Alevisi var veya Kürtler arasında sünniler Alevilerden çok fazla. Alevi konusunun da AB raporunda yer almasına tepkiler “bunlar bizi bölmek istiyorlar, Kürt bölücülüğü yetmedi, şimdi de Alevi konusunu getirdiler, artık çok ileri gidiyorlar” oldu. [Oysa, öyle bir ayırımcılığın varlığından Kenan Evren bile yakındı; 22.10.2004’te TV8’de yayınlanan Pınar Türenç’e mülakatında rapor üzerine konuşurken “mesela adam Alevi diye işe alınmıyor, olur mu böyle şey?” dedi.]
Demirel “Kürt kökenli vatandaşlarımız niçin azınlık olsunlar, onlar çoğunluk imtiyazlarından faydalanıyorlar?” derdi. Derdi ama, yönettiği bürokrasi, doğan çocukların Kürtçe adlarını nüfus kütüğüne yazmazdı. Çocuklar büyüdüklerinde, evde-mahallade ayrı, okulda ayrı isimleri olurdu: Kürt yurttaşların hangi ismi alamayacaklarına devlet karar verirdi. Buna da yurttaşlık denirdi? [Prof. Doğu Ergil, Kanal 7’deki tartışmada, bir gün önce Diyarbakır’da bir yöneticinin bir çocuğa Sidar adı konulmasına izin vermediğini bizzat söylediğini belirtti (İskele-Sancak, 22.10.2204.) Yan uygulama devim ediyormuş.]
Görüldüğü gibi, raporu hazırlayan Baskın Oran gibi, devleti bazı Avrupa platformlarında temsil eden Prof. Doğu Ergil de vatan haini çıktı. Sağlığında TÜSİAD’a benzer bir rapor yazmış olan Prof. Bülent Tanör de vatan hainiydi, ilh.
Azınlık terimindeki “az”lığa dayanan kelime oyunu nerdeyse resmiyet kesbetti. Hatta, hakları savunulan gruplara mensup olanlar da azınlık kelimesini beğenmediler, “biz azınlık değiliz” dediler, konuyu gurur meselesi yaptılar. Oysa sorun sayısal değildir, hukuksaldır: Çok etnili, çok kültürlü bir toplumda hakim topluluğun kültürü dışında kalan milliyet, etni, dil, din, kültür aidiyetleri için var olmayan bazı temel topluluk haklarının yasal güvencelerle ve demokratik uygulamalarla getirilmesi, tüm kültürlere hukuk ve devlet nezdinde “hak eşitliği” tanınmasıdır
FARKLI OLANA KISITLAMA
Burada karşı çıkılanşey ülkedeki belli topluluklara karşı uygulanan ayırımcılıktır. Azınlık hakları kavramının uluslararası literatüre girmesinin nedeni de, ülkelerde kendilerine karşı ayırımcılık (diskriminasyon) uygulanmasını önlemek için o topluluklara güvenceler getirilmesidir.
Yani, söz konusu olan siyasi ve hukuki bir kavramdır. Yasalarla, hukukla, toplumun siyasal örgütlenmesiyle (devletle) ilgilidir. Bizde siyasal üstyapı etnik olarak da, dinsel olarak da monolitiktir. Sadece Türk’tür, sadece Müslümandır, sadece sünnidir, sadece hanefidir. Bunu söylediğiniz zaman, devletin çeşitli üst kademelerine kadar yükselmiş Kürtlerin veya Alevilerin bulunduğunu söz ederler. İsmet İnönü ile Turgut Özal’ın Malatya’lı, Cemal Gürsel’in Erzurumlu, 12 Mart’ta başbakanlık yapan Ferit Melen’in Van’lı olduğunu örnek verirler. El insaf! İnönü, Özal, Gürsel ve Melen’in nesi Kürttür? Türklük, Kürtlük, Çerkeslik, Araplık genetikle ilgili değildir, ailenin hangi ilin/ilçenin yerlisi olmasıyla da. Milliyet veya etnisite bir topluluk kimliğidir, dil, din, kültür, davranış ve alışkanlıklar bütünüdür, bireyin hissettiği bir topluluk aiditiyeti bilincidir. Konu, tek tek bireylerin devlette şu veya bu mevkie gelmeleri-gelmemeleri gibi bir bireysellik sorunu değildir. [Ayrıca, hukukta yeri olmadığı halde, uygulamada devletin bazı kurumlarına eleman veya ileride o kurumun mensubu olacak öğrenci alınırken onun Kürtlüğü veya Aleviliği ya da ikisi birden söz konusu olur. [Örneğin, gayet iyi biliyorum ki, Tunceli nüfusuna kayıtlıysanız, kabul şansınız çok azdır.]
“Azınlıklar”, her şeyden önce “topluluk” meselesidir. Saydığımız adlar dışında, ana dili Kürtçe olan, hatta bir aşiretten ve şeyh ailesinden gelen (Bitlis’ten insanların Ankara’ya el öpmeye gelecekleri kadar Kürt olan) Kâmran İnan Gaydalı veya gene anadili Kürtçe olan veya kan davalı aşiretleri barıştırıp onlarla barış çubuğu içecek kadar yöre Kürtlerinden saygı gören Hikmet Çetin bakanlığa kadar gelmişlerdi, ama Kürt kimliklerini Meclis’in ve bakanlığın kapısında bırakarak gelmişlerdi. Partilerinde üst organlara seçildikleri halde, ne Meclis’te, ne de hiç değilse kendi parti gruplarında Kürtlerin hakları lehine –ya da hiç değilse Kürtlere yapılan yaygın, sistematik haksızlıklar aleyhine-- tek bir girişimlerine, konuşmalarına rastlandı.
Şu halde, hiç bir Kürt veya “Doğu doğumlu” politikacı ya da bürokrat yönetsel makama Kürt kimlikleri, Kürt kültürleri nedeniyle gelmemişlerdir.
Konu, toplumun hukuki örgütlenmesinde etnik bakımdan Kürt toplumunun, dinsel kültür olarak Alevi topluluğunun yok sayılmış olmasıdır. Örneğin, “devletin dili Türkçe’dir” sözünün “resmi dili Türkçedir” diye değiştirilmesi önerisine bile asla tahammül edilmemektedir. Oysa, birden fazla resmi dili olan devletler hiç de bölünmemektedir. İsviçre’deki dört ana topluluktan üçü, etnik bakımdan komşu dört milliyetle (Alman, Avusturyalı, Fransız, İtalyan uluslarıyla) aynı kültürden oldukları halde, Helvetia Konfederasyonu (İsviçre) 9 yüzyıldır ayaktadır ve hiç bir parça aynı ana dili konuştuğu devlete katılmayı aklından geçirmemiştir. Zürich’li bir İsviçre’liyle, Cenevre’li bir İsviçre’li konuşamazlar, çünkü birbirlerinin dillerini bilmezler. Cenevre’li her Fransızla, Zürich’li her Almanla, Avusturyalıyla ana diliyle konuşur, kendi yurttaşlarının çoğuyla konuşamaz. Ama ne birisi kendisini Fransız sayar, ne ötekisi Alman ne de üçüncüsü İtalyan. Ülkenin her yanındaki kamu görevlileri, toplu taşıma sürücülerine varıncaya dek her üç dili de bilmek zorundadırlar, her yurttaş devletteki işlerinde ana dilinden konuşur, böylece dil konusu hukuki eşitliğin bir parçası sayılmıştır. Demek ki, bir devletin çok dilli olması bölünmenin işareti değil, tersine birliğin bir güvencesidir. Kuşkusuz ki, İsviçre yaygın bir örnek sayılmaz, ama resmi dilin tek, konuşulan dilin daha fazla olduğu bir çok ülkede federe birimler kendi bölgelerindeki devlet kurumlarında (resmi dil artı ana dil olmak üzere) çift dillidirler. [Bingöl valisi dertlerini anlatmak isteyen köylü kadınların söylediklerini anlamayınca, sinirlenmiş, öğretmenlere dönüp, “kadınlara dertlerini anlatabilecekleri kadar Türkçe öğretin” demiş (Birgün, 25.10.2004.) Halbuki, çözüm vali beyin yanına tercüman almasında, devlet dairelerinde tercüman bulundurulmasındadır.]
AZINLIK KAVRAMI SAYISAL DEĞİL, HUKUKSALDIR
Azınlıklar sosyal siyaset kuramında tanımı kolay olan bir kavram değildir, zaman zaman bilimciler, politikacılar ve toplumsal konularla ilgilenenler tarafından tartışılır, görüş ayrılıkları ve pratik farklılıklar görülür. Buna rağmen, konuya mümkün olduğunca nesnel bakabilmek için şu noktaları göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Bir azınlığın en yaygın, en fazla kabul gören tarifi olarak “içinde yaşadığı toplumda hakim olan ırk, milliyet, etnisite, dil, din, kültür bakımından farklılık gösteren, kendilerini farklı gören, aynı zamanda başkalarınca da öyle görülen insanlar topluluğu” anlaşılır. Ayrı olmak demek, o topluluğa mensup insanlar, o ülkede egemen olandan, baskın olandan farklı oldukları için dışarlanmaları, toplumsal yaşamdan tam olarak yararlanamamaları, onlara karşı ayırımcılık güdülmesi, ön yargıyla bakılması demektir, böyle tutum ve uygulamalara sadece baskın olan topluluk veya topluluklar değil, ülkedeki başka azınlıklar da katılabilirler. [Örneğin, Birleşik Krallık denilen Büyük Britanya’nın İrlanda’daki hakimiyetine sadece İngilizler değil, kendileri de bir azınlık olan İskoçlar ve Galliler de ortaktılar.]
Öte yandan, azınlık bir topluluğun mensupları güçlü bir grup aidiyeti içinde olabilirler, kendilerini toplumun diğer kesimlerinden ayrı tutmak için çaba gösterip, özgül davranış biçimleri geliştirebilirler. Toplumbilim bakımdan “azınlık” ile “azınlık grubu” terimleri kuramsal olarak ayrıdır.
Azınlık sözcüğü belirgin özellikleriyle toplumdaki çoğunluktan farklılıkları âşikâr olan bir topluluk için kullanılır, onun azınlık yapan o topluluğa mensup insanların kültürleriyle, gelenekleri, âdetleriyle kendiliğinden halleridir, yani grup olmak olmak için özel bir çabaları, uygulamaları yoktur.
Azınlık grubu ise sadece ayrı bir topluluk değildir, öyle bir grup niteliğini sürdürmek, yani kimliğini, farklılıklarını koruyup pekiştirmek için, belirli amaçlar ve tanımlanmış mensubiyet kuralları koyan, zorunlu davranış kuralları geliştiren ve o topluluğu toplumun geri kalan kesimlerinden ayırdedecek kesin bir alt kültür yaratan gruptur. Kendi farklılığını kesinkes belli edecek simgelere, kültürel davranış biçimlerine sahiptir.
Azınlık terimi bir bütün içindeki sayısal azınlığı ifade eder, ama illa ki toplumda sayıca azınlıkta olmak anlamına gelmeyebilir. Güney Afrika’da ırkçı rejim sırasında siyahlar nüfusun 5’te 1’ini oluşturdukları halde, egemen olan beyazlardı. Siyah çoğunluk ise “azınlık grubu” durumundaydı. Aynı saptamayı Doğu Afrika’daki Britanya sömürgelerinde kentlerde Hindistan’dan gelmiş tüccar, iş adamı ve zanaatkârlar hakimdiler, oysa onların nüfus içindeki oranları % 1 kadardı. Fransa sömürgesi Mağrip ülkelerinde, özellikle zengin Cezayir’de “pied noir” denilen yerleşik Fransızlar için de aynı saptamayı yapabiliriz. Egemen kült sayısal olarak azınlıkta olana –Cezayir’li Fransızlara— aitti, çoğunluk Araplar ise ezilendi. İngiltere İrlanda’yı 16. ve 17 yy.larda sömürgeleştirirken oraya giden İngilizler dışında İrlandalıların bir bölümünü asimile etti, dili İngilizce, dini Protestan –ama nüfus içindeki sayıları hayli az olan— işbirkçi egemen bir topluluk yarattı. İrlandalılar verdikleri bağımsızlık savaşı sonrasında 1921’deki Londra Antlaşması’yla bağımsız devlet oldular, ayrılıp Serbest İrlanda Cumhuriyeti’ni kurdular. Kuzeydeki 6 kontluk Birleşik Kralık bünyesinde özerk statüde kaldı. Bu karşıtlıkta Katolik ve Protestan çatışması gibi gözüken, gerçekte İrlanda-Britanya karşıtlığı (sömürge halkı ve sömürgeci efendi çatışması) olan bir mücadaleydi. Bugün 1,5 milyonluk Kuzey İrlanda’da 500.000 kadar Katolik ve 1 milyon Protestan (Britanya yanlısı) İrlanda’lı vardır. İki ayrı topluluk birbirlerine düşmandırlar ve Katolikler sayısal olarak da, topluluk olarak da azınlıktırlar. Komşumuz Irak’ta sünni Araplar, Suriye’de Aleviler sayıca azınlıktadırlar.
ABD’deki güney eyaletlerinde Afrikalı-Amerikalılar sayıca çoğunlukta oldukları halde yukarıda tarif ettiğimiz “azınlık grubu”na örnek gösterilebilirler.
Geniş bir insan topluluğunun ana dili, her gün konuştuğu dili Kürtçe olduğu halde, Milli Eğitim bakanlığının hangi müfredatında Kürt diliyle ilgili tek bir sözcük vardır? Yetişen Kürt çocukları evde Kürtçe konuşurlar, ama ne Kürtçe yazabilirler, ne de hayatları boyunca Kürtçe bir metin görürler. Yazılı olmayan dil gelişmez. Dilin ilerlemesi, kelime ailelerini bulmayı, yenilerini üretmeyi veya önermeyi, üslup geliştirmeyi, dilin üzerinde dilbilimcilerin ve edebiyatçıların çalışma yapmalarını gerektirir. Uygarlığın yazıyla başlatılması boşuna değildir. Konuşmaksa herkes konuşur, ilkel topluluklar da konuşuyorlardı, ama dil de, uygarlık da yazıyla gelişti.
Bugüne değin Kürtçe’nin gelişmesi SSCB zamanında Erivan’daki küçük Kürt Sovyetindeki edebi, etimolojik, akademik çalışmalarla ve Irak Kürdistanı’ndaki uygulamalarla mümkün olmuştu.
Mesela, Cumhuriyetle birlikte Türk Dil Kurumu gibi Kürt Dil Kurumu’da kurulsaydı veya diyelim ki, TDK, “Türkiye Dilleri ve Kültürleri Kurumu” olacak şekilde kurulsaydı, bünyesinde ülkemizdeki değişik dil ve lehçeleri bilimsel olarak inceleyen bilimsel ve çoğulcu bir kurum olarak açılsaydı, bölücülük mü olurdu, yoksa birlikçilik mi? Üniversitemizde Hititoloji, Ejiptoloji bölümleri, Sanskritçe Kürsüsü vardır (elbette olmalıdır), ama bırakınız dil uzmanı veya öğrencisi yetiştiren fakülte bölümünü, isteyen öğrencinin seçmeli ders olarak akademik programından yararlanacağı bir Kürdoloji Kürsüsü bile yoktur. Kendi ülkenizdeki bu kadar geniş bir topluluğun ana dilini yok sayarsanız, onların dillerini, kökenlerini, edebiyatlarını, tarihlerini, geçmiş kültürlerini inceleyecek, araştıracak bir akademik kürsü dahi kurmazsanız, somutta o insanları yok saymış olursunuz. Yunanistan’daki Türk azınlığın kısıtlı haklarının genişletilmesini savunuruz ama Kürtlere “dilinizi sadece evde konuşun, alfabenizi ve yazılı dilinizi öğrenmeyin, dilinizi geliştirmeyin, kültürünüzü zenginleştirmeyin” ana dilinizden radyo ve TV kurmayın demek, kendi kültürünüzü köreltin ve zamanla unutun, Türk dilinin ve kültürünün hakimiyetine girin... kısacası Kürtlüğünüzü yitirin demektir.
Bunun adı asimilasyondur. Ezelden beridir uygulanan asimilasyonun sonuç vermediği, hatta ters teptiği, büyük badirelere yol atığı, insanlara acı çektirdiği ortaya çıktığı halde egemen şoven zihniyet değişmemiştir.
GÜVENE DAYALI GÖNÜLLÜ BAĞLAR
Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından dikkate alınmamasına gelince, önce bilmek gerekir ki, devletin dini olmaz, laiklik budur. Diyanetin laik bir devlet bünyesinde yeri olmaz. Fakat bizde dini olmaması gereken devlet hem din, hem mezhep sahibidir, devlet etnik bakımdan olduğu gibi dinen de monolitiktir: yani Türktür, Müslümandır, Sünnidir, Hanefidir. Laiklik diye diye, Osmanlı’daki “Din-ü devlet, mülk-ü millet birdir” diyen anlayışın Cumhuriyette devam etmesidir.
Azınlık demek, ırk, milliyet, etnisite, dil, din, kültür bakımdan egemenden farklı olandır, kendisini hakim kültürden, dinden farklı hissedendir ve toplumun diğer kesimleri tarafından ona öyle bakılandır. “Azınlık hakları” bir toplumda egemen olmayan, ırk, milliyet, etni, dil, din, kültür aidiyetlerine tanınmayan bazı temel topluluk haklarının yasal güvencelerle ve demokratik uygulamalarla talep edilmesidir, hukuki çerçeve istenmesidir. Topluluklar arasında hukuki eşitliğin temeli, onlar arasındaki zora dayalı bağlara karşı çıkmaktır. Azınlık hakları sorunu işte zora karşı çıkışın ve serbest rızanın hukuki ifadesidir
Aslolan, gönüllü bağlardır, gönüllü birliğin temel şartı ise topluluk haklarıdır, azınlık kavramı egemen topluluğun ayırımcılığına karşı çıkan bir çeşit pozitif ayırımcılıktır
Azınlık hakları kavramının uluslararası literatüre girmesinin nedeni de, ülkelerde kendilerine karşı ayırımcılık uygulanmasını önlemek için o topluluklara hukuki güvenceler getirilmesidir.
Çünkü topluluklar arasında hukuki eşitliğin temeli, onlar aralasındaki zora dayalı bağlara karşı çıkmaktır. Azınlık hakları sorunu işte zora karşı çıkışın hukuki bir ifadesidir.
Yani, söz konusu olan siyasi ve hukuki bir kavramdır. Yasalarla, hukukla, toplumun siyasal örgütlenmesiyle (devletle) ilgilidir. Bizde siyasal üstyapı etnik olarak da, dinsel olarak da monolitiktir. Sadece Türk’tür, sadece Müslümandır, sadece sünnidir, sadece Hanefidir.
“Siz azınlık değilsiniz, bizim gibi çoğunluksunuz” diye azınlık kelimesini olumsuzluk vesilesi göstererek ayırımcılığı sürdürenlere karşı azınlık hakları diye dile getirilen demokrasi ve özgürlük yanlısı görüşler temel insan haklarının yasalara konulmasını, hukuki çerçeveye kavuşturulmasını öngören taleplerdir. Ama yöneteninden yönetilenine kadar çoğunluğun buna tahammülü yoktur, kolay kolay da olmayacaktır. Baş sorumlular varoluşlarını milliyetçi-şoven bir konsolidasyonda bularak, çoğunluğu o yönde şekillendiren, demokrasiden korkan, toplumsal bir paranoya yaratarak devlet tapıncını kudretlerinin idamesinin güvencesi gören yönetici elitlerdir. Çünkü isteseler, toplumu pozitif yönde ikna edecek bütün araçlara ve dünyanın sayısız ülkelerinden örneklere sahiptirler.
Son bir anımsatma: Küfürbazlar Avrupa’da Yeşillere pek söverlerdi, çünkü Kürtlerin sorunlarını, insan haklarını en fazla seslendiren gruplar arasındaydılar, şimdi ise Türkiye’nin AB’ye girmesini açıkça istedikleri için pek makbul oldular, İstanbul’da baş tacı edildiler. Dün Türkiye’nin düşmanıydılar; bugün dostu oldular, oysa ne Kürtlere dair tutumlarını değişti, ne de insan haklarına dair görüşleri. Bu anakronizmayı izah etmek tabii ki, Türk tutucularına düşüyor.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 22 (Kasım/Aralık 2004)
Bu yazımızın geçen sayıda yayınlanan ilk bölümünde Doğu toplumlarında “sivil toplum”suz bir tarihsel evrim gören görüşe katılmadığımızı yazmıştık. Aslında bu tartışmanın “tarihsiz” Doğu'nun tarihini açıklamakla ilgili bir sorun olduğunu, ancak AB üyeliğine ve demokratikleşme sorununa kilitlenmiş Türkiye’nin bugünkü tartışmasına taşındığında önem kazandığını belirtmiştik. Yani bu tartışma bugünkü dünya durumunu anlama ve bu durumdan çıkış yoluyla ilgili bir tartışma. Türkiye için çıkışı AB’de ve Batı'da gören “genel” olarak sol, Marksist solla ya da daha kapsamlı olarak Türkiye aydınıyla bir tartışma.
Tartıştığımız görüş açısından, demek ki bugünden (17 Aralık) itibaren yolumuz düze çıktı. Ucu Avrupa. En başta şu musibet despot devletten kurtuluyoruz. Devlet despotsa “ulus” devlet değildi zaten. O halde “ulus-devlet”e hiç uğramadan tarihin bugüne kadar görüp göreceği en büyük devlete, Avrupa devletine kavuştuk.
Bu devlet meselesi size de biraz karışık gelmiyor mu? Cem Eroğul, SSCB’nin çözüldüğü zamana denk gelen bir irdelemesinde, bütün devletlerin kendi evrimi içinde küçülmeye doğru gittiklerini yazmıştı. Bizim bildiğimiz, bunu yapabileceği umulan tek bir tarihî özne vardı: işçiler. İşçiler, hem de ellerine, bunun işaretini veren özel bir devlet (sovyet) âdeta gökten zenbille düşer gibi düştüğü halde denediler de, yapamadılar.
Bu “ulus-devlet” vakası bizim liberal aydınlarımızın kafasında tuhaf bir içerik yüklendi. “Ulus-devlet” dendiğinde artık somut olanı değil, Doğu’yu, Asya’yı, Rusya-İran-Çin-Hindistan gibi ülke ve toplumları, Avrasya, BOP gibi şeyleri anlamak gerek. Bu sayılan ülke, toplum ve alanların ortak bir niteliği var mı diye bakıyorsunuz, emperyalizmin küresel hegemonya planlarına şöyle veya böyle direnebilecek potansiyellerle yüklü olduğunu görüyorsunuz. Bu direniş potansiyeli başka bir biçim bulup üretmediği sürece “ulus-devlet” çerçevesine giriyor. Yani “ulus-devlet”, küçük bir zihinsel operasyonla emperyalizme direniş hâline getiriliyor; terk edilmesinin istenmesi de sonuçta emperyalizme karşı her türlü tavrın terk edilmesi demek oluyor. Çünkü emperyalizm –Batılı gelişmiş kapitalist ülkeler– AB örneğinde de “gördüğümüz” gibi “ulus-devlet”ten sıyrılıp yeni bir döneme geçiyorlar.
Aydın “görür”, çünkü analitik bakar. Bizimki akıl olarak değil, huy ve ahlak olarak ya görmez, ya da gördüğünü kendi sabit fikrine uydurur. Uydurduğu için somut dünya ve somut hayat başka bir yere giderken, o uyduruk tezlerine, varsayımlarına, tavrına herkesten fazla gerekçe bulur. Çürütürsün, ya da savaş vb. şoklar tüm varsayımları çökertir, bizim aydınımızınki çökmez, çünkü gerekçeleri, rezervi tükenmez “uydurma”dır.
Batı’ya gidince “ulus-devlet”in sınırları silinmekte imiş. Öyle mi? Hiç gittiniz mi? Yeşil kart veya yeşil pasaportla gidince hakikaten öyle ama “ulus-devlet” sahiden pasaport mudur? Parası “kıta” ya da “dünya” parası hâline gelmiş, borsa kanalından “sınır tanımaz” olmuş “ulus-devlet” para mıdır? Emperyalizmin, bu kez ayağının altındaki toprak da dahil her şeyini ele geçirmek için saldırdığı ülkelerin ideolojik ve kültürel refleksleri “katı”, eğilip bükülmez cinsten, kılıçla boyun kesmek misali oluyor, “ulus-devlet” burdan mı görünür? Bunun ekonomisi, ticareti, işçisi, köylüsü, dini imanı, sofrası yok mudur? “Ulus-devlet” yaşayan durumdaki insanları nedeniyle “yaşayan” bir vakıa değil midir?
Kim istemez ki ulus-devletten kurtulmayı, hattâ solcular devletten bile kurtulmak ister. Evet ama nasıl olacak? Artık Avrupa ile hepsi olacak. Aydınımız böyle diyor. Ulus-devletlerin içine girdikleri devlet biçimlerini, federasyonları, konfederasyonları hiç mi görmedik? Bir üst devlet olarak yoğunlaştıkça kendisi ulusal devlet oluyor ve ancak bu sayede bileşeni “ulus-devlet”leri likide etme imkânı doğuyor. Yok eğer, örneğin, Sovyetler Birliği'nden geriye kalan BDT (Birleşik Devletler Topluluğu) gibi gevşek kalırsa ulus-devletler yerli yerinde duruyor. Bunun nesi kurtulmak?
Aydınımıza bakılırsa büyük bir şey daha kazandık; Sivil Toplum. Bu bizde bilirsiniz, ibadullah hiç olmamıştı. Çünkü Doğulu'yduk. Bu yüzden demokrasimiz de olmamıştı. Artık Avrupa ile kesin olur. Aydın bunu da diyor. Nasıl oluyorsa, bizde kapitalizm oluyordu ama sivil toplum olamıyordu! Peki o yoktu da ne vardı? Topluluk. Nasıl, sürü gibi mi, örgütsüz mü? Aile örgütlenmesi olarak var, kabile olarak var, aşiret olarak var, fakat “sivil” olarak yok. Tekke, tarikat olarak var, mafya olarak var, ama sivili yok. AKP olarak, CHP, AP, MSP olarak her kapıyı çalmış, her eve girmiş ama gene yok. Şimdi var ama. Niye var? Çünkü AB devletimizi sivil toplum kurmaya icbar etti, o da istemeyerek bile olsa sivil toplumu kurdu. Şimdi sivil toplum var. "Ol!" dendi, oldu.
Başka türlüsü olamayacağı için aydınlarımız Osmanlıdan beri “devlet aydınları” idiler. Niye? Sivil toplum yoktu da ondan. Sivil toplum olsaydı ona hizmet ederlerdi. Devlete devran dönsün diye hizmet ettiler. Ama artık Avrupa’da, üstelik ulus-devlet de olmayacağı için sivil topluma hizmet edecekler. Elitizm ile, halktan kopuk olmakla suçlanmışlardı. Halkla AB vizyonu içinde kaynaştılar, bu tarihsel anomali de son buldu.
En önemlisi, Avrupalıların “sessiz devrim” dedikleri şey oldu. Demokrasiye geçildi. Atatürk’ün aklına gelmemiş veya şartlar müsait olmamış olduğu için geçemediği, Menderes ve takipçilerinin İslamla flörte kalkıştıkları için kurup geliştiremedikleri, askerlerin bir verip bir aldıkları demokrasiye geçişimiz AB'liliğin –onun bile değil, 10-15 yıl sürecek AB adaylığının– tarihî bir ihsanı olmuştur. Gerçi bizim bildiğimiz “devrim”ler, hattâ “demokratik” olanları bile “gürültülü patırtılı” olurdu; bizimki sessiz olduğuna göre niçin sessiz? Halk içine girmediği, ilgilenmediği, halkı ilgilendirecek bir yönü bulunmadığı için. Halk işin içinde olsa "sessiz devrim" mi olurmuş?
Henüz elde edemediğimiz sadece “ekonomik” mesele kaldı. Herkesin cebine yılda 30-40 bin dolar koyduğu toplum yani. Bunun da 15-20 yılı var. O da olacak. AB’ye girip de geliri düşen ülke olmadığına göre bu meseleyi de halledeceğiz.
Ben aydın olsaydım şöyle düşünürdüm.
Dünyadan bağımsız bir AB şekillenmesi olanaksızdır. Bu nedenle AB’nin “kendi meselesi” diye bir mesele yoktur. Çinli'yi de, Finli'yi de aynı ölçüde ilgilendirmektedir. Bu projeye Avrupa emperyalist sermayesinin yüklediği önemin herkes farkındadır. Ama herkes aynı zamanda bu projenin akibetinin kendi akibetiyle ilişkisini de çözmeye çalışmaktadır. Avrupa emperyalist sermayesinin başarısı, kendi hayalini “herkesin hayali” gibi sunmaktaki başarısıdır. Bu konuda en büyük başarısı Türkiye olmuştur. Türkiye’deki bu başarıda Türkiye aydınının sapla samanı birbirine karıştırmaktan doğan körlüğü büyük rol oynamıştır.
Buna “AB körlüğü” demek lazım. Elbette bu körlüğün önemli ve derinde, hattâ büsbütün yanlış ve haksız olmayan sebepleri vardır. Bir kere aydın bu Avrupa'yı, tarihî Avrupa’nın doğal bir uzantısı saymaktadır. Tarihî Avrupa kabulümüzdür, başımızın üstünde yeri vardır. Tarihi ister “ilerleme” olarak alın, isterseniz “özgürleşme”, değişmez. En büyük birikim buradadır. Neredeyse düşüncenin, felsefenin, sanatın, bilimin, en modern sınıf mücadelelerinin sahnesi tarihî Avrupa’dır. Yakın tarih bu sahnede yoğunlaşmıştır. Aydın, haklıysa bu anlamda haklıdır.
Öte yandan, bugünkü dünyada bu eski Avrupa’yı tartacak başka bir ağırlık noktası yoktur. Nereye gitseniz umutsuzluk vardır. Aydın haklıdır. Aydın olmanın özellikleri dışına çıkmadan, insanlığını yitirmeden ABD’ci aydın olunabilir mi? Ya da, örneğin, bugünkü Asya, aydın olmanın içeriğini oluşturup bir Asya'cı aydın yaratabilir mi? Afrika'cı aydın aydın değil, olsa olsa bir vicdan olabilir. Kalıyor AB’cilik. İşte aydın bu nedenle haklıdır! Yani körlüğünün bir açıklaması var.
Ancak bugünkü Birlik olarak Avrupa, “ilerleme” ya da “özgürleşme” açısından eski Avrupa’dan ileriye doğru gidilerek türetilmiş bir Avrupa değildir. O silsilei merâtip içinde bugünkü Birlik Avrupası zaten üretilemez. Avrupa halkları Avrupa’nın içindedir ama bu işin içinde değildirler. Bu Avrupa, Avrupa halklarının eylemli basıncı altında oluşmuyor. Aksine, Avrupa halklarının sessiz, yeri göğü inletmeyen, ama vakur suskunluğu içinde dahi varlığını hissettiren toptan itirazına rağmen oluşuyor. Birlik Avrupa’sı dünyanın bütün aydınları üzerinde belli bir büyüsü olan eski Avrupa’yı ezip bastırmadan bir adım ilerlemiyor. Çünkü bu Birlik Avrupası emperyalist Avrupa sermayesini sıkıştığı yerden kurtaracağı umulan Avrupa’dır. Bu açıktır. Açık olması elbette deşifre olduğu anlamına gelmez. Çünkü sermaye sonuçta kendi felaketinin “herkesin felaketi” olacağına herkesi ikna edebildiği somut bir dünya örgütlemiştir. Sermayenin en küçük krizinde bile bütün bir toplumun paniğe kapılması bu nedenledir.
Buraya varacağı aslen ve aklen belliydi ama, bugünkü dünyanın böyle oluşmasına sadece Türkiye aydınının değil, dünyanın bütün aydınlarının, reel sosyalizmin yıkılışına verdikleri edilgen onay nedeniyle katkısı vardır. Orada, “evet”, eşitlik ve özgürlük idealine dönük ütopyalara benzemeyen bir devinim vardı, teorik doğru ora hayatında dikiş tutturamıyordu, bu o özgün reel devinimin bize çoğu kez öğrenmek istemediklerimizi de öğreten kusurlarıydı ama bizzat o reel devinimin dünyanın gidişatı açısından müthiş bir değeri vardı. Aydın bu değerin farkında varamadı, kadrini bilemedi. Ne demek? Kendisi her ne olursa olsun işte o devinim, delinin aklına taş düşürmek gibiydi. Dünyanın bütün “huysuz”larını hareket hâlinde tutuyordu. Kendisi ileri gitmese bile dünyayı ilerlemeye özendiriyordu. Şimdi..?
Hızla batağa doğru giden bir dünya. Batağa doğru giden bir dünyada “mutluluk adası” bir Avrupa olanaklı mıdır? Bunu çözümleyebilmek için önce AB büyüsünden kurtulmak lazım. Gelecek için bugünden bir şey düşünüp yapılacaksa, bugünden önce geleceği bilmek lazım.
Geriye doğru sayarsak yaklaşık yüz yıl, işini bilen, işin bilinebildiği bir dünya vardı. Kim kime ne zaman ve hangi nedenle saldıracak, biliniyordu. Gidilen istikamet biliniyordu. Gayretli bir dünya vardı. Taş taş üstüne konabiliyordu. Yıkılmayacak olduktan sonra gökdelen bile yapılıyordu! Hükümetlerin, siyasetlerin vizyonu, on yılları kapsayan kısa ve uzun vadeli hedefleri, programları olabiliyordu. Belirlenmişlik hâkimdi. Bu dünyanın icra gücü olmasa bile bir Birleşmiş Milletler'i olabiliyordu. O dünya bitti deniyor ya, doğrudur; şimdi bu dünya var.
Bu dünyanın bu hâliyle ve bu Batı'yla Batı'dan bir çıkışı yoktur. Batı kendi açmazından çıkmak için zaten Doğu’nun tepesindedir. Kapitalizmin kendi bahsinde sorun çözme kabiliyeti bitmiştir. Piyasayı genişletmiş, derinleştirmiş, inceltmiş, kendi sonuna gelmiştir. Kendi felsefesiyle uyumlu bir yere varamadığı için felsefeyi kaldırıp atmıştır. Bush ve ekibine ve AB’ye hâlâ varitmiş gibi kendi içinde mantığı bulunan bir “değer sistemi”, sistem olamıyorsa “inancı” atfedilmektedir. Dindarlıklarına atıf yapılmaktadır. Yoktur böyle bir şey. ABD ya da AB sermayesinin ne inancı, hangi değer sistemi olabilirmiş? Bunlar yaşanıp tükenmiştir.
Batı'dan çıkmayan şey Doğu’dan mı, dışlanmış uygarlıktan mı çıkacak? Çıkmaz. Zaten orda kendinden kalan hiç bir şey yok. Ne inancında var kendi seçeneği, ne kültüründe, ne de siyasetinde. Çünkü maddî zemininde kendinden bir şey kalmamış. Kapitalizm ya alıp götürmüş, ya da yerinde bitirmiş bütün bunları. Bu dışlanmış dünya artık sadece istatistiklerde “rakam” gibi var.
Bu yeni bir durumdur. Aydından beklenen bunu kavrayıp açıklamasıdır. Batı'ya ancak, dünyanın bu hâlini yaratan “şeyi” bulup imha etmek için gitmenin bir anlamı vardır. Yani Usame’nin gittiği gibi gidilirse anlaşılır bir şey, gerekçesi olan, açıklanabilen bir şey yapılmış olur. Usame gibi giderseniz gökdelen vurur, kentleri yakar, hattâ banka binalarını bile imha edersiniz, ama o “şey”i ele geçiremezsiniz. Doğu ürküntü veriyor. Aynen öyle. Çin, Hindistan, İran, kapitalizme ayak uydurdukları ölçüde Doğu olmaktan, dolayısıyla öcü olmaktan çıkıyorlar. Doğu'dan korkan korktuğunda haklıdır. Ama aydın bu olamaz. Aydın, Doğu’dan korktuğu için Batı'yı izleyemez. Çıkış yolunu göstermesi lazım. Batı'ya gidip bulmayı umduğumuz her şeyi –aradığı şeyin ne olduğunu bilmek kaydı ile– Doğu’da bulmak mümkündür. Bugün artık özel bir “toplum biçimi” olarak herhangi bir “Doğu toplumu” yoktur. Çıkış Batı'nın tarihsel ufkunda görünüyorsa eğer, bu her yerdedir. Bunun imkânları bir yerde var, başka yerde yok değildir.
100 yıl önceye akıl takmaya hiç gerek yoktur. Dünya gene bu biçimde, benzer bir kırılmadan geçiyordu. Herkesin kafası karışmıştı. Analitik düşünce yönünden en seçkin teori olan Marksizm'in ve Doğu’daki ve Batı'daki Marksistlerin kafasını karıştırmıştı. Batı, Muhammed ile Konfüçyüs’un uzlaştığını düşünüyordu. Batı, Doğu'daki kendi varlığının yol açtığı şeyi anlamakta güçlük çekmekteydi. Bu bir uygarlık sorunu (çatışması) olsaydı Doğu'nun direncini anlamakta, işin içine felsefe, sanat, inanç, kültür, vb. gireceği için güçlük çekmeyecekti. Oysa bu bir kapitalizm sorunu idi. Girdiği yeri her tür savrulmaya hazırlıyordu. Doğu'nun direnişi önce ve onca yaygın bir ulusal platforma dönüştü. Bunlardan, gözü pek bir proletaryası olan Rusya kendini tutamayıp, bütün Marksist beklentilerin de dışına çıkıp sosyalizme savruldu. Savruldu ve o ulusal dünya platformunun bir parçası olarak kaldı. Başına ne geldiyse bundan geldi. Şimdi bu da yoktur. İlk sosyalist devrimin Doğu’dan çıkması, yayılamaması, orda kalması, ulusal burjuva hareketlerle kuşatılması ilginç bir serüven oluşturmuştur. Bugünkü dünya buradan ve böylece oluşmuştur ama şimdi artık yerinden ve sebeplerinden kayarak başka bir zeminde yeni bir “Doğu” ve yeni bir “Batı” ortaya çıkmıştır. Ben aydın olsam burdan bakarım.
Bu meseleye bakılacak yakın merceklerden biri Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, “Batılaşma” iddiasında olan bir Doğu toplumudur. Doğu-Batı bağlamında siyasî, ideolojik, kültürel, sanatsal ve ahlakî her ne var ise bunlar Türkiye’de karşılıklı ve süreğen bir çatışma hâlinde vardırlar. Bu çatışma Türkiye’yi belirlemektedir ve ancak bir ara kavramla tanımlanmaktadır: “kimliksizlik”. Kimliksiz ama “Kapitalist”! Daha ne kimliği olacak ki? Tuhaf, ilkel, geri bir kapitalizm. Kapitalizm çağında zaten “Doğu” bundan başka nedir ki?
Tamam, aydın elbette kapitalizmi kurtarmak için illâ ki Batı demiyor. Aydınlanma devam etsin, “laik –ve şimdi de demokratik– ve sosyal –nasılı belli değil– hukuk devleti” olarak Cumhuriyet elden gitmesin diye illâ Batı diyor. Üstelik o Cumhuriyet'in kendisine çektirdiklerini bacak kadar çocuklar bile bilip unutmamışken söylüyor. Oysa o Cumhuriyet bile, Batı'yı uzun menzilli bir hedef olarak göstermiş olsa bile somut siyasal pratikte Doğu’da kalarak kendini kurabilmişti. Gene kurar, üstelik artık bugün dünya “kurulmuyor”, “yıkılıyor”!
Dünya kurulurken iş başkadır, yıkılırken başka. Yeniden kuruluşun hangi temeller üzerinde olacağını yıkılırkenki tavrın belirler. Neyi yıktın, ne kadar yıktın ve doğru şeyleri mi yıktın? Kurucu düşüncen yıktığın kadar güçlü olur. Ben aydın olsaydım buraya dikkatle bakar, emeğe, özgürlüğe, insanlığa, elbette önce Türkiye’nin içindeki insanlar için burdan ne çıkar diye düşünürdüm.
Şu görünüyor: “Tek’el”de toplanmış bir dünya. Öyle mi gerçekten, bu sadece görüntü ya da eğilim mi? Bu soru da yüz yıl önce sadece tartışmak için anlamlıydı, şimdi pratik için önemli. Önü kesilemeyen yüz yıllık bir eğilim bugün nereye geldi acaba? Bu sadece Irak’taki ABD varlığına bakarak cevaplandırılacak bir soru olmaktan çıkmıştır. Vietnam’da da vardı bu asker ama bir şeyi bir şeyden korumak için vardı. Bu asker şimdi ele geçirmek için var. Dünyanın en netameli alanlarına giriyor. Yıkıyor ama, kurduğu hiç bir şey yok. Kurmasın. Yıktığı ile “devrimci”dir! Ne demek bu? Tarihin şaşmaz dili gibi bir şey bu. Yani tarihen “devrimci”, bugün için vahşet. Vahşet olarak iradesi kendinin, sunduğu “devrimci” imkân için –eğer varsa– irade bizim.
Dünya bu yola girdiyse birlikte düşünelim. Tek hegemon güç dünyası içinde Türkiye şurda ya da burda veya da Avrupa’da olsa ne farkeder? Kim için farkeder de, kimler için etmez? Avrupa ya da herhangi bir Batı tanımı içinde olsak da farketmez, bunun dışında ve tanımlanması güç yıkım sahasında kalsak da. Hattâ belki yıkılan yerde iradesi bizde olan “devrimci” imkân daha yakın ve daha somut bir imkân olduğu için akla uygundur.
Aydın ileri görüşlü kişi olduğuna göre 10-20 yıl sonrasını da görmektedir. Orda Avrupa diye bir şey görünüyor mu? Her şey yıkılırken kurulan bir Avrupa! Bu nasıl mümkün? “Birlik Avrupası”nın her bir parçası hangi dünya zemininde kuruldu? Bu zemin Afrika, Asya, Latin Amerika değil midir? İşte bu zemin yıkılıyor. Bu zemin yıkıldığı için gerçekte Avrupa da yıkılıyor; bize kuruluyor gibi gözükmesi, bizden kaynaklanıyor.
Türkiye’nin elbette bir yere tutunmaya ihtiyacı vardır. Avrupa’ya, Avrasya’ya vb. tutunmak lâzım gibi muhtelif tezler buradan çıkıyor. Bu tezlerin tümü de kendini “akl”ın gereği olarak sunuyor. Bu tezlerden hiçbir şey çıkmaz. Çünkü bu tezler bugüne, bugün bir yere tutunmaktır. Aslında aklın değil, korkunun ürünleridirler. Tarihen nerde olduğumuz da belli değildir, nerde olacağımız da. Çünkü akıl evreni daralmakta, akıl dışı evren genişlemektedir. Dünyanın pratiği bu yönedir. Tarihin “yeni bir sarmal”ında değiliz ama belki iki çağ arasındaki vites boşluğundayız. Bu bir tür kaçınılmaz felakettir. "Nerdeyiz?" feryatları bu nedenle ayyuka çıkmaktadır. Kaos dünyanın şurasında burasında olup bitene, dine imana, kültürlere, uluslara ve etnik gruplara, bunların taleplerine ve gelişme eğilimlerine bağlı olmayarak var. Yani kaotik durumun sebebi “Doğu”nun şu veya bu çılgınlığı değildir. Doğu zaten Çin Devrimi'nden beri, bir de İran istisnası, duragandır. Kaosun sebebi Batı’dır. Batı'ya tutunmak yıkıcının yıkımına ortaklıktır. Doğu’da zaten tutunacak ne var? Kaos bize Doğu'yu ve Batı'yı çıplak veriyor. Yani soyutlamada değil, pratikte veriyor. Her bir ülkedeki sol-komünist-sosyalist hareketlere bakın, hiç birinden bu gidişata karşı temelden bir itiraz yükselmiyor. Reel sosyalizm varken bu itiraz vardı. O lânetlenmiş deney bu itirazın bizzat kendisiydi. Komünist düşünce ve eylem evreni bütün dünyada yok olduğu için burdan da bir umut fışkırması imkân ve ihtimali “şimdilik” yoktur.
O halde Türkiye geleceğe tutunmalıdır. Geleceğe tutunmak kendine tutunmaktır.
Kendisinde tutunacak ne kaldı? Kalmış olsaydı zaten bunu önce aydın farkederdi.
Burada kaçınılmaz olarak Marks’ın analitik, Lenin’in siyasî dehasına geri dönüyoruz.
Ne yok Türkiye’de? Demokrasi yok, sivil toplum yok. Olmasın. İşçi var mı? Her yıl yüz binlerce köylü mülksüzler ordusuna katılıyor mu? Orta sınıfın, kendini kandıran safsata bir sınıf olduğu artık açık değil mi? Proleterler eğildi, büküldü, saçıldı belki ama herkesten hep birlikte bir halk da var. Bu halk denilen şey eskisine benzemez yeni bir şey.
Bu halkta sivil ya da siyasî toplum çağrılarına uyup örgütlenecek bir bilinç bulunmuyor. Bu da galiba bu halkın gelecek vadeden tek özelliği. Çünkü süzgeçten geçmiş bilince mesafeli duruyor ama kendi doğal bilincine çok sıkı bağlı. Gecekondusunu yıkmaya gittiğinizde, siz varmadan hemen önce kendi kendini öyle bir örgütlüyor ki, ne tank para ediyor, ne tüfek. Ceberrut denilen devletin de halka meşrûiyet tanıdığı tek yer, elbette korkusundan, burası. Geri çekiliyor. Halk bunun bir bilinç olduğunu bilmiyor, ama aydın da bilmiyor. Nedir o halde?
Devletin sivilleşmesinden daha tehlikeli bir tuzak yoktur. Bu bilinmez mi? Bu memlekette on binlerce solcuyu, siyasal eylemciyi kimler, ne uğruna imha etmiştir? Despotik devlet örtüsü kalkınca neyin ne olduğu ayan beyan görünür. Devletin sivilleşmesi tehlikedir ama halkın devletleşmesi bir umuttur ve galiba “Doğu” yakıştırmasına mâruz bizim gibi toplumlarda özgürlük için tek umuttur. Kendi işini kendisi görene bayılmak lazım. Kendi kaderine hâkim olmak dediğimiz bundan başka nedir ki? Yaparsın, olur.
Ancak bunun halkın kaba tercihlerine bırakılmayacak kadar ince bir sorun olduğunu ununtamak gerekir; bunu da aydın bilir. Ne zaman? AB’den daha büyük ve daha sahici ve kapsayıcı özgürlük projeleri yapmanın mümkün, hattâ gerekli olduğunu anladığı zaman. Bu halka dayanacak özgürleşme projeleri hem halka, hem aydına özgürlük getirir. Kritik nokta şu korkunun aşılmasındadır: halk, eline geçirdiği özgürlüğü kırıp dökmez, belki biraz acele, acemice ve hattâ bazen hoyratça kullanır! Araya aydın inceliğini davet etmemiz nedenledir.
Halk özgürlükçü olan şeyi algılamakta güçlük çekiyor. Bu doğru. Halkı eğitmek lâzım! İşte bu saçma. Halkın eğitilmesi “zararlı” bile. “Eğitildikçe” kapitalizmin ufkuna saplanıyor, kendine özgürlük geliştiremiyor. Halk özgürlükçü olanı, kendi algılama menziline girmediği müddetçe reddeder. Haksız mıdır? Aydının, halkın soyut çıkarı olarak ondan önce ve daha iyi gördüğü onun bilfiil somut çıkarı olarak tecelli etmedikçe bu böyledir. Siyasetin önemli bir iş olması da bundandır. Siyasetin ise bir tek ilkesi vardır: irade.
Halkın devletleşmesi ne demek ve hangi anlamda? Demokrasi devleti ele geçirenin demokrasisi olduğuna göre, halkın devletleşmesi ve demokrasisi de bu mu olacak? Hayır. Bu kurguyu değiştirmedikçe şimdiki çağın özgürleşmeye engel zırhı delinemez. Halk kendini “devlet yerine” koyarak işini görmeli ki kendini devletleştirebilsin. Bu devletin ötekinden farkı, devlet olmayan devlet olmasıdır. Sıra bundadır. Sadece buna akıl yatırabilen, aklının hayrını görebilecektir.
“Kendini devlet yerine koyma”yı “Halk mafyası” ile birbirine karıştırma basitliğine de düşmemek lazım. Mafya zaten birilerinin kendini devlet yerine koyması veya devleti hiçe sayıp kendi işine soyunması değil, tam tersi, devletin kendisinin “bana” koyduğu kuralı “kendisi için” ihlâlidir. Türkiye’de devletin burnunu sokmadığı pislik kalmadığını bunca zaman, bunca açık gördükten sonra bu noktayı tartışmak bile abestir. Halkın kendi işini kendini devlet yerine koyarak görmesi, devletin bu hayat böyle yaşanırken küçülmesidir. Devlet gerçek manada ancak bu yoldan küçülebilir. Bu konuda Türkiye çok deney biriktirmiş değil. Biriktirecek.
“Halk” kavramının tutulur yanı mı var ki denecek. Hangi kavramın tutulur yanı kaldı ki? Neyin sınırlarında olduğumuzu fark etmediğimiz için kavramların içindeki, özündeki oynamaları da fark etmiyoruz. Halk oluşacak, oluşmaktadır. Bilinciyle birlikte oluşacaktır. “Dışarıdan” taşınacak bilinç diye bir şey kalmamıştır, çünkü dışarda kurulmuş bilincin "halk"laşmasında mesele çıkmaktadır. Bu da yeni bir siyasetin niçin ve nerde gerekli olduğuna işarettir. Siyaset halkın içinde kurulduğunda siyaset olur, çünkü irade salt ordadır.
Halkın içinde “eski” de vardır ve baskın olan da budur. Yani işçiler. Düpedüz emekçiler. Ancak işçi kim, emekçi kim, hattâ artık aydın kim diye ayıklamak pirinç ayıklamaktan daha zor. Halk burdan çıkıyor. Eylemde sınıflaşacak. Kendi için olmayana sınıf denmez.
Sonuç olarak dünya tanımlanmamış yeni bir dünyadır.. Eski tanım çözülmektedir. Bu bir süreçtir. Yani şu an ve bundan sonra, belirsizliğe doğru bir gidiş hüküm sürecektir. Batı ve Doğu birlikte krizdedir. Bu krizin sırtına yıkılacağı, yıkılırsa taşınabileceği bir yer kalmamıştır. Öyle bir durumdur ki, bundan kendini kurtarabilen, başkalarını kurtarmış olacaktır. Herkesin kendini kurtarmaya odaklanması bu nedenle kendi kalıbına girmek değil, tersine kalıbından çıkmak, dünyayı sahiplenmek anlamındadır. Özgürlüğü kurtarmak için bir yere gitmek lüzumsuzdur, herkesin prangası kendi boynundadır.
Anlamayı kolaylaştırmak için tez hâline getirmek şartsa bu da mümkündür. Tez şudur:
Nesnel özellikleri itibarıyla "süper emperyalizm" gözükmektedir. Ya da dünyanın sıkıntısı, nesnel gelişmenin oraya doğru olmasıdır. “Karşı konulamaz” denilen şey budur. Buna karşı koymak istemenin de zaten bir anlamı yoktur. Tek emperyalist değil de çok emperyalist olsun demek ve istemek ne demektir?
Maddî temeli bakımından dünya üzerinde egemenlik olgusunun tek emperyalist güce dönüşmüş olmasıyla dünyanın siyasal bakımdan bu yeni duruma göre yeniden tanzimini karıştırmamak gerekir. Birincisi, yani süper emperyalizm, kapitalizmin kendi iç evrimi yoluyla geldiği yerdir. Bunun yolunu kesmek için az şey yapılmadı. 20. Yüzyıl'ın cümle muhteviyatı bu direnci anlatır. Şimdi artık maddeten süper emperyalizm var. İkinci ve bambaşka olan mesele, dünyanın bu tek güç doğrultusunda değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesidir. Buna direnmek gerekir. Mesele buna izin vermemektir. Buna izin vermemek siyasettir: izin vermemekte direnmek ve kazanmak. Kazanmak burda artık yola getirmek, ıslah etmek, vb. değil, kurtulmaktır. Somutun özeti, kapitalizmden kurtulmak.
Bu yalın gerçeği aydından önce halk kavramaktadır. Tepesi atıp çıldırmasıyla olduğu kadar, aydının tepesini attıran tepkisizliğiyle de. Çünkü aydın halk zeminine yeni gelmiştir. Pratik birikimi yoktur. Düşüncesi vardır. Düşünce ile pratik çatıştığında pratik üstün gelmektedir. Demek ki düzenlenmesi gereken düşünce değil, pratiktir. "Halk pratiği" siyaseten düzenlendiği zaman zaten düşüncenin sıkıntısı da ortadan kalkar.
Bu "halk" denilen ve bu çıkışsız dünyadan çıkışta kendine misyon atfedilen şey yanıltıcı olmasın. Somutuna bakmadan, ilke olarak alınırsa yanıltıcıdır. "Halk"ın ne olup olmadığı Kızılcık'ta hiç yazılmadı değil. Bilinçli her hangi bir siyasî faaliyet için "halk", kendini ancak "tarihin belirli, kısa ve istisnaî durumları"nda somut olarak ortaya koyması dışında, sadece bir mekândır.
Mekân az şey midir? Halkın kendini orta koyduğu "istisnaî" durumlar rastlantı mıdır? Halk kendini ortaya, aydının şu veya bu projesinin vakti geldi diye mi koymaktadır? Bunların hiç biri değil. Ya ne? Kendi yaşamının köklerinde saklı nedenlerden dolayı halk ara sıra sahneye çıkar. Yani kendisi için çıkar.
Genel olarak hayatı "çekilmez" olanlardan oluşur "halk" dediğimiz. Bunlar doğal olarak çalışanlar ve çalışamayanlardır. Yoksullardan oluştuğu muhakkak. Halkı şekillendirense kapitalizmdir. Bir dönem şu ise, bir başka dönem başka bir şey "halk"tır. Şimdiki dönem halkı şöyle bir şeydir:
Çalışanların hepsi yoksuldur. Maddî ve manevî boyutlu bir yoksulluktur bu. Ayrıca herkes çalışmakta, çalışmak istemektedir. Herkes yoksuldur. Birikim kanunu, sosyal veya sosyalist devlet dönemine rağmen hükmünü dünya çapında icra etmiştir. Dünya, zenginlerinden ve zenginliğinden kopmuş, yoksul bir dünya hâline gelmiştir. Müthiş bir Batı kıskançlığı ve Batı düşmanlığı zuhur etmektedir. Bu, aydının değer verdiği şuna buna düşmanlık değil, dünyanın bozuk terazisine düşmanlıktır. Bilinç, düşünce, teori bu haksızlığın üstesinden gelemediği için pratik öne çıkmaktadır. Herkes kapitalizmden canını kurtarmaya meyletmektedir. Bu pratik, teoriyi peşinden sürükleyecektir, bilinmesinde yarar vardır.
"Gelecek uzun sürer," dediler hep, güzel söz, ama tersi de en az onun kadar güzel:
"Geleceğe dokunmaktasın"!
Yazının ilk bölümü için bkz. Devlet/Toplum/Demokrasi (I)

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma