- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Demokrasi olsun, özgür olalım, devletin despotik uygulamaları son bulsun, kul olmaktan çıkalım, yurtdaş olalım... Bunlar hep özlediğimiz, istediğimiz şeyler, ama istemek yetmiyor. Demokrasiyi ve özgürlüğü ve onlara dair daha birçok şeyi –her şeyi– kazanmak gerekiyor.
Durmadan yoksullaşıyoruz. Özelleştirme diyorlar, enflasyonu düşüreceğiz diyorlar; krize saplandık, krizden çıkmak gerekir, kriz fırsattır diyorlar... olan bize oluyor: daha da yoksullaşıyoruz. Yeniden yapılanma, reform, çağı yakalama, vb. diyorlar... işimizi, aşımızı bize çok görüyorlar. Asgari ücret net 163 milyon TL kadar bir şey. Bu kadarla kim yaşıyor? Kimse! Asgari geçim sınırı ayda yarım milyarı aşıyor. İki yakayı bir arada tutabilmek için çoluk çocuk eşek gibi çalışıyoruz. Zor koşullarda, sigortasız, sendikasız, sağlıktan, eğitimden, kültürden, sanattan yoksun, evde huzurdan, mutluluktan, hayatı hayat, insanı insan yapan bütün değerlerden pay alma perspektifinden yoksun. O kadar çok işsiz, iş peşinde koşan ve bulamayan var ki, buna da şükür diyoruz.
Bu böyle sürer mi? Sürerse ne kadar, nereye kadar sürer? Sürmemeli, sürmesin diyoruz ama, demek yetmiyor. Direnmek, bu gidişi durdurmak, yolundan çıkarmak gerekiyor.
İşin içinde –en başta ve temelde– sınıf sömürüsü, sömürücülerin sınıf tahakkümü var. Sömürüye ve tahakküme direnmek için sınıf mücadelesini yükseltmek gerekiyor. Sınıf mücadelesinin iki temel ayağı var: biri, ekonomik-demokratik (sendikal) mücadele. İşçi hakları için, çalışma koşullarını iyileştirmek için; dahası, yalnız büyük çoğunluğu oluşturan işçinin, küçük üreticinin, emeğiyle geçinenin değil, herkesin hakkı olan daha iyi bir hayat için... Diğeri, siyaset. Demokrasiyi ve özgürlüğü kazanmak için; daha iyi bir hayatın hep daha iyileşerek sürmesini sağlamanın toplumsal/siyasal koşullarını yaratmak, elde edilen her kazanımı sömürüyü hepten yok etme mücadelesinde inatla korunacak ve ilerletilecek bir mevziye dönüştürmek için.
Bunu da hep söylüyoruz. Sosyalist (Marksist) solun genel söyleminin ayrılmaz bir parçası. Öyle de olması gerekiyor. Ama söylemek yetiyor mu? Hep söylüyoruz... da ne oluyor?
Demek ki ne yapmalı’yla iş bitmiyor. Hatta başlamış bile olmuyor. Esas sorun...nasıl yapmalı’da.
Sınıf mücadelesini nasıl yükseltmeli? Ya da yükseltmek için ne yapılacaksa nasıl yapılmalı? Neyi nasıl yaparsak emekçilerin bilincinde sıçrama yaratır, kitleleri harekete geçirir, sonuç alıcı gayretin, eylemin önü açılır?
Mücadelenin öznesi —sınıf— ne durumda? Geçmişten bugüne ne haller geçirdi? Üretimdeki yeri neydi, ne oldu; nereye gidiyor? Toplumda işgal ettiği yer değişti deniyor. Değiştiyse, nasıl ve neden değişti? Neydi, tam ne oldu? Sınıfın etki ve eylem alanı fiilen ve potansiyel olarak daralıyor mu, yoksa daha önce hiç olmadığı kadar genişliyor mu? Yakın, orta gelecek ne gösteriyor, mücadele perspektifine vurulduğunda ne vaadediyor?
Bugünün koşulları dünkü gibi değil, dünya değişti, değişiyor diyoruz. Değişen koşullar sınıf mücadelesinin araçlarını nasıl etkiliyor? Etki ne yönde işliyor? Sınıfın ekonomik-demokratik mücadele örgütleri –sendikalar– ve siyaset yapma aracı –parti– bu koşullarda nasıl işlevli, işlerli ve işe yarar kılınır? Yapıları, iç işleyişleri, başka toplum kesimleri karşısında konumları ne olmalı? Değişen dünya koşulları çalışanların enternasyonalist dayanışmasının ötesinde, birliğini ne yönde etkiliyor? Hangi yeni potansiyelleri taşıyor, hangilerini öne çıkarıyor? Uluslararası kapitalizme karşı “küresel” direniş ve mücadele ile tek tek ülke kapitalizmlerine karşı mücadele arasında etkileşim, birliktelik, bütünleşme nasıl sağlanabilir?
Dünyada emperyalizm olgusu var, öteden beri sürüyor. İşte Filistin... İşte Afganistan... İşte Yugoslavya... NATO, ABD! Emperyalizm deyince akla kapitalizm geliyor; kapitalizm deyince de emperyalizm. Bizim için bu çok doğal. Kitlelerin bilincine nüfuz etmesi için neyi nasıl yapmalı? Kapitalizm ile emperyalizmin bütünselliğinden, onlara karşı mücadeleye dair ne gibi bütüncül sonuçlar çıkarmak ve salt söylemle yetinmeden mücadeleyi hayata geçirmek için ne yapılacaksa nasıl yapmak gerekiyor?
Bütün bunları enine boyuna irdeleyip tartışmamız gerekiyor.
Ne yapmalı? Biliyoruz, en azından bilmemiz gereken kadarını biliyoruz. Biliyoruz da... bildiklerimizi söyleye söyleye nereye varıyoruz? Temcit pilavına kaşık sallıyoruz.. “Ne yapmalı” yetmiyor.
Nasıl yapmalı?
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
1 Mayıs gösterileri, bu yıl dünyanın birçok bölgesinde yıllardan beri olmadığı kadar kitlesel biçimde gerçekleşti. 1990’larda sosyalist sistemin dağılması sonrasında emperyalizmin kurmaya yöneldiği "yeni dünya düzeni" 2000’li yıllarla birlikte dünyanın her yerinde artan ölçülerde kitlesel bir direniş ile karşılaşıyor. Sermayenin küresel saldırısı altında, kazanılmış haklarını yitirip yoksullaşmakta olan işçi sınıfı, emperyalist metropollerde ve orta gelişkinlikteki kapitalist ülkelerde giderek artan bir aktivizm içinde gözükürken, emperyalizmin tahakküm ve saldırganlığına karşı direniş de yaygınlaşıyor.
1 Mayıs 2002, işçilerin ve dünya halklarının emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelesinin kapsam ve derinliğine işaret eden bir meydan okumaya dönüştü. 1 Mayıs 2002’de Türkiye gündemine damgasını vuran konular arasında, Filistin’de katliam yapan İsrail siyonizmine duyulan tepki, hükümetin IMF güdümünde yürüttüğü halkı soyup soğana çeviren ve toplu işten çıkarmalara yönelen dışa bağımlı politikalardan geniş toplum kesimlerinin duyduğu rahatsızlık, ekonomik ve sosyal hakları savunma kaygıları, Kürt halkının barış ve demokratikleşme talepleri gibi konular ağır bastı. 1 Mayıs’ın resmi tatil günü olarak tanınması talebinin dile getirildiği ve on binlerce kişinin katıldığı gösteri ve eylemler, yine her türlü baskı ve yasaklamaya rağmen Anadolu illerine ve işyerlerine kadar yayıldı. Bu yılki 1 Mayıs törenlerinde sosyalistlerin bölünmüş güçlerinin eskisi gibi ayrı ayrı boy göstermesi kadar, siyasal destek peşinde koşan bazı burjuva muhalefet partilerinin ve Kemalist/milliyetçi grupların da yer yer gösterilerde temsil edilmesi dikkat çekiciydi.
Rejimin önde gelen kişiliklerinin "kontrolsuz öfkeleri", "bozuk sinirleri", "hasta ve düşkün görünümleri" ile güven uyandırmayan bir profil çizdikleri, burjuvazinin istikrar özlemlerinin boşa çıktığı, muhalefet akımlarının güçlenme işareti verdiği bir ortamda rejim krizinin siyasallaşacağı sıcak bir yaz mukadder gözüküyor. Siyasal kriz yörüngesinde gezinen Türkiye’de emek hareketinin ve sosyalistlerin birleşik gücünün bir an önce öne çıkıp siyasal gündemi belirlemesi yönündeki çabalara Kızılcık destek olmayı sürdürecek.
- Ayrıntılar
- Gaye Yılmaz
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Nisan ayının sonlarında Fransa’da yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerinin ilk turu, aşırı sağ’ın zaferiyle tamamlanırken; sonuçlara yönelik farklı tepkiler, ortaya, sonucun kendisinden daha şaşırtıcı bir manzara çıkardı. Avrupa’daki milliyetçi sağ partilerin Le Pen’in elde ettiği başarıyla daha da güçlendiklerini görerek sevinmesi elbette bu sonucun en doğal tepkilerinin başında geliyor. Peki ya, bu sonucun ortaya çıkmasında uyguladığı liberal sermaye yanlısı politikalarla en büyük pay sahibi olan AB kurumlarına ne demeli... Bu kurumlar, seçim sonrasında birdenbire “sosyalist” kesildiler başımıza. Fransız sol basınının manşetlerine biraz göz atıldığında kimin ne olduğuna karar vermek gerçekten çok zor. Tıpkı, 11 Eylül sonrasında olduğu gibi oklar yine küreselleşme karşıtlarına çevrildi, hem de kendilerine “sosyalist” diyenler tarafından. Le Pen’e oy verenler “küreselleşme karşıtları” ymışlar... Le Pen’ciler zaten -tıpkı küreselleşme karşıtları gibi- Avrupa Birliği’ne de cepheden karşı çıkıyorlarmış... Le Pen, başkan adayları arasında doğruları en net şekilde anlatan, ülkedeki sorunların (işsizlik ve sosyal güvenlik fonlarının erimesi) kaynağının göçmen işçiler olduğunu taa başından tespit etmiş tek lider olduğu için oy oranını bu denli yükseltmiş...-Türkiye’den sonra- kuruluşundan beri Birliğin içinde olan Fransa’daki kamuoyu da, AB’yi iyi tanımadığı için karşı çıkma gafletinde bulunuyormuş...
Olaya ilişkin çeşitli ülkelerden gelen tepkiler de Fransa içindeki tepkilerden çok farklı değil. Sesini ilk kez “Padenia’ya özgürlük”, “İtalya’nın kuzeyi bizimdir, zengin kuzey yoksul güney’i besleyemez” sloganlarıyla duyduğumuz İtalyan Kuzey Birliği Partisi, Le Pen’i zaferinden ötürü ilk kutlayan parti oldu. Aşırı milliyetçi Rus lideri Vladimir Jirinovski ise sevincini “Le Pen’in başarısına benden çok sevinen olamaz. Fransa yurtseverleri, zafere çok yakın” sözleriyle dile getirdi. İki yıl önce Avusturya genel seçimlerinde Avrupa’da ilk şoku yaratan faşist lider Jörg Haider de Fransa’da aşırı sağ’ın elde ettiği başarıdan büyük bir mutluluk duyduğunu inkar etmeyen siyasiler arasındaydı. Bu saydığımız Fransa dışı tepkiler “normal” kategorisinde ele aldıklarımız.
Normal dışı gördüklerimiz ise, kendi içinde çelişkilerle dolu, sol’la hiç bir ilgisi olmayan kendi “doğru”larını genel bir kabul gibi topluma dayatma çabası içinde olanların bilinçli yönlendirmeleridir. Bu yönlendirmeler diyalektik bir analize tabi tutulduğunda, aslında bugün dünya sol’unun neden dağınık ve parçalı halde olduğu ve bu parçaların -hiç değilse nitelik anlamında benzer olanlarının- nasıl olup ta bir araya gelemediği ve dolayısıyla “ne yapmak gerek” gibi hayati soruların yanıtlarıyla ilgili sayısız ip ucuna ulaşmak mümkün görünüyor.
Şimdi birer birer bu bilinçli yönlendirmelerin üzerinden gitmeye çalışalım:
Merkezdeki ılımlı partiler, çoğunluğun beklentilerine ve isteklerine cevap veremez oldu. Aşırı uçlardaki siyasi partileri adres gösteren bu tespitte, “çoğunluk” ve “beklentiler” gibi temek kavramların altlarının doldurulmadığı dikkat çekiyor. Ayrıca, kapitalizmin küreselleşme sürecinde ulus devletlere verilen rolün, daha doğrusu onlardan geri alınan rollerin perdelenmeye çalışıldığı ve sanki bir başka siyasi yapı iktidara geldiğinde rol dağılımının yeniden eski biçimine dönmesi mümkünmüş gibi bir yanılsama yaratmak istendiği son derece açık. Aşırı uçlardaki partileri topluma bir tehdit gibi göstermeyi amaçlayan bu anlayış, böylece oyların merkez partilerde toplanmasına yardımcı oluyor. Ancak, oy yığılmaları kaza sonucu merkez partiler yerine aşırı -sağ- partilerde gerçekleştiğinde de önce büyük bir fırtına koparılıyor, arkadan da bu partilerin siyasi kimliği unutturularak kapitalist politikaların -önceden yapılan pazarlıklarda belirlendiği şekilde- aksatılmadan uygulanmasına geçiliyor tıpkı 2 yıldır Avusturya’da yaşandığı gibi. Ancak, toplumlar olan bitenden öylesine habersiz ki, bütün ülkelerde aynı süreçler yaşandığı halde, İspanya sendikaları emek-karşıtı politikalardan sağcı Aznar Hükümetini sorumlu tutarken, Avusturya Sendikaları ülkede budanan sosyal hakları -adeta, yaşananlar istisnai gelişmelermiş gibi- kurtarabilmek için dünya işçi hareketinden yardım talep ediyor, İngiliz Sendikaları, kendi ülkelerindeki neo-liberal süreçleri açıklarken “İşçi Partisi iktidarda olmasaydı, bu süreç çok daha yakıcı bir şekilde yaşanırdı” demek suretiyle teselli arıyor ve yediden yetmişe Avrupa halkı, -geriye pek bir şey kalmadığı halde- kazanılmış haklarının geri alınacağına (?) hiç ihtimal vermiyor.
Artan uluslararası rekabet ve ülke içinde uygulanan mali politikaların etkisiyle işsizlik hızla yükseldi, halk, işsizliğin temel nedeni olarak ucuz işgücü sunan yabancıları gördü. Bu tespitte bir yandan, uluslararası rekabete karşı durmanın iktidar değişikliği ile mümkün olabileceği izlenimi yaratılırken; diğer yandan ülke içinde uygulanan mali politikaların iktidardaki siyaset anlayışı doğrultusunda belirlendiği, yani bu siyasi anlayış değiştirildiğinde uygulanan politikalarda da büyük değişiklikler olabileceği inancı yaratılmaya çalışılıyor. 60’lı ve 70’li yıllarda değil işsizlik yaratmak, ülkedeki sermaye birikim süreci ve sanayii gelişiminin hızlanmasına katkı koyan yabancı işçilerin, bugün işsizliğin nedeni olarak gösterilmesinde asıl hedef, kapitalist sürecin kendisini ve sınıflar arası çatışmayı perdelemek ve küreselleşme karşısında yapay bir anti-tez oluşturmaktır. Böylece, her ikisi de kapitalist olan iki süreç kapalı ekonomik sistemle, serbest piyasa sistemi sanki birbirlerine alternatifmiş gibi sunulabilmekte, gerçek anti-tez olan işçi sınıfının birliği ise perdelenebilmektedir, zaten amaç da budur. İşçi sınıfı açısından sorun ise; emek karşıtı, anti-sosyal ekonomi programlarının nasıl olup ta, örneğin, diğer Avrupa ülkelerine oranla çok daha az dış göç alan, işsizlik oranı en düşük Avrupa ülkelerinin başında gelen ve üstelik bir AB üyesi de olmayan Norveç gibi ülkelerde de uygulanabildiğini sorgulamak olmalıdır. Bu sorgulamanın sonuçları, toplumları, kapitalist sistemi doğru algılamaya götüreceği için işçi sınıfının kendi birliğini oluşturma yönündeki çabaları da nesnellik kazanacaktır.
11 Eylül sonrası bütün batı ülkelerinde yükselen İslam düşmanlığı, “Kuzey Afrikalılar, Türkler ve diğer Müslümanlar dışarı” diyen Le Pen’in ekmeğine yağ sürdü. Küreselleşme karşıtlığını, emek-sermaye çatışması biçiminde doğru olarak algılanması yerine, medeniyetler arası bir çatışmaya (Huntington’ın tezi) indirgemeyi tercih eden sermaye, özgürlüğünün hangi algılama egemen olduğunda biteceğini gayet net bir şekilde öngörebilmekte ve kartlarını da buna göre oynamaktadır. Emekçilerin gözden kaçırmaması gereken gerçekler ise, ne İngiltere’deki İşçi Partisi iktidarı, ne “Sosyalist” Jospin hükümeti , ne Almanya’daki sosyal demokrat Schroeder iktidarı ve ne de Avusturya’da Jörg Haider’in aşırı sağ partisinin ağırlıkta bulunduğu koalisyon hükümetinin kapitalizmin küreselleşmesini sekteye uğratacak tek bir adım atmadıkları gibi bu süreci desteklediklerini açıkça ortaya koyan politikalar uygulamakta olduklarıdır.
Amerikan kültürü hegemonyasının (Disney Land ve McDonald’s ların ülkeyi işgal etmesi) giderek artması ve Fransız kültürünün yavaş yavaş ortadan kalkma tehdidiyle karşı karşıya bırakılması. Kapitalizmin, önüne çıkan herşeyi metalaştırırken kültürü de göz ardı etmediği unutulmamalıdır. Bu anlamda, Amerikan kültürünün ülkelerinde egemen olmasından endişe duyan Fransızlar, acaba Fransız film sanayicilerinin dünyanın çeşitli ülkelerinde başat konuma gelme yolundaki çabalarına da karşımıdırlar? Ya da halkın bir bölümü kültür emperyalizmine karşı olsa bile Fransız kültür hizmeti şirketlerinin aynı görüşü paylaştıkları düşünülebilir mi? Başka bir deyişle, Fransa’da muhafazakar, aşırı sağ ve milliyetçi bir partinin iktidara gelmesi halinde ve yabancı kültürlerin ülkedeki hakimiyetine son verme yönünde bir adım atıldığında derhal kültür ticareti ambargoları uygulanacağından Fransız kültürünün başka ülkelerdeki yayılmacılığı da tehlikeye girecektir. Yani, böylesi bir girişime ilk tepki, bu adımı atan partiyi iktidara taşıyan Fransız burjuvazisinin bizzat kendisinden geleceği içindir ki adı sosyalist, muhafazakar ya da milliyetçi olsun bugün kapitalist bir dünyada hükümet olan partilerin politikaları arasında hiç bir fark bulunmamaktadır.
Sandığa gitme ve oy kullanma oranındaki aşırı gerileme, yani politikalara duyulan tepkiler Le Pen’e büyük bir başarı kazandırdı... Bu tez’in mesajı son derece açıktır: “Toplumlar “demokratik” haklarını kullanmaktan vaz geçerlerse, sonuç faşizme kadar gidebilir”. Mesajdan ziyade bir tehdit olan bu savda da halklar, sistem partileri yani kapitalizm içinde bir tercihe zorlanmaktadır. Oysa bugün, hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde, parlamenter sistem içinde yer alan komünist partilerin programları bile -artık uygulanabilirliği kalmamış olan- sosyal demokrat politikaların ötesine geçememektedir. Ve kapitalist sistemin, kendi iktidarını -üstelik parlamenter sistem üzerinden- teslim etmeyeceğinin en açık kanıtları, önce Sırbistan-Kosova savaşı ardından bölgede -Miloseviç görüntüsü ardında- fakat gerçekte radikal sistemlere karşı burjuva demokrasisinin yapay olarak yükseltilmesi, iki yıl önce Avusturya’da yükselen sağ-milliyetçi eğilimlere karşı neredeyse tüm Avrupa’nın olayı günlerce gündemde tutmayı başarması; fakat bir koalisyon formulü ile iktidar olan aşırı sağ partinin politikalarının hiçbir milliyetçi öge barındırmıyor olması ve Avrupa’da son on yılda farklı ülkelerde çeşitli dönemlerde iktidar olan “sosyalist partiler”in de neo-liberalizm batağından çıkmayı bile denememiş olmalarıdır.
AB’nin pratikte ne olduğu halka yeterince anlatılmadığı için sıradan Fransız vatandaşları AB’yi kendilerini fakirleştiren ve ellerindeki hakları alan bir teknotratlar topluluğu olarak gördü... Bu tespitte, ne tespiti yapanın “AB’nin topluma yeterince anlatılmadığı” görüşüne ve ne de halkın “AB’yi kendilerini fakirleştiren ve ellerindeki hakları alan bir yapı” şeklindeki öngörüsüne katılmamak mümkün değil. Evet, Avrupa toplumunun Avrupa Birliğini yeterince anlamadığı ve AB’nin kapitalizmi bir dünya sistemi haline getirmedeki rolü ve önemini kavramadığı açıktır. Aksi taktirde, Birliğin kazanılmış hakları gasp ettiği gibi sağlıklı bir tespiti yapmış toplumların, Birlik yanlısı sosyalist ya da milliyetçi partilere umut bağlamak ya da çareyi göçmen nüfusu dışlamakta görmek yerine, bir sistem olarak kapitalizme karşı dünya emekçileriyle bütünleşmenin yollarını arıyor olmaları gerekirdi.
Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve bu konudaki farklı görüşler üzerine söylenecek daha pek çok şey olduğu muhakkak. Fakat, yazının başında da belirtildiği gibi, sonuç değerlendirmelerini ele alışımızın asıl nedeni, buradan yola çıkarak dünya emekçi katmanlarının bugün içinde bulunduğu parçalanma sürecine karşı sağlıklı yanıtlar üretebilmek. Bu bağlamda, yukarıdaki analizlere ek olarak işçi sınıfı içindeki tartışmalar ile sınıfın örgütleri konumunda olan dünya sendikal hareketinin içinde bulunduğu açmazlar ve bilinç bulanıklığının da farklı boyutlarıyla masaya yatırılması gerekiyor.
Kısmen Le Pen olayı analizinde de değinildiği gibi, en yaygın yanılsamaların başında kapitalizmin küreselleşme sürecinin yalnızca çok uluslu şirketlerle özdeşleştirilmesi geliyor. McDonald’s, Coca Cola ya da Nestle gibi sistemle simgeleşmiş şirketlerin karşıtlıkta öne çıkarılması bir sistem olan kapitalizmin tüm boyutlarıyla görülebilmesi ve anlaşılabilmesi önünde önemli bir engel teşkil ediyor. Bu yazının devam eden bölümlerinde resmi istatistikler ve diğer verilerle de görüleceği gibi dünya sahnesinde en çok sözü geçen ve toplam varlığın paylaşımında öncü konumda olan ulusötesi şirketlerin dünya toplam istihdamındaki payları son derece düşüktür. Bu nedenle, ÇUŞ’ların öne çıkarılması, kapitalist üretim ilişkilerinin en yoğun yaşandığı, olmamaları halinde kapitalist sistemi de bir var olma ve olmama noktasına taşıyabilecek kadar piramidin en üst katmanıyla entegre olmuş, KOBİ ve daha alt düzeydeki şirketlerin oluşturduğu geniş bir alanı perdelemektedir.
Bir diğer yanılsama, kapitalizm ve yoksulluk arasında kurulan mutlak ilişkide göze çarpıyor. “Kapitalizm=Açlık” ve benzeri söylemler, gelişmiş batı ülkelerinde uygulanan sistem sanki kapitalizm değilmiş gibi yanlış bir algılamaya ve hatta işçi sınıfının batı kapitalizmini kendine model olarak seçmesine yol açmaktadır. Bu yanılsama, toplumların satın alma güçlerindeki farklılıkların artı değer sömürüsünü ortadan kaldırmadığı, üstelik gelir ve refah düzeyi yükselen batılı işçilerin emek gücünün -sanayii, tarım ve hizmetlerde ileri teknoloji kullanılması dolayısıyla- çok daha yüksek oranlarda sömürüldüğü gerçekliklerini unutturduğu gibi, batılı işçi sınıfının “homojen, aynı çalışma ve yaşam standartlarına sahip” tek tip bir kitle olduğu yönündeki görüşleri de desteklemekte, sistemin, işçi sınıfını düz işçi, nitelikli işçi, göçmen işçi, kayıt dışı işçi biçiminde kamplara bölerek işçi aristokrasileri yarattığını gizlemektedir. Sol platformlarda “üçüncü dünyacı görüş” olarak adlandırılan ve zengin kuzey’in yoksul güney’i sömürdüğü biçiminde ifade edilen anlayışı da besleyen “kapitalizm=açlık” söylemi, kuzeydeki kapitalizmi işçi sınıfı gözünde idolleştirmekte ve kapitalizm karşıtlığından çok, batı kapitalizmine duyulan kıskançlığı çağrıştırmaktadır. Diğer yandan içinde bulunduğumuz sistemin, geniş yığınlar tarafından açlık ve yoksulluk şeklinde yaşandığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Fakat, bugün -belki de işçi sınıfının bütünlüğünü sağlamada sıkıntılar yaratabileceği öngörülerek- pek dile getirilmeyen, kapitalizmin yer yer yoksulluğa yol açmadan da sömürüyü sağlayabildiği fakat bu sömürünün bedelinin hem sömürülen işçi hem de kapitalistin karlılığını yükseltmek adına işsizleştirdiği kitleler tarafından ödendiği gerçeğinin üstünün örtülmesi, özellikle ileriki aşamalarda işçi sınıfını zaafa sürükleyebilecek kadar riskli bir tutumdur.
Bir başka karmaşa da kapitalist ekonominin kavramlarında yaşanıyor. Sosyalizm ile Sosyal Demokrasinin adeta iç içe geçtiği ama bu kaynaşmanın sonucunda ortaya çıkan anlayışta sosyalizmden eser bile bulunmadığı 60’lı ve 70’li yıllara damgasını vuran kapalı ekonomik sistemler, bugün işçi sınıfına sanki sosyalizmmiş gibi anlatılmaktadır. Bu anlamda, Milli Gelirde artış, büyüme ve kalkınmanın sağlanması, bütçenin fazla vermesi, enflasyonun düşürülmesi gibi klasik iktisadın -aslında Marxist perspektiften teşhir edilmesi- gereken temel kavramları emekçilere birer umut kapısı gibi gösterilmekte ve sınıf mücadelesi süreçlerinin sürekli olarak ertelenmesine yol açmaktadır.
Bugün, dünyanın pek çok yerinden “Başka bir dünya mümkün” “Dünyamız satılık değil” “Kapitalizm öldürür”çığlıkları yükselirken ve bu ortak sesin sahiplerinin sav ve ideolojileri tek incelendiğinde ortaya, kapitalist jargonda sıkça ve olumlu anlamda tekrarlanan “çeşitlilik” manzarası çıkmaktadır. Kapitalist sistem bu “fikri çeşitlilik”i, bir zenginlik olarak tanımlar ve bu kaynaktan da beslenir. Çünkü bu sistem için tehlikeli olan, geniş kitlelerin ortak doğrularda buluşmasıdır. Bu oyunu bozacak yegane dinamik, ekonomik süreçler içersinde, emek-sermaye çatışmasındaki konumunu birincil kimliği haline getiren emekçilerin birliği olacaktır. Bu birliği sağlayacak unsurların başında politik önderliğin yanı sıra, kapitalist sistemin kavramlarıyla kuşatılan beyinlere ulaşılarak, bilinç özgürleşmesinin sağlanması gelmektedir.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Hayat ağacı
Açlık / Aritmetik / Moon / 1 Mayıs / İdam / "Çıkmaz" / Barbarlık / Promosyon / Filistin / Muhtıra / Alkış
Hedefler ya tutarsa!
Oğuz Oyan
Yeni Roma, eski ihanet ve Filistin
Merdan Yanardağ
Kesit
Hümanizma hâlâ işe yarıyor mu?
Alain Accardo
Girmek ya da girmemek
Tektaş Ağaoğlu
Biz, bu filmi daha önce defalarca görmemiş miydik?
Gaye Yılmaz
Sosyalist sol "açmazda" ne demektir?
Hüseyin Hasançebi
Küreselleşme üzerine
Dünya çapında örgütlenmeler
Yalçın Yusufoğlu
Post-Marksizmin manifestosu: "İmparatorluk"
Mehmet Özgen
Futbol: sokaktan borsaya
Can Kayabal
KESK "1." Olağan Genel Kurulu izlenimleri...
Zübeyde Atay Tüfekçi
Venezuela'da sınıf savaşları
Zeki Yavuz
Sanat-Kültür-Kitap
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın kendi yapıtlarıyla başbaşa konuştukları
Konur Ertop
Nejat Yavaşoğulları ile görüştük (Görüşen: Kızılcık)
Beyaz perdede kara derililer
Refik Zerengil
Belge
Sosyalist Emek Hareketi Sonuç Bildirgesi (özet)
"Maçka İnisiyatifi"nin "yeniden kuruluş" tartışması katılımcıları
Nazi mahkemesine "Sizi ben mahkum ediyorum!" demişti
Julius Fucik
Sayı 12'nin tamamına buradan (PDF - 10,5 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Burjuva sınıf için amatörce veya profesyonelce düşünce, siyaset, strateji üreten ve dünya görüşü oluşturan kesimleri keyiflendiren bir dünya gerçekliğini yaşamakta olduğumuz sır değil. Bunlara göre kapitalizmden ötesi yok. Bu nedenle artık sola, solun tezlerine ve mücadelesine gerek kalmamıştır.
Bunlardan olmadığı halde bunlar gibi düşünen ve konuşanlar da çoktur. Böyle düşünüp konuşanların hemen hepsi eski solcudur ve burjuva sınıfın, onları da kapsayacak tarzda yumuşatılmış tezlerine gönüllü olarak katılmaktadırlar.
Bunların her vesile ile dile getirdikleri ideolojik özet "solun açmazı"dır. Sol var ama açmazdadır. Hala eski tezlerinde ısrar ettiği için açmazdadır. Özellikle de, somut projeler üretip topluma bir gelecek gösteremediği için açmazdadır. Artık hakimiyeti tartışılmaz biçimde kanıtlanmış kapitalist demokrasiye uyum ve intibak gösteremediği için açmaza girmiş olan sol, vaktiyle canı yandığı için ayağa kalkan kitlelerin gücünü arkasına alarak yükselmişti ama artık kitleler de gerçeği gördüğü için sol her geçen gün daralmakta ve tarih sahnesinden çekilmektedir. Bugün değilse yarın, mutlaka, bu son tecelli edecektir.
Bunlar hangi “sol”un açmazından söz etmektedirler? Açmazından söz ettikleri, her halde sosyal demokrasi değildir. Sosyal demokrasinin, emekçilerin haklarını savunmayı bıraktıktan, adil paylaşım üzerine tezlerini terkettikten, emekle her tür bağını kopardıktan ve sosyal refah devleti iddiasından vazgeçtikten sonra artık “sol” dahi olmadığını en iyi onlar bilirler. Sosyal demokrasiden şikayetleri genel olarak, oy aldığı işçi ve emekçi yığınları kollar görünmek için yer yer izlediği popülist siyasetten vazgeçmekte ayak sürmesinden ötürüdür. Almanya, İngiltere gibi geçmişinden vazgeçtiği yerlerde iktidara yükseliş örneklerini, henüz bu örnekleri örnek almamış sosyal demokratların gözüne sokarlar, hepsi bu kadar.
Artık solluğu kalmayan böyle bir sosyal demokrasiyi aslında esirgemektedirler. "Dünya hali" bu, ne olur ne olmaz, rüzgar bir biçimde ve yeniden emek cephesinden doğru esmeye başlarsa çıplak şiddete başvurmadan önceki son çare olarak yine işe yarar diye bakıp sosyal demokratlara arka çıkmaktadırlar.
Açmazından söz ettikleri sol, sosyalist soldur.
Sosyalist solun “açmazda” olduğu tezini şöyle temellendirmektedirler: Dünya, sosyalist sol düşünce ve eyleme hayat veren dünya olmaktan artık çıkmıştır; bu nedenle sosyalist solun dünyaya ve insanlığa önereceği her hangi bir gelecek tasarımı kalmamıştır.
Dünyanın sosyalist sola ve sosyalizm için mücadeleye hayat veren bir dünya olmaktan çıkmış olması için bu mücadelenin dayandığı sınıf çelişkilerini kapitalizmin çözmüş ve aşmış olması gerekir. Demek ki "sosyalist solun açmazı"ndan söz edenler, dünyanın sosyalist solu vareden ve gerektiren çelişkilerden kurtulduğunu ileri sürecek argümanlara da sahiptirler!
Sahip midirler? Ne gezer! Dünya sadece onların görüp algıladığı bir şey değil ki. Dünya gerçekliğini herkes hep birlikte görüyor, yaşıyor. İşçi-patron, emek-sermaye, ezen-ezilen çelişkilerini ortadan kaldırmak şöyle dursun, kapitalizm bu çelişkileri, hem de kapitalizmin karakterini analiz eden yüz elli yıllık metinlerde vurgulandığından daha güçlü bir biçimde derinleştiriyor.
Bu durumda sosyalist solun açmazda olduğunu, topluma hiç bir alanda somut çözüm projesi sunamadığını ileri sürmek ne demek oluyor?
Yekten söyleyelim: sosyalist solu mevcut sistemin “uygulanabilirlik” sınırları içine hapsetme niyet ve maksadının ifadesi oluyor. Sosyalist solun projelerini de, kendisini de daha baştan geçersiz saymakla bir oluyor. Bunun ucu, o ünlü Gladio’lara kadar gider. Üstelik iddia koskoca bir yalandır. Sosyalist sol, topluma her zaman, her yerde somut projeler sunmuştur, halen de sunmaktadır. Sosyalist sol somut proje sunmuyor demek, sunmuyor diyenlerin bu tür projeler hakkında uygulanabilirlik ya da; gerekirlik açısından ne düşündüklerini gösterir. Projeden saymadıkları projeleri yok sayıp, sonra da bunu sosyalist solun zaafına yormaktadırlar.
Peki, sosyalist sola hayat veren çelişkilerin çözülüp ortadan kaldırıldığı, bu nedenle sosyalizmin gereksiz hale geldiği tezine, bu tezi ileri sürenler inanmakta mıdırlar?
İşin gerçeği şudur: bu konuda sermaye sahiplerinin bizzat kendileri, kendileri adına ideoloji, teori ve siyaset üreten zevat kadar rahat ve pervasız değildirler. Onlar gerçek sosyalist sol siyaset ve eylemin ne demek olduğunu, bu siyaset ve eylemi yaratan çelişkilerin kaynağında bulundukları için, herkesten iyi bilirler.
Bu konuyu biraz deşelim; çünkü sosyalist solun açmazda olduğu tezinin ne kadar uyduruk bir iddia, yani ideolojik saldırı; olduğu burdan da anlaşılacaktır.
Bir kapitalist, işçilerin kendinden habersiz işbaşı yapmayıp fabrikasının bahçesinde yavaş yavaş toplanmaya başladıklarını görse, bunu asla hayra yormaz. Servetine ve üretim araçlarına, ya da en azından günlük iş akışına zarar verecek bir tehlike altında bulunduğunu hemen kavrar. İşçilerle görüşme imkanlarını araştırmaya başlamadan önce telefonu kullanır. Biraz sonra fabrika bahçesinde toplanan işçilerin sayısı arttıkça, fabrikanın duvarları dışında da asker veya polis panzerleri mevzilenmeye başlar. Kolluk gücü ve işçiler... Binlerce kez tekrarlanmış ve acı sonuçları yaşanmış bir sahne olduğu için sinirler hemen gerilir. Hava kurşuna döner.
Mesele belki de işçilerin servis aracı talebinden ibaret, üç kuruşluk bir meseledir ama her işçi-patron çelişkisi bütün bir tarihi sahneye davet eder. Burda bilinç, planlama yoktur, sınıf refleksi vardır.
Sosyalist solun açmazından ve kapitalizmin erdemlerinden sözeden entelektüel o sıra orda, patronun yanında olsa, kapitalistliğin öyle "solun açmazı" üzerine iki satır karalamak kadar kolay bir iş olmadığını hemen anlardı. Kolluk, eğer patron çağırınca gelmeseydi, patronluğun devletsiz acınası halini oracıkta kavrardı. Emek ile sermayenin temas ettiği her yerde parlayan bu kıvılcım kapitalizmin en zayıf olduğu yerdir. Çağımızın bin bir şekle bürünmüş tüm sorunları bu temas noktasından doğmaktadır ve sosyalist solu kapitalizm oldukça varedecek olan da bu noktadır.
Yıkılmaz sanılan kapitalizmin neyin üstünde durduğunu anlatmaktan daha fazla bir şey anlatmayan bu noktayı bir kenara koyarak sosyalist solun açmazda olduğu tezi ile tartışmamızı hatta bu tezi ciddiye de alarak—sürdürelim.
Solun kendi açmazını görüp yenilenmesi gerektiği tezi yirmi yıldan bu yana sosyal demokrasiyi, sosyal demokrasi ile komünistler arasında yer alan geniş sol yelpazeyi ve komünistleri birlikte kapsıyordu. Tarihsel bağlamda ileri sürülmüş bu teze ilk yanıt veren, yukarda da değindiğimiz gibi sosyal demokrasi oldu. Sosyal demokrasi hayatla ve kapitalizmle, buna bağlı olarak da kapitalist demokrasiyle ilgili projesini kaldırıp attı, sermaye sınıfının talepleri doğrultusunda yeni projeler yarattı. Kapitalizmin gönül rahatlığıyla ellerine teslim edilebileceği kanaati kesinkes oluşan ülkelerde iktidar sosyal demokrasilere sunuldu. Bu "yenilenme" üzerinden kazanılan iktidarlar, emekçi sınıfların tarihsel birikimine ve güncel çıkarlarına karşı kazanılmış iktidar oldukları için sosyal demokrasi ile emek arasında vaktiyle çok derinlere inmiş ilişkiler koptu.
Sosyal demokrasi ile komünistlerin arasındaki geniş sol yelpazade emekle ve emekçi sınıf hareketiyle bağ, geçmişte hiç bir zaman sosyal demokrasi ölçeğinde bile bulunmadığı için "yenilenme" çağrısı en çok bu sol yelpaze üzerinde etkili oldu. Kendi içinde tutarlı bir toplumsal projesi esasen hiç bir vakitte bulunmadığı için bu “ara sol” yelpaze dikkatlerini demokrasi olarak tanımlanmış özgürleşmeci toplumsal tasarılar üzerine yoğunlaştırdı. Sınıfsız sol da diyebileceğimiz bu geniş alanda bin bir yeni “sol” görüş türedi.
Sermaye sınıfının tarif ettiği "solun açmazı” bu kesime göre, “özgürlükçü demokrasi”, “yeni sosyalist demokrasi”, “21. Yüzyıl sosyalizmi” ya da “demokrasisi” ile aşılıyordu. Siyaseten iktidarı talep eden değil de, zaten bulunduğu yeri, muhalefeti talep eden bu sol yenilenme türünün örneklerine Türkiye’de de rastlandı. Sermaye sınıfının bu tezlerden gocunması elbette beklenemezdi, çünkü onun asıl savı, solun topluma bir ekonomik gelişme modeli sunamadığıyla ilgiliydi. Solun açmazda olduğunun söylenmesi, solun bir ekonomik gelişme modeli çıkaramadığının söylenmesiydi.
Ara sol akımlar bu noktada da açmazda olmadıklarını kanıtlamak için muhtelif laf canbazlıklarını denemeye başladılar. Öyle bir ekonomi olmalıydı ki, yalnız sermaye sınıfının çıkarlarını değil, toplum sınıflı toplum bile olsa tüm toplumun çıkarlarını içermeliydi. Yani toplumun “ortak” çıkarlarını içeren ve yansıtan bir ekonomi modeli.
Sınıfsız solun bu önerisinin sınıflı bir toplumda ve sınıflı bir toplum için ne anlama geldiğini sormak bile gereksizdi. Toplumsal çıkarın kendisi zaten "yalan" olduğu için, yalan üzerine kurulu bir ekonomik model önerisi anlaşılmazdı. Hayat bu ara sol akımların tezlerini hızla post/modern alana itti ve kendi yolundan gitti.
Komünistler ise, reel sosyalizmin tarihsel yenilgisini tek başlarına üstlenmek zorundaydılar ve böyle de oldu. İktidar oldukları veya olabilecekleri yerlerde tarihsel tezlerinden vazgeçtiler ve reel politik alana yöneldiler. Zaten hiç iktidar olamadıkları ve olamayacaklarını anladıkları yerlerde ise yapacak hiç bir şey bulamayarak reel politika içinde kayıplara karıştılar.
Yenilik ve "yenilenme" sola hiç bir yenilik katmadı; aksine, onun özünü boşalttı ve ortaya kof bir solculuk çıkardı diye burjuva sınıfın solun açmazda olduğuyla ilgili teziyle polemikten vazgeçmek mi gerekir? Şüphesiz ki hayır! Sosyalist solun kendini gerçekten yenileyebilmesinin imkanları, en güçlü olduğu bugünkü durumda bile sermaye sınıfı ile polemiğini derinleştirmesinden doğacaktır.
Sosyalist sol düşünce hangi sorulara yanıt veremiyor, önce buna bakmak lazım. Ama sosyalist sola sorulan soruları kimin ve kimden taraf sorduğunu da gözden kaçırmamak lazım.
Sorulan ilk soru, hayatın temeliyle ilgili olanıdır. Solun eşitlikçi paylaşım talepleri, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde emeğin verimliliği hesapları üzerinden geri püskürtülmektedir. Önce üret ki sıra paylaşmaya gelsin! Gerçekten de öyle, ama sermaye sahipleri çoğunu alıp götürdükten, geriye kalanıyla kendi siyasal rejimlerini finanse ettikten sonra bu gibi ülkelerde paylaşılacak bir şey kalmıyor. Paylaşılacak bir şey yoksa, sosyalizm de yoktur. Hadi yanıt ver!
Sanki gelişmiş ülkelerde sosyalist solu püskürten başka bir şey mi var? Orda da tek demagoji bu: mevcut paylaşım kalıpları içinde emekçilere "insanca" diye tarif edilebilecek bir imkan sunulamıyor. Ne sunuluyorsa, o kadarı “insanca” oluyor! Hatta dünya çapında bir kapitalist bedbahtsızlık yaşandığı için emekçilerin sık sık "fedakarlık" yapmak zorunda oldukları da açık açık, üzerine basıla basıla, içine tehdit imaları katılarak söyleniyor. Burada, emekçilerden ve sosyalist soldan, "paylaşım kalıplarını değiştirelim" gibi bir teklif geldiğinde yer yerinden oynuyor.
Çünkü paylaşım kalıplarını değiştirmek, bu kalıpların böyle tecelli etmesinin nedenini değiştirmek anlamına geliyor. Laf böyle açılınca, üretim araçlarının sahipliğini değiştirelim’e kadar varıyor. Oraya varılmadıkça da, hiç bir somut anlam ifade etmiyor. Çünkü “kalıpları değiştirmek”, girişim özgürlüğünü, özel mülkiyet özgürlüğünü, sömürü özgürlüğünü ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Bu sayılan özgürlüklere dokunan taleplerle ortaya çıkmadıkça da hiç bir şey değişmiyor, değişemiyor. Topluma somut proje “sunulmamış” oluyor!
Özgürlüklerle ilgili bu sermaye duvarı delinemediği için "özgürlükçü sol"dan, girişim özgürlüğünü, özel mülkiyet özgürlüğünü ve sömürü özgürlüğünü, içermese bile tartışmayan ve mücadelesinin eksenine oturtmayan bir özgürlük anlayışı çıkıyor. Bu özgürlüğe karşı emekçi sınıflar, "benim ne işime yarayacak" diye sordukları ve yanıtını bulamadıkları için ilgisiz, bu nedenle o türden özgürlük mücadeleleri de işçisiz-emekçisiz (kitlesellikte yetersiz) kalıyor.
Burada, sermaye sınıfının her türden kuşatması altında sosyalist yanıt çıkmıyor diye tarihe geri kaçmak mı gerekir?
Sosyalist solun kendi durumunu, burjuva sınıfla aynı soruları sorarak aşması mümkün değil. Ama sosyalist solun kendine sorması gereken önemli soruları var, bunları sormaya başlamalı.
Paylaşımcı tezler ve sorular sosyalist sol için artık cazip değildir, çünkü suları dalgalandırmamaktadır. Ayrıca bu soru eşit, adil, makul, vb. sıfatlarla sorulduğu için, "insanca", vb. tariflerden öteye götürmediği için, kapitalizmin hepten kaybettiği meşruiyeti hepten sorgulamadığı için, sosyalist solu bir milim olsun ilerletmemektedir.
Sosyalist sol temel sorusunu özgürlükle, özgürleşmeyle ilgili olarak sormalıdır ve yakaladığı bu doğru halkadan vazgeçmemelidir. Ama soruyu da doğru sormalıdır. Sömürülmeme hakkını ve özgürlüğünü sorusunun temeline yerleştirmelidir. İstediği özgürlük, mülkün mülksüzleştirilmiş gerçek sahiplerine devrinden söz etmelidir. Yani sosyalist sol “adalet” peşinde koşmamalıdır, çünkü bu koşu, yıkmaya çalıştığı şeyi "doğal adalet" kılığında karşısına çıkarmaktadır. Bu koşu Doğu felsefesinin, sınıf öfkesini serinleten sularına açılmaktadır. Bu adalet arayışı, onu herkese “eşit” dağıtacak herkesten üstün despotluklara açılmaktadır. Sosyalist sol, daha fazlası istenmeyecek olan topyekün özgürlüğün peşinden koşmalıdır. Gerçek özgürleşme, ikizi olan gerçek eşitliği içerir.
Biraz başa dönelim. “Dünyanın sosyalist sola ve sosyalizm için mücadeleye hayat veren bir dünya olmaktan çıkmış olması için bu mücadelenin dayandığı sınıf çelişkilerini kapitalizmin çözmüş ve aşmış olması gerekir,” dedik. Sosyalist solun açmazından sözedenlerin, aslında, kapitalizmin böyle bir çözümü gerçekleştirmiş olduğu, hatta, gerçekleştirebilecek olduğu gibi bir iddiaları da yok. Bir zamanlar vardı; artık hiç yok. Onlara göre, böyle bir çözüm hiç gerekmiyor. Söz konusu çelişkiler hayatın kendisinde mündemiçtir. Gücü gücüne yetene!
Yani, “Ne özgürlük olacak, ne de eşitlik!” diyorlar. “Kimse boşuna umutlanmasın....”
Biz de aksini söylüyoruz!
- Ayrıntılar
- Tektaş Ağaoğlu
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Evet, Avrupa Birliği’ne girmeye komünistlerden başka kimsenin karşı olduğu ve karşı çıktığı yok. AB karşıtı diye bilinenlerin hepsi, kendilerine de sorsanız, aslında girmekten yana. Açıkça söylüyorlar: Karşımıza Kıbrıs diye çıkmasınlar, girelim; Ermeni sorunu diye bastırmasınlar, girelim, filan. Çünkü AB’ye karşı değiller. Başka bir uzun vade seçeneği öngörmüyorlar. Bizi zaten almayacaklar, biz işimize bakalım diyenlerin de ufku o kadar. Ne kadar derseniz, işlerinin ne olduğuna bakın, anlarsınız!
Hepsinin ülkeye yakıştırdığı gelecek, AB üyesi bir ülkeye benzemekten öteye gitmiyor. (Hangisine benzeteceklerdir, o ayrı konu... Fransa’ya mı, Romanya’ya mı? Sözgelimi Bulgaristan nasıl bizden daha ileri, yakışık alır bir aday ülkeymiş, orayı bilenlere sorun...)
AB dışında kalırsak sıradan bir 3. Dünya ülkesi olurmuşuz. Uygarlıkla bağımız kopar, Arap alemiyle, İran’la filan başbaşa kalırmışız.
Bu tercihin altında yatan “vizyon” ve o vizyonun sahiplerinin kendilerine ve “Türkiye”ye yakıştırdıkları “misyon” çok açık. Ertuğrul Özkök türünden polemikçileri tarafından en uç biçimiyle pervasızca dile getiriliyor: Ortadoğu halklarıyla ipleri koparmak, emperyalistlerin bölgede taşeronluğunu üstlenmek, AB olmazsa ABD, o olmazsa AB adına sürekli çıbanbaşı olmak. Son yılların yükselen İsrail sempatisinin altında da bu vizyon yatıyor. Şaron’un Filistin’de açık ABD destekli mezalimine icazet arama çabaları başka nasıl açıklanabilir?
Böyleleri için Türkiye’nin gelecek ufku Batı kapitalizmiyle sınırlı ve kapalı. İsmet Paşa vaktiyle. “Yeni bir dünya kurulur...” demişti. Yeni denilmeye değer bir dünya özlediğinden değil, işini bilir pazarlıkçı “devlet adamı” olarak o lafı etmişti. O günden bugüne nasıl bir “yeni dünya” kurulduğunu gördük. Şimdi de, İnönü ile yetişen nesillerin çocuklarının “Türkiye”yi o yeni dünyada ne gibi bir yere yakıştırdıklarını görüyoruz.
Evet, komünistler, yalnız AB’ye girmeye değil, AB’nin kendisine de karşılar. AB’ye girmeye karşı olmanın gereği budur çünkü. Nedeni çok basit. AB, sermayenin Avrupası’dır, kapitalist bir bloktur. AB’ye karşı olmak, komünist olmanın gereğidir. Komünist olarak AB’de olunabilir —şöyle ya da böyle girilmişse, ne yapacaksınız? Dağa mı çıkacaksınız?— ama AB’ye girelim, orada bize de yer olsun, bunda yarar vardır denilemez. Bütün Avrupa KP’leri —tek tük istisna ile—AB’ye girmeye karşı çıktılar. Halklarını ikna edemediler ama, bütün dedikleri doğrulandı. AB geliştikçe, büyüdükçe, kendini tahkim ettikçe sermayenin egemenliği daha da arttı, kendini dayattı. Yıllardır Birlik ülkelerinin tümünde sosyal politikalar ucundan kenarından peyderpey askıya alındı, geriletildi, sosyal devlet tırpanlanlandı, kazanılmış haklar kaldırıldı, işçi hakları kısıtlandı, sendikalar fiilen ve yasal mevzuat değişiklikleriyle etkisizleştirildi. Ekonomiler “küreselleşen” büyük sermayeye gittikçe daha çok yataklık ederken, çalışan kitlelerin hayat düzeyi geriliyor, gerilemediği yerde yerinde sayıyor. Sermayenin dünyadaki ve bizdeki maaşlı/gönüllü sözcülerinin değil, sınıf partilerinin bu konuda ne dediklerine bakın, neyin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız.
AB, bunca sözü edilir olduğundanberi Avrupa demokrasisinde de kayda değer bir ilerleme görülmedi. Halen geçerli kayda değer olguların ardında ise, Birlik sürecinin öne çıkardığı değil, Avrupa’da “eskiden kalma” sınıf mücadelesinin yarattığı birikimden beslenen dinamikler var. Yunanistan, Portekiz, İspanya, sözgelimi, AB’ye üye olmadan çok önce bugünkü standartlara uyan ya da çok yakın demokratik yapılar kurmuşlardı. Kopenhag Kriterleri Avrupa demokrasisinde AB’ye özgü bir gelişme, ilerleme aşamasına işaret etmemektedir. Birliğe yeni katılan ve katılacak Doğu Avrupa ülkeleri için konulmuş “uyum” normlarıdır ve hepsi de satır aralarında Avrupa yerleşik normlarına aykırı uygulamalara “olağanüstü durumlar”da tanınan icazetin, meşruiyetin damgasını taşımaktadır. Ünlü Bayan Fogg ne demiş? “Türkiye’yi Slovakya ile bir tutamayız. Her hususta bize benzemesini bekleyemeyiz,” demiş mi, dememiş mi? Maasricht ruhu konuşmuş! Maasricht sözleşmesinde söylenenlerin bağlamına bakılmadan, Kopenhag Kriterleri’nden muradın ne olduğu tam anlaşılamaz. AB’nin asıl ve temel belgesi odur.
11 Eylül sonrasında ise, “terör”e karşı sözde meşru müdafaa adına, yerleşik demokratik anlayışlardan ve uygulamalardan geri dönüş dalgası nasıl yükseldi, hep gördük, yaşıyoruz. (Birçok alanda Türkiye’ye benzer olmakta hiç tereddüt etmediler.) Ayrıca, bütün Avrupa’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık, neo-faşizm yılardanberi gözle görülürcesine azıyor. Danimarka gibi bir ülkede bile —Kopenhag neresi?— yabancı düşmanı, Müslüman karşıtı siyasi hareketler hiç görülmedik ölçüde prim yapar oldu. Toplumsal psikoloji kendi içine kapanıp zehirleniyor. Sanmayın ki geçerli yasal mevzuat bundan etkilenmiyor. Göçmen işçilere tanınmış birçok “insan hakkı” bir bir geri alınıyor. Hayır, öyle olmuyor diyen beri gelsin.
Avrupa’da yükselen sağın baş şikayet konusu: sürüp giden işsizlik ve göçmen işçiler... Mazeret bile değil. Bahane. Göçmen işçiler “sorun” yaratıyorsa, yabancı ve göçmen oldukları için değil, işçi oldukları içindir. Göçmen işçi sorunu Avrupa sermayesinin ve onun işini gören Avrupa hükümetlerinin kendi yarattıkları kitlesel işsizlik ortamında, kendi işçileri ve işsizleri esas sorun olduğu için sorundur.
Avrupa Birliği’nin Brüksel bürokrasisi merkezli iç işleyişi Birlik üyesi ülkelerin politikalarını halklarının hayati çıkarlarına gitgide yabancılaştırıyor, işçileri ve sair ücretli çalışanlarıyla, çiftçileryle, öğrenci ve çalışan gençleriyle halkların halini ve geleceğini kapitalist piyasa değerlerini en üst değer sayan, sosyal Darvinist anlayışlarla koşullanmış bir üst iradenin eline teslim ediyor. AB, kitle çıkarlarından ileri ölçüde yalıtılmış merkezi bürokrasisiyle, üyesi olan tek tek ulus-devletlerin kimi işlevlerini bir üst sarmalda üstlenerek sermayeye hizmet veren bir “süper ulus-devlet” olma yolunda hızla ilerliyor. Başı çeken üç beş büyük ülke (“çekirdek”) ile kenarda kalan diğerleri ve yeni katılacak olan Doğu Avrupa ülkeleri arasında halen gelişen ve gelişip büyüyecek olan gerilim ve çelişkinin de zemini böylece atılıyor. Çelişkinin giderek daha çok demokrasi, daha çok katılımcı yerel inisyatif, vb. değil, daha sıkı merkezi denetim ve dayatma, doğan tepkiler karşısında ise ekonomik, mali, politik baskı uygulamaları getireceğini göreceğiz.
Üye ülke parlamentolarının kendi halklarıyla organik bağı “reform” adı altında dayatılan çeşitli kısıtlamalar sonucu iyice kopma noktasına yaklaşmıştır; Birliğin kendi merkezi askeri gücüne kavuşması yakındır; kolluk kuvvetleri, şimdilik, merkezi kararların yaptırım gücü olarak üye devletlerin uhdesine bırakılmıştır, çünkü pratikte öyle olmak zorundadır: Brüksel bürokrasisinin de, onun ardındaki ulus-ötesi tekellerin de sözlerini, tercihlerini, kararlarını geçirmekte kullanacakları merkezi, doğrudan bir yaptırım gücü mevcut değil. AB özgülünde “ulus-devlet” kategorisinin aşılmış ya da aşılmakta olduğu “saptaması” iddiası—hiç bir gerçekliğe uymamaktadır, açıkça yalandır. Olan, Avrupa sermayesinin daha geniş uluslararası uzantılarıyla birlikte devreye soktuğu yeni bir irade planlamasından ibarettir.
Fransa’da kopan başkanlık seçimi ve Le Pen fırtınası ardında, böyle bir AB’nin getirdikleri ve götürdükleriyle insanların hayatları üzerindeki etkisine tepki yatıyordu. Kronik işsizlik ve akut güvensizlik gibi sorunların kapitalist “yeni ekonomi”nin yatırım, üretim, istihdam, bölüşüm pratikleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu görmek için toplum bilim uzmanı olmak gerekmiyor. Faşizm her zaman böyle koşullarda kendine taban bulur. Faşizmin yükselişi, “Aşırı sağa geçit yok, kahrolsun faşizm, yaşasın demokrasi!” çığlıklarıyla mı önlenecektir? Bugün Le Pen’i sindirirsiniz, yarın bir başkası çıkar. Sosyalist Parti sözcüleri kendileri, “Halkın sesini duymaz olduk, kitle bağlarımız koptu, “demeye başladılar. İyi de, neden bu kadar geciktiler ve neden öyle oldu? Ülke, Le Pen gibi birisinin klasik faşist demagoji ikliminde at koşturduğu hallere nasıl düşürüldü? Kim yönetiyordu bunca yıl ülkeyi? Le Pen neyi istismar ediyor?
Sermayenin Avrupası aynı zamanda emperyalist bir blok. Batı emperyalizminin ayrılmaz bileşeni, saldırgan NATO politikalarının doğrudan tasarımcısı ve uygulayıcısı. Birleşmiş Milletler örgütünün ABD’nin “emperyal” siyasetlerine yataklık eder hale gelmesinde, Yugoslavya’nın parçalanıp bu hallere düşürülmesinde, ABD’nin Balkanlar’a postu serip askerlerini yığdıktan sonra Afganistan’da yaptıklarında doğrudan dahli ve payı var. AB ülkelerinin Filistin’de görünürde Bush yönetiminden farklı bir yol izlemesine takılmadan önce, Şaron’un Arafat’a ve Filistin halkına reva gördüklerine aylar boyu nasıl ve niçin seyirci kaldıklarını sormak gerekiyor. Politika nüanslarının, emperyalist bloklar arası rekabeti yansıtmaktan başka bir anlamı yok. Belgrat Holocaust’unun baş mimarlarından Solona Brüksel bürokrasisinin dış siyaset sorumlusu olarak Şaron’un karşısına hangi yüzle çıkmıştı ki, gördüğü muameleyi dünya yadırgasın?
Böyle bir kapitalist/emperyalist bloka Türkiye’nin de katılmasından kim ne yarar sağlayacaktır? AB’ye girmenin Türkiye için yararlı olacağını düşünen “Marksist”lere sormak gerekir: “Türkiye” nedir, kimdir? (Bunu hep söylüyoruz, tekrardan bıkmayacağız.) Türkiye’nin yararı, insanlarının çıkarı AB’ye, sermayenin Avrupası’na girebilmek için dört dönen Mesut Yılmaz ve İsmail Cem gibi siyasilerin idrak ve tercihleriyle, temsil ettikleri çıkarlarla mı koşullu ve sınırlıdır? Türkiye onların “Türkiye”si midir? Burda vahşi kapitalizmin kıskacında debelenmek, ya da AB içinde mek parmak daha uygar bir kapitalizmden pay almak için çırpınmaktan başka bir gelecek yok mudur Türkiye ve Türkiye’nin insanları için? Olabileceği hiç düşünülemeyecek bir şey midir? AB’ye girmek hangi sınıfın —tek tek üyelerinin kişisel konumları ve özlemlerinin ötesinde, sınıf olarak— çıkarınadır? Ya da, Türkiye’nin çıkarı hangi sınıfın çıkarında mündemiçtir? Yoksa, bu soruyu sormanın artık, dünyanın geldiği yerde, bir anlamı ve yeri kalmamış mıdır?
AB seçeneği Türkiye seçeneğini gündemden düşürmek, bu ülkenin insanları için insanın insanı sömürmesine son verecek bir gelecek projesinden bugünden vazgeçmektir. Dünyanın bugün geldiği yerde, “tek kutuplu yeni dünya düzeninde”, yalnız Türkiye’nin insanları için değil, insanlık için de güce tapmaktan başka bir seçenek görememek ve aramamaktır. Böyle bir özleme burun kıvırıp onu tarihin havsalası dışına sürmektir.
Bu arada, demokrasiyi kazanmayı da Türkiye’nin insanlarının havsalası dışına sürmektir. AB’nin kapitalist demokrasi normlarından, sermayenin hegemonyasından gayri demokrasi tanımamaktır; şöyle ya da böyle AB dışında kalan bir Türkiye’de demokrasi ve özgürlük davasından yan çizerek, ülkücü/militarist dayatmalara meydanı boş bırakmaktır.
Sermayenin Avrupası’na katılma tercihini muhayyel bir “emeğin Avrupası” anlayışına dayandırmak isteyenlere gelince... böyle bir safsatayla göz boyayıp gönül eğlemek, emeğin Avrupası’nı da bugünden gözden çıkarmış olmanın ta kendisidir. Emeğin Avrupası..! Blair, Schröder/Fischer, Chirac’la kuzu sarması Jospin, Berlusconi’nin bugün yapmak istediği her şeyin altyapısını yıllarboyu gerçekleştirip işi nerdeyse bitiren —eski İKP dahil— İtalyan solcuları... İşte emeğin Avrupası!
Sermayenin Avrupası’nın öbür adı!
Kafalarda yaratılan şemalardan esinlenip boş hayallere kapılarak, ya da görmek istediğinizi sanki görüyormuşsunuz gibi değil, yaşanan hayatın gerçekliğine bakarak düşünmek ve konuşmak gerekiyor.
Emeğin Avrupası Türkiye’nin emekçilerine, olsa olsa, kendi emekçilerine verdiğini verir. Onun ne olduğunu gördük. Türkiyeli bir emekçi için o kadarı da bulunmaz nimettir, doğru. Bir emekçi böyle düşünebilir, onu isteyebilir, ama bir kömünist öyle düşünemez. Emekçiye, “Burada böyle, vahşice sömürülüyorsun; orada öyle, daha uygarca sömürüleceksin. Hatta burada işsizlikten kırılıyorsun, sömürülmeye bile imkan bulamıyorsun, git orada bari seni sömürsünler, ilerisi Allah kerim!” diyemez. “Orada sömürüye karşı mücadele için daha çok imkan var,” da diyemez. Sömürüye karşı mücadelenin zemini burasıdır. Nerede kapitalist sömürü varsa, hemen orasıdır. Burada verilecek doğru ve etkin, kararlı mücadele emekçilerin enternasyonalist dayanışmasını ve birliğini bugünden ve buradan içerir: gerçek anlamında “emeğin Avrupası” için mücadelenin ta kendisidir. Yeter ki siz buna niyetli ve kararlı olun, yolunu yordamını bilin!
Bir de şöyle bir kirli demagoji var: “AB karşıtlığının her türlüsü ulus-devletçiliktir; ulus-devlet ideolojisinin, Marksizmden esinlenip de Marksizmi özümseyememiş sekter solculukta dışavurumudur.”
Dinime küfreden bari Müslüman olsa!
Ülkeyi AB’ye götürmek isteyen ve bilfiil de götürmekte olan, ulus-devletin kendisi. Bu ülkenin parlamentosuna bakın, hükümetlerine bakın, siyasi partilerine, devlet borazanlığından şaşmamayı meslek edinmiş medyasına bakın, ilk başvuru tarihinden bu yana geçen nerdeyse yarım yüzyılda olanları da bugün gördüklerinize katın. AB’ye katılma ve hatta ülkenin yüksek nüfusuyla orada “etkin” olma resmi devlet politikası değil mi? “Demokratik uyum için” denilen yasal mevzuatla ilgili tartışmalar, direnişler, ayak sürmeler filan dahi bu politikanın bir veçhesidir. Katılmama değil, katılma kararlılığını gösterir: katılmanın nasıl olacağı üzerinde tartışılmaktadır. Ayrıca, nicedir AB karşıtı diye ünlenmiş kişilerin dediklerine de bakın. “Türkiye” adına ve “Türkiye için” konuşuyorlar; “Türkiye” kim? sorusu onları da ne ilgilendiriyor, ne ırgalıyor. Takıldıkları sorunların hiç biri halkın sorunu değil. AB sevdalılarıyla bu yolda, TC ulus-devletinin çizdiği ve baştanberi —nerdeyse Cumhuriyet öncesine de gidebilirsiniz: “Biz bin yıldır Avrupalı’yız, çünkü Avrupa’dayız!” söylemi...—izlediği rotada buluşuyorlar.
Türkiye’yi “Türkiye’den” yönetecekler ama nasıl ve ne için yönetecekler? Ulusal egemenliğin, bağımsızlığın somut içeriğini hangi sınıf çıkarı belirleyecek? Sermaye mi, emek mi? Soyut ulus-devletçilik her ikisinin sözde “sentezi”dir; onun da somutu, başına “ulusal” sıfatı takılı sermaye çıkarıdır. O çıkar baştanberi, tarihen, Batı —Avrupa— yönelimli olmuştur, Batı bağımlısıdır. Şimdi milliyetçilik eskidi, “ulusalcılık” çıktı. Salt dil sorunu değil; zemin değişti. “Ulusal ekonomi”, “ulusal sanayi”, vb... Peki, “ulusal” kapitalistler bu konuda ne düşünüyorlar? Onlar —büyüğüyle, küçüğüyle— çoktanberi çıkarlarının Avrupa sermayesine bağlı ve mahkum olduğunun bilinciyle davranıyorlar. Ellerinde ne var ne yok onlara satıp yanlarına ortak girmeye can atıyorlar. Bağımsız bir vizyondan yoksunlar demek bile yersiz, çünkü öyle bir vizyona hiç ihtiyaç duymuyorlar. Herkesten daha gerçekçi oldukları için —Beyazıyla, Yeşiliyle— en çok onlar AB’ye girmekten yanalar. Avrupa sermayesi Türkiye’ye ve Türkiye’nin on milyonlarca emekçi insanına ne gözle bakıyorsa onlar da aynı gözle bakıyorlar.
TC ulus-devleti de öyle bakıyor. AB’ciler ve ulus-devletçiler Türkiye ulus-devletini sınıflardan yoksun, kendi başına var olan, kendi adına davranan bir özneymiş gibi görmekte birleşiyorlar. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ona izafe edilen “orijinallik” —burjuvazisi (burjuva çıkarı) olmayan bir burjuva cumhuriyet— bugün de neyin ne olduğunu, nasıl ve niçin öyle olduğunu görmelerini engelliyor. Birileri post-modern koşulanmanın ışığında muhkem Marksist tespitlere yan çizerken, diğerleri modernist aklın alacakaranlığında giderek “ulusalcı”laşıyor.
Marksist tespitler hükmünü icra ediyor!
Evet, AB’cilik, ulus-devletçiliktir; ulus-devletçilik de, AB’cilik!
Çünkü ulus-devlet, sermayenin kendini “ulus” olarak örgütlediği devlettir. Akıl var, izan var: onca üzerine titrediğiniz bu devlet ne yapıyor? Her durumda sermayenin genel ve özgül çıkarlarını kolluyor, savunuyor, geliştirmek için halkın hayatından çalıp ona yamıyor. Şimdiye kadar bundan başka ne yaptı? Yapmadı da, yapmayacak da; çünkü yapmaz. Ulus-devlet tarihsel kategori olarak da, güncel pratik olarak da sermayenin etkinlik ve çıkar (sömürü) alanıdır. Onu aşan kategori, ulus-ötesi sermayenin süper ulus-devlet konsepti değil, işçilerin, emekçilerin ulus-ötesi birliğidir: işçi sınıfı enternasyonalizmi. Ulus-devletin sözde ulus adına ya da toplum, halk, vb., ne derseniz deyin—sahipliğini üstlenen burjuvazi artık çıkarlarını uluslararası sermayenin çıkarında mündemiç gördüğü için (gerçek olan da o olduğu için) şimdi kendi ulus-devletinden kurtulmak mı istiyor? Hiç de değil! Ulus-devleti tarihsel süreçte sermaye dışı toplum kesimlerinin çıkarlarına bağlanmış kimi işlevlerinden kopararak doğrudan kendi çıkarlarına daha sımsıkı bağlama yönünde evrilmeye götürüyor. Ulus-devlet ne sönümleniyor, ne de “küçülüyor,” vb.; kendi burjuvazisinin çıkarını içeren uluslararası sermayenin temsilcisi olarak daha da güçlenip geçmişte hiç olmadığı kadar büyüyerek kendi halkının karşısına dikiliyor.
Bu gerçeği görmezseniz, ya da görmezden gelirseniz, ya ulus-devlet dönemi bitti diye diye kendi halkınızı da, dünyayı da uluslararası sermayenin ve Amerikan ulus-devletinin eline —çıkarlarına, emellerine, vb.— teslim eden süreçlerden medet umar, onların arkasında durursunuz; ya da ulusal çıkar, ulusal sermaye, şu bu diye diye aynı yola daha az kestirmeden çıkarsınız. Kapitalizme kesin karşı olmadan, karşı olmanın gereklerini kavrayıp yerine getirmeden ulus-devlete karşı olunmaz. Ulus-devlete sahip çıkarak, onun gücünden, geleneğinden, söyleminden medet umarak da kapitalizme karşı olunamaz.
Ulus-devletin “ulusal kapitalizmi”, değil yetmiş milyon insanı, kendini dahi uygar bir geleceğe taşıyacak kapasiteden, imkandan ve iradeden yoksun olduğunu her haliyle gösteriyor. Türkiye ulus-devletinden şikayetçi olanların AB’ye girerek el iradesiyle mek parmak da olsa uygarlaşma öngörüsü ne kadar boş bir hayalse, ulusal kapitalizmin cesedini diriltmeye çalışmak ondan da daha boş hayaldir: büyücü çıraklarına ayrılmış üç ayaklı masada ruh çağırmaya oturmaktır.
- Ayrıntılar
- Mehmet Özgen
- Sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002)
Önsöz olarak söyleyelim. Kapitalizm-sonrasını ya da genel olarak burjuva toplumsal formasyonunun krizini “geçiş süreci” mantığı çerçevesinde analiz eden girişimler, hele sosyalizm umudunu yeniden üretmeye hizmeti öngörüyorlarsa, takdire şayandırlar. Hardt ve Negri, belli ki bu umudu yeniden canlandırmaya ve yükseltmeye adamışlar çalışmalarını. Post-modernizmin temel bir özelliğinin dünyayı değiştirme tutkusuna meydan okuma olduğunu hatırlarsak, bu tutkunun teorik zeminini yeniden üretme iddiası taşıyan her çalışma değerlidir. İmparatorluk, bu açıdan önemli bir çalışma. Ancak onun önemi, 21. Yüzyılın manifestosu olma iddiasından değil, Marksizmin yeniden üretimini, özellikle sınıf mücadelesi teorisinin yeniden inşasını kışkırtıcı bir özellik taşımasından. Nasıl ki 20. Yüzyılın başında J. H. Hobson’ın Emperyalizm ve Rudolf Hilferding’in Mali Sermaye adlı yapıtları, bu yazarların politik düşünceleri Kautsky çizgisinde olmasına karşın, Lenin için analitik açıdan önemli olmuşsa, İmparatorluk’un da buna benzer bir önemi olduğu inkar edilemez.
TEMEL TEZLER
İmparatorluk, küresel kapitalizmi irdelerken, gelecek için de öngörülerde bulunuyor. “Genel bir iktidar teorisi” inşa etmeyi amaçlayan kitap, karşılıklı olarak birbirini ima eden iki kavram etrafında dönüyor: İmparatorluk ve Çokluk.
Hardt ve Negri, sermayenin hiç bir engel tanımaksızın küreselleşmesiyle birllikte ulus-devletler döneminin kapanmakta olduğunu, yeryüzünü ele geçiren merkezsiz ve topraksız “topyekün piyasa”nın yeni bir egemenlik tarzı oluşturduğunu, dolayısıyla günümüz dünyasını anlamakta emperyalizm kavramının küresel iktidar yapılarını açıklamakta yetersiz kaldığını iddia ediyorlar. “Kolonyalizmin sona ermesi ve ulus güçlerinin gerilemesi, modern egemenlik paradigmasından emperyal egemenlik paradigmasına geçişin göstergesidir.” (s.157.) tespitini yapan yazarlar, “Egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimi bizim İmparatorluk dediğimiz şeydir,” diyerek temel tezlerini ortaya koyuyorlar (s.18). İmparatorluk kavramını şekillendiren üç temel özellik ise şöyle sıralanıyor: 1)“İmparatorluğun bir Roma'sı yoktur”, “merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtıdır” (s.14); 2) bu aygıt ulus-üstü, ulusal ve yerel olarak formüle edilebilecek karma bir kuruluş yapısına sahiptir; 3) İmparatorluk'un bir “dışarı”sı yoktur ki bu, kitabın dayandığı temel felsefi/teorik varsayımlardan biridir. Kısacası “imparatorluk”, hükümranlık alanı sınırların yokluğu ile tanımlanan, bütün dünyayı, insan doğasını ve toplumsal ilişkileri kuşatan bir kavram olarak kullanılıyor.
İmparatorluk'da sömürü ve tahakkümün bir yerinin olmadığı, yani bir “yok-yer”de hüküm sürdüğü belirtilir. Bundan ötürü ele geçirilecek bir iktidar/güç odağı ve belli bir mücadele zemini yoktur ve İmparatorluğa karşı her yerde mücadele etmek gerekir. Hardt ve Negri, emeğin ve üretim tarzının nitelik değiştirdiğini, duygulanımsal ve iletişimsel boyutlarıyla “maddi-olmayan emek”in belirleyici olduğunu ve endüstriyel üretimin yerini “biyo-politik” dedikleri bir üretimin aldığını ifade ederler. Bu yüzden enformatik kapitalizm dönemine girdiğimizi ve biyo-politik üretim tarzının biyo-politik bir düzen kurduğunu iddia ederler.
Yazarlar, emperyalizmden imparatorluğa bu geçişi “daha ileri” bir evre olarak görüyor. Bu ilerlemeye neden olan güç, sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir. “İmparatorluğun kuruluşu... çokluğun özgürlük arzusuyla yürüttüğü sınıf mücadelesine karşılıktır.”(s. 68.) Ayrıca yazarlar, tarihin motorunun bastırılamayan “hareket arzusu” olduğunu iddia etmektedirler.
Hardt ve Negri’nin genel teorik çerçevesi ve bizatihi yöntemleri, Marksizmden çok, post-modernist, post-yapısalcı ve post-Marksist tezler tarafından belirlenmiş görünüyor. Komünizm idealini böyle bir felsefi/teorik yaklaşımla sahipleniyorlar. Dolayısıyla İmparatorluk, Marksist eleştirinin nesnesi olabilecek bir çok çelişkiyi de barındırıyor. Burada bunların önemli bazılarına değineceğiz.
EMPERYALİZM VE ZAYIF HALKA
İmparatorluk’da, toplumsal tarihi ve evrimi açıklamakta sınıf modelinin bir açıklama tarzı olarak yer aldığını söylemek zor. Sınıf mücadelesi terimi Marksist içeriği ile değil, daha çok bir söylem olarak kullanılıyor. Mesela, içeriğinin ne idüğü belirsiz, adeta mistik çağrışımlar uyandıran “hareket arzusu”nun bilegeldiğimiz “klasik” sınıf mücadelesi yerine tarihin motoru olarak ikame edilmek istenmesi gibi. Ayrıca, ABD’nin anayasal sisteminin kuruluşu ve tarihsel evriminin emperyal bir sisteme göre biçimlendiğini, hatta bilinçli olarak böyle şekillendirildiğini açıklarken, Amerikan toplumu içindeki sınıf mücadelelerinin rolüne pek az yer verildiği gözden kaçmıyor. Sınıf mücadelesi kapsamında bahsi geçen tarihsel olaylar, sınıf mücadelesi perspektifi içine yerleştirilmiş değil. Kapitalizmin gelişme dinamiği ile, bu dinamiğin dış pazarlara açılma gereksinimi arasında bir bağlantı yok. ABD’nin emperyalist politikaları anayasal sistemden, onun “emperyal” karakterinden sapma olarak ve neredeyse raslantısal bir eğilim olarak sergileniyor. “Vietnam savaşı, emperyalist eğilimin son nefesi ve dolayısıyla yeni bir Anayasal rejime geçiş noktası olarak görülebilir.” (s.194.) Günümüzdeki ABD politikalarının ise, emperyal karaktere geri dönüş anlamı taşıdığı söyleniyor. Ancak emperyal eğilim ile emperyalist eğilim arasında nasıl bir ayırdedici fark olduğu somut teorik bir açıklamadan yoksun. Bu bağlamda klasik sömürgecilikle yeni sömürgeciliğin ayırdedici özellikleri de tartışmanın önemli bir unsurudur. Kısacası, emperyalizm bir süreç olarak irdelenmiyor. Gerçi Hard ve Negri emperyalizmden imparatorluğa geçişi bir süreç olarak analiz ettikleri izlenimi vermiyor değiller. Şöyle ki, 1) Kolonilerin özgürleşmesi ile birlikte dünya piyasasının yeniden biçimlenmesi, 2) Üretimin aşamalı olarak merkezsizleşmesi ve 3) Disiplinci üretim rejimini ve disiplinci toplumu dünya çapında yaygın kılan bir uluslararası ilişkiler çerçevesinin oluşturulması. “Bu özelliklerin her biri emperyalizmden imparatorluğa evrilme sürecinde atılmış birer adımdır.” (s. 260.) Emperyalizm, “böl ve yönet” politikasına, emperyal politika ise, yazarlara göre, “içine al, farklılaştır, yönet”e (s. 214.) dayanmaktadır.
Ne var ki bunlar —sözgelimi— Lenin’in emperyalizm tahlilinin neden geçersiz olduğunu açıklamıyor. Onun analizinde “dünya ekonomik pazarı” temel bir referans olarak yer alır. Sistemin merkezleri açısından kapitalist ekonominin yaşatılması sorunu ancak dış piyasalara genişleyerek aşılabiliyor. Dünya Emperyalist paylaşım savaşları bu gerçekliğin bir tezahürüdür. Son 20-30 yıllık tarihin de açıkça gösterdiği gibi kapitalist gelişmenin temel belirleyicisi, teknolojik faktörün yanısıra dünya piyasalarıdır. Geçmişteki tüm ekonomik, politik ve askeri mücadeleler büyük güçler arasında yaşandı; ekonomik faktörlerin dünya çapında birbirine bağımlı hale geldiği bugün de bu böyledir ve onlar için tek bir amaç vardır: muazzam ölçekli dünya ekonomik pazarının bölüşümü ve pazar üzerinde hegemonya tesisi. İmparatorluk yazarları, “gelişmiş ülkeler denen ülke ekonomilerinin sadece belli nicel unsurlar ya da yapılar tarafından değil, aynı zamanda ve daha önemli bir oranda küresel sistemdeki hakim konumları tarafından tanımlandığını” (s. 295) ve “topyekün piyasa”nın gerçeklik kazandığını söylemekle Lenin’in tahlilinin ufkunu –nitel olarak– aşmış mı oluyorlar? Yoksa nicel gelişmenin zirvesini mi işaret etmiş oluyorlar?
Lenin’in emperyalizm tahlili bir ulus-devletler sistemine, ya da ulus-devletler emperyalizmlerine dayanıyor olsaydı, onun ulus-devletlerle birlikte eskidiğinden söz edilebilirdi. Oysa o, dünyanın tekeller arasında paylaşılmasından, finans-kapitalin ya da mali sermayenin egemenliğinden söz ederken, bunların ulusal aidiyetinden söz etmiyordu. Bir başka deyişle, Lenin’in emperyalizm tahlilinin, ulus-devletin sınır ötesi sömürü ve egemenlik biçimi olarak, ya da yazarların iddia ettiği gibi, “Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerini kendi sınırları ötesine yayması” şeklinde anlaşılabilecek bir teorik anlamı yoktur.
İkinci olarak, Lenin’in emperyalizm tahlilinin, tarihsel bakımdan zorunlu olarak, elbette ki kimi sınırlılıkları var. Her şeyden önce bu tahlil, henüz bir devrimci yarılmaya uğramamış bir dünyaya ilişkindir. Hardt ve Negri’nin “20. Yüzyıl iç savaşının kaybedilmesi” diye atıfta bulunduğu Ekim Devrimi’nin yenilgisinin ardından ve nihayet Sovyetler’in çöküşüyle kendini daha somut olarak gösteren dünya kapitalizminin edindiği deneyim, “iç savaş”ın aşamaları boyunca geliştirdiği tümleşiklik düzeyi, daha yüksek bir teknoloji ve örgütlenme, küresel mekanizmalarla kendisini yeniden kurma imkanını elde etmesi, vb..., İmparatorluk’ta oldukça zengin olgularla betimlenen bu gelişmeler, kapitalizmin aşılmasının tarihsel gecikmesi ya da aşma fırsatının kaçırılmış olmasının bir sonucudur aynı zamanda.
Önemli bir nokta da, yazarların, eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının, yani kapitalist sistemin temel gelişme yasasının emperyalizmden imparatorluğa geçişte nasıl bir rol oynamış olabileceğinin üstünden atlamalarıdır; onu da emperyalizm kavramıyla birlikte terketmiş görünüyorlar. Bu önemlidir. Çünkü Lenin, bu yasanın işleyişinden türeyen olanakları, sınıf mücadelesi açısından değerlendirerek Kautsky’nin ultra-emperyalizmi karşısında, “zayıf halka” tespitini de içeren devrimci bir teori inşa etti. Hardt ve Negri, kapitalizmin değişen bugünkü doğasında varolan benzer bir eğilim (yasallık) keşfetmiş olasalardı, emperyalizm kavramının eskidiği iddiasına bizi, Marksistleri ikna edebilirlerdi belki. Oysa görülüyor ki, Kautsky’nin yolundan gidiyorlar. Kendini tarih dışı, kalıcı ve evrensel bir barışa adayan “İmparatorluk ancak mevcut çatışmaları çözmeyi amaçlayan uluslararası konsensüsler zincirine dahil olduğu zaman oluşur ve müdahaleleri tüzel açıdan meşru hale gelir.” Bu, NAFTA, APEC ve AB gibi emperyalist bloklaşmalarla bu bloklaşmalarda baş çeken ulus-devletleri ve bunlar arasındaki hegemonya mücadelesini yok saymak, aralarındaki geçici uzlaşmaları ya da (11 Eylül sonrası gibi) ittifakları mutlaklaştırmak demektir.
SÖMÜRÜNÜN YOK-YERİ, ÇELİŞKİNİN YOK-YERİ Mİ?
Aslında emperyalizm kavramının (yetersizlikleri ötesinde) eskidiği iddiası, yazarların, “içerisi-dışarısı diyalektiğini ortadan kaldırmalarının mantiki bir sonucudur. İmparatorluk yazarları, post-modernistlerle birlikte modernizmin ikiciliği ile özdeşleştirdikleri diyalektiği, “modern tahakküm, dışlama ve hakimiyetin merkezi mantığı olarak” terketmektedirler (s.159). “İçerisi ve dışarısı arasındaki modern diyalektiğin yerini bir oranlar ve yoğunlaşmalar, melezlik ve yapaylık oyunu almıştır,” (s. 202.); “Modern çatışmaları belirleyen ikilikler bulanmıştır.” (s. 204.) Oysa post-modernizm, ikiciliği reddetmek adına, aslında kapitalist sistemin çelişkilerini düşüncede bertaraf eder. Yani sömüren/sömürülen, sömürgeci/sömürge, egemen/bağımlı, vb. çiftlere göre düşünmeyi terkeder. Bunun yerine “farklılık”ları geçirir. O nedenle küreselleşme süreciyle (hareketlilik, belirsizlik, melezleşme gibi küresel eğilimlerin “özgürleşme” olarak görülmesiyle) bağdaşıyor. Hardt ve Negri, Marx’ın kuramsal yönteminin “modernliğin modern eleştirisi geleneğine paralel olarak, içerisi ve dışarısı arasındaki diyalektiğe dayandığı”nı zikrettikten sonra, “Marx’ın düşüncesinde, kapitalist gelişmenin içerisi ve dışarısı arasındaki ilişki tamamen proletaryanın, sermayenin hem içerisi hem de dışarısı olarak, ikili duruş noktasında belirlenir” (s. 222) şeklinde devam ederler. Ancak onlara göre bu “uzamsal biçimleniş değişmiştir. Üretici güçlerle tahakküm sistemi arasındaki diyalektiğin artık belirli bir yeri yoktur.” (s.223.) Dolayısıyla “imparatorluk, sömürünün yok-yeri”dir.
Oysa sömürünün varoluşu, tek başına, sınıfsal karşıtlığın yeterli göstergesidir ve bu karşıtlık yalnızca bir yere (fabrikaya) bağlı olarak türemez; asıl olarak üretim ilişkilerine –bu ilişkiler mekansızlaşıyor olsa da– dayanır. Öte yandan dışarısı ve içerisi, Ben ve Öteki diyalektiğine dayalı bir egemenlik alanı olarak tanımlandığında, bu diyalektiğin ortadan kalkması, aynı zamanda sınıf egemenliğinin ve sınıf karşıtlığının ortadan kalktığı ya da sönümlendiği anlamına gelmez mi? İmparatorluk, çelişkilerin, karşıtlıkların buharlaştığı bir “yer” gibi...
İMPARATORLUK TARİHEN “İLERİ” Mİ?
Alternatifler bölümünde Hardt ve Negri, “Hegel'e bakarak söyleyecek olursak, İmparatorluğun kuruluşu kendi için değil, kendinde iyidir” alıntısı ile söze başlar ve şöyle devam ederler: “Ne var ki, İmparatorluğun kendinde iyi olduğunu söylemek kendi için iyi olduğunu söylemek değildir. İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol oynamış olabilir, ama aynı İmparatorluk, birçok bakımdan, yıktığı rejimlerdekinden çok daha acımasız bir sömürüye dayalı kendi iktidar ilişkilerini de kurar..” Ve yine devam ederler. “Bütün bunları kabul etmekle birlikte, İmparatorluğun kuruluşunun kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir nostaljiyi ortadan kaldırmak ve —küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti yeniden canlandırmaya çalışmak gibi—eski düzene dönüşü gerektiren her tür politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye atılmış bir adım olduğunda ısrarlıyız. Biz tıpkı Marx'ın kapitalizmin kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda İmparatorluğun daha iyi olduğunu iddia ediyoruz... Aynı şekilde bugün biz imparatorluğun modern iktidarın zulüm rejimlerini ortadan kaldırdığını ve aynı zamanda özgürlük potansiyelini çoğalttığını görüyoruz.” (s. 68.)
Öncelikle şunu sormak gerekir: Kapitalist sömürünün feodal ya da arkaik sömürüden “daha iyi” olması gibi, İmparatorluğun sömürüsü (ya da biyo-politik sömürü) emperyalist sömürüden nerde, nasıl ve niçin “daha iyi”dir? Kapitalist sömürü, emekçiyi feodal boyunduruktan özgürleştiriyordu (ücretli özgür emek); İmparatorluk’un emeğe getirdiği “daha iyi” nedir? İkinci olarak, burada belirgin olarak doğrusal evrimci bir tarih nosyonu ile karşılaşıyoruz. Tarihsel sürecin birbirini dışlayarak bütünleyen imkanları ve seçeneklerinden söz etmek yerine, “zorunlu olarak belirli bir doğrultuda” ilerleyen tarih inancından hareket ediliyor. Buradaki temel sav, üretim ilişkilerinin toplumsal ve kültürel üstyapıyı tek-yönlü olarak doğrudan belirlediği mitidir. Hardt ve Negri’nin, yapı-sökümcü tarzı kullanarak gittikleri yer, ya da “her türlü” determinizmi reddedişin sonuçta götürdüğü yer –Marksizmin, çelişkilerin ve seçeneklerin zenginliğini içeren özüne aykırı mekanik kavranışı olarak– 2. Enternasyonal determinizmidir. Yani ekonominin toplumsal ilişkiler dışında kendi hareket yasalarıyla özerk bir “yapı” olarak var olduğu ve toplumsal, siyasal ilişkileri ve kurumları tek-yönlü olarak doğrudan belirlediği düşüncesidir. Bu bakış açısı tarih anlayışının bir tezahürüdür. Buna göre tarihte toplumlar üretim ilişkilerinin niteliğine göre doğrusal evrimci bir şema içinde “sıralanır”. Bu açıdan bakıldığında, Hardt ve Negri'nin, tarih-dışı bir boyutta, İmparatorluğun daha “iyi” olduğunu ve aynı zamanda özgürlük potansiyelini “çoğalttığını” söylemelerinden daha “doğal” ne olabilir?
Ancak sormak gerekir: eğer gerçekten İmparatorluk, biyo-politik düzeyde her insanın bedeninin, zihninin ve toplumsal ilişkilerinin her zerresini bu denli güçlü ve yoğun bir şekilde yaratabiliyor ve kontrol edebiliyorsa, yabancılaşmanın böylesine derinleştiği ve yayıldığı bir toplumda özgürlük potansiyeli niçin ve nasıl çoğalmış olur ki?
Üstelik yazarların bir ana tezi de şudur: Modernlikte var olan “disiplinci iktidar/toplum” artık yerini “kontrol toplumu”na bırakmıştır. Disiplin toplumunda hala insanlar ile iktidarı elinde tutan yabancılaştırıcı odaklar arasında bir mücadele alanı olduğunu ve insanların tam anlamıyla kontrol edilemedikleri tespitinden sonra, “modern dönemin son döneminde gelişen ve post-modern döneme açılan” kontrol toplumunda, “komuta mekanizmalarının giderek daha fazla ‘demokratik’, giderek daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiğini, yurttaşların beyinleri ve bedenleri üzerinden dağıtıldığını” belirtirler (s.47). Başka bir deyişle, disiplinci toplumda yabancılaştırıcı odaklar ile insanlar arasında var olan “mücadele alanı” kontrol toplumunda ortadan kalkmıştır. Hardt ve Negri'ye göre bu, iktidarın artık dışarıda değil “insanların bilincinin ve bedenlerinin—aynı zamanda tüm toplumsal ilişkilerin derinliklerine işleyen bir kontrol mekanizması olarak kendini göstermesi” demektir (s. 49). Disiplinci iktidar insanın kendi kendini disipline ettiği ve kontrol ettiği çok daha etkili bir şekle bürünür. Artık o, içselleştirilmiş, toplumsal yaşamın genlerine dek işlemiş bir iktidardır. Bu anlamıyla ondan bir kaçış yoktur. O her yerdedir. Zihinlerimizden bedenlerimize ve toplumsal ilişkilerimize kadar her şeye işlemiştir. Eğer böyleyse, onca militarist güce, kaba kuvvetin pervasızca ve kasıtla öne çıkarıldığı baskı ve bastırma mekanizmalarına, illegal örgütlere, gladio’lara filan ne gerek var? Bunlar da insanların beyninde mi?
Bu doğruysa, hiç bir mücadele zemini bırakılmamış demektir; böylesine derin ve yaygın bir yabancılaşma sürecinde olan saf bir kontrol toplumundan özgür bir toplumu yaratmak nasıl mümkün olacaktır? Eğer özgür bir toplum yaratmak mümkün olacaksa, bu soruya ancak iki şekilde yanıt verilebilir: Ya gerçekten saf bir kontrol toplumunun olamayacağını ve her zaman az da olsa toplumun derinliklerinde muhalif dinamiklerin var olabileceğini ileri sürüp onları yeniden su yüzüne çıkarmanın mücadelesini önümüze koymalıyız; ya da saf bir kontrol toplumunun varlığını kabul edip, toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel olarak hiç bir şekilde belirlenemeyecek ilahi, metafiziksel bir devrimci gücün ya da faktörün olduğunu varsaymalıyız, ki bu durumda da saf bir kontrol toplumundan söz edilemez. Hardt ve Negri, burjuvazinin öteden beri bilinegelen hegemonik iktidar pratiğini adeta mistik bir havaya bulandırıp çığırından çıkarıyorlar.
ÇOKLUK
Kitabın diğer merkezi kavramı çokluk ne olduğundan ziyade, “ne olmadığından” hareketle tanımlanıyor. Hardt ve Negri'ye göre çokluk halk ya da kitle, güruh veya kalabalık kavramlarıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü çokluk “halk”tan, indirgenemez ve çok boyutlu olmasıyla ayrılırken, kitle-güruh ve kalabalık’tan, edilgen değil, etkin ve kolayca güdümlenemez özelliği ile ayrılmaktadır. Bu yüzden “çokluk, otonomiyi ve demokrasiyi başarma yeteneğine sahiptir.” Ancak Hardt ve Negri’de, çokluk’un gerçekliğinin ne olduğu belirsizdir. Kitapta kimi zaman “sömürülen herkes”, “yeni proleterya”, “küresel-karşıtı hareketler” veya “yeni politik hareketler” bu çokluk tanımı içine yerleştirilir. Adeta oluşması beklenen poetik bir kavram olarak kitap boyunca bir görülüp bir kaybolur. Bu, yazarların çokluk'un “kim” olduğuna yönelik çabalarının “olgunlaşmadığı” izlenimini uyandırıyor. “Çağdaş emek biçimlerini irdelemek” çokluk’un en azından hangi “temel yapı” içinde tanımlanacağını ortaya koyacaktır. Bu temel yapı “üretim ilişkileri”dir.
Hardt ve Negri'ye göre, “günümüzde proleterya enternasyonalizmi dönemi tamamen kapanmıştır. Bundan önceki bir devirde proleterya kategorisi endüstriyel işçi sınıfı merkezliydi ve proleterya dendiğinde sadece bu sınıf akla geliyordu. Günümüzde bu işçi sınıfı neredeyse sahneyi terk etti. Varlığı son bulmadı, ama kapitalist ekonomideki ayrıcalıklı konumunu ve proleteryanın sınıf bileşimindeki hegemonik konumunu yitirdi.” (s. 77.) Aynı sayfada “Emeğin ve devrimin öznesinin temelli değiştiğini kabul etmemiz gerekir,” denildikten sonra “yeni bir proleterya kavramı”nı tanımlamaya girişirler: Kavramsal olarak, “proleteryayı biz emekleri kapitalist üretim ve yeniden üretim biçimleri tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak sömürülen ve bu biçimlere tabi kılınan herkesi kapsayan geniş bir kategori olarak anlıyoruz... günümüzde aktif olan çeşitli üretim figürleri içerisinde maddi olmayan emek gücü figürünün hem kapitalist üretim şemasında, hem de proleteryanın bileşiminde giderek merkezi bir konuma geldiğini savunacağız. Burada işaret etmek istediğimiz nokta, bütün bu çeşitli emek biçimlerinin bir biçimde kapitalist disipline ve kapitalist üretim ilişkilerine tabi olduğudur. Bu sermaye içinde olma ve sermayenin devamını sağlama gerçeği, proleteryayı bir sınıf olarak tanımlayan şeydir.” (s 77-78.) Dipnotta ise şöyle devam ederler: “Bu proleterya nosyonu, Marx'ın kendi terimleriyle, tam anlamıyla ekonomik bir kategorinin kişileştirilmiş hali olarak, yani sermaye koşullarında emek öznesi olarak da anlaşılabilir.”
Proleterya günümüzde yazarların dediği gibi tanımlanıyorsa ki yanlış değildir dünya emekçilerinin birliği demek olan proleterya enternasyonalizminin önü hiç de kapanmamıştır; tersine, kapsamca ve derinlikce çok daha büyük potansiyeller taşıyan bir ufka açılmaktadır. Kendi deyişleriyle “... doğrudan ve dolaylı olarak sömürülenler” ya da “yeni poleterya” olgusu bunu kanıtlamaya yeter de artar bile.
Bu bakış açısı, yazarların öznellik vurgularının tam tersine, proletaryayı nesnelleştirmekle kalmaz, iktisadi aklı post-modern tarzda yeniden üretir. Bu akıl, kapitalizmin nesnel koşullarının sömürülen ve ezilenlerin kurtuluşunun imkanlarını neredeyse otamatik olarak yaratacağına duyulan inançtan türemedir. Bu inanç, mücadeleyi de kendiliğindenciliğe terkeder: “İmparatorluğa karşı savaşlar eksilme ve çekilme yoluyla kazanılabilir. Bu terkin bir yeri yoktur; iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelir.” (s. 225.) Onlara göre hareketlilik ve kitlesel göç, bir özgürlük arayışının ifadesidir. “İtici güç emperyal üretimin feci kültürel ve maddi koşullarından kaçıştır.” Dolayısıyla, “terk ve çıkış, emperyal modernlik içinde ve ona karşı güçlü bir sınıf mücadelesi biçimidir.” (s. 227.) Çokluğun farklı bağlamlardaki kimi tasvirleri onu, tarihin sonunu getiren aşkın bir özne kalıbına da sokar. İmparatorluk da adeta “çokluğun arzusunun” nihayet gerçekleştiği bir yok-yerdir. Bu açıdan tarih boyunca çokluk, İmparatorluğa gelinceye kadar çeşitli uğraklardan geçen Hegel’in Tin’ini andırır.
“Postmodern çağda, halk figürü silinirken, militan figürü çokluğun hayatını en iyi ifade eden figür haline geliyor; militan, İmparatorluğa karşı biyo-politik üretim ve direnme failidir.”(s. 410.) Çokluk’la militan arasındaki dolayımlar (örgütlenme düzeyleri) belirsiz bırakıldığında ve çokluk, ne zaman, ne şekilde ve hangi araçlarla harekete geçeceği bilinmeyen bir virtüel güç olarak tasvir edildiğinde, ikisi arasındaki ilişki, ister istemez F. Nietzche’nin yığınlarla “üstün-insan” arasında kurduğu ilişkiyi andırır: tarihi yapan üstün insan’dır, yığınlarsa onun malzemesi. Yazarların, imparatorluğa karşı mücadelede, “özgürce arzulayan ve hareket eden” yeni bir beden oluşturma fikrine odaklanmaları, böylece kişisel isyanı kutsamaları başka nasıl yorumlanabilir? Bu militan figüründen kitapta poetik bir uslupla bir hayli sözediliyor ve sonuçta, sınıf mücadelesinin maddi dinamikleri ve politik araçları yerine “militan” ikame edilmekle kendiliğindecilik yeniden öne çıkıyor.
YAPISÖKÜCÜ YÖNTEMİN ÇIKMAZI
Kitap boyunca farklı yapılara ilişkin bütün analizler, “Modernden post-moderne, emperyalizmden İmparatorluğa geçiş”in dayanakları olarak sunulur. Bu geçişin analitik nesnesi, geniş anlamında 1950-2000, dar anlamda ise 1970-2000 arası dönemdir. Bu dönem gerçekten de bir çok geçişin içiçe geliştiği, üst üste bindiği bir dönemdir. Ancak bütün bu geçişleri tayin eden, önünü açan tarihsel faktörleri tespit etmek gerekir. Soğuk savaşı bir referans noktası almak kadar, Sovyetlerin çöküşü de tayin edici bir faktördür. Kapitalist sistemin dış dinamizmden yoksunlaşması, onun gelişmesini nasıl etkilemektedir? “Modern çatışmaları belirleyen ikilikler bulanmıştır” tespitinde bunun rolü ne? Sınıf mücadelesinin ideolojik ve politik olarak gerilemesinin etkisi nedir? Yeni toplumsal hareketler vurgusu, bu gerilemede nasıl bir etki yaratmıştır? Yazarlar daha çok modernliğin krizinden hareket ediyor. Böyle olunca değişimi ağırlıkla üstyapısal alanla açıklamış oluyorlar. Üretim tarzı düzeyindeki gelişmeler, sınıf mücadelesinin bu gelişme ve değişmelerdeki rolü nedir? Bunun sözü edilmekle birlikte teorik bir açıklamasını göremiyoruz. Oysa modernliğin krizini kapitalist sistemin kriziyle bağlantılı olarak açıklamak gerekir. Bu krizi, bir geçiş süreci ve onun eğilim ve dinamikleri olarak almak yerine “imparatorluk düzeni” olarak yorumlamak, geçişi dondurmak, sabitleştirmek değil midir? Bu düzenin “hep-kriz”, “mevcut emperyal toplumsal kurumların kriz içindeki yapılarından ötürü, akışkan özneler üretme ve bozma süreci” (s. 211.) olduğunu söylemek yazarların üstesinden gelemedikleri bir çelişkileri olarak görünüyor. İmparatorluk yeni bir düzen midir, yoksa bir “geçiş düzeni” midir? Bu belirsizdir.
Bu çelişki ve belirsizlikler temelde yöntem sorunundan kaynaklanmaktadır. Dile getirdikleri krizi, temel teorik varsayımları, üretim tarzının nitelik değiştirdiği savına karşın bir üretim tarzının veya daha geniş anlamda bir toplumsal formasyonun bozunum/çözülüş koşulları ya da (imparatorluk düzeni, yeni bir düzen sözkonusu olduğuna göre) bir üretim tarzından diğerine –iddiaya göre– “geçiş” şartları çerçevesinde ele almıyorlar. (Üretim, artık “biyo-politik üretim” denen üretim tarzı ile tanımlanmaktadır. Biyo-politik üretim, ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüştüğü ve birbirlerini sardığı, bizatihi toplumsal hayatın üretimi anlamına gelir).
Hardt ve Negri, akıl yürütme tarzlarını “diyalektik-olmama ve mutlak anlamda içkin olmayı amaçlamış iki yöntemsel yaklaşıma”, “eleştirel ve yapısökümcü” ve “kurucu ve etik-politik” yaklaşıma dayandırıyorlar (s. 72). Yapısökümcü yöntemin ne tür “teorik” pratikler çerçevesinde, post-modernist ve post-yapısalcı yazarlar tarafından, özellikle Marksizmle polemik içinde kurulduğunu biliyoruz. Öte yandan, “her tür tarih felsefesinden uzak” dururlar, çünkü “her tür belirlenimci tarihsel gelişme kavrayışını ve sonuçlarını reddederler.” (s. 73)
Yazarları post-modern teorilerden, onların yöntemi ve eleştirileri değil, post-modernist yazarların modernden post-moderne geçişin ya da “paradigmatik kopuşun bilincinde olmamamaları” ayırır (s.158). Bu “şaşkınlık”, onları yeni iktidarın (İmparatorluğun) kucağına iter çünkü. Açıktır ki post-Marksist bir konumdur bu. Oysa geçiş sürecini kavramak için bir geçiş teorisi gereklidir. Ancak Negri ve Hardt, böyle bir ihtiyaca cevap vermeksizin, yöntemini ve sınıf mücadelesi teorisi gibi temel önermelerinin geçerliliğini yitirdiğini ima ettikleri halde, Marksizmi ilerlettikleri izlenimini yaratmaktadırlar. Bir geçiş teorisi özdeşlik diyalektiği ile açıklanabilir: özdeşlikten belirsizliğe ve belirsizlikten özdeşliğe geçiş anlamında. Burjuva toplumsal formasyon bir bütün olarak özdeşlikten belirsizliğe (çözülme) düşmüştür ve bu çözülme, yazarların da belirttiği gibi, çürümeye de yol açmaktadır. Sorunun felsefi temeli budur. Ve bu anlamda, post-modernizm, köktendincilik, post-kolonyalizm gibi akımlar belirsizliğin ideolojileridir. Bu bakımdan İmparatorluk, bu ideolojilerden, “belirsizlikten belirliliğe geçiş” denemesi olmakla ayrılıyor yalnızca!
İMPARATORLUĞUN İMGESİ
İmparatorluk, genel olarak, toplumsal formasyonun değiştiğine işaret ediyor. Üretim tarzının değiştiğini söylüyor. Bu değişimlerin (ki, aslında burada bir dönüşümden sözetmek gerekir) bir ifadesi olarak yeni bir siyasal ekonomik düzeni tanımlıyor. İmparatorluk, “kapitalizmin her bakımdan yenilenmiş örgütlenmesidir.” Açıkçası yazarlar, bize göre, kapitalist sistemin krizinden kaçıyorlar. Eğer “İmparatorluk” diye kurulmuş yeni bir egemenlik biçimi sözkonusuysa, bu, kriz bir biçimde aşılmış demektir. Onun “hep kriz” olduğunu söylemek durumu değiştirmiyor. Dolayısıyla, krizin geliştirebileceği devrimci imkanları bugün gözetmemiz gerekmiyor. Bu imkanlar artık imparatorluk düzeni içinde başgösterecek olası krizlerde ve —doğaldır ki— bizden sonraki kuşaklar tarafından gözetilecek! Çünkü İmparatorluk imgesinin çağrışımları, tarihteki imparatorluklar hatırlanacak olursa, hiç de onun kısa sürede yıkılabilecek zayıf bir yapı olduğunu kapsamıyor.
İmparatorluk’un yapılarını tanımlayan kavramlardan biri de–yazarların bütün ilişki tipleri için kullandıkları– melezleşme’dir. “Emperyal monarşi”nin öteki (aristokratik ve demokratik) iktidar biçimleriyle melezleşmesi, “üretim ve dağıtım devrelerinin oluşumunda merkezi ve belirleyici bir unsur” olarak melezleşme. (s.328) Yani İmparatorluk bir melez (ya da “pos-tmodern”) kuruluş olarak betimlenir. “Disiplinci toplum”dan –onun yapılarının (okul, aile, hastane, hapisane..) krizde oluşu ve sivil toplumun tükenişi ile birlikte– kontrol toplumuna geçiş... Aslında bütün bunlar burjuva toplumsal formasyonunun her düzeyde süregiden ve derinleşen krizinin kapsamını ve yoğunluğunu anlatır. Ne var ki, yazarlarımız, krizi kavramsallaştıracak felsefi/teorik çerçeveyi bir türlü oluşturamadıklarından –ya da yapısökümcü yöntem buna imkan vermediğinden olsa gerek– döne döne onun çeşitli bağlamlarda farklı tasvirlerine başvururlar. (Bu nedenle, kitabın totolojik karakteri ağır basmaktadır). Böylece imparatorluk kavramı, krizin teorik kavramsallaştırılması gereğini perdeleyen bir illuzyona dönüşür. Bu, “her türlü belinlenimci yaklaşımın” reddinin bir sonucudur aslında. Reddiye, onları katı-determinizme geri döndürür. Tarihsel materyalizmin mekanik yorumcularından tek farkları şudur: Onlar doğrusal-evrimci şemaya uygun olarak, kapitalizmi zorunlu olarak sosyalizmin takip edeceğini söylüyorlardı. Negri ve Hardt ise, araya İmparatorluk’u dahil ediyorlar.
SONUÇ YERİNE
“Küreselleşme’ evresini, dünya kapitalist sisteminin sınırı olarak okumak gerekiyor. Çünkü bugün yaşanan kriz, kapitalist sistemdeki konjonktürel güçlükleri değil, bir yapısal bozulmayı ifade ediyorsa, aynı zamanda, olanaklı sistemlere geçiş anlamına da gelmelidir. Bu geçiş, ya tedrici bir çözülme sürecini izleyebilir, ya da görece denetimli bir dönüşüm sürecini. İlki kendiliğinden bir evrilmeyi, ikincisi iradi müdahaleyi içerir. Sosyalizme götürebilecek yol da bu ikincisidir. Tarihte bu iki geçiş tipinin örnekleri var. Batıda, özellikle Roma imparatorluğunun temsil ettiği köleci düzenden feodalizme geçiş, bir çözülme ve çürüme süreci olarak gelişmiştir; tıpkı bugünkü kapitalizm gibi. Ama feodalizmden kapitalizme geçiş, burjuvazinin müdahale ederek denetlediği devrimci bir dönüşüm süreci olmuştur daha çok. Yani evrime müdahale etmiştir burjuvazi.”
Sıcak yaz
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma