- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Geçen sayımızda Halil Berktay’ın Taraf gazetesinde tefrika edilen, yakın siyasi tarihimizi (1978-2008) irdeleyen yazısının, Türkiye solunun bu tarih dilimindeki rolünü görmeye çalışan bölümünü eleştirmiştik. Yazı, solun yakın tarihi hakkında bildiklerimizin tümünü, ters bir açıdan baktığı için, tersyüz ediyordu. Berktay’ın çalışması daha sonraki bölümlerde genelleşmekte ve sık sık başvurduğu referanslarıyla birlikte bütün bir Cumhuriyet tarihini bugüne bağlayarak kapsamaktaydı. Bu yazımızda Berktay’ın bu görüşlerini değerlendireceğiz.
Şunu tekrar kaydedelim: Halil Berktay Marksist bir tarihçidir. SSCB’nin çökmesiyle birlikte Marksizmin de siyasal alanda çöktüğünü söylemiştir. Ancak Marksizmin tarih alanında dimdik ayakta durduğunu söylemekten de vazgeçmemiştir. Haklıydı, çünkü Marksist kuramın en güçlü yönlerinden biri, yaptığı materyalist tarih çözümlemesiydi. Bu çözümleme insan düşüncesinin evrimine parlak bir katkıydı. O halde biz, Halil Berktay’ın bir tarihçi olarak olaylara bugün de Marksist açıdan baktığını kabul etmek zorundayız.
Böyle olunca, Berktay’ın geçen sayımızda irdelediğimiz, somut tarihsel olaylara ve olgulara değindiği, iler tutar hiçbir yanı olmayan görüşlerine, anlatımlarına ne diyeceğiz? Bu çelişki nedir? Nerden geliyor ve nereye gidiyor..?
Marksist tarihçiliğin diğerlerine belirgin üstünlüğü vardır. Gerçi tarihin doğru ve en mantıklı açıklamasıdır ama üstünlüğü bu değildir. Marksist tarih çözümleme yönteminin asıl üstünlüğü tarihin bizzat kendisini açıklama düzeyine yükseltmesidir. Bu tamamsa, buna “tamam” demiş olmak Marksizme yöneltilen birçok eleştiriyi geçersiz kılar. Örneğin, toplumsal evrimin önceden belirlenmiş bir amacı olmadığı halde Marx’ın tarihe bir “amaç” koymuş olmakla eleştirilmesi gibi. Berktay bu eleştiriye katılmaktadır. Halbuki Marksist düşünce sisteminde tarih geleceği (de) açıklar. Sınıf ilişkilerinden koparılmış bir siyasal tarih, yazarı yalancı olmasa bile “yalan” bir tarihtir. Yalan veya yanlış tarih bugünü ve geleceği açıklayamaz. Kızılcık Türkiye solunun yakın tarihinin “yalan” yazılmasına, kendisi de bu tarihin bir parçası olduğu ve ona dayandığı için değil, o tarihten bugüne dersler çıkarılmasını engellediği için itiraz etmektedir. Solun kendi tarihinden doğru dersler çıkarması sol siyasi mücadelenin yarınki yeniden kuruluşu bakımından önem taşımaktadır.
1978-2008 aralığından Türkiye’ye bakan Berktay, bir yüzünde değişim potansiyeli yükselen Türkiye ile öbür yüzünde bu değişime direnen Türkiye görmektedir. Berktay’a göre “Türkiye’nin değişim potansiyeli” dendiği zaman Cumhuriyetin yeniden kuruluşu anlaşılmalıdır: “Cumhuriyet 1923’te kuruldu, 2009’da temizleniyor.”! Yani “yeniden” kuruluyor!! Dünya yeniden kurulurken yeni bir Türkiye kuruluyor!!! Bu akıl yürütme Berktay’ı Marksizmden daha çok heyecanlandırıyor. Ne kadar kolay! Berktay’ın baktığı yere “biz” de bakıyoruz. “Değişim potansiyeli”ni elbette en başta Özal temsil ediyordu, Berktay’a göre. Devletçi geleneğin ezberini bozmaya başlayan Özal’dan başkası değildi. Askerî faşist rejim Özal’ın arkasında sadece edilgen bir fondu. Bir yandan “Ermeni soykırımını tanısak ne olur?” diyordu, diğer yandan şortla askerin önüne çıkıyordu. Faşist askerî cuntanın bu vasat memuru bu şirinlikleriyle Berktay’ın, Marksizmle donmuş tıkanmış ufkunu açıyordu.
Berktay, Özal’a direnen bir Türkiye’yi de görüyordu. Bu nedenle başlattığı değişim on yıl kadar sürdükten sonra kesintiye uğrayacaktı. Kimdi bu direnen Türkiye? Direnen Türkiye, Özal’ın ekonomiyi yönettiği 10 yıllık dönemde akıl almaz ölçüde yoksullaşmış işçiler ve işçileri destekleyen toplum kesimleriydi. Bunlar Özal’ın başlattığı “değişim”in önünü kesmekle tutucu ve gerici bir rol oynamaktaymışlar. Hatırlarsak bunlar Bahar Eylemleriydi. Zonguldak maden işçilerinin Ankara yürüyüşüydü. Kentlerde büyüyen varoşlardı. Tankla ezilmiş gerçek solun bakiyesini de içine ve arkasına alarak canlanan sosyal demokrat siyasi muhalefetti. Demirel’in bir faşizm mağduru olarak demokrasiden –görece– yana tavrı ve nihayet 1989 yerel seçiminde ANAP’ın mağlup edilmesiydi. Bu noktaya dikkat: ANAP’ın salt yerel seçimlerde alt edilmesi bile faşist cuntanın ve ANAP’ın 1980’den beri uyguladığı ücret sistemini emekçiler lehine altüst etmeye yetmiş, reel ücretler ANAP’ın seçim yenilgisiyle, on yıldan sonra ilk kez yükselebilmişti. Yani “değişim”in önünü kesen “değişime direnen güç”tü. Berktay’a göre tutucu ve gerici olan bu güç, ultra liberal Özal’a muhalefet edenlerin gücüydü!
Berktay bu kavgaya banal bir ekmek ve çıkar kavgası diyecektir. Çünkü Berktay asıl olarak demokrasiyle, özgürleşmeyle ilgilenmektedir. Ekmek ve çıkar kavgası bunları vermemektedir. Peki ama burada da bir çarpıklık ve bunu fark etmeyen bir sapıklık yok mu? Çünkü Berktay’ın somutunu Özal’da görüp “değişim” dediğinin önünü kesen “devletçi, tutucu, muhafazakâr” güçler bunu yapmak ve ANAP iktidarını sarsmakla aynı zamanda rejimin normalleşmesinin –bir nebze de olsa demokratikleşmenin, özgürleşmenin– de yolunu açmış oluyorlardı.
Berktay Özal döneminin önünü ve arkasını özetleyerek Özal’ın Cumhuriyet tarihindeki yerini tam ve net görmemizi sağlamak için yardımcı oluyor. Önü (1923-1980) şöyle: “Çok derin bir devletçilik ortak paydası; ekonomide, siyasette, kültürde, her alanda devlet (ve parti, lider, hiyerarşi) fetişizmi. Tek tük, bu boğulmuşluktan çıkış yolu arayanlar. Giderek kemikleşen ulus-devlet için, son bir mola, beş on yıllık: Turgut Özal’la çıkagelen bir nefeslenme...” Arkası da şöyle: “Yok edilmesi... sonrasında, Tansu Çiller, Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli hükümetlerinde somutlanan bir taşlaşma.”
Berktay’ın Özal’ı ve dönemini değişim için, taşlaşmış devletçi cumhuriyet yapısından kurtulmak için, ülkenin demokratikleşmesi ve halkın özgürleşmesi için bir “nefeslenme” gibi görmesi, tam bir pişkinliktir. Bir an için kabul edersek şunlar olacak: Cumhuriyetin taşlaşmış yapısını aralayan ve Özalcı değişim dönemini açan, faşist bir askerî darbedir. Bu askerî darbeyi ABD yaptırmıştır ve Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürleşme yönünde nefeslenmesi için yaptırmıştır.
Bugün aramızda hakikaten böyle düşünenler yok mu? Var. Marksist tarihçi Berktay da böyle düşünüyorsa, ya Marksist tarih anlayışında ya da Berktay’da bir sakatlık olmalı.
Berktay ve Özal ve holdingler ve finans kapital ve Ortadoğu’da köşeye sıkışmış ABD “nefeslenirken” birileri onların bu nefeslenmesinin bedelini çok ağır ödemektedir. 600 bin kadar solcu, sosyalist, komünist demokrat hapishanelere doldurulmaktadır. İşkence, idam, faili devlet yüzlerce cinayet işlenmektedir. Sendikalar, dernekler kapatılmış, basın susturulmuş, sivil ve demokratik toplum yok edilmiştir. Siyaset cuntanın ve ona sadık partilerin tekelindedir. Başbakan Özal, hükümeti ve partisi cuntanın sivil kanadını teşkil etmektedir. Özal kendisine “Devletin Türkiye’de adam öldürdüğünden” söz eden Alman başbakanına, “Siz öldürmediniz mi?” diye cevap vermektedir. Bu kimin nefeslenmesidir? Ayrıca şu da sorulabilir: Berktay’ın bugün, kimi heyecanlandırdığı belli olmayan her uçuk görüşünü bir otorite görüşle güçlendirmek için sürekli referans gösterdiği Murat Belge o “nefeslenme günleri”nde elinde fener ortalığa düşmüş “liberal” aramaktaydı. ANAP ve Özal varken liberal aramak ne oluyordu? Bula bula, Demirel’leri, Cindoruk’ları, Mehmet Dülger’leri... kısaca ve tek tük, faşizm mağduru olan cumhuriyetin taşlaşmış yapısının klasik aktörlerini bulabiliyordu. Ve Halil Berktay bunları bildiği ve yaşadığı halde Özal dönemini bugün kutsuyordu.
Berktay’ın da mensubu olduğu “liberal düşünce tarikatı”nın “değişim” diyerek kutsadığı şey gerçekte vardır ve bu nedir? Bu, 80’li yıllardan itibaren bütün dünyada başlayan ve Türkiye’yi de içine alan değişimdir. Başını emperyalist ülkelerin çekmekte olduğu bu değişim az buz bir şey değildir. 1. ve 2. Dünya savaşlarını zorunlu kılan kapitalist dürtülerden çok daha güçlü bir dürtüyle dünyaya dayatılan bu değişimin politik simgelerinden ilk akla gelenler Thatcher ve Reagan’dır. Bu değişimin Türkiye’de altyapısı, faşist askeri cuntanın himayesindeki Özal hükümetleri eliyle hazırlanmıştır. Türkiye gibi ülkelerde bu işin ancak faşist ve faşizan rejimlerle yapılabileceği siyasetin elifbasıdır. Özal hükümetlerinin yolunu açan 12 Eylül faşizmine de 1977-80 arasının hangi resmî güçler eliyle nasıl tasarlanıp uygulamaya konulduğu artık çok iyi bilinen “günde yirmi insanın öldüğü anarşi” operasyonuyla zemin ve yol hazırlanmıştır.
Bu değişime SSCB’nin ve reel sosyalist sistemin dağılmasından sonra “Küreselleşme” denilmiştir. Berktay’ı heyecanlandıran budur. Geleneksel yapıları altüst etmesi doğaldır. Değişim, karşıtı dirençleri de yaratmıştır. Liberal tarikata giren solcular küreselleşmeye karşı oluşan dirençlerin hepsini aynı kefeye koyarak buna “tutuculuk”, “dinozorluk”, “taşlaşma” demektedir. Ecevit ile Saddam’ı aynı kefeye koyan düşünce yapısı budur. Halil Berktay, daha etkili ve heyecanlı olsun diye, Aren ile söz gelimi Türkeş’i aynı kefeye koyabilecek kadar ileri gitmiş “değişimciler”dendir. İşte bakın: “Solun tarihine, kendi fraksiyonunun içinden bakmaya devam eden, 50-60 yaşlarında (veya daha bile ihtiyar, dolayısıyla akıllandı sanacağınız) tonla insan var ortada.” Ne demektir bu? Bu insanlar, kendileri değişmedikleri için küreselleşme denilen değişime karşı çıkıyorlar. Bu durumda, “...Ne sol kendisiyle hesaplaşıp namuslu bir yenilenme yaşayabilir, ne de doğru tarih yazılabilir.”
Tarihçiye bakın! Solun tarihini yazmak istiyor fakat sol bunu engelliyor. Bunu 50-60 yaş kuşağı yapıyor. Kimdir Türkiye’de bu kuşak? 1960 sonrasının kuşaklarıdır. Türkiye’de işçi ve emekçi sınıfların sosyalizm için mücadelesini geliştirmişler, kitleselleştirmişlerdir. Emperyalizme karşı dünya çapında yükselen bağımsızlık mücadelelerini desteklemişlerdir. Kır ve kent emekçilerinin sınıf bilinci kazanmalarında önemli rol oynamışlardır. Özgürlük için mücadele bu kuşaklar sayesinde yeni bir anlam kazanmıştır. Demokrasiye sığmamışlardır. “Değişim” denecek ise, asıl bunların yaptıklarıdır. Mücadeleleri müziğe, edebiyata, sanata, estetik gelişmeye yepyeni boyutlar katmıştır. Enternasyonalist bir heyecan duymuşlardır. Kübalı kamış işçileriyle, Bolivya köylüleriyle, Ohio’lu gençlerle, Vietnam’ın çocuklarıyla, Allende ve Corvalán’la ölüp ölüp dirilmişlerdir. Bu kuşakların mücadelesinden umulmadık evrensel mutluluklar doğmuştur. Taşlaşan bunlar mıdır? “Akıllanmaları beklenirdi”! Berktay akıllanmış da ne olmuş? Bunların yüzünden doğru tarih yazılamazmış. Yaz da görelim!
Söz konusu olan bu kuşakların “yanlış”ları ise, Berktay’ın kastettiği değişim bu “yanlış”ların terkedilmesi ise, bunun için söylenecek tek söz vardır: Bu sol kuşakların en güzel yanı, yanlışlarıydı. Burada dur bari. Berktay durmuyor: Bu, sol kuşaklarda “İster darbe, ister halk ihtilâli yoluyla gelecek bir ‘düzen değişikliği’ (ve kurulacak bir ‘devrimci diktatörlük’) özlemi, hükümete karşı seçim kazanmak değil, ‘iktidarı’ yıkmak, devirmek, alaşağı etmek üzerine kurulu bir siyasal kültürü besledi. (Aynı anlayış, askerî-bürokratik ulusalcılık tarafından AKP’ye de uygulanıyor.)”
Hani “değişimci” idin? Değişim bu değil de nedir? Yıkmak, devirmek, alaşağı etmek. Yenisini kurmak. Bundan daha büyük değişim olur muymuş? “Yanlış” bunun neresinde? Bunun, “askerî-bürokratik ulusalcılık tarafından AKP’ye uygulanmak” istenenle ilgisi nedir?
Burada Berktaycı değişimin özüne geliyoruz. Özal ile başlayan “nefeslenme”, on yıllık bir kesintiden sonra AKP ile yeniden başlamış oluyor. “Değişim” isteyen bütün sol liberaller veya liberalleşen solcular AKP’nin arkasında toplanıyor. Çünkü AKP, sözde, Cumhuriyetin askerî-bürokratik, ulusalcı yapısını değiştiriyor. Gecikmiş bir tarihsel hesaplaşmayı gerçekleştiriyor. İşte Ergenekon! Bu da aynen Özal’da olduğu gibi, ABD’nin ve AB’nin desteğinde oluyor. Bir solcunun, bir komünistin, bütün bunlardan vazgeçtikten sonra bile bu noktaya gelebilmesi, yani “akıllanması” nasıl açıklanabilir? Bunun sırrı “Avrupa” kavrayışındadır. AKP Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokarak küreselleşme sürecinin dinamik ve güçlü bir aktörü haline getirecek siyasal misyonu üstlenmiş bulunmaktadır; Kemalist devlet bürokrasisi, ulusalcılaşan gerici-solcu blok bunu engellemeye çalışmaktadır. Ancak halk AKP’nin arkasında toplandığı için ulusalcı blok sandık yoluyla üstesinden gelemediği AKP iktidarını darbe yoluyla düşürmek istemektedir. “Ergenekon davası” ile yakayı ele vermiştir ve artık bir savcı marifetiyle Türkiye 1923’ten arınmaktadır.
Tabii mesele böyle konulunca AKP’nin ayrıca, 1923’te yarım kalmış bir hesaplaşmayı da üstlendiğini söylemek gerekir. Çünkü o hesaplaşma yapılmadan Cumhuriyet arındırılamaz. Bu durumda liberal solcularla 2. Cumhuriyetçilerin buluştuğu yeni bir platform doğuyor. Kirli cumhuriyetle değil, temiz bir cumhuriyetle AB’ye gidilecek ve bunun da öncülüğünü AKP yapacak. AKP dediğin kim? Anadolu’da yerel bezirgân tüccarın İttihatçı olamamış kesimi. Kara Kemal’in tüccarları devlet hazinesini açabilen birer maymuncuk ele geçirmeyi becerirken ötekiler cami avlusuna çekilerek mevzilendiler. Birlikte, birbirine diş bileyerek büyüdüler. Serbest Fırka-Halk Fırkası, CHP-DP (ve sırasıyla AP, DYP, AKP) oldular. Müthiş bir “ileri”-“geri” kavgası içinde, halkın sırtından yaşayıp geldiler. Sol, ikisinin ortasında, kısmen güçlendiği dönemlerde, kısmen “bağımsız”laşmış olabilse de çoğu zaman bir birine, bir ötekine daha yakın durarak ömür tüketti. Türkiye’de siyasetin omurgasını teşkil eden ve devletin kanatları altında bezirgân tüccarlıktan kapitalistleşmeye doğru uzun bir evrim geçiren bu iki ayrı sömürücü kesimin ikisi de daha kök saldığı ilk günden beri Avrupa işbirlikçisidir. Aralarındaki fark, işbirliği yaptıklarının farkıdır. Kimi Fransız, kimi İngiliz işbirlikçisi tüccardır, kimisi de Avusturya-Alman işbirlikçisi. Biri Fransız-İngiliz mallarını pazarlarken, kaçak yollardan İran’a aktarırken kimisi de Alman-Avusturya mallarını Türkiye’ye, Kafkasya üzerinden Hazar’ın kuzeyine ve doğusuna pazarlayarak büyümekteydi. Hatta bunları anarken Rus işbirlikçisi Trabzon tüccarlarını da kaydetmek gerekir. Sonuç itibarıyla Cumhuriyet siyasetinin bu sınıf temeli 1960’lara kadar bu şekliyle gelmiş, ancak ondan sonra, ortaya yeni ve modern bir işçi sınıfı çıkabildikten sonra zenginleşmiştir. Liberal deha, bu halkın iliklerine kadar yaşadığı için herkesten iyi bildiği ve zaten siyaseten de ona göre davrandığı somut gerçekliği ne kadar çarpıtabilir ki? AKP AB’ci imiş de, Kemalistler değilmiş! Nitekim, hidayete erip neo-liberalizmin yörüngesinde seyretmeyi değişim belleyen Berktay tipi “tarih spekülatörleri”nin yaptığı, aslına bakarsanız, AKP üzerinden devletle hesaplaşmak değil, tam tersine solcu, Marksist mevzileri terk edip devlete sığınmaktır. Türkiye Cumhuriyeti için AB projesinden daha Kemalist ve de derinden derine koyu milliyetçi kokular taşıyan bir proje mi olurmuş?!
Bağlarsak, şöyle bağlamalıyız: “Liberal solcu + 2. Cumhuriyetçi ve saire” şeklinde tezahür eden “yeni” sol, tarihen “taşlaşmış” soldan daha geriye düşmüştür. Birincisi emek-solundan koptuğu, demokrasi ve özgürlük gibi, ancak içiyle birlikte anlam kazanan olguların boş kalıbına bağlandığı için böyledir. Yani, kalemiyle etrafa heyecanlar dağıtan Berktay, işten atıldığı için belediyeyi basan işçiden daha geride bir yerdedir. İkincisi, yanlışları ve doğruları ile, ama hâlâ emek saplantısından kurtulamamış soldan, emek kategorisinden kopan bir sol sol kalamayacağı için geridedir. Solun geçmişteki bir yerine, “onun”-“bunun” kavgasının âleti olduğu çok eski bir yerine savrulmuş gitmiştir. Berktay, ilgilendiği konuları ciddiye alıyorsa eğer, daha ciddi olmalıdır.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Küresel kriz tartışmasının ilk safhasını geçtik, krizin kime neye mal olacağının hesabına geldik. Piyasalar küçülüyor, üretim daralıyor, işsizlik artıyor. Kapitalistler krizi durduramıyor. Bundan ne çıkar? Lâfa bakılırsa büyük savaşlar çıkacak, kapitalizm yıkılacak, küresel bir kaos gelecek! Bunu diyenlerin amacı belli. İşçileri, emekçileri korkutuyorlar. Kapitalistlerin krizden bir an önce kurtulmaları için işyeri kaybı, ücret kaybı, sosyal hakların kaybı gibi “küçük” meseleler üzerinde mızıkçılık yapılmasını istemiyorlar. İşçiler yönünden korkunun ecele faydası yok. Şunun şurasında üç ay bile geçmedi, milyonlarca işçi işinden atıldı. Türkiye’de işinden olan işçi sayısı kayıt içinde 600 bini, toplamda 1 milyonu aştı. Dar gelirli milyonlarca insanın ekmeği, aşı küçülüyor. Rızkı daraldıkça daralıyor.
Artık akıllı olalım. Küresel kriz küreselleşmenin krizidir. Dünyayı kurtaracağı söylenen gelişme, dünyayı batırmıştır. Hangi küreselleşme? Bütün düşlerimizi bağladığımız, insanlığı kurtaracağına inandırıldığımız küreselleşme... Herkese refah topluma ebedî demokrasi getirecekti. Küreselleşmeye karşı çıkanlar zirzop deli, hattâ dinozor ilan edilmişlerdi. Komünist dinozorlardan vazgeçtik, Chavez gibi, Morales gibi, Taliban veya Saddam ya da Miloseviç gibi, birkaç kendini bilmez, karşı konulması olanaksız ve bu nedenle herkesin uyması gereken küreselleşmeye karşı işediler diye lânetlendiler.
Dünya ticaretini katlayarak büyüten Küreselleşme kapitalist zenginliği herkesin kapısına ulaştıracaktı. Şimdi ne oldu da bütün bunlar birdenbire ters döndü? Bunu açıklamak küreselcilerin görevidir. Sınıf mücadelesi kapitalizmin küresel gelişmesini engelledi desek doğru değil, çünkü hiçbir yerde böyle ve bu çapta bir sınıf mücadelesi, küreselleşme başladığından beri olmadı. Tevessül edenler olduysa, küreselleşme hatırına tepelendiler. “Millî” veya “ulusal” veya “anti-emperyalist” hareketler küresel pazarı darlaştırdı, emperyalizmin millî pazarlara girmesine engel oldu da böyle oldu diyebilirdik ama, bugün o da yok. Dünya ticareti dünyadaki üretimden çok daha hızlı gelişirken kriz patladı. Hadi diyelim ki, kapitalistlerin altını çizerek söyledikleri gibi olsun, yani kapitalizm iyi yönetilemedi de böyle oldu, buna kim inanır? Küreselleşmeciler demiyor muydu; kapitalizmi artık kapitalistler değil, kendini ücret sisteminin dışına çıkarabilmiş, vicdanı ve eli hür, yakası altın yeni bir kurtarıcı sınıf yönetmektedir diye? Krize ilk giren sektör olduğu söylenen finansal dünyayı, bokundan boncuk çıkmış bu ip canbazları yönetmiyor muydu?
Yirmi yıl her gün kafamıza çakıldığı için hadi bir de biz hatırlatalım: Özelleştirme ve serbest piyasa bütün sıkıntıları çözmeyecek miydi? Özelleştirilmeyen bir şey mi kaldı yeryüzünde? O halde bu ne? Devletçi uygulamalar, emredici planlamalar mı krize soktu kapitalizmi? Böyle bir şey olmadı. Devletçilik ve planlamacılık, solcuların da katıldığı liberal merasimlerle gömüldü. Küreselleşme zaten tam da istendiği gibi, işçi haklarını ve bütün emekçilerin ve dahi emeklilerin sosyal haklarını tek tek budayarak gelişti. Küresel varsayımın doğrulanmasına ramak kalmıştı ki kapitalizm krize gömüldü. Dünya Bankası Başkanı buna “insanlık krizi” dedi. Şimdi biz burada kalkıp bu küreselleşmeci solcu ve sosyalistlere, insanlığa karşı suç işlediniz desek, ne demiş oluruz? En azından kapitalizme, kapitalist sömürüye hizmet ettiklerini ve kapitalizmin işlediği tüm suçlara ortak olduklarını söyleme hakkımız var. Çünkü bu kriz kapitalizmin krizidir ve bedelini, kim ne derse desin ve hangi ülkede olursa olsun işçi ve emekçiler ödeyecektir. Krizden bir an önce çıkılmasını savunan tüm görüşler ve bunun için ortaya atılan bütün paket programlar, kapitalistlere hizmetin yeni aşamasını oluşturmaktadır.
Küreselleşmeciler, bilhassa bunların dünyaya sol tarafından bakanları, gene kapitalistlerin ve kapitalizmin yanında duruyorlar. Krizi izleyecek vahametten bahsediyorlar: İşsizlik sosyal krize götürecek. Sosyal krizler siyasî krizlere dönüşecek. Hükümetler birer birer devrilecek. Başladı bile. Letonya’da düştü. Macaristan’da sallanıyor. İzlanda’da düştü, Ukrayna düştü düşecek. Siyasî krizler rejim krizlerine dönüşecek. Demokrasiler tehlikeye düşecek. Totaliter rejimlerin yeniden doğuşuna tanık olacağız. Allah göstermesin ama, dış savaşlar, iç savaşlar kapıyı çalacak. Zenginler ile fakirler, işsizler ile işi olanlar birbirini boğazlayacak. Keynes demişti, silahlanma olur diye. İsrail-İran, Pakistan-Hindistan nükleer savaşı veya ABD-İran savaşı çıkabilir. Kuzey Kore’de savaş patlayabilir, Çin devreye girebilir, vs... Kriz de zaten onlara göre aslında bir küresel ısınma, bir küresel beslenme krizidir. Bir avuç ahlâksız finans kapitalistinin açgözlülüğü nedeniyle çıkmıştır demeye getiriyorlar.
Türkiye’de bizler çok dikkatli olmalıyız. Yoksa bölünürüz, ulusal birliğimizi korumalıyız. Sendikalar sorumlu davranmalı, işsiz kalanlara sadaka bağlanmalı, kemerler sıkılmalı, demokrasiye saygı gösterilmeli, “ülkemiz” sakınılmalıdır... Falan filan! Bir an önce bu masallardan uzaklaşmak, işin özüne bakmak gerekir.
Kapitalistlerin ne yapmak istedikleri, diğerlerinin ne yapmaları gerektiğini gösterir. Küresel krizle birlikte gözler yeniden “devlet” faktörüne çevrildi. Devlet(Ier) krize el koysun istendi. Bu o kadar yaygın bir istek oldu ki, sanki “devlet küçülsün” histerisi bu dünyada düne kadar hiç yaşayamamış gibiydi. Zaten devlet(ler) de kriz doğar doğmaz doğal sınıf refleksi olarak batan şirketleri ele alarak kurtarmaya başlamıştı. Gelişmiş kapitalist devletler, dünya millî gelirinin yüzde 25’i büyüklüğünde 14 trilyon doları, batan şirketleri kurtarmaya tahsis etmekte zerre tereddüt göstermediler. Bu yapılan, “ekonomiyi kurtarmak”tır diye alkışlandı. Oysa yapılanın “ekonomiyi kurtarmak” ile herhangi bir ilgisi yoktu. Kapitalist ekonomi “Ekonomiyi kurtarmak!” diye bir hâdiseyi kaldıramazdı. Devletin yaptığı, kapitalist sınıfın krizden zarar gören kesimini kurtarmaktan başka bir şey değildi. Savaşla, iç savaşla, sınıf savaşlarıyla korkutulan halk yığınları da devlet müdahalesini bekler duruma sokuluyordu. Öyle ki, Kapitalizmin krizden kurtulmasını kapitalistlerden ve kapitalist devletlerden daha çok, işçi ve emekçi örgütleri ister hâle geliyordu.
Solcular, sosyalistler de aynı kulvardalar. Bunlar da batan şirketlerin geçici olarak devlette kalıp kurtarılmasına, kapitalizmin yeni bir açılımı olarak bakmaya başladılar. Hattâ bundan bir “devlet sosyalizmi” dahi çıkabileceği söylendi ve yazıldı. Chavez bile Obama’ya, “sosyalizme gidecek bir süreci başlatması”nı tavsiye etti, tıpkı bir zamanlar bizim Bülent Ecevit’in, “Bana sosyalist denirse, bundan memnuniyet duyarım” demesi gibi. Bu bize, “iyi kapitalizm” rüyası hepten çöktüğü halde, çaresizliklerde yeniden depreşebildiğini gösteriyor.
Kapitalizme ve kapitalistlere krizlerin bedelini halka ödetmek için önemli bir imkân bahşeden bu saçma görüşün komünistler tarafından “görüldüğü yerde ezilmesi” gerektiğini söylemekte yetinip kriz şartlarında işçi ve emekçi mücadelesinin ne olması gerektiği konusuna geçelim. Devlet, kapitalizmi krizden nasıl kurtaracak? Kriz dönemleri mevcut demokratik ve yasal çerçeveyi yetersiz kılar. Bu nedenle krizler aynı zamanda kapitalistlerin devlet baskısına en çok ihtiyaç duydukları kritik dönemlerdir. Devlet baskısını istedikleri gibi ve istedikleri yönde kullanamazlarsa kriz derinleşecek, “sosyal patlama”lara doğru gelişecektir. Sosyal patlama dedikleri bir de giderek bilinçli bir “sınıf patlaması”na dönüşürse inisiyatifi hepten kaybedebilirler. Kapitalizmin büyük (küresel) krizlerinden devlet kırbacını kullanmadan çıkıldığı görülmemiştir. Kriz dönemlerinde devletin işe el koymasının yaygın bir beklenti hâline gelmesi bu nedenledir. Beklentinin toplumsal yaygınlık kazanması kapitalistlerin, krizin bedelini çalışanlara ödetmek bakımından işini kolaylaştırır. Aklı başında olanlar bile devletin işe el koymasını savunur hâle gelirler. Solcular, sendikacılar bu rüzgârın içine girerler. Devlet kapitalist krizlere kapitalistlerin çıkarı açısından el koyar. Bunu kapitalist sınıfın devleti olduğu için değil, krizden kapitalizm yararına çıkışın tek mantıksal yolu bu olduğu için yapar. Devlet açısından mantıksızlık olanı, krizde işçileri, emekçileri korumaktır. Çünkü, işçilerin kriz dönemi taleplerini yerine getirmek, krizi kapitalizmin felaketine sürüklemek demektir. Bunu hiçbir kapitalist devlet yapmaz. Yapmak istese de yaptırmazlar.
Daha trajik olanı, bugün kapitalist devletlerin iflas eden özel bankaları devletleştirmesine soldan verilen, yukarıda bahsini ettiğimiz destektir. Batan dev özel şirketlere kurtarılmak için devlet tarafından el konulmasını “sosyalizm”e işaret gibi gören aklıevvellerin sayısı hiç de az değil. Sınıf ve tarih şuurundan bu kadar yoksun kalınması şaşırtıcıdır. 1929 buhranından çıkış süreci aynı zamanda dünya çapında büyük bir devletleştirme süreci olmuştu. Kapitalistler için esas olan kapitalizmin kurtarılmasıdır. Bu nedenle kapitalist sınıf için devletleştirme de, en az özelleştirme kadar kutsaldır. Devletin krize müdahalesi aksayan sermaye birikim sürecini yeniden işletmek içindir. Krizde sadece kapitalistler değil, işçiler ve diğer emekçi-yarı emekçi toplum kesimleri de devletin etkinleşmesini, elbette kapitalistler için değil, kendileri için istemektedirler.
Krizlerdeki emekçi talepleri daha çok işin, istihdamın korunmasına odaklanır. Bu odaklanma, krizin işçi hareketi için zaaf ânı olduğu varsayımından kaynaklanan bir yaklaşımdır. Oysa kriz kapitalistler için zaaf ânıdır. Kapitalizmin üzerine gidilecekse, krizde daha çok gidilmelidir. Diyelim aynı gemideysek, kriz dönemlerinde işçilerin gemiyi terk etmesi gerekir. Kapitalistlerin çıkarıyla işçilerin çıkarını ayrıştırmanın en elverişli fırsatı krizlerdir. Böyle anlaşılmazsa, işçi sınıfının en yaşamsal talepleri bile, yeter ki krizden çıkılsın diye, kapitalistlerin hizmetine verilmiş olur. Örneğin DİSK, haftalık çalışmanın bir saat indirilmesini önerdi. Çalışmanın kısaltılması işçilerin “işçi” olduklarından beri ve işçi olmalarından dolayı baş talebidir. Bu talep krizde ileri sürülmesindeki maksatla birlikte, kapitalizmin hizmetine sunulan bir talep haline gelmektedir. Krizlerde esnek çalıştırma son mertebesinde kullanılmak istenir. DİSK’in önerdiği daha az çalışma, esnek çalışmanın mantığı ile bütünleşir. Diğer taraftan, gene işsizler iş bulsun veya kayıt dışı çalıştırma son bulsun diye devletin istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü hafifletmesi talebi öteden beri ve son yıllarda yoğun olarak, kapitalistlerin başta gelen talebidir. Krizle birlikte bu talep, işçilerin talebi olarak ileri sürülmeye başlandı. Kimin eli kimin cebinde gibi, zihinler ve çıkarlar birbirine karıştı. Krizde değişik sınıfların çıkarının birleştiğini zannettiğimiz için böyle oluyor. Daha açıkçası, krize “ekonomik-aritmetik” bir olaymış gibi bakılmasından kaynaklanıyor. Böyle saçmalık olmaz ve bu saçmalıktan kendini ilk kurtarması gereken de, işçi örgütleri, eğer varsa işçi siyaseti olmalıdır. Krizin doğru anlaşılması da, krizden en az zararla çıkılması da ancak sınıf çıkarları temelinde siyasallaştırılmasıyla mümkündür. Kapitalistlerin “Türkiye batmasın, Türkiye kurtulsun!” feryatları krizi siyasallaştırmaktır. İşçilerin de aynı şeyi kendi sınıfları açısından yapabilmesi gerekir. Kapitalizm “ekonomi” ve ekonomik ilişkilerden ibaret değildir. Toplumsal ilişkilerin tümüdür ve bu ilişkilerin en başta geleni siyasal ilişkilerdir. Siyasal ilişkiler, başka türlüsü tasavvur edilemeyecek ölçüde sınıfsal ilişkilerdir. Kriz sınıfsal ilişkiler üzerindeki örtüyü kaldırır. Kapitalistler ne yapmak istiyor, buna bakılırsa işçilerin ne yapması gerektiği apaçık çıkar ortaya. Kapitalistler kendi çıkarlarını dayatıyorlar. Devletle, hükümetle, IMF ile, krize karşı önlem paketleriyle dayatıyorlar. İşçi sınıfının bir dayatması var mı? Yok. Talebi var! Taleplerinin kapitalistlerin talebiyle uygun düşmesi var. Ya da uygun düşmemesi korkusu var. Bu düpedüz karşı sınıfın krizinin derinleşmesinden korkmak, krizden kurtulması için ona yol gösterip imkân sunmaktır. Bu da başka bir krizi, işçi sınıfı hareketinin krizini gösterir. İşçi hareketinin siyasallaşmadığını, siyasi bilinçten uzak olduğunu kanıtlar. Şu formülasyona gidilebilir: Krizden çıkılamazsa, kriz uzayıp giderse, kriz işçi ve emekçileri mahvederse iş, dişe diş mücadeleye varacaktır. İşin oraya varması, doğasındandır. Mademki işin doğası budur, krizde mahvolmamak için işçi hareketinin dişe diş mücadeleyi göze alması gerekir. Böyle bir mücadeleye uygun siyaset yok, şu veya bu sınıf örgütlenmesi yok. Elbette yok. Biz burada sadece işin oluruna dikkat çekmekle yetiniyoruz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Evrim görüşünün evrimi: Heraklitos, Aristoteles, Buffon, Lamarck, Darwin
Bilimde devrim niteliğindeki saptamalara ulaşmış Charles Darwin'in 200. doğum yılı ve ünlü kitabı "Türlerin Kökeni”ni yayınlamasının 150. yıldönümü olan 2009, UNESCO tarafından Charles Darwin Yılı ilan edilmişti.
Darwin 12 Şubat 1809'da doğdu, orta öğrenimden sonra İskoçya'ya giderek Edinburg Üniversitesi'nde tıp öğrenimine başladıysa da, onu sevmeyerek okulu bıraktı ve ilahiyat okuyup rahip olmak için Cambridge'e geçti. İlginçtir ki, orada tanıdığı rahip ve botanik profesörü Hanslow'dan etkilenerek ileride bir doğa tarihçisi olacaktı.
22 yaşındayken Hanslow'un önerisi üzerine bir Kraliyet araştırma gemisiyle uzun bir bilim gezisine katıldı. Yeşil Burun Adaları'nda ilk yanardağı, Brezilya'da tropik ormanları, Arjantin'de at soyunun ilk fosilini, Tierra del Fuego'da yerlileri gördü, Şili'de depreme tanık oldu. Galapagos Adaları'nda kaplumbağa ve kuş türleri üzerine yaptığı incelemeler ilerideki çalışmaları için önemli bir kilometre taşını oluşturacaktı.
Tahiti, Yeni Zelanda, Avustralya, Cocos Adaları, Mauritius, Güney Afrika, St. Helena, Ascension Adası'ndan sonra Brezilya'ya uğrayıp Britanya'ya döndüklerinde aradan beş yıl geçmiş, 1836 sonbaharına varılmıştı. Çalışma yaptığı yerlerden aldığı numuneleri incelemeye koyulan Darwin çalışmalarını yayınladı, önce jeolojiye ağırlık verdi, kayaçları inceleyen bilim dalı Petrografiye, tortul tabakalaşmayı inceleyen Stratigrafiye, fosil bilim Paleontolojiye eğildi. Magmadan geldiği için Magmatik denilen kayaçları, Plütonit de denilen volkanikleri, sedimanter (tortul) kayaçları, onlar içindeki fosilleri inceledi. Paleontolojiden yavaş yavaş zoolojiye geçti. Geziye çıkarken türlerin değişmezliğine inanıyordu, ama bulguları onu bu kanısından vazgeçirdi. Giderek doğa tarihi çalışmaları ön plana çıkmaya başladı.
Çeşitli yayınlardan sonra 1859`da Türlerin Kökeni'nin ilk baskısını yaptı.
Kitabın adı çok uzundu: "Doğal Seleksiyon ya da Hayatta Kalma Mücadelesinde Güçlü Irkların Devamlılığı Sayesinde Türlerin Kökeni Üzerine." Kitap bilim tarihine kısaca "Türlerin Kökeni Üzerine" ismiyle geçti.
Darwin'in temel görüşü, dünyanın yaratılmadığı ve bir anda meydana gelmediği üzerine kuruluydu. Böylece yeryüzündeki canlılar da evrim sonucu gelişiyor, değişiyor, doğa koşullarına uyabilenler türünü devam ettiriyor veya evrime uğruyor, mutasyona uğruyor, evrim geçirerek başka bir türü ortaya çıkarıyordu. Var oluşlarını sürdüremeyenler ise doğal seleksiyona uğruyor (ayıklanıyor), yok oluyordu. Yok olmuş türleri ancak fosillerinden tanıyabiliyorduk.
"Türlerin Kökeni”nden sonra da çalışmalarına devam etti, “İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Bağlı Ayıklanma” ve “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserlerini yayınladı. İnsan türünün de hayvanların uzun bir evrim geçirmesi sonucu gelişe gelişe ortaya çıktığını belirtti.
Kuşkusuz ki, Darwin öğretisi kendiliğinden doğmadı. Antik Yunan'da sırasıyla Anaximander (MÖ 610-546), Heraklitos (MÖ 500’ler), Empedokles (MÖ 492-432), zoolojinin kurucusu kabul edilen Aristoteles (MÖ 384-322), Botaniğin kurucusu sayılan Theophrastus (MÖ 380-287), Romalı Plinius (MS 23-79) evrim fikrinin ilk bilimci ve düşünürleri sayılırlar. Batı'da Orta Çağ denilen taassup döneminden sonra Sarton modem zooloji ve biyoloji sahasındaki çalışmaların bilhassa 17. yy. sonlarından itibaren Müslümanların tesiriyle başladığını belirtir. 17 ve 18. yy. bilimcilerinden J. Ray (1627-1705), Buffon (1707-1788), E. Darwin (1731-1802) [Charles'ın dedesi], Cabanis ve Linnaeus (1707- 1778) bulgu ve katkılarından sonra Lamarck gelir. Charles Darwin saptamalarını kitaplaştırmaya hazırlanırken doğa bilimci Wallace'ın da Malaya Takımadaları'nda benzer bulgulara ulaştığını öğrenince kitabı yayınlar.
Tabii, büyük gürültü koyar. Bir yandan Kilise ve gericilik ideolojik nedenlerle, öte yandan geride kalmış eski bilimciler saldırıya geçerler. Özellikle Kilise'nin saldırısı büyüktür. Çünkü söylenenler Birinci Ahit'in Tekvin Kitabındaki yaradılış'ı yerle bir etmektedir.
Evrim bir öğretidir; kimilerinin kullandığı Evrim Kuramı terimi ağız alışkanlığıdır. Çünkü o artık kuram (teori) değildir. Bilimsel kesinliktir. Nitekim bilim düşmanı din ve bilumum karşı-devrimci çevrelerin bütün direnişleri gelinen noktada kırılmıştır.
Eylül 2008'de İngiltere Kilisesi, Darwin'in 200. yaşının bir fırsat olduğunu söyleyerek, "Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkide hatalı oluşumuz ve bu sebeple başkalarının da seni yanlış anlamasına yol açtığımız için özür dileriz," açıklamasını yapmıştır.
Daha da önemlisi, Katolikliğin merkezi Vatikan'da geçtiğimiz Mart'ta "Evrim Teorisi" hakkında bir konferans düzenlenmiştir.
Darwin 18 Nisan 1882'de 73 yaşında öldüğünde evrim öğretisi bilimsel çevrelerde geniş biçimde kabul edilmişti: bilim bir buçuk asır sonra da olsa Kilise'nin burnunu sürttü. TÜBİTAK'ın gericileri Kilise'nin de gerisine düşmenin utancıyla kalsınlar!
Kızılcık, Sayı 36 (2009 Bahar).
- Ayrıntılar
- Kenan Somer
- Sayı 36 (Bahar 2009)
ULUSALCI SOLUN UZUN HAVASI
8 Şubat 2009 günü Hürriyet Gazetesi’nin 18. sayfasında Yalçın Bayer’in “Yeter Söz Milletin” köşesinde yayımlanan “Küreselleşme ve Emperyalizm” başlıklı (Osman Akgün’den alınan) bir mektup, bu konuda kapsamlı bir açıklama veriyor. Şöyle:
“Emperyalizmin Türkçesi sömürgeci, talancı, çalan demektir. Sömürgeci, talancı hırsızlar, bir devlet organizasyonuyla karşımıza çıkıyorsa buna emperyalizm denir. Sömürgeci, talancı hırsızlar, uluslararası şirketler ve örgütler olarak karşımıza çıkıyorsa bunlara küreselci denir.
Yani küreselci demek, emperyalizmin özelleştirilmiş hali demektir. Küreselciliği ve özelleştirmeyi savunan, bu nedenle hırsızlığı savunur. Türkiye’de küreselciler arttıkça, hırsızlık, ahlâksızlık, fuhuş, soygun, dinden, imandan, özden sapma artmıştır.
Küreselcilik, paraya tapan devletlerin yerine paraya tapan, dini imanı olmayan uluslararası şirketleri getirmiştir. Küreselleşme dünya üzerinde yaşanmakta olan hukuksuzluğun, keyfîliğin, güçlü olanın her türlü rezilliği yapma hakkının meşrûluğunun benimsenmesidir. Küreselleşme, dünya uygarlığının sonudur, insanlığın ve kültürün yok oluşunu getirir.” (Osman Akgün’den)
UZUN LÂFIN KISASI
Şairi o güzel havalar mahvetmişti; 20. Yüzyıl sosyalizmini de anti-emperyalizm mahvetti: Onu ulusalcı sola dönüştürdü.
Emperyalizmi olduğu kadar sosyalizmi de ulus devlet temellendiriyordu. Şimdi ulus devletlerin sönümlenmesine, dolayısıyla sosyalizmin de, emperyalizmin de devre dışı kalmasına yol açan küreselleşme, yepyeni bir komünizmin döl yatağı durumuna geliyor.
Sanayi çağı için öngörülen sosyalist devrim, komünizme geçiş dönemi olarak, “Bilgi Çağı”nda gerekirliğini yitiriyormuş gibi görünüyor. Kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş dönemi, Sanayi Çağında, sosyalizm ya da proleterya diktatorası olarak düşünülüyordu. Şimdi bu geçiş dönemini, küreselleşme simgeliyor.
Sanayi çağındaki sınıfların varlığı, küreselleşme döneminin başlangıç evrelerinde de sürüyor. Bu sınıflar, komünizmde sönümlenecek. Komünizmde işçi sınıfı da var olmayacak. İşçi sınıfı var oldukça, komünizm var olmayacak.
Geçiş dönemi olarak sosyalizmin yerini, geçiş dönemi olarak küreselleşme alıyor. Proleterya diktatorasının yerini, işçi sınıfının sönümlenme süreci alıyor. Komünizmde işçi sınıfının ve burjuvazinin yerini, varlığını sürdürebilen bütün toplumsal gruplarla birlikte, küreselleşmiş insanlar alıyor. Üretim araçları özel mülkiyetinden yoksunlaşma, söz konusu olabileceği kadarıyla, Bilgi Çağının küreselleşmiş insanları arasında, Sanayi Çağının çeşitli toplumsal grupları arasında yol açtığı trajik sonuçlara yol açmayacaktır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Demiştik ki, “Tek ülkede iki toplumlu bir seçim olacak.” Seçimin “Yerel” olması da ayrıca kışkırtıcıydı. Kürt illerinde seçime sadece iki partinin katılması bize olayın tarihsel anlamını gösteriyordu. İlk refleksi gösteren Başbakan oldu. “Diyarbakır’ı istiyorum” dedi. Kamuflaj olsun diye İzmir’i de istemişti. Kürtler Diyarbakır’ı Türklere verecek miydi? İlgi buna yoğunlaştı. Kafalarda Türkiye dağılıyor, birleşiyordu. Dolayısıyla 29 Mart yerel seçiminin en önemli genel sonucu, Kürtlerin aldığı sonuç oldu.
Kürt illerinde yüzde 80’lere dayanan bir zafer kazandılar. Bunun en dobra anlamı, Türkiye’deki Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeye azimli olduklarını ortaya koymasıdır. Artık Kürt sorunu, Kürtlerin kendilerini yönetmeye yetenekli olup olmadıkları açısından tartışılamaz. Tartışan, boşuna zaman kaybetmiş olur. Başbakan, “Kürtlerin nankör olduğunu” da söyledi. Türk devletinin ve milletinin bu kadar parasını Kürt illerine akıt, gene de seni bu illerden söküp atsınlar! Olacak iş midir bu? Olmuştur. “Kürt meselesi”nin özü budur.
Kürtler kendi seçimini yaparken Türkler de kendi seçimi yaptı. Ne çıktı? Hiç! AKP çıktı. Ne çıkacaktı? “Siyasal denklem değişmedi,” deniyor. Kim diyor, hangi denklemi kastediyor? Siyasal denklem değişsin isteyenler değişmesi için ne yaptılar? Seçimle siyasal denklem değiştirmek isteyenler siyasal denklemi seçimsiz değiştirecek güçte olmak zorundadırlar.
Başbakan AKP’nin yüzde 9 oy kaybını “ekonomik kriz”le açıkladı. Kendisine muhalefet yapan yoksa, başka ne desin? Ayrıca bu, siyaseten Baykal’dan başkası için bir şey ifade etmeyen, önemsiz bir şey. Çünkü, AKP’den eksilen oy kitlesi, sistem dışından gelen bir muhalefet olmadığı için, sistem dışına kaçmadı. AKP’nin hışmından kaçanlar CHP’ye hiç gitmediler. Niye gitsinler? Onları çağıran bir CHP mi vardı? Ayrıca, çağrılmadığı halde CHP’ye sadece solun bir kesimi gitti. Somutlamak için söyleyelim: Geçen seçimde örneğin İstanbul’un bir bölgesinde bağımsız sosyalist bir adaya verilen 80 bin oyun 70 bini CHP’ye verildi.
CHP’nin aldığı, fakat kendisinin olmayan oy, bundan ibaret değil. Başka bir seçeneği olmadığı için CHP’ye oy veren şehirli orta katman seçmen kitlesi, CHP’nin parti olarak aldığı oy ile adayının aldığı oy arasındaki farka açıkça yansımış görünüyor. Buna Türkiye’nin bozuk para gibi harcanmış sosyalist potansiyeli diye bakılabilir.
“Sosyalist potansiyel!”
Aslında sosyalist yoksa böyle bir potansiyel de yoktur. Potansiyel hesabının içinde işçi ve emekçiler hiç yoktur. Bu da somut bir durum. Niye olmadığına, konformist değil, somut durumun somut tahlili ile bakılmalı.
Ortada, dişle tırnakla kurulmuş bağımsız sosyalist bir siyaset, işçi ve emekçi sınıf siyaseti bulunmadığı için devrimci bir soyutlama olarak emekçi sınıf göze görünmüyor. Bu eksikliği işçilerin duyup hissetmesi beklenemez. Hissetmeleri sosyalist siyasetin somut varlık kazanmasıyla olur. “Sosyalist siyaset” denilen şey ise, Şadi Özansu dostumuzun, bir yerlerden “bir işçi bulup” aday göstermesi değildir. Daha önce bir vesile, üstelik Lenin hatırlansın diye hatırlatmış, ortada sosyalist bir siyaset olabilmesi için, onun önce SİYASET olması gerekir, demiştik. Şimdi bütün solculara ve sosyalistlere şu düşer: Kaç oy aldın? Kaç oyun sandığa gitmesini engelledin? Sosyalistlere verilecek kaç oy bağımsız bir seçenek görülemediği için başkalarına gitti? Bunları alt alta yazıp toplamak, sonra da gidip bu oyu verenleri durdukları yerde bulmak. Onlarla siyaset yapmak. Demokrasiden istifade edeceksin. Ama demokrasiye aldanmayacaksın. Umudunu, geleceğini, her şeyini ona bağlamayacaksın. Sistemin partileri sanıyor musun ki demokrasiyle kazanıp iktidar oluyorlar? Demokrasi, malûm deyişle, “halkın kendi kendini yönetmesi” değildir. Kimin yöneteceğini belirlemenin belli bir yöntemidir.
Çöplerden toplanan o oylar neyin nesi oluyor? Sandık tutanakları ile seçim kurullarının tutanakları niçin birbirini tutmuyor? Demokrasi ile gerçeklik niye bu kadar çelişkili? Bu soruların cevaplarını bulacaksın ve demokrasiyi de aynen onların yaptığı gibi, şöyle ya da böyle, kendine,sınıfına kullanacaksın.
“Kendine demokratlıkmış”! Ya ne olacaktı? Demokrasi dedikleri bundan başka nedir ki? Bak işte, Kürtler demokrasiyi kullanarak bir söz söylediler: Hem de demokrasi ile sesleri kesilmek istenirken, söylediler. Senin sözün var mı? Söyle o zaman. Senin sözün mü önemli, demokrasi mi? Sözün yoksa –ya da var da, çıkmıyorsa– kimse sana “demokrasi” adına zırnık koklatmaz. Şimdiye kadar bunu öğrenemediysen söylenecek tek şey var: Öğren de gel!
Siyaset yapmanın yolu belli, yordamı belli. Marx söylemişti. “İşte Rodos, haydi atla!” Türkçesi var: “Halep ordaysa...”
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Hoca efendi Amerikalar’da on yıldır sürdürdüğü orucunu bozdu, bozar bozmaz ilk yumurtladığı hikmet şânı milletimize lâyık “Osmanlı mirâsı” ile ilgili endazesi kaçık lâflar oldu.
İlginç. Değil mi?
Epeydir buralardaki sağcılı, solculu müridlerinin de ağızlarında hep aynı ciklet çiğnenip duruyor. Ne tarihle, ne bölgenin dünya içindeki yeri, ne de bölge ülkelerinin her birinin iç dinamikleri ile bağdaşır, ağız burun bulaşığı cıvık balon!
Ortadoğu’da herkes çok iyi tanır Batılı dostlarının bölgedeki işlerine koşmaya her daim hazır NATO üyesi ülke olarak Türkiye’yi! ABD’nin yeni başkanının böyle bir ülkeyle yakından ilgilenmesinin, Türkiye’nin Ortadoğu’da barış ve halkların geleceği uğruna Türkiye’yi hâlen yönetmekte olan ekip eliyle üstleneceği tasavvur edilebilir herhangi bir misyonla değil, ABD’nin bölgeye ve ötesine (Kafkasya, Orta Asya...) dair emelleri ve eski/yeni politikalarının hayata geçmesine somut katkı yolunda sunacağı hizmetle ilgili olduğu çok açık.
Senaryoyu, daha doğrusu bizim görebildiğimiz kadarını hatırlayın; gerisini hatırlamasanız da olur. Davos’ta senelerin Peres’ine dünyanın gözü önünde haddini bildirdikten sonra Tayyip bey, “Daha buralara gelmem!” diyerek kalkıp giderken, tatlı tatlı omuzunu sıvazlayan Ignatius’un elinden alıp götürdüğü neydi dersiniz?
ABD politikalarının yeni açılımlara gebe olduğu bir zamanda, tam da NATO’nun 60. yıldönümüne rastgelen günlerde, bir kere daha niçin Türkiye –başındaki malûm iktidar ekibiyle– Batılı hesaplarda, öngörülerde ve tasavvurlarda öne çıkıyor? İran’la hesaplaşma günün birinde eğer –evet, eğer– silahlı çatışmaya varırsa ve bu Türkiye’siz olamazsa Türkiye’yle nasıl olur? 150 bin mevcutlu ABD ordusunun Irak topraklarından takım taklavat çıkıp gitmesine Türkiye methaldar olacaksa, nasıl olacak? Böyle bir operasyonun karışık ve karmaşık bir sürü düğümü nasıl çözülür? Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda Kürt sorununun ABD’nin müstakbel hamlelerine zemin sağlayıcı bir “proce” bağlamında “çözüme” bağlanmasına NATO üyesi Türkiye’den beklenecek katkı ne olabilir? ABD’nin Ortadoğu destekli Avrasya stratejilerinde sadık ve vefakâr taşeron ortaklık vecibelerinin geçerliliği nereye kadardır? vb...,vb...
Yeni Osmanlıcılık filan, işin garnitürüdür. Bizimkilerin bunca yıllık dostluğun, ittifakın, stratejik ortaklığın filan gereklerini yerine getirmek için ellerinden geleni yapmak istemeleri yadırganacak bir şey değil gerçi ama, “bizimkiler”i herşeye rağmen iyi tanımak gerekir. Tayyip bey bir yana, Abdullah bey ve yârânının da Necip Fazıl’ın rahlei tedrisinden kaptıkları “Büyük Doğu”cu tefeci bezirgân hikmetinde, bu ülkede ve hele bu bölgede eşeğini sağlam kazığa bağlamadan maceraya –NATO’nun içinden ve ABD’nin yedeğinde de olsa– atılmak yoktur. ABD’ye o kadar güvenmek kadar, Türkiye’nin at pazarında övülen küheylan misali göklere çıkarılan potansiyellerine de güvenmenin başlı başına bir macera olduğunu bilirler. O nedenle, “Siz Avrupa Birliği’ne katılma sevdasına boşverin, Ortadoğunu’nun başına geçin!” yolunda bir süredir yine bir takım Amerikalı ve Amerikancı mahfillerden estirilen, eski Osmanlı mirasına dair hatırlatmalarla bezenmiş birtakım uçuk kaçık telkinata fazla kulak asmayacaklarına bahse girebilirsiniz. Osmanlı mirası türünden lâfı güzaf kadar ABD’yle stratejik ortaklık lâfının da hoşluğu, fiyakası iyidir, buralarda iç siyasetin sıcak/soğuk sularında işe yarar da, varılacak “ortak” hedefin ve sağlanacak yararın ne olduğu tam bir muammadır.
AB’yle palamarları çözüp ABD’ye büsbütün yaklaşma gibi bir akılsızlığı kimse bu ekipten beklemesin.
Petrol/doğalgaz deposu Ortadoğu’da startejik ve politik her sorun yumağının sarılmasında da, çözülmesinde de ABD’nin belirleyici tek kutup olmadığını, enerji kaynakları sorununun, dünya güç dengeleri bağlamında özel olarak Avrupa ile Amerika arasında alttan alta temel bir karşılıklı güvensizlik/niza alanı oluşturduğunu, gözlerini güç tapıncı bürümüş kimi solculuktan dönme liberal Amerikanofiller daha hâlâ kavramamış olabilirler; Davutoğlugiller ise pekâlâ kavramış ve künhüne varmışlardır. Öyle görünüyor.
Bu, tabiî, Ignatius’un eli her halükârda havada kalmaya mahkûm demek değil. Sadece şu: Bunlar kendilerini AB palamarıyla sağlama almadan (onunla nereye kadar, nasıl gitmeye niyetlendikleri ya da niyetlerinin ne kadarını hayata geçirebilecekleri ayrı bir konu) ABD’yle stratejik ortaklık dedikleri özel ilişki düzeyinin gereklerini yerine getirmeye birilerinin sandığı kadar hevesle ve gözü kapalı dalmazlar. Obama’yı göreve başlamasının hemen daha ferdasında, kriziyle mriziyle onca işin başından kaldırıp buralara getiren de bu olmuş olsa gerektir. 60 Yıllık stratejik ortaklık ya da dostluk tecrübesinden ne de olsa ABD’li siyaset mahfilleri de kendi paylarına bir şeyler kazanmış olmalılar.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Kürt meselesinde bölgesel yeni bir girişim daha: Talabani bir Kürt konferansı düzenleyecek. Barzani destekliyor. Temsil gücü olan bütün Kürt gruplar katılacak. Konferans Erbil’de yapılacak. “Bütün Kürtler”in katılacağı Erbil Kürt konferansına, davet edilmediği ve orada ne konuşulacağı önceden açıklanmadığı için PKK katılmayacak. PKK’nin katılmadığı konferansa temsil gücü kendinden veya Türk devletinden menkul bir çok Kürt çevresi ve şahsiyeti katılacak diyorlar. Konferansın ana konusu “PKK’nin silahsızlandırılması” olacakmış.
Konferansı Talabani Irak Cumhurbaşkanı sıfatıyla düzenliyor. Türkiye bu konferansı destekleyecek. Konferansı Talabani düzenlediğine göre, ABD düzenliyor demektir. Demek ki açık hesap, PKK’nin izolasyonu. Böyle olunca Ahmet Türk, “Kürtlerin katılmadığı bir Kürt konferansına katılmayız!” dedi. Biraz “tuhaf” bir söz. Ama doğru bir söz. Doğru olan her şey zaten biraz “tuhaf”tır.
Ne demek, “Kürtlerin yapacağı bir Kürt konferansının Kürt konferansı olmadığı”? Gerçek tuhaflık, aslında, PKK’nin çağrılmadığı veya katılmadığı konferansa Kürt konferansı diye bakılmasıdır. Bu tuhaflık, kestirmeden, Ahmet Türk’ün söylediği gibi söylenir.
Konferansın konusu açıklandı: “PKK’nin silahsızlandırılması”. ABD’nin parmağının girdiği her işde olduğu gibi bunda da konu ile “karar” aynı şeydir. Sorun olarak görülen şey Kürtler değil, PKK’dir. Sorun PKK ise çözümü de PKK’ye silah bıraktırılmasıdır. Eğer konferans Talabani ve Barzani ve sair Kürt gruplarının desteği ve Obama’nın gözdağı ile PKK’yi silahsızlanmaya ikna edebilirse Türkiye Kürt meselesinden kurtulacakmış!
Hedef, “PKK’yi dağdan indirmek!” Böyle deniyor. Siyaset böyle kurnazlıkları içerir, içermez değil. Hattâ bazen sorun da çözer ama elbette karşı taraf uyarsa.
“PKK’yi dağdan indirmek” başını kuma gömmektir. Herkes ve Türk devleti ve Obama da biliyor ki, her şey olduğu gibi kaldıkça PKK “Dağa çıkmak”tır. PKK’yi dağa sürersen 5-10 bin silahlı güce, sandığa sürersen, tümü de militan kimlik olan, iki milyondan fazla oya dönüşüyor. Kaba hesap Türkiye Kürtlerinin yüzde 70’i demektir bu. Bu bakımdan, Kürtlerle uzlaşmak PKK ile uzlaşmaktan geçiyor demektir.
AKP hükümeti ve Türk silahlı kuvvetleri besbelli ki ABD’nin çağrısıyla “Barzani süreci”ni başlattılar. Besbelli ki bu, ABD’nin Irak’tan kısmî askeri çekiliş planının bir parçası. Bu nedenle “PKK meselesi” önemle ele alınmak isteniyor. Bahar geldi, yaz da gelecek, PKK hareketleniyor. Türk ordusunun başına yine iş açılacak. ABD’nin Irak’ta boşalttığı yeri nasıl
dolduracak?
Başka ihtimaller de var. 29 Mart seçiminde gördük. Kürtleri Türk siyaset alanı sınırları içine hapsederek zaptetmenin tarihî imkânları da ortadan kalkmıştır. Muktedir Türk iktidarı, “Diyarbakır’ı alacağım!” diye saldırdı. “Gel al da görelim!” dendi ona. Politikada bu kadar büyük bir riske, arkasından daha büyük risklerin geleceği görünür olmuşsa, girilir. Kızılcık söylemişti: Tayyip Erdoğan Diyarbakır’ı alsa bir türlü, alamazsa kaç türlü? demişti. Diyarbakır gitti! Sıra daha büyük risklere geldi. ABD hakemliğinde, Talabani ve Barzani ile birleşip PKK’ye, dolayısıyla bölgedeki en büyük Kürt topluluğa karşı kumar oynamak. İyi ama PKK’ye karşı “oyun”da Türkiye’nin kozları (Barzani, Talabani, ABD) sinek 7’li bile değil. Olmadığı 25 yılda kaç kez görüldü. O halde, Erbil toplantısı, eğer hâlâ daha yapılacaksa ve bir “fırsat” olacaksa, PKK’ye destek anlamına geldiğini bile bile DTP’ye destek olmak gerekir.
Kürt kimliğini göstermek eskiden Kürt burjuvasına düşerdi. Türk devleti kimlik ve sair sorunları Kürt burjuvasıyla çözerdi. Kolaydı. Şimdi lâf dinlemeyen bir PKK var. Artık anlaşmak kolay değil. Kürt sosyal ve siyasal iradesi farklı bir temelde güçleniyor.
O zaman durum şudur. Türk devleti’nin Kürt meselesinde kolayca ulaştığı veya ulaşacağı anlaşmalar, “Kürtlerle anlaşmak” olmuyor. Kürtler alışıldık eski lâflara, kalp parayla ödenen ulûfelere karnı tok davranıyor. Yeni bir lâf bulmak gerekiyor. Kolayı, “PKK’nin konuştuğu dilden konuşmak!”tır. Ama silahla değil. “PKK konuştuğu dili değiştirsin,” diyerek değil. Tamam, değiştirsin de, bunu bana değil git ona söyle. “Anlamıyor!”. Sen dilini değiştirmemişsen nasıl anlasın? “TRT Şeş’ten konuşuyorum ya!” da deme. Git bire bir konuş. Geç de kalma. “Kürt Konferansı” daha önce de yapıldı. Yapan gene Kürtlerdi. PKK dışlanmıştı. Hiç bir şey çıkmamıştı. Demek ki Kürt Konferansı –Ahmet Türk’ün dediği gibi– PKK olmayınca Kürtsüz oluyordu.
Ben olsam Türk devletinin yerine, üzüm yemek için değil de bağcıyı dövmek için bile olsa, Erbil’e PKK’nin katılmasını açıktan değil fakat örtülü bir inatla isterdim. Çünkü aksi halde, bağcıyı bile dövemeyeceğimi düşünürdüm. Ayrıca ben, 29 Mart seçiminin de bana öğrettiği gibi, şu konferans, bu konferans derken işin gelip, her şeyin tanımını yeniden yapacak bir “Diyarbakır Konferansı”na dayanmasından korkardım.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Küreselleşmeci teorisyenler yalnız buralarda değil, her yerde şapa oturdular mı, oturmadılar mı?
Çoğu hacıyatmaz olduğu için dünyada küresel kıyamet kopuyormuş, kopmuyormuş umurları değil. Farketmez. Onlar şimdi, küresel kıyamete düpedüz – daha düne kadar yerin dibine batırdıkları – “ulus” devlet çözümleri öneriyor, önerilerinin hayata geçmesi ağır aksak yürüyor diye hayıflanıyorlar. Kıyameti koparanları da var: TÜSİAD’cısından şeddeli ulusalcısına, yeni-liberalizm hayranı eski/yeni solcusuna kadar. (Avrupa birliği’nin gelecek perspektifine ve şu andaki hâl-i pür melâli’ne uzun boylu değinerek, kendi düşenlere bir de biz vurmayalım!)
Bizim AKP’li çok bilmiş hükümet ricaline gelince, onlar –başta Tayyip bey– seçime kadar, “Bizde fazla bişey yok. Bu kriz 2001’deki gibi bir kriz değil. Dışarıdan geliyor... geldiği kadar. Aslâ ve kat’a bizim krizimiz değil!” diye nutuklar atmaktan bir hâl oldular. O arada ülkede sanayi üretimi son altı ayda neredeyse yüzde elli geriledi. İşsiz kalanların sayısı bir milyonu aştı.
Tamam, diyelim ki krizin başı “dışarı”da. Kriz bizi sadece “etkiliyor”. Nasıl ve ne kadar etkilediğini de gören gözler görüyor. Peki, NİÇİN etkiliyor?
Siz değil miydiniz, “Çok şükür artık her şey külliyen küreselleşti. Siz biz kalmadı, hep biz olduk,” diyen? Şimdi sanayi üretiminin yarı yarıya gerilemesinin ardında içerisi değil de, dışarısı varsa içerisi niçin yok? Dışarısı dışarıda kaldıysa, içerisi niçin değişti? Bu durumda, “Kriz bizden değil, dışarıdan!” demek hangi akla kâr oluyor?
Geçiniz, efendim...
Evet, dışarısı artık içerisi olmuştur, içerisi de dışarısı. Ama bu olgu, gemisini her yerde yürüten kaptanlar eliyle bütün dünya halkları gibi bu ülke halkının da üzerinde sürdürülen soygunun, sömürünün bir kez daha tescili değilse nedir? Kapitalizmin “modernist” ulusalcı politikalarıyla “post-modernist” küreselleşmeci politikaları arasında git gel tahtıravalli oynatılan ekonomik ve sosyal “realite”lerin cenderesinden kurtulunmadıkça bu hâller sürüp gidecektir.
Ne ki bu, çözümü salt ekonomide olan bir sorun değil, doğrudan SİYASET işidir. Yani sözümona protestolarla filan ona da hayır, buna da hayır diyerekten yerinde saymayı bırakıp, sonuç almak için harekete geçmeyi gerektirir. Küreselleşmenin gereği denilen yeni-emperyalist, neo-kolonyalist emrivakilerin bu ülke halkının başına bela edilmesinde baş rolü oynaya oynaya her gün biraz daha meşum bir heyulâ gibi halkın karşısına dikilen ulus-devletinizi korumaya alıp ihya etmek için değil, köküne kibrit suyu ekecek süreçleri harekete geçirecek uzun erimli mücadeleye bir an önce girişmek için.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 36 (Bahar 2009)
Hayat ağacı
Mest! / Su forumu / Kandır, tutar! / "Bağımsız yargıçlar, âdil yargı..." / Kullaştırma / Çorap söküğü / İşçi öldürmek! / Sahibini sesi / Şimdi rahatladınız mı? / Deli bal / Hitler helvası / Al birini vur öbürüne! / Men dakka dukka! / Yine 1 Mayıs / Yargı(ç) bağımsızlığı / Kürtçe TV / Kim öldürdü?
Küreselleşme üzerineKenan Somer
Küreselleşmenin sonu mu?
Kapitalizm ve kriz
Taner Timur
Alevi Bektaşi hareketinin toplumsal siyasal yazgısı
Esat Korkmaz
Siyasete müdahale refleksi
Devrimi nasıl yapacağız
(Öznenin oluşumu)
İ. Barut
Post-modern darbeden post-modern faşizme
Mehmet Özgen
Kriz ve biz
Can Atalay
Seçimin galibi
Yalçın Yusufoğlu
Chavez'in on yılı
Bir "21. yüzyıl sosyalizmi" deneyimi
Zeki Yavuz
Liberaller tarikatı
Ö. Bedri Canatan
Sanat-Kültür-Kitap
Leonardo'nun gizli bahçesi
Ayfer Coşkun
Turgut Cansever'i yitirdik
Bülend Tuna
Orhan Duru'nun kara mizahı
K.E.
Eski şairlerimizi okurken
K.E.
Osmanlı'nın en ulu şairi
Konur Ertop
Vüs'at O. Bener ölümü mü bekliyordu?
Cemil Eren
Kitsch
Orhan H. Aydın
İnternette Kızılcık turu
United Electrical, Radio and Machine Workers of America / Mavi Defter
Belge
15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü
Ekonomik krizin faturası tüketicilere değil sorumlulara ödettirilmelidir
Tüketiciyi Koruma Derneği Merkez Yönetim Kurulu
Evrim görüşünün evrimi: Heraklitos, Aristoteles, Buffon, Lamarck
Charles Darwin
Sayı 36'nın tamamına buradan (PDF - 11,0 MB) erişebilirsiniz.
Külliyen küresel!
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma