- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
Türkiye’de bağımsızlık önce sermayenin gözünden düştü. Yerine “karşılıklı bağımlılık” diye bir kavram kondu, yüceltildi. Bundan, “ulus-devlet”in sahneden çekilmekte olduğu sonucu çıkarıldı.
Buradan sert ve ilginç bir tartışma başladı. Tartışmaya kendilerine sosyalist diyen, Marksistliklerine hiç toz kondurmayan solcular da girdi ama asıl (Marksist) solun kendi kavramlarıyla girilmesi gereken yerden değil.
Bu “sol”un şimdilik yapabildiği, gelişmenin peşinden sürüklenmek. Ulus-devleti “zayıflatan” gelişmelere destek verirken görünürde haklı. Bugüne kadar ne çektiyse, burjuva sınıfın kendini ulus olarak örgütlediği, tarzı bağımsızlık, ideolojik temeli milliyetçilik olan ulus-devlet’ten çekti. Şimdi hazır, tarihsel evrim ya da emperyalist “küresel” dayatma bu “musibet”ten kurtulma olanağı bahşediyorsa, niçin itiraz etsin ki?
Oysa bu kavramlarla burjuva sınıfın ilişkisi başkadı r, Marksist solunki başka.
Ulus-devlet ve bağımsızlık ile burjuva sınıfın ilişkisi ilkeseldir. Kendi ilkesidir, vazgeçer de. Bize ne? O öyle görmüş, çıkarı bunu gerektirmiş... Kendisi bilir –ve biliyor da!
Bu kavramlarla Marksistlerin ilişkisini her yerde ve her zaman emekçi sınıfların çıkarı belirledi. Burjuva sınıf kendini “ulus-devlet” olarak örgütleme mücadelesine giriştiğinde onlar buna, kendi dayanakları açısından yarar gördülerse katıldılar, görmedilerse katılmadılar. Yani bu konuyla ilişkileri ilkesel değil, pratik-siyasal nitelikli oldu hep. Bu konuda hata yapmadılar.
Bugünkü tartışmada burjuva sınıfın bir kısım “sol” ve sağ (milliyetçi-faşist-dinci) sözcü ve temsilcileri “bağımsızlıkçı” ve “ulus-devlet”ten yana, bir itiraz geliştiriyorlar. Bu itirazın bahanesinde ve içeriğinde söz gelimi Devlet Bahçeli ve İlhan Selçuk’un yan yana gelebildikleri söyleniyor. Gelirler, bundan bize ne?
İşçi sınıfı siyasetinin kendi bağımsız “bağımsızlık” yaklaşımının ne olduğu önemli. Ulus-devletçiler de, küreselleşmeciler de sonunda emekçilerin emeği, çıkarı üzerinde tepiniyorlar. Bizim “kendi” sözümüz ne?
Bizim sözümüz bağımsızlıktan yanadır. Bu “bağımsızlık”, emekçi sınıfın kendini “devlet” ve “toplum” olarak örgütleme hedefinden başka bir şey değildir. Her zaman olduğu gibi bugün de dünya sermayesinin etek taşıyıcısı süreçlerin sınıfsal dinamiklerine itirazı ve direnmeyi içerir. Burjuva ulus-devletten kurtulmanın yolu “küresel” dayatmayı eteklemekten değil, bu itirazdan ve direnmeden geçer. Bu anlamda hem bağımsızlıktan yana, hem ulus-devletçi olmak da mümkün değildir. Ulus-devletin somutu, sermayenin (burjuvazinin) çıkarı ve iktidarıdır.
Sorun emekçi sınıfın içeriği böyle tanımlanan bağımsızlık hedefiyle tezat teşkil etmeyecek biçimde kavranmışsa, güncel siyasi tavır yönünden de emekçi sınıf çıkarı bağımsızlıktadır. Çünkü sorunu alevlendiren, bugünkü dünya koşullarını dünya emekçileri aleyhine kökten ve yeniden düzenlemekte olan emperyalizmden başkası değildir. Bağımsızlık şimdi doğrudan halklara lazımdır; ulus-devletlerin böyle bir ihtiyacı ve derdi kalmamıştır. Ulus-devletin ideolojik, politik enstrümanlarıyla bağımsızlık ne korunabilir, ne de yeniden kazanılabilir.
Önümüze sürülen çatışma tablosu zaten hepten yalan. Gerçek, bu tablonun altındaki ekonomik süreçlerde. “Ulus-devletten yine ulus devletin kendisi vazgeçiyor”... Liberallerin topluma –ve bu arada “sol”a– keyifle izlettikleri bir illüzyondur bu. Oysa yapılan, uluslararası sermayenin yeni bir “irade planlaması”ndan ibarettir. Ulus-devletin eksilen kısmı dünya çapında bir iradeye eklemlenip yine emekçi sınıfların ve halkların karşısına, içi boşaltılmış bir heyula gibi değil, gerçek bir dev gibi dikilmektedir.
Bunlar “dolambaçlı, ideolojik laflardır” denmektedir elbette. O zaman somutundan ve şimdi yaşamakta olduğumuzdan bakalım.
Devlet bir zamandır “küçültülüyor”! Yarısı “gitti bile”. Peki, Türkiye ulus-devletinin bu yarısının nereye gittiği, ordan büyüyerek “Derviş” kılığında geri dönmesinden belli değil mi?
Daha somut bir şey lazımsa, elinden nafakası alınan tütün ve pancar köylülerine, emekli kuyrukları nda ömür tüketenlere, fırlatılıp işten atılan milyonlarca işçiye, şaşkın ve çaresiz memura soracaksın. Cesaretin yoksa işsizlere hiç sormayacaksın!
Nasıl soralım? Şöyle: “Ulus-devletin büyütülmesinden mi yanasın, yoksa küçültülmesinden mi?”
Yanıt:...!
Muhtemeldir ki, ne “ulus” kalır orta yerde, ne de devleti.
Bağımsızlığın gerçek solcu, Marksist içeriği burdan, emekçinin kendisinden başlar.
Burjuva sınıf nasıl lazım geldiğinde kendini ulus olarak kurmak için halkını haşat etmiş, bunun adına “kurtuluş” demişse, şimdi gene lazım geldiği için kendi ulus-devletiyle gerekeni yapıyor, adına “küreselleşme” diyor.
Buna direnç ve itiraz, hala ulusal kapitalizm rüyası görebilen Kemalist aydın direncinden ve hobisinden ibaret olamaz ve kalamaz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
Kriz ortamı ülke emekçilerinin yıllardır ürettiği değerlerin kimler ve hangi sermaye kesimleri tarafından nasıl gaspedildiğini gözler önüne sermekle kalmadı, belirli (ve yabancı) ellerde yeniden yoğunlaşmasına da zemin hazırladı. Yaşanan kriz, bu topraklar üzerinde üretilen servetin –ve “kamu yararı”nın– sahipliğinin el değiştirdiği bir yeniden paylaşım kavgasıdır. Yurt düzleminde olduğu kadar uluslararası düzlemde de mevcut birikimler yeniden paylaşılmakta, emek üzerindeki sömürü ayrıcalığı yeniden tanımlanmaktadır.
Kriz dönemleri, hükümetler için “pahalı” operasyonları gerektiren “yüksek riskli” dönemlerdir. Yürütülen yeniden paylaşım operasyonlarının toplumsal, ekonomik ve siyasal maliyetleri geniş çalışanlar kitlesinin yanısıra küçük üreticilerin ve esnafın, küçük-orta toprak sahibi köylülerin, dar ve sabit gelirlilerin sırtına yıkılmaktadır. Çerçevesi demokrasi ayıbı ayyuka çıkmış 12 Eylül “hukuku” ile belirlenmiş mevcut siyasal rejim de, ülke halkının hayati çıkarlarını ve iradesini hiçe sayan siyaset ve uygulamaları kolaylıkla devreye sokabilmektedir.
IMF ve Dünya Bankası, doğrudan temsilcisi olan bakanlarla, işbirlikçisi politikacılar ve kamuoyu oluşturucularıyla birlikte bu siyasal iradenin arkasındadır. Halkı soyup soğana çeviren politikalar ve uygulamalar karşısında gıkı çıkmayan sendikacılar çoğunluğu ve kitle örgütü yöneticileri bu siyasal iradenin fiilen arkasındadır. Tutarlı ve kararlı bir muhalefet yerine bu politikalara boyun eğen veya itiraz eder görünen parlamento içi ve dışı başka siyasal aktörler de bu siyasal iradenin arkasındadır. “Sosyal demokrat” CHP, Ecevit-Derviş koalisyonunun ülkeyi “dünya”ya uyarlamasını bekleyip, halkın çektiği sıkıntıyı ola ki bir genel seçimde oya tahvil beklentisi içinde yerinde saymakla meşguldür. Her renkten ve sesten “yeni oluşum”cular “dünya” ile ulus-devlet arasında koz paylaşımından kendilerine siyasal kariyer çıkarma hesabı ile gün dolduruyorlar.
Kriz döneminin ekonomik yeniden paylaşım kavgaları siyasal rejimin yeniden düzenlenmesi beklentileriyle elele ilerliyor. Büyük sermaye, bağlantılı olduğu iç ve dış çevrelerle ilişkili olarak yeni siyasal aktörleri öne sürme, bazılarının önünü kesme denemeleriyle gündemi işgal ederken ordu üst kademesi hükümetten ayrı, özerk, meşruiyetini kendinden alan bir “organ” gibi siyasal, ekonomik, toplumsal sorunların doğrudan muhatabı haline geliyor.
Dünyanın gidişi ve ülkenin “stratejik kozları”, iş başındakilerin ABD ve NATO eksenli özel misyonlar yüklenerek ülkeyi akıbeti hiç de meçhul olmayan maceralara sürükleme heveslerini besliyor. Buna fazla hevesli görünmemeye dikkat edenlerin de sözde bir takım “emrivaki”ler karşısında “çaresiz” kalabileceklerini önceden ilan etmeleri ayrıca anlamlıdır. (Ecevit’in Ocak ayında ABD seferi öncesi Dışişleri Bakanının demeci: “ABD bize rağmen Irak’ı vurabilir.”)
Bu durumda, krizden ve kriz dönemi hükümet politika ve uygulamalarından büyük zarar gören işçi sınıfının ve sosyalist solun kendi bağımsız siyasal kürsüsünü oluşturarak sesini yükseltmesi, ülke gündemine müdahale edecek bir siyasal iradeyi ortaya koyması gerekiyor. (Bunda çok geç kalınmış olduğu doğrudur. Ama gecikmenin neresinden dönülse kârdır.) Sınıfı –ortak çıkarlarını gözeterek– dara düşen köylüler ve esnaşa, kamu çalışanları ve özel sektör çalışanı hizmetlilerle bir araya getirecek; on milyonlarca işsizin, emeklinin ve sair dar ve sabit gelirlinin, bugün ortada kalmış, geleceği karanlık geniş gençlik kitlesinin, demokratik hak talepleri kaale alınmayan Kürtlerin, ekonomik sıkıntı altında özgürlük talepleri bastırılan kadınların ve tüm ezilenlerin desteğini kazanacak; çalışanların acil ekonomik-demokratik hak taleplerini, genel siyasal demokrasi hedefini öne çıkaracak ve mevcut Emek Platformu’na da iş görücü, sonuç alıcı bir dinamik katacak acil bir programla ortaya çıkmak gerekiyor. Bu arada sosyal tabanında rejime muhalefet dinamiklerinin yer yer süregeldiği sosyal demokrat ve Kemalist çıkışlarla ve olası Müslüman duyarlıklarla da iletişimi, eleştirel teyakkuzu elden bırakmaksızın, ihmal etmemek gerekiyor. Kısacası, IMF-Dünya Bankası politika ve uygulamalarıyla azgınlaşan büyük sermaye saldırısına karşı doğrudan emekçi iktidarı perspektifini içinde taşıyan kararlı bir genel itiraz ve direniş cephesi oluşturmaya yönelmek büyük aciliyet kazanıyor.
Böyle bir siyasal cepheyi örmenin bir ön-koşulu, sosyalist soldaki siyasal öznelerin çoğunluğunu büyük sermaye politikalarına karşı birleştirecek böyle bir siyasal programın oluşturulmasıdır. Ama ondan da öncesi, öyle bir programla ortaya çıkma ve onun arkasında durma iradesinin gösterilmesidir. Ne isteneceğini, ne yapmak gerektiğini belirlemek çok zor olmaz. Yaşanan hayatın dayattığı ihtiyaçlar ve taleplerle çözüm perspektifleri, yani halkın gerçek gündemi ayan beyan ortadadır. Sorun, bu gündemin ardında direnişe geçmek için bir araya gelme iradesinin gösterilip gösterilmeyeceğindedir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
Kriz ortamında taşların yeniden dizilmekte olduğu Türkiye’de mevcut siyasal rejimin yönetici zümresi, ülkenin önümüzdeki birkaç on yıla yayılan geleceğini belirlemeye yönelik adımlarını, görünürde etkili hiç bir muhalefetle karşılaşmaksızın atıyor. Türkiye’yi ABD’nin mızrak ucu olacak biçimde Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında konumlandıran bir uluslararası jeopolitik yeniden yapılanma çerçevesinde ülkenin iç siyasal ve ekonomik rejimi yeniden düzenlenmeye çalışılıyor. Son yirmi yılda resmileşen MGK vesayeti bu programın başlıca siyasal dayanağı. Kaderini ABD emperyalizminin küresel ve bölgesel çıkarlarına bağlamış ve TÜSİAD-İş Bankası-Oyak ekseninde kümelenmiş bir büyük sermaye koalisyonu bu programın ardındaki ana mihrak olarak dikkati çekiyor. Programın eksiksiz bir uyumla uygulanmasına gölge düşürücü kimi tartışmaların ardında AB olgusundan kaynaklanan bazı değişik çıkar tercihlerinin yer alması, ülkeye “Yeni Dünya Düzeni” bağlamında biçilen yönün ve rollerin ana eksenini değiştirmiyor.
Emekçi halk çoğunluğu yoksullaşma, sefalet, aşağılanma ve geçim koşullarının hayatta kalabilme sınırına dek kötüleşmesi ile yüz yüzeyken, küçük ve orta burjuvazi bakımından da kendi ülkesinde mülksüzleşme ve görece avantajlı konumların yitirilmesi kapıdadır. Programın, siyasal rejimin totaliter çerçevesinde hiç bir esnemeye izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. Siyasal figüranlardan MHP en fazla müsaadeye mazhar parti görünümüyle rejimin temel çizgisinin sözcülüğüne soyundurulmaktadır. Avrupa’da Avusturya- İtalya- İspanya mihverinde güçlenen ve Kuzey ülkelerine de yayılarak Avrupa Birliği’ni ABD yörüngesine iyice çekmeye gayret eden yeni-sağcı ya da neo-faşist siyasal güçlerin ve ABD yeni-sağının meşruiyeti tartışmalı bir seçimle iş başına getirdiği Bush yönetiminin doğrultusuna bu çizginin çekincesiz uyumu dikkat çekicidir.
Toplumsal muhalefetin ana ekseninde yer alan siyasal güçlerin de tam bu sırada yeni bölünmelere uğraması, çizgi değiştirmeler, vb. kaygı vericidir. Bununla birlikte şu da bir gerçektir: sınıf mücadelesinin toplumsal temelleri yerinde durduğ u sürece, siyasette boş kalan alanları dolduracak güçler tazelenerek ortaya çıkar. Bunun için gerekli yetenek ve güç birikimini yaratmak ve devreye sokmak sosyalist siyasal hareketin önünde duran görevdir.
Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek biçimlenmeleri ve politik yönelişleri dikkatle izlemek gerekiyor. Bugünkü bölünmüşlük, bağımsız politik sınıf bilincinden sapmalar ve örgütsüzlük durumu, işçi sınıfı hareketinin toplumsal olanakları, potansiyel gücü ve geleceği konusunda bizi yanıltmamalı. Özellikle son yıllarda öne çıkan “emek platformu” tarzı örgütlenmelerin ve belirmeye başlayan yeni sendikal hareket biçimlerinin mevcut siyasal rejım karşısında üstlenebileceği toplumsal/siyasal roller konusunda isçi sınıfı sosyalistlerinin hayal güçlerine ve tarih bilinçlerine güvenmenin şimdi tam zamanıdır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
ABD’nin Afganistan’a saldırısı, ABD imparatorluğunun göreli gerilemesini durdurup çatışma bölgelerindeki hakimiyetini yeniden kurma çabasıdır. Afganistan’daki savaş, emperyal bir genel karşı taarruzun parçası olup çeşitli bileşenleri vardır:
1. Avrupa’nın Vaşington’a bağımlılığını yeniden sağlamak;
2. Orta Doğu ve Körfez bölgesindeki topyekün denetimini yeniden kurmak;
3. Latin Amerika ile Asya’daki askeri nüfuzunu derinleştirip genişletmek;
4. Kolombiya ve kıt’anın geri kalan bölümü üzerindeki askeri baskıyı arttırmak;
5. çok uluslu şirketler ile uluslararası mali kurumlar —Dünya Bankası, Uluslar Arası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)— karşısındaki muhalefet ve protestoları, demokratik hakların yerine diktatörlük yetkileri koyarak bastırmak;
6. derinleşmekte ve imparatorluk kurma projesine halk desteğinin altını oyabilecek olan durgunluğa devletin silâhlanma harcamaları, iflasın eşiğine gelmiş çok uluslu şirketlere (hava yolları, sigorta, turizm şirketleri) yapılacak desteklemeler ve azalan oranlı vergi indirimleri yardımıyla son vermek.
Üç tane uluslararası bunalım ocağı var:
Birincisi, askeri–siyasal bunalımlar: Vaşington’un ilan etmiş olduğu açık uçlu savaş, yeni kukla rejimler dayatarak, gücünü tek taraflı olarak onarmaya çalışıyor.
İkincisi, iktisadi bunalımlar: Avro–Amerikan imparatorluğunun gerilemesi ve karşı karşıya kaldığı yeni zorlu görevler dünya çapında durgunluğun (ve belki çöküntünün) ve emperyal devletlerin içinde ve dışında büyümekte olan muhalefet hareketlerinin bir sonucudur.
Üçüncüsü, sol muhalefetin bunalımları. ABD karşı taarruzu, kitle hareketlerinin karşısına bir dizi yeni sorun çıkardı: baskının artması, askerileşmenin yoğunlaşması, yekpare ve şiddetli bir propaganda taarruzu ve genel korku ve öfke.
Tartışmada çeşitli etkenleri göz önünde tutmak zorundayız: Bir yanda ABD’nin siyasal ve iktisadi gücünün 1990’lar boyunca dünyanın kilit alanlarında, özellikle Orta Doğu/Körfez bölgesi, Latin Amerika, Asya ve Avrupa’da görece gerilemesi söz konusu; buna, Kosova, Makedonya, Sırbistan gibi görece önemsiz Balkan devletlerinde ABD’nin nüfuzunun artması eşlik ediyor. Öbür yanda ABD’nin iktisadi çıkarlarının çok uluslu şirketler ve bankalar aracılığıyla Üçüncü Dünya’ya yayılması, bu yayılmayı destekleyen kukla rejimlerin yavaş yavaş zayıflamasıyla örtüşüyor. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası mali kurumlar yapısal uyum politikaları, serbest ticaret öğretileri ve özelleştirme yönergeleriyle yerel ekonomilerin servetini o denli kuruttu ki, kukla rejimler parçalanıp zayıflıyor, özel kesim seçkinleri ile siyasetçiler el ele verip hazineyi yağmaladıkça da yolsuzluğa batıyor.
Emperyal denetim yapısının zayıflaması, bu rejimlerin aşırı sömürü amacıyla uluslararası mali kurumlara olan bağımlılığının artık bir engel haline gelmiş olması demektir. "Üçüncü Dünya"nın yoksullaşmış ve harap olmuş ülkeleri üzerindeki dolaylı emperyal denetim, işe yarar bir araç olmaktan çıktı. Gazeteci Martin Wolf, Financial Times (10.10.2001)’da bir "yeni emperyalizm" çağrısı yapıyor: kısa ve öz olarak, "yeniden yapılandırılacak" ekonomilere yapısal uyum planlarının dayatılması ve üçüncü dünya ülkelerinin bağımlılığının güvence altına alınmasında bombaların ve deniz piyadelerinin IMF memurlarına yardımcı olmaları söz konusu. Wolf şöyle yazıyor: "Başarısız [yağmalanmış ve tüketilmiş] devlet sorununun üstesinden gelmek için gerekli olan, sofu niyetler değil, açık ve örgütlü bir zorlayıcı güçtür." Bir başka deyişle: Afganistan, Yugoslavya, vb.’deki gibi emperyal savaşlara yeni emperyalist fetihler eşlik edecektir. Yeni emperyalizmin anlamı "yeniden sömürgeleştirme"dir ve bu süreç Latin Amerika’da işler haldedir.
Körfez Savaşı’nın sonu ve (Baba) Bush’un başkanlığından 7 Ekim 2001’e dek ABD, Balkanlar ve Orta Amerika’daki (yani çevredeki) askeri çatışmaları kazandı; stratejik bölgelerde ise ciddi bir nüfuz kaybına uğradı. Aynı şekilde, ABD ekonomisi, 1995–1999 arasında minyatür bir spekülatif hızlı büyümeden geçti; daha sonra ise binyıl dönümünde, derinleşen bir durgunluğa girdi. Çevredeki zaferler ile spekülasyon köpüğünün birleşimi, yapısal zaafların derinleşmekte olduğunu gizledi.
Orta Doğu’da ABD’nin, İran hükumeti ile Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini devirme ya da soyutlama stratejisi tam bir başarısızlığa uğradı. Bu rejimler, varlıklarını sürdürmekle kalmadı; ABD boykotunu fiilen kırdı. ABD’nin İran’a karşı olan yaptırımlarını de facto etkisiz hale getirenler arasında Japonya, AB ve Arap devletleri dahil, ABD’nin müttefiklerinin çoğu yer alıyordu. Yeniden canlanan OPEC ülkeleri arasına alınan İran, Rusya ile nükleer enerji anlaşmaları, Japonya ile petrol sözleşmeleri, ABD dışında her büyük ülkeyle yatırım ve ticaret anlaşmaları imzaladı. ABD çok uluslu şirketleri bile, üçüncü taraflar aracılığıyla İran ticaretinden pay aldı.
Irak da yeniden OPEC’e kabul edildi; Körfez devletlerinin toplantılarına, Arap zirvelerine ve uluslar arası İslam Konferanslarına üye olarak katıldı. Irak, "kaçakçılar" aracılığıyla ve Türkiye ile Suriye üzerinden geçirerek "gizlice" milyonlarca varil petrol sattı. "Transit rejimleri" ile Batı Avrupalı tüketicilerin bu durumdan haberli oldukları besbelliydi.
Filistin ayaklanması ve Arap rejimlerinin (ABD kuklaları dahil) buna oy birliğiyle verdiği destek, İsrail devletiyle olan yakın bağlarını sürdüren ABD’yi yalnız bıraktı. Kuzey Afrika’da Libya, AB ve Avrupa petrol şirketleriyle, özellikle İtalya ile güçlü iktisadi ilişkiler, birçok NATO üyesiyle de diplomatik ilişkiler geliştirdi.
Böylece ABD’nin kara listesinin başında yer alan üç stratejik petrol üreticisi ülke, nüfuzlarını ve dünyanın geri kalan bölümüyle olan bağlarını arttırarak, ABD’nin, Körfez Savaşı’nı hemen izleyen dönemde bölgede kurmuş olduğu boğucu hakimiyeti gevşetmeyi bildi. Balkanlar’da Baba Bush’un "Yeni Dünya Düzeni" darmadağın olmuş, geri kalmış, mafya yuvası Arnavut illerindeki mini vasal devletlere indirgenmişti.
ABD’nin güç kaybının bir başka işareti, Asya ve AB’de ABD aleyhine biriken dış ticaret fazlalarında görülen büyük artıştı. 2000 yılında ABD, 430 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı verdi. Batı Avrupa’daki 350 milyon tüketici, giderek artan bir ölçüde Avrupa malları satın alıyor, AB ticaretinin üçte ikisinden çoğu Avrupa içerisinde yer alıyordu. Latin Amerika’da çok uluslu Avrupa şirketleri, özellikle İspanyollar, özelleştirilmiş kârlı işletmelerin satın alınmasında ABD’li rakiplerinden daha yüksek fiyat teklif edebiliyordu.
Siyasal açıdan ABD’nin üstünlüğü, özellikle Latin Amerika kıt’asında birçok kez çetin sınavlarla karşı karşıya kaldı. Bunlar arasında Kolombiya’daki güçlü gerilla hareketini, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez’i, Ekvador, Brezilya ve başka yerlerdeki kitle hareketlerini sayabiliriz. Arjantin ekonomisinin çökmesi, kıt’adaki genel iktisadi bunalım ve buralardaki kukla hükümetlerin uğradığı büyük meşruiyet kaybı da, ABD’nin gücünün yeni sömürgeleştirilmiş eyaletlerinde zayıflayışının birer göstergesi oldu.
Kitlelerin Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve başka yerlerde "küreselleşme karşıtı hareket"e, özellikle onun "antikapitalist" kesimlerine akın edişi, Vaşington’un imparatorluk dostu yeni yatırım ve ticaret kuralları dayatma gücünü şüpheli bir duruma soktu.
Stratejik bölgelerde nüfuzunun gerilemesi, içte iktisadi bunalımların ağırlaşması, spekülasyon köpüğünün (bilgi teknolojisi, biyoteknoloji, fiber optik) patlaması karşısında Vaşington, dış politikasını askerileştirip (Kolombiya Planı) tek yanlı devlet kararları yoluyla saldırganca "karşılaştırmalı üstünlükler" peşinde koşmaya karar verdi: Rusya ile anti–balistik füze anlaşmasının, Kiyoto Anlaşması’nın ilgası, Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanınmaması, biyolojik savaşı ve antipersonel mayınları yasaklayan anlaşmaların ortadan kaldırılması, vb. ABD’nin Latin Amerika’da nüfuzunun azalmasına karşı durmak için Vaşington, Avrupa rekabetini sınırlayıp ABD üstünlüğünü arttıracak Latin Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını (İspanyolcada ALCA) zorla kabul ettirdi. Ne var ki bölgedeki beş kilit ülkeden dördünde buna karşı güçlü bir direniş vardı: Brezilya, Venezuela, Kolombiya ve Arjantin.
ABD imparatorluğunun iktisadi temellerinin iktisadi ve siyasal sebeplerden dolayı zayıflamakta olduğunu gösterir işaretler karşısındayız. İktisaden ABD imalat sanayii kesimi, 18 aydır durgunluktaydı ve bu eğilim 2002 yılında devam etmekte. Bilgi teknolojisi, fiber optik tekniği ve biyoteknolojiye yatırılmış olan yüz milyarlarca dolar yok oldu. Kazançlar daralırken binlerce firma iflas ediyor. Gerek "eski", gerekse "yeni" ekonomiler derin ve uzayan bunalımlar içinde.
Finansal ve spekülatif borsa kesimleri, ABD’deki ve dünya ekonomisindeki belirsiz siyasal–psikolojik koşullara fazlasıyla bağlıdır. 11 Eylül’ün ardından borsada görülen dikine düşüş ve 7 Ekim’i izleyen keskin toparlanma bu belirsizlik durumunu yansıtıyor. Daha özgül olarak ABD hisse senedi ve tahvil piyasaları, yerel spekülatörlere olduğu kadar denizaşırı yatırımcılara da fazlasıyla bağlıdır. Bu zengin yatırımcıların olsun, ABD’li hempalarının olsun ABD’de yatırım yapmalarının sebepleri, iktisadi olduğu kadar siyasaldır: Özel servetleri için güvenli ve istikrarlı limanlar ararlar. 11 Eylül, iktisadi ve askeri kudretin merkezlerinin bile saldırı ve yıkıma açık olduğunu gösterdiği için bunların güvenini sarsmıştı. Kitlesel sermaye kaçışı bundan kaynaklandı.
7 Ekim saldırısı, İmparatorluk’un dünya çapında heybetli karşı taarruzu ve Afganistan’ın tahribi, yatırımcıların güvenini yeniden uyandırarak önemli bir sermaye akışına ve borsada geçici bir toparlanmaya yol açtı. Pentagon’un benimsediği topyekün savaş stratejisi, şu ya da bu siyasal gerekçeye, hatta gelecekteki petrol boru hatlarına olduğu kadar, tüketicilerin emperyal gücün yenilmezliğine ve güvenliğine olan güvenini yeniden kazanmaya yönelikti. Görünüşe göre borsa davranışı, özellikle ABD hisse senedi ve tahvil piyasasındaki büyük çaplı, uzun dönemli yabancı yatırımcılar, en az ABD ekonomisinin fiili başarımı kadar "güvenlik" gerekçelerinden de etkilenmektedir. Borsa ile reel ekonomi arasındaki ters ilişki aykırılığı da buradan kaynaklanıyor: Reel ekonominin bütün iktisadi göstergeleri eksi büyümeye doğru gerilerken borsa 11 Eylül öncesi düzeylerini geçici olarak yeniden yakaladı.
Ne var ki yatırımların bu siyasal temellerinin sınırları vardır. Uzayan eksi büyüme ve azalan kârlar (ya da artan zararlar), toparlanmayı eninde sonunda kesinlikle sona erdirecek, borsada bir kez daha keskin bir düşüşe yol açacaktır.
Teorik açıdan önemli olan nokta, İmparatorluk’un iktisadi temelleri zayıfladıkça, emperyal devletin rolünün artmasıdır. İmparatorluk, devlet müdahalesine daha da bağımlı hale geliyor; böylece emperyal devlet ile çok uluslu şirketler dahil yatırımcılar arasında var olan sıkı bağları açığa çıkarıyor.
Aynı şekilde, emperyal devletin askeri bileşenleri, "yatırımcı güveni"ni yeniden sağlamakta, hasım tarafları şiddetle bastırıp yıldırarak, bocalayan yeni sömürge rejimleri destekleyerek, ABD’li yatırımcıları kayıran, Avrupalı–Japon rakiplere ise zarar veren ticaret anlaşmalarını (LAFTA) dayatarak, gittikçe ağır basan bir rol oynuyor (Körfez ve Orta Doğu’daki askeri harekatlarla).
Uluslararası mali kurumlara (DB ve IMF) daha çok bağlı olan 1980–90’ların eski emperyalizmi yerini yeni bir askeri harekat emperyalizmine bırakıyor: Yeşil Bereliler, kelebek kravatlı IMF/DB memurlarının yerini alıyorlar.
Emperyal devletin fetih ve ABD’nin gücünün genişletilmesi açısından merkezi önemi, küreselleşme karşıtı hareketin, "küresel şirketlerin özerkliği"ne inanan Susan George, Toni Negri, Ignacio Ramonet, Robert Korten, vb. gibi önemli kuramcılarının temel varsayımını çürütüyor. Onların, yoksulluk, egemenlik ve eşitsizliğin yaratılışında dünya pazarının merkezi rolünü vurgulayışları şimdiki bağlamda bir tarih yanılgısıdır. Avro–Amerikan emperyal devletleri daha çok ülkeyi fetih ve işgal etmek üzere asker gönderir, milyonları mahveder, yerinden yurdundan eder, yoksulluğa sürüklerken, kaybedilecek vakit yoktur. Günün büyük ihtiyacı, küreselleşme karşıtı bir hareketten antiemperyalist bir harekete hemen geçmek, "süper devletler"in özerk çok uluslu şirketlerin egemenliği altında olduğu yolundaki yanlış varsayımların yerine, emperyal devletlerle iç içe geçmiş çok uluslu şirketler gerçekliğini koymaktır.
Bu açıdan bakıldığında, nesnel olanakları önemli yapısal değişmelere dönüştürmenin merkezinde yatan sorun siyasal iktidardır. Toplumsal hareketler milyonlarca insanı seferber etti; bu insanlar yerel düzeyde sayısız değişmeler gerçekleştirdiler, yeni ve umut verici bir toplumsal bilinç düzeyi yarattılar; bazı durumlarda da, yerel yönetimleri denetleyerek ya da etkileyerek kitle seferberlikleri yoluyla egemen sınıflardan ödünler kopardılar. Ne var ki bu hareketlerin mevcut devlet iktidarına siyasal bir alternatif oluşturduğunu söyleyebilmek için, daha pek çok sorunun çözülmesi gerekiyor.
n Siyasal düzlemde bu hareketler olumlu ve önemli olan bir dizi programatik talep ve alternatif sunsalar da, gelişme halindeki emperyal sistemin doğası, çelişkileri ve bunalımların karakteri konusunda teorik bir anlayıştan yoksundur.
n Kentsel ve kırsal hareketler arasında, iç bölgeler ile kıyı bölgeleri arasında uyumsuzluk, eşit olmayan gelişme, hareketlerin bazıları içerisinde de kişilere, taktik farklarına, vb. dayalı rekabetler söz konusudur. Mevcut hareketler, bir tek tutarlı hareket içinde birleşseler, devlet iktidarına meydan okumaya önemli ölçüde yaklaşırdı.
n Birçok hareket, militan eylemler yapıp köktenci programlar öne sürseler de pratikte, çok sınırlı ödünler elde etmek uğruna sürekli müzakerelere girişiyor; böylece hareketlerini rejimi devirebilecek bir güç haline getirmek yerine, sistem içerisindeki birer pressure group’a (baskı grubu) indirgiyor.
Önümüzdeki zorlu sınav, halkın dolaysız taleplerine uyarlanmış, ama sosyalist bir alternatifin inşasını mücadelenin merkezine yerleştiren bir geçiş programının nasıl geliştirileceğidir. İmparatorluğun güdümündeki bağımlı rejimlerde giderek artan otoriter eğilimler demokratik ve antiemperyalist kitle hareketlerinin inşasını gerekli kılıyor.
Tehlikeli ve umutlu zamanlarda yaşıyoruz. Tehlikeler iki yüzü keskin kılıç gibi: hem İmparatorluk hem sol için. Mücadele sürüyor.
__________________
* Çevirenin (Nail Satlıgan) notu: Bu yazı, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenen 2. Dünya Sosyal Forumu toplantısında tartışılmak üzere dünya solunun önemli şahsiyetleri tarafından kaleme alınan tebliğlerden birisinin özetlenmiş versiyonudur. Yazar James Petras, yıllarca ABD’nin Binghampton Üniversitesinde siyaset bilimi ve sosyoloji profesörlüğü yaptı. Bu süre içindeki yayınlarıyla, dünyanın başta gelen Marksist Latin Amerika uzmanı olarak tanındı. Birkaç yıldan beri Arjantin’de işsizler hareketi ve mücadelesi içinde yer alıyor.
Petras, şu sıralarda, Michael Hardt ile Antonio Negri’nin İmparatorluk kitabına ve yaklaşımına yönelttiği sert ve susturucu eleştirileriyle dikkati çekiyor. Bu bakımdan, yazıda sık sık "imparatorluk" terimini ve bu kelimenin Batı dillerindeki karşılığından türetilen "emperyal" sıfatını kullanması yanıltıcı olabilir. Negri’ye göre günümüzde emperyalizm bitmiştir; onun yerini "devletsizleşmiş" ve "ülkesizleşmiş" bir "imparatorluk" almıştır. Petras için ise "imparatorluk", merkezinde emperyalist ABD’nin, ikincil olarak da Avrupa emperyalizminin yer aldığı bir devletler sistemi olarak emperyalizmin ayrılmaz bir parçası ve tamamlayıcısıdır. Bu açıdan Petras’ın terminolojisinde "imparatorluk" ve "emperyal", hemen her yerde "emperyalizm" ve "emperyalist"le eş anlamlıdır.
Yazının (kısaltılmamış) aslı Marxism Alive dergisinin Aralık 2001 tarihli 4. sayısında (www.marxismalive.org/petras4ing.html) yayımlandı.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
“...Nerededir öyleyse Almanyanın kurtuluşunun olumlu çıkar yolu?
Kökten zincire vurulmuş bir sınıfının, sivil toplumda olup da sivil toplumdan olmayan bir sınıfın; bütün zümrelerin dağılması demek olan bir zümrenin; çektiği evrensel çileden ötürü evrensel bir karakter kazanan, belirli bir haksızlığa değil, hepten haksızlığa uğradığı için belirli bir hakkın davasını gütmeyen, beratını tarihten değil, sadece insanlığından alan, Alman siyasi düzeninin sonuçlarına tek-yanlı bir muhalefetle değil, bu düzenin temel varsayımlarına toptan muhalefetle karşı çıkan bir kesimin; ve nihayet, toplumun bütün diğer kesimlerinden kendini kurtarmadıkça ve böylelikle toplumun bütün diğer kesimlerini de kurtarmadıkça kendini kurtarması mümkün olmayan, tek kelimeyle, insanın tastamam yitirilişi olduğu için kendini ancak insanın tastamam yeniden-kazanılmasıyla bulabilecek olan bir kesimin ortaya çıkışında. Toplumun belirli bir zümre olarak bu çözülüşü, proleteryadır.
Almanya’da proleterya, gelişen sanayi hareketinin bir sonucu olarak belirmeye başlamıştır. Çünkü proleteryayı meydana getiren, kendiliğinden oluşan yoksullar değil, suni olarak yoksullaştırılan insanlardır; toplumun ağırlığı altında mekanik olarak ezilen insan yığınları değil, toplumun, en çok da orta tabakanın, zecri çözülüşünün ortaya saldığı yığınlardır...
Proleterya, bugünedek varolagelen dünya düzeninin dağılışını haber vermekle, kendi varlığının sırrını ilan etmekten başka bir şey yapmamaktadır, çünkü proleterya o dünya düzeninin dağılışının ta kendisidir. Proleterya, özel mülkiyetin inkarını talep etmekle, sadece, toplumun onun (proleteryanın) ilkesi kıldığı bir şeyi, kendisinin dahli olmadan toplumun olumsuz sonucu olarak onun yapısına sokulmuş olan bir şeyi, toplumun bir ilkesi kılmaktadır. O halde proleterya, kurulmakta olan dünya üzerinde kendisinin hak sahibi olduğunu görmektedir: ata atım der gibi halka halkım diyen Alman kralının bugüne kadar var olmuş olan dünya üzerinde hak sahibi olması gibi.Kral, halkı özel mülkü ilan etmekle, özel mülk sahibinin kral olduğunu ilan etmekten başka bir şey yapmamaktadır.
Nasıl felsefe maddi silahını proleteryada buluyorsa, proleterya da manevi silahını felsefede bulur. Düşüncenin şimşeği halkın bu soylu toprağına bir kere düştümüydü, Almanların kurtuluşa varıp insan olmaları gerçekleşecektir.
Sonucu özetleyelim:
Almanya’nın pratikte mümkün tek kurtuluşu, insanı insanın en yüce özü ilan eden teorinin öngördüğü kurtuluştur. Almanya’da Ortaçağ’dan kurtulmak, ancak, Ortaçağ’a karşı kazanılan parça bölük zaferlerden de kurtulmakla mümkündür. Almanya’da her bir çeşit boyunduruk kırılmadan hiç bir boyunduruk kırılamaz. Almanya’nın esası değişecekse, Almanya esastan değişmelidir. Alman’ın kurtuluşu insanın kurtuluşudur. Bu kurtuluşun kafası felsefe, yüreği proleteryadır. Proleterya ortadan kaldırılmadıkça, felsefe gerçekliğe kavuşturulamaz; felsefe gerçekliğe kavuşturulmadıkça, proleterya ortadan kaldırılamaz.
Gerekli bütün iç şartlar yerine geldiğinde, Alman yeniden-dirilişinin günü Gal Horozu’nun* ötüşüyle ilan edilecek.”
- Ayrıntılar
- Seyhan Erdoğdu
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
Sosyal sınıflar, toplumsal üretim sistemi içerisindeki tarihsel olarak belirlenmiş yerleri ile tanımlanırlar. Bu yerin tanımında, büyük insan kümelerinin üretim araçlarıyla olan ilişkileri, toplumsal emeğin örgütlenmesinde oynadıkları rol, sahip oldukları toplumsal zenginliklerin elde edilme biçimi ve bu zenginlikten aldıkları payın büyüklüğü hesaba katılır.
Sosyal sınıfların varlığı, sınıf çelişkilerinin ve sınıf çatışmalarının varlığı ile birlikte biçimlenir; bir başka ifadeyle sosyal sınıf olgusu, sınıf çelişkisi ve çatışması ile birlikte oluşan tarihsel bir süreçtir. Bu nedenle sosyal sınıf olgusu, sınıfların politik ve ideolojik eylemlerini de kapsar.
İşçi sınıfı üzerine yapılacak bir çalışmanın, sosyal sınıflara ilişkin bütün bu öğeleri, hem de dünya düzeyinde ve tarihsel bir perspektifle içermesinin gerekeceği açıktır.
İşçi sınıfını oluşturan büyük insan kümesinin sayısı, cinsiyeti, yaş grupları, eğitimi, sektörel dağılımı, meslekleri, çalışma koşulları, kazanç düzeyleri, işsizlik ve eksik istihdamına ilişkin verilerin değerlendirilmesi, özellikle zaman serileri halinde ifade edildikleri zaman, işçi sınıfına ilişkin çözümlemeler için bir başlangıç çerçevesi oluştururlar. İşçi sınıfına ilişkin sayısal verilerin, güvenilir, kapsamlı ve zaman içinde ve uluslararası verilerle karşılaştırılabilir nitelikte olması, bu çerçevenin sağlamlığını güçlendiren bir unsurdur.
Türkiye'de ücretlilere ilişkin veriler, çalışma yaşamı üzerine bilgi derleyen pek çok kurum ve kuruluşun yayınladıkları kaynaklarda bulunabilir. Ancak çeşitli kurum ve kuruluşlarca üretilen bu istatistikler, yöntem, kapsam ve referans dönemi bakımından birbirlerinden farklıdır.1
Bütün bu birincil kaynaklar arasında, Türkiye'de bir ücret veya maaş karşılığı ya da yevmiyeli çalışanlara ilişkin en kapsamlı verileri, 1988 yılında başlatılmış olan DİE Hanehalkı İşgücü Anketlerinde bulabileceğimizi söyleyebiliriz. Ancak 2000 yılından itibaren hanehalkı işgücü anketlerinde yeni bir seriye başlanmış olması işçi sınıfına ilişkin sayısal verilerin zaman serileri olarak kullanılmasını daha da zorlaştırmıştır.2
Gerek yeni serilerin, anketlerdeki yapısal değişikliklerden dolayı eski serilerle karşılaştırılabilir olma özelliğinin zayıflaması, gerekse konunun dergi sayfalarına sığmayacak genişlikte bir tablolaştırma gerektirmesi nedeniyle, bu yazımızda zaman içindeki değişim eğilimlerini ortaya koymadan, ücretliler için, 2000 yılı DİE Hanehalkı İşgücü Anketi Sonuçlarına dayanan bir durum saptaması yapacağız.
Anketlerde, istihdam edilenler, işteki durumlarına göre "ücretli, maaşlı, yevmiyeli"; "kendi hesabına çalışan"; "ücretsiz aile işçisi" ve "işveren" olarak gruplandırılmıştır.3 Bizim kısaca "ücretliler" olarak adlandırdığımız ve sosyal sınıf anlamında işçi sınıfına denk gelen insan kümesi, ücret karşılığı çalışan işçiler, maaş karşılığı çalışan memurlar ve mevsimlik, arızı, geçici işlerde yevmiyeli olarak çalışan işçilerden oluşmaktadır.
Anketlerde ücretlilere ilişkin veriler, yaş grubu, cinsiyet, eğitim, ekonomik faaliyet, meslek grubu,4 fiili çalışma süresi, eksik istihdam, işyeri büyüklüğü, işyeri durumu ve kayıtlılık durumuna göre, Türkiye geneli ve kent kır ayrımında verilmektedir.
Türkiye'nin toplam nüfusu 64.059.000'dir. Türkiye'de zorunlu eğitim 8 yıla çıkarıldığı için, Anketlerde, 15 yaşından küçüklerin işgücü piyasası içinde olmayacakları varsayılmaktadır. Toplam nüfus içinde 15 ve daha yukarı yaşta olanların sayısı 44.765.000'dir. 15 ve daha yukarı yaştaki, 44.765.000 kişi içinden, 22.029.000 kişi, işgücüne dahil olan kesimi oluşturmaktadır. İşgücüne dahil olanlar içinde, 20.578.000 kişi bir iş sahibidir, yani istihdama dahildir, 1.451.000 kişi işsizlerden oluşmaktadır. İş sahibi olan, yani istihdamdaki 20.578.000 kişinin, 10.127.000 kişisi ücretliler kesimini oluşturmaktadır.
Bu veriler bize Türkiye'de işgücünün, çalışma çağındaki nüfusa oranının 2000 yılında %49.2 olduğunu göstermektedir. Bu oran OECD ülkelerine göre düşük bir orandır. (ABD %77.4, Fransa % 67.8 İspanya %63.9). Ayrıca Türkiye'de bu oranın son on yılda sürekli azaldığını görmekteyiz (1991 %57.6).
İşgücüne dahil olmayan nüfusun oransal büyüklüğünün görünen nedeni, bu nüfusun bir kısmının gizli işsizler olması (yaklaşık 2 milyon kişi)5 ve işgücü dışında kalan 11 971 000 ev kadınının varlığıdır.
Türkiye'de işgücünün bir özelliği sektörel dağılımında görülür. Türkiye'de toplam istihdamın %37'si tarım sektöründe iken, bu oran ileri kapitalist ülkelerde tek haneli bir rakamdır. (ABD %2.8, Fransa %4, İngiltere %1.6, İspanya %6.9). Bu sektörel dağılım, istihdamın yapısında da yansımakta ve Türkiye'de istihdam edilenler içinde ücretlilerin oranı %36.4 düzeyinde kalmaktadır. Bu oran yıllar içinde artıyor olmakla birlikte (1991 %20.1) diğer emekçilerin toplam oranına kıyasla (kendi hesabına çalışanlar: %24.8 ve ücretsiz aile işçileri: 20.6) düşük kalmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ise toplam istihdamın ezici çoğunluğu ücretlidir (ABD % 91.2, Fransa %88, İspanya %73. OECD: 1994).
Öte yandan Türkiye'de işgücü verilerinin doğru bir yorumunu yapabilmek için kadın ve erkeklerin, kentsel ve kırsal yerlerde işgücüne katılım oranlarına ayrı ayrı bakmak gerekir. Türkiye'de tüm işgücü piyasası cinsiyet temelinde ayrışmış durumdadır. Erkeklerin kentsel yerlerde işgücüne katılım oranı %70.7 (1991'de 76.7) iken kadınlarınki %17.2'dir (1991'de %16.3). Erkeklerin kırsal yerlerde işgücüne katılma oranı %77 (1991'de %81) iken, büyük çoğunluğu ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınların kırsal yerlerde işgücüne katılma oranı %38'dir (1991'de %54.8). Tarımın ekonomideki payının sanayi ve hizmetlere kıyasla gerilemesi, kırsal kesimde mülksüzleşme ve kırdan kente göç sürecine paralel olarak, kadının kırsal kesimde işgücüne katılımı hızla azalmakta ve kentsel yerlerde kadının işgücüne katılımında yaşanan sınırlı artış, bu istihdam dışına çıkışı engelleyecek bir ölçüye ulaşamamaktadır. Özetle kentsel istihdam erkek istihdamı olduğu gibi, ücretli statüdeki istihdam da bir erkek istihdamı olarak belirmektedir. 10 127 000 kişilik ücretliler ordusu % 80.8 oranında erkektir.
Ulus ötesi sermayenin yeni liberal programının Türkiye'deki uygulamaları, ABD, IMF ve Dünya Bankasının mali baskıları ve AB'nin, Birliğe tam üyelik vaatleri aracılığıyla hızlandırıldıkça, küçük üretici yığınların işçileşmesi (ve işsizleşmesi) ve toplam ücretliler içinde kadın sayısının artması beklenebilir.
Ücretlilerin %25'i 15-24 yaş grubunda, %60'ı 25-50 yaş grubunda, %15'i ise 50+ yaş grubunda bulunmaktadır. Bu görünümüyle Türkiye işçi sınıfında gençlerin ağırlığı, örneğin AB ülkelerine kıyasla daha fazladır (AB ortalaması: %12.8. ILO: 1998).
Özellikle kadın işçiler genç yaş gruplarında toplanmıştır (%35). Evlilik ve çocuk doğurmaya bağlı aile sorumlulukları, kadını 25 yaşından sonra iş gücü dışına iten bir unsur olmaktadır.
Ücretliler içinde gençlerin oranının göreli fazlalığı ücretlilerin vasıf yapısı konusunda da bir ipucu vermektedir. Genç iş gücü daha az eğitimli ve daha az vasıflı işgücü demektir.
Türkiye'de ücretlilerin %4'ü herhangi bir eğitime sahip olmayan ve bir kısmı da okur yazar olmayan işçilerdir. Yüzde 57'si ilk öğretimi, %24'ü lise ve dengi meslek okullarını bitirmiştir. Yüksek okul veya fakülte bitirenlerin oranı %15'tir.
Kadın ücretliler, eğitim durumu açısından erkeklere göre çok daha vasıflıdır. Kadınlarda lise ve dengi okul mezunu oranı %31.5, erkeklerde %22'dir. Kadınlarda yüksek okul ve fakülte mezunu oranı %28, erkeklerde %12'dir. Kadın ücretlilerin %60'ı lise ve üstü bir eğitime sahiptir. Bu durum işgücü piyasasındaki ayrışmanın ortadan kaldırılmasında kız çocukların eğitiminin önemini göstermektedir. Ayrıca sendikaların ve siyasal partilerin kadın politikalarının oluşturulmasında da bu gerçek özellikle göz önünde tutulmalıdır.
Türkiye’de ücretlilerin yarıdan fazlası (%56), toptan ve perakende ticaret, lokanta ve oteller (%18); ulaştırma, haberleşme ve depolama (%6); mali kurumlar, sigorta, taşınmaz mallara ait işler ve kurumları, yardımcı iş hizmetleri (%5) ve toplum hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetlerden (%27) oluşan hizmet sektöründe çalışmaktadır.
İkinci önemli ekonomik faaliyet kolu imalat sanayiidir. İmalat sanayiinde çalışanların oranı %28'dir. İnşaat ve bayındırlık işlerinde çalışanlar %11, Elektrik, gaz ve su işlerinde çalışanlar %0.8, Madencilik ve taş ocakçılığında çalışanlar %0.7 Tarım, ormancılık vb. işlerde çalışanlar %4 oranındadır.
Ücretlilerin ağırlıklı olarak hizmet sektöründe çalışmaları ve bu eğilimin yıllar içerisinde artması dünyada işçi sınıfının yapısındaki değişime denk düşmektedir. Bu değişim işçi sınıfının yapısında yeni farklılaşmalara yol açmaktadır. Ücretlilerin giderek daha fazla bölümünün hizmetlerde çalışıyor olması, "fabrikalarda ve maden ocaklarında kitlesel üretim yöntemleri ile tam gün çalışan erkek işçiler"den oluşan ve sendikal üyelikleri ve politikaları biçimlendiren işçi sınıfı profilini farklılaştırmaktadır. Hizmetlerin, küçük işletmeciliğe, kadın istihdamına, esnek çalışma biçimlerine uygun yapısı yeni işçi kategorilerini öne çıkartırken, sendikasızlaştırmayı da güçlendiren bir unsur olmaktadır.
Türkiye'de ücretlilerin yaklaşık %7'si haftada 35 saatin altında çalışmaktadır. %51'i, 36-59 saat, %42'si ise 60 ve daha fazla saat çalışmaktadır. Bu veriler bize Türkiye'de kısmi çalışmanın yaygın olmadığını göstermektedir. Kısmi çalışanların toplam ücretliler içindeki oranı gelişmiş kapitalist ülkelerde daha yüksektir. İşçilerin %42'sinin, haftada bir gün dinlenmek üzere günde 10-12 saat çalışıyor olmaları, yani fazla çalışma olgusu, Türkiye'de çalışma yaşamının önemli bir gerçekliği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde kısmi çalışmanın kadın çalışması olarak geliştiği bilinmektedir. Türkiye'de de kısmi çalışanların yaklaşık %31'i kadındır. Kadın ücretliler içinde kısmi çalışanlar oranı (%11) erkeklerdeki orana göre (%6) daha fazladır.
Ücretlilerin %38'i mikro işletme diyebileceğimiz 1-10 işçi çalıştıran işyerlerinde çalışmaktadır. 10-24 kişi çalıştıran işyerlerinde çalışanların oranı %18.5; 25-49 kişi çalıştıran işyerlerinde çalışanların oranı %10'dur. Genel kabul gören tanımla küçük işletme diyebileceğimiz 10-49 kişi çalıştıran işyerlerinde çalışanların oranı ise toplam %28.5 olmaktadır. 50'den fazla işçi çalıştıran orta ve büyük işyerlerinde çalışanların oranı %33'tür.
Ücretlilerin çalıştıkları işyerlerini büyüklüklerinin yanı sıra düzenli, düzensiz olarak da ayırabiliriz.
Ücretlilerin %28'i kamuya ait, %56'sı ise özel kesime ait düzenli işyerlerinde çalışmaktadırlar. Ücretlilerin %16'sı, tarla, pazar yeri, seyyar işyeri, ev dahil olmak üzere düzensiz işyerlerinde çalışmaktadır.
Evde çalışan toplam 245 000 kişinin, 66 000'i parça başı ücret karşılığı çalışan ve çoğunluğu kadın olan işçilerdir. Eve iş verme sisteminde çalışan işçiler 1475 sayılı İş Kanununa göre işçi kabul edilmemekte ve yasal olarak kayıt dışında tutulmaktadır. Ev işçileri sanayide, konfeksiyon, nakış işlemeciliği, halıcılık, deri, cam işlemeciliği, kalem montajı, çinicilik, seramik, konservecilik gibi emek yoğun iş kollarında, basit ekipmanla ve parça başı ücret sistemine göre çalışmaktadırlar. Ayrıca ayıklama, paketleme işlerinde, elektronik, elektrik dallarında, daktilo, faturalama, çeviri, çamaşır yıkama vb. gibi alanlarda ev işçiliği mevcuttur.
Ücretlilerin %51'i Sosyal Sigortalar Kurumuna kayıtlı olarak, %19'u ise Emekli Sandığına kayıtlı olarak çalışmaktadır. Ancak Türkiye'de çalışma yaşamının önemli özelliklerinden biri de kayıt dışı işçi çalıştırmanın yaygınlığıdır. DİE verilerine göre ücretlilerin %30'u (yaklaşık 3 milyon işçi) kayıt dışı olarak çalışmaktadır.
Kaçak işçilik, geleneksel olarak inşaat gibi bazı işkollarında çalışan düşük vasıflı, mevsimlik veya geçici işçilerde görülürdü. Ancak günümüzde işgücü maliyetlerini düşürmek için hemen her tür işletmede kullanılan bir istihdam biçimi halini almıştır.
Kaçak işçilerin çalıştığı bazı işyerlerinin kendileri de kaçaktır, yani yalnızca istihdam alanında değil, her alanda kayıt dışı çalışmaktadırlar. Özellikle pek çok mikro işletme tümüyle kayıt dışı çalışmaktadır. Bu tür işletmelerde kayıt dışı çalışma ile kaçak işçilik birlikle yürümektedir.
İşyerlerinin kendisi kaçak olmamakla birlikte, özellikle küçük işletmelerde çalışan işçilerin sigortalanmaması veya belirli dönemlerde sigorta kapsamından çıkarılması ile kaçak işçi çalıştırılması son derece yaygındır.
Ekonomik kriz koşullarında zorlanan orta ve küçük boy işletmelerin, istihdamda hatta işletme faaliyetlerinin tümünde kayıt dışına kaymaları, büyük işletmelerin de taşeronlaşma, fason üretim, eve iş verme, tele çalışma vb. gibi esnekleşme stratejilerine daha çok başvurmaları ile bu sayı her geçen gün artmaktadır.
Kaçak işçiliğin yaygın bir biçimi de "çift bordro" kullanmak, yani kayıtlarda işçiyi asgari ücretli ya da düşük ücretli göstererek işçinin işgücünün bir bölümünü kayıt dışı koşullarda satın almaktır.
Resmi veriler kaçak işçiliğin boyutlarını yeterince yansıtmamaktadır. Kayıt dışı çalıştırılan emekliler, başta medya kuruluşları olmak üzere stajyer adı altında kayıt dışı çalıştırılan işçiler vb. kaçak işçiliğin boyut ve çeşidinin daha geniş olduğunun ipuçlarını vermektedir.
Bugün Türkiye'de gün geçtikçe boyutu büyüyen ve istatistiklere dahil edilmeyen bir kesim de yabancı kaçak işçiliktir. Türkiye'de 1 milyonun üzerinde yabancı kaçak işçi çalıştığı tahmin edilmektedir.
Sovyet sisteminin çöküşünden sonra, Orta ve Doğu Avrupa'daki eski sosyalist ülkelerden, eski Sovyetler Birliği ülkelerinden Türkiye'ye gelip kaçak olarak çalışanların sayısında büyük bir patlama olmuştur. Ayrıca Iran, Irak, Pakistan, Afganistan, Bengaldeş gibi yoksul Asya ülkelerinden gelen kaçak işçilerin sayısında da büyük bir artış vardır. Bazı ülkelerdeki anti demokratik uygulamalar, savaşlar, etnik ve dinsel çatışmalar da bu artışı hızlandıran bir unsur olarak etkisini göstermektedir. Açlığın pençesinde kıvranan sahra altı Afrika ülkelerinden gelen kaçak işçiler de giderek artmaktadır.
Türkiye hem nihai adres olarak, hem de Avrupa Birliği ülkelerine giderken geçilecek bir ara adres olarak kaçak işçileri çeken bir merkez haline gelmiştir. Bu işçilerin büyük çoğunluğu, düşük ücretli, hiç bir sosyal güvencesi olmayan işlerde çalışmakta, insanca yaşam koşullarının asgarisine sahip bulunmamaktadır. Kaçak işçilik yalnızca kaçak işçilerin köle gibi çalıştırılmalarına neden olmakla kalmayıp, Türkiye'deki işçilerin de çalışma ve yaşam koşullarını aşağıya çeken bir etki yaratmaktadır.
DİE Hanehalkı İşgücü Anketleri (2000), 15 yaşın altında olanları işgücü piyasasının dışında varsaydığından çocuk işçilerle ilgili veriler bu yayında yer almamaktadır.
DİE'nin Çocuk İstihdamı Anketi Sonuçlarına göre ise, Türkiye'de 6-14 yaş grubundaki çocuk nüfusu 12 milyondur. Bu çocukların 1 milyon üzerindeki bölümü çalışan çocuktur. Bu çocukların yaklaşık 200 000 kadarı ücret karşılığı çalışmaktadır.
Türkiye'de yoksulluk, eğitim sisteminin beklentileri karşılayamaması, küçük ve orta boy işletmelerin ve kayıt dışı işletmelerin çocuk emeğini ucuz işgücü olarak kullanmaları çocuk işçilik sorununun arkasında yatan temel nedenlerdir.
Çalışan çocukların büyük bir bölümü küçük işletmelerde ve haftada 40 saatten fazla çalışmakta, asgari ücretin altında ücret almakta ve gelirlerini ailelerine vermektedir.
3308 sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanunu’na tabi stajyerler ve öğrencilerin öğrenci statüsünde kabul edilmesi ve işçi sayılmaması çocuk işçiliği olduğundan az göstermektedir. Oysa meslek eğitimlerini işyerlerinde gören bu çocuklar ve gençler aynı işyerinde çalışan işçilerle benzer işleri yapmakta, aynı çalışma ortamı içinde tehlikelere maruz kalmaktadırlar. 1995 verilerine göre Türkiye'de Çıraklık Eğitim Merkezinde 200 000 çırak eğitim görmektedir.
Eksik istihdam bir iş sahibi olduğu halde, ekonomik nedenlerle haftada 40 saatten az çalışmak zorunda kaldığı için, gelir azlığı nedeniyle ya da esas mesleğinde çalışmadığı için iş arayanlardan oluşur.
Türkiye'de eksik istihdam edilenlerin toplamı, 1.541.000 kişidir (Eksik istihdamda olanların işgücüne oranı: %7). Bu kişilerin 933 000'i ücretlidir. Eksik istihdam edilenlerin yaklaşık %79'u gelir azlığı nedeniyle iş aramaktadır. Eksik istihdam edilen ücretlilerin %81'i de aynı nedenle iş aramaktadır.Toplam işsiz sayısı 1451 000, işsizlik oranı ise %6.6'dır. Eksik istihdamla birlikte işsizlik oranı %13.6 olmaktadır. İşsizler içinde eğitimli genç oranı %21.7'dir.
%13.3 oranındaki bir işsizlik ve eksik istihdam oranının Türkiye’deki işsizlik düzeyinin gerçekçi bir ifadesi olmadığını belirtmek gerekir. İşgücüne dahil olmayan nüfus arasında sayılan işsizler, genç emekliler, ev kadınları bu oranın çok üzerinde bir gizli işsizlik sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Ayrıca özellikle tarım kesiminde kendi hesabına ve ücretsiz aile işçisi konumunda çalışan pek çok kişi aslında gizli işsizdir. Türkiye'de işgücüne katılma oranının OECD ülkelerinin çok altında olmasının arkasında yatan gerçek de işgücüne dahil değilmiş gibi görünen geniş yığınların aslında işsiz kitleler olmasıdır.
Türkiye'de sendikalı işçi ve memur sayılarına ilişkin güvenilir istatistikler mevcut değildir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Çalışma Hayatı İstatistiklerine göre (2001 Ocak) Türkiye'de toplam sigortalı işçi sayısı 4 521 080'dir. Bu işçilerin 2 580 927'si sendika üyesidir (%59). Buna göre Türkiye'de Sendika üyesi işçilerin 956 264'ü kamuda (%37), 1 624 663'ü özel kesimde (%63) çalışmaktadır. Sendikalı işçilerin %72'si TÜRK-İŞ, %13’ü DİSK, %11'i HAK-İŞ'e bağlı sendikalarda örgütlüdür. Ancak sendikalı işçilerin sayısına ilişkin bu veriler sağlıklı değildir. Sendikalardan edindiğimiz gayri resmi verilere göre sendikalı işçi sayısının iyimser bir tahminle 1 milyon civarında olduğu söylenebilir. 1999 ve 2000 yıllarında bağıtlanan Toplu İş Sözleşmeleri kapsamında olan işçilere ilişkin veriler de bu tahmini doğrulamaktadır.
Kamu çalışanları sendikalarında örgütlü memur ve sözleşmeli personel sayısına ilişkin toplu veriler mevcut değildir.
DİE İstihdam ve Ücret Yapısı Anketi (1994, s.83) sonuçlarına göre Türkiye'de sendikalı işçi-sendikasız işçi ücret farklılığı çok yüksektir. Toplu İş Sözleşmesi uygulanan işyerlerinde çalışanlar diğerlerine göre daha fazla kazanç elde etmektedirler. Bu fark saat ücreti bazında %127, yıllık kazanç bazında ise %170'tir. Gelişmiş kapitalist ekonomilerde %10-15 civarında olan sendikalı işçi ücret farklılığı, Türkiye'de özellikle kamu kesiminde çalışan sendikalı işçiler için yüksek bir orandadır.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Haziran 1998'de yapılan Yakın İzleme Anlaşması ve Aralık 1999'da yapılan Stand-by Anlaşması çerçevesinde, Türkiye'nin, ulus ötesi sermayenin çıkarlarına uygun bir biçimde, yeni liberal doğrultudaki ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşüm süreci hızlanmıştır. Türkiye'nin, Mart 2001'de, Avrupa Birliğinin Türkiye için Katılım Ortaklığı belgesine uygun olarak benimsediği Türkiye Ulusal Programı ve Şubat 2002'de IMF ile yaptığı yeni Stand-by anlaşması, yeni liberal yapılanmayı daha da derinleştirecek ve yaygınlaştıracaktır.
Mal ve hizmet ticaretinde, sermaye hareketlerinde serbestleşme, özelleştirme, tarıma ve küçük üreticilere verilen desteklerin kaldırılması, mülksüzleşme sürecinin hızlanması, kamunun her alanda küçültülmesi, yerelleşme, işgücü piyasalarında düzensizleşme ve ulusal düzeyde var olan demokratik mekanizmaların ve örgütlenmelerin (ulusal parlamentolar, ulusal yargı, ulus-devlet kurum ve kuruluşları, sendikalar, kitle örgütleri) ve dayanışmacı kültürlerin zayıflatılması şeklinde özetlenebilecek olan bu yeni liberal yapılanma, işçi sınıfının yapısında önemli değişiklikler yaratabilecek, yukarda özetle sunduğumuz işgücü ve işçi sınıfı profili de hızla değişebilecektir.
***
1. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE)nün 1955-1990 Genel Nüfus Sayımları aracılığıyla derlediği bilgiler ve 1988 yılından itibaren düzenli olarak uyguladığı Hanehalkı İşgücü Anketleri, Türkiye'de ücretlilere ilişkin temel kaynaklardır. Ayrıca DİE'nin İmalat Sanayi İstatistikleri, Maden İstatistikleri, Elektrik, Gaz ve Su İstatistikleri, Ticaret, Otel, Lokanta ve Hizmet İstatistikleri, İstihdam ve Ücret Yapısı, İstihdam ve Kazanç Anketi Sonuçları da ücretlilere ilişkin veriler içermektedir. İş ve İşçi Bulma Kurumu, Sosyal Sigortalar Kurumu, Çalışma Genel Müdürlüğü, Devlet Personel Başkanlığı, Emekli Sandığı, Yüksek Denetleme Kurulu ve Maliye Bakanlığı, ücretlilere ilişkin olarak derledikleri verileri kamu oyuna belirli aralıklarla sunmaktadır. İşveren sendikaları ve işçi sendikalarının da çalışma yaşamına ilişkin veri derledikleri görülmektedir.
2. Aslında 1988-1999 döneminde bu anketlerin soru kağıdı ve örnek tasarımında yapılmış olan bazı değişikliklerden dolayı, bu dönemde sunulan verilerin karşılaştırılabilirliği açısından da sorunlar mevcuttur.
3. İşteki Durum Sınıflandırması, Uluslararası İşteki Durum Sınıflamasına (ICSE) göre yapılmıştır.
4. Anketlerin 2000 yılında başlayan yeni serisinde işteki durum ve meslek durumu verileri mevcut değildir.
5. İş aramayıp işbaşı yapmaya hazır olanlar; iş arayıp son üç ayda iş arama kanalı kullanmayanlar; mevsimlik çalışanlar; ailevi, kişisel ve diğer nedenlerle çalışmayanlar.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 11 (Şubat/Mart 2002)
Rejim ve siyasal güçler
KIZILCIK
Halkın gündemi ve siyasal irade
Hayat ağacı
Dil yarası / ABD-Türkiye / HSBC... HSBC... HSBC... / Sermayenin kumbarasına atılan emekçi hayatlar / Susurluk suskunluğu / Ne gibi yönetmektir? / Vicdan / Devlet kime küçülüyor? / Alevi olmak ya da olmamak / 312'nin azizliği / Karzai kim? / Biliyor musunuz? / ...Menron / Bin çiçek açsın!
"Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı'ya önsöz"den
Karl Marx
Yozlaşıyoruz, niçin?
Hüseyin Hasançebi
Ufuk Uras'la görüşme (Görüşen: Kızılcık)
Piyasa topluma karşı
Yavuz Alogan
Ebruli hanımelleri mi, militanlık mı?
Saadet Özkal
Türkiye'de ücretliler
Seyhan Erdoğdu
Gecekonduda yaşayan kadınlar
Sema Erder
Çare küçülme değil, büyüme
Arslan Başer Kafaoğlu
Ekonomide bunalım
Orhan H. Aydın
Çalışanlar konuşuyor
Bir banka şube yöneticisi (Görüşen: Elif Yerli)
İmparatorluğun karşı-atağı
James Petras (Çeviri: Nail Satlıgan)
Küreselleşmenin öznesi
Yalçın Yusufoğlu
TKP adının dayanılmaz cazibesi
İ. Barut
KESK Genel Kurulu'na doğru
Zübeyde Atay Tüfekçi
Euro'nun yükü yalnız çalışanların sırtına binecek
Aleka Paparigha
Orduda barış hareketi
İsrail'de başka şeyler de oluyor
Kendini bilmek gerekir
Uygarlık bekçileri!
Sanat-Kültür-Kitap
Nazım'la gölgesi
T. A.
"Melankoli"
Ali Rıza Tura
"debunking Economics"
Gaye Yılmaz
İnternette Kızılcık turu
Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL) / Bağımsız İletişim Ağı (bianet)
Belge
Herşeye rağmen bir kez daha
ÖDP üyeleri
Sosyalizme ve kadın özgürlüğüne adanmış yaşam
Aleksandra Kollontay
Sayı 11'in tamamına buradan (PDF - 10,2 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma