- Ayrıntılar
- Sema Erder
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Gezi Hareketinin çok boyutlu bir kitlesel muhalefet hareketinin yansıması olduğu, yaygınlaşan etkisinden ve halen devam eden tartışmalardan da anlaşılmaktadır. Bu hareketin, alışık olduğumuz toplumsal hareketlerden farklı olması ilk anda yorumlanmasını güçleştirdi. Göreli olarak umutlu ve taleplerini doğrudan ifade edebilen bu hareket, uzlaşma umudu olmadığı için gün geçtikçe daha öfkeli hâle gelmiş olan muhalefet hareketlerinden de, güçlü olanla uzlaşma yanlısı popülist toplumsal hareketlerden de farklıydı. Yapılan tartışmalardan, kayırmacı otoriter popülist siyasetin hâkim olduğu bu ortamda böyle bir muhalefet hareketinin nasıl olup da yeşerebildiği sorusunun cevabını izleyicileri kadar, katılımcılarının da merak ettiği görülmektedir. Bu yazıda, bu tartışmalara katılmak amacıyla, Gezi hareketinin İstanbul'daki popülist siyaset ve kentsel toplumsal hareketlerle ilişkisi konusunda bazı değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.
İstanbul kentini izleyenler, son dönemlerde popülist siyasette radikal bir değişimin olduğunun farkındaydılar. 1960'lardan bu yana, İstanbul'da ve diğer büyük kentlerde yerel siyaseti “gecekondu hareketi” etkilemekteydi. “Gecekondu hareketi” kente göç eden köylülerin acil barınma ve diğer gereksinmelerini sağlama açısından etkili olan ve popülist siyasete damgasını vuran önemli bir kentsel toplumsal hareketti. Popülist siyaset, olan bitenlere göz yumarak ve kamu kaynaklarını kayırmacı ilişkilerle rasgele dağıtarak yeni yerleşen grupların isteklerini karşılıyor ve onların oy desteğini kazanıyordu. Gecekondu bölgeleri, yerel siyasetin çok yarışmacı ve dinamik olduğu, kuralla kural dışının iç içe geçtiği, yaratıcı çözümlerin üretildiği dinamik alanlar haline geldi.
Siyasal partiler, gecekondu hareketleriyle gündeme gelen talepleri, sistemle eklenme talepleri olarak kabul ettiler, kayırmacılıkla da olsa yerine getirdiler ve sonuçta onların sistemle uzlaşmalarına aracılık ettiler. Diğer taraftan, kentsel alanlara yerleşenlerin kültürel, sivil ve siyasal talepleri sistem tarafından “tehdit” olarak algılandı, popülizmin otoriter yüzüyle karşılaştı, çatışmalarla sonuçlanarak marjinalleştirildi. 2000'li yıllara kadar kentlerde esas olarak uzlaşmaya dönük popülist kitlesel hareketlerle, uzlaşma umudu taşımadığı için öfke dolu toplumsal hareketler yaygındı.
2000'li yıllar, “gecekondu hareketinin” meşruiyetini yitirdiği ve popülist siyasetin kentte değişen koşullara göre yeniden kurgulandığı bir dönem olarak hatırlanacaktır. Bu dönemde, “gecekondular”, popülist ortam içinde siyasal deneyim kazanmış ve zenginleşmiş yeni kentli grupların eliyle tasfiye edilmeye başladı. Bir başka ifadeyle, gecekondu alanları, orada yaşamı ş ve zenginleşmiş olanlar tarafından geçmiş kötü günleri unutturmak ve orada yaşayanlara “daha iyi bir yaşam” kurmak amacıyla yenilenmeye başladı. Kentin gecekondu bölgelerindeki bu dönüşüm, sadece fiziksel çevreyi değil, aynı zamanda siyasal kayırmacılık ve popülist siyasetle kurgulanmış kentsel yaşamı da radikal bir biçimde değiştirdi. Kent merkezine yakın, değeri artan bölgelerden başlayarak yaygınlaşan dönüşüm, buralarda yasal güvenceye sahip olmadan yıllarca yaşamış olanlar için oyunun kurallarının değişmesi anlamına da gelmekteydi.
Kentte gerçekleşen bu dönüşümün etkilerini ve boyutlarını somut olarak ortaya koyan verilere maalesef sahip değiliz. Ancak genel olarak, tam oranlarını bilmesek de, gecekondu alanlarının tasfiyesinden hem kazananların, hem de kaybedenlerin olduğunu açıkça gözlemleyebiliyoruz. Kazananlar, kentte artan “inşaat-siyaset” ilişkisinin içinde ortaya çıkan yeni olanaklardan yararlandılar ve gerçekten, kentte oluşan “daha iyi bir yaşamın” içinde yer aldılar. Buna karşılık, kayırmacılık ilişkilerinin yeni örüntüsünün dışında kalarak kaybedenler, gecekondu hareketinin eski usul yöntemlerine başvurmaya çalıştılar, ancak, alışık oldukları siyasal desteği bu kez bulamadılar. İstanbul'un hemen her bölgesinde, “terörist avlama” (!) operasyonlarına benzeyen polis destekli yıkımlar, yıkımlara direnen kadınlı erkekli, çocuklu mahalle sakinleri bu değişen güç ilişkilerinin somut görüntüleri oldu. Kaybedenlere sunulan seçenekler, yeni kiralık yerler aramak, ya da üretilen yeni sosyal konutlara borçlanarak taşınmak oldu. Bir anlamda, “gecekonduların umut filizleri” kökünden kesilmeye başladı.
Gecekondu bölgelerinde gerçekleşen yıkımlar ve bu yıkımlara karşı yapılan kitlesel eylemler, öteden beri gecekondu karşıtı olan, kentli orta sınıfların ilgisini çekmedi. Hatta, etnik ya da dinsel ayrımcılığa uğrayan grupların yoğunlaştığı alanlardaki eylemler “marjinal grupların” kanıksanmış (!) uzlaşmaz ve umutsuz eylemleri olarak algılandı. Muhalefet partileri dahil olmak üzere, ana akım siyasal partiler de, canlanan inşaat-siyaset ilişkisinin nemalarından yararlandığından, bu tepkilerle ilgilenmedi.İktidarla uzlaşma yarışında olan medya için de, gecekondulardaki yıkımların ve direnişlerin haber değeri olmadı.
Kentsel dönüşümün, kent bilimin ve katılımcı yerel demokrasinin ilkelerini dikkate almadan, salt piyasa kurallarına ve güç ilişkilerine göre yapılması, öncelikle –mimar, şehirci, sosyolog, siyaset bilimci, korumacı– kentle ilgili konularda çalışan akademisyen ve uzmanların ilgisini çekti. Daha sonra da, Birleşmiş Milletlerin Habitat toplantısından bu yana kentte canlanan ve Avrupa Birliği projeleriyle desteklenen insan hakları, çevre, kültürel miras gibi konularla ilgilenen sivil toplum örgütleri konuyla ilgilenmeye başladı. Yerel demokrasi arayışları, kentsel dönüşümden zarar görenlerin (ya da zarar görme endişesi duyanların) kurdukları mahalle derneklerinin ve profesyonel mesleki bilgiye sahip sivil muhalefet gruplarının arasında kurulan ilişkiyle canlandı. Bu dönemde, İstanbul'da çok sayıda mahalle derneği kuruldu ve hatta bu dernekler seslerini duyurmak için dayanışma platformları oluşturdular. İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu, Sarıyer Mahalle Dernekleri gibi platformlar, Ayazma, Başıbüyük, Bedrettin, Gülsuyu, Hürriyet, Tozkoparan gibi kentsel dönüşümden zarar gören mahallelerin temsilcileriyle, onlara profesyonel bilgilerini sunarak hukuksal, teknik ve siyasal destek vermek isteyen grupların ilişkisi kentteki muhalefetin çekirdeğini oluşturdu.
Bilindiği üzere, kentsel dönüşüm faaliyetleri sadece gecekondu bölgeleriyle sınırlı kalmadı. Bu faaliyetlerin, kent merkezindeki yoksul mahallelerine, çöküntü alanlarına ve kent içindeki yeşil alanlara doğru yaygınlaşması, konuya ilgiyi yaygınlaştırdı. Kültürel miras, göçmen hakları, etnik dışlanma, çevre gibi konularda çalışan profesyonellerle, aktivistler, bu mahallelerde yaşayan ve zarara uğrayan güçsüz gruplara hukuksal ve teknik yardım vermeye başladılar. Bu hareketler içinde seslerini kamuoyunda duyurabilenler Kuzguncuk bostan hareketi ve Sulukule hareketi gibi mahalle hareketleri oldu. Bunun yanı sıra, Tarlabaşı, Emek Sineması, Haydarpaşa, Galataport, Haliç Köprüsü, Taksim gibi projelere eleştirel bakan profesyoneller ve aktivistler kendi aralarında tartışıp, seslerini ilgililere ve kamuoyuna duyurmaya çalıştılar. Kayırmacılıktan çok uzak olan bu tür bir hak talebi iletimine alışık olmayan yönetimler, bu sesleri duymak istemediler ve bunları “marjinal” muhalefet hareketleri olarak yorumlayarak etiketlemeyi tercih ettiler. Bu nedenle, maalesef, bu hareketlerin çok azı başarı kazanabildi. Kısaca, Gezi hareketi başlamadan önce, kentte kamuoyunda ve yönetim nezdinde sesini duyuramasa da, kentsel dönüşümden zarar gördükleri için örgütlenen gruplar ve onlarla hukuksal ya da teknik bilgi vererek dayanışma yapan sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu, yerel siyasetin kayırmacı siyasal ilişkilerinin dışında kalan, onlarca kentsel hareket vardı .
Bu kentsel muhalefet hareketlerinin, kentte canlı olan ve popülist yerel siyasete aracılık eden gecekondu hareketine damgasını vuran hemşehri dayanışması hareketlerinden de, iş piyasasındaki eşitsizliklerden kaynaklanan sınıf hareketlerinden de çok farklı olduğuna dikkati çekmemiz gerekir. Bu hareketlerin üretim ve iş yaşamının dışındaki, konut alanları gibi gündelik yaşam alanlarındaki konularla ilgili olması, çeşitliliği, her birinin birbirinden habersiz ve ilişkisiz olarak farklı yerlerde gerçekleşmesi, farklı grupları ilgilendirmesi, kitlesel olmayışı, kayırmacı ilişkilerin yöntemlerini kullanmaması en önemli özellikleridir.
Bu tür kentsel toplumsal hareketlerin anlamı ve nitelikleri, sosyal bilimciler tarafından uzun bir dönemdir tartışılan konulardandır. Daha çok gündelik yaşamın sürdürülmesiyle ilgili konulardaki eşitsizliklerden kaynaklanan bu toplumsal hareketler, kentbilim yazınında “toplumsal tüketim” ve “toplumsal yeniden üretim” kavramlarıyla ele alınmakta ve tartışılagelmektedir. Yaşam alanlarındaki eşitsizliklerin de toplumsal grup ve sınıfların üretim alanında karşılaştıkları eşitsizliklerin bir yansıması olduğu açıktır. Önemli toplumsal değişme dönemlerinde, bu iki alandaki eşitsizlikler birbirini etkileyerek değişime uğrar. Dolayısıyla, bu tür toplumsal hareketlerin anlamı, ancak, bu etkileşimin değerlendirilmesiyle kavranabilir.
İstanbul'a ve konumuza geri dönecek olursak, kentte gözlemlenen yeni toplumsal hareketlerin, yönetimlerin alışık olduğu kayırmacı ilişkilerle karşılanan taleplerden farklı biçimler alması, onların siyasal partilerin alanının dışında kalmasına neden olmuştur. Muhalefet partileri dahil, bütün siyasal partiler, alışık oldukları yöntemin dışında kalarak doğrudan hak arayan ve bunu barışçı yöntemlerle yapmaya çalışan bu hareketleri muhatap olarak kabul etmediler. Buna karşılık, her bir kentsel hareket, insan hakları ve çevre gibi evrensel düzlemde meşruiyet kazanmış olan haklarla ilgili oldukları için, yeni teknolojilerin verdiği olanaklardan yararlanarak, küresel destek bulabilmiştir. Küresel düzlemdeki muhalefet hareketleriyle ilişki kuran ve aynı yöntemleri kullanabilen bu sivil hareketler, bu nitelikleriyle, sistem tarafından marjinalleştirilmiş olan öfke ve umutsuzluk dolu tepkisel siyasal eylemlerden de farklıydı.
Kentsel dönüşümün, kentli orta sınıfların gündemine girmesi, ancak, yıkımların etkisinin kendi kapılarına dayanmasından sonra gerçekleşti. Kentli üst orta sınıflar, başlangıçta, kentteki, su, ulaşım gibi temel altyapı ihtiyaçlarının giderilmesini, kendilerine yeni mekan ve iş alanları açan AVM'leri, “soylulaştırma” projelerini ve lüks konut sitelerini sevinçle karşıladılar ve benimsediler. Ancak, bir süre sonra, “çılgın projeler” ve diğer büyük inşaat projelerinin kentin niteliğini ve kentteki gündelik yaşamı tehdit edecek boyuta ulaşması üzerine konuyla ilgilenmeye başladılar. Büyük projelerle ilgili kararların, acele, şeffaf olmayan bir biçimde alınması ve üstelik hukuksal ve teknik olarak zaaf taşıdıklarının fark edilmesi, bir süre sonra medyanın da konuya ilgi göstermeye başlamasında etkili oldu.
Bu toplumsal muhalefet hareketlerinin esas olarak kentte yaşayan ve kentsel dönüşümden zarar gören sınıfsal olarak güçsüz olan ya da kültürel olarak dışlanmış grupların muhalefet hareketleri olduğunu söyleyebiliriz. Bu grupların ve kentteki estetik, tarihsel ve kültürel değerlerin gördüğü zararı fark ederek gündeme taşıyanlar, kentsel yaşamı izleyen, hukuk, şehircilik, kültür, mimari, koruma, kentsel estetik ya da çevre konusunda teknik bilgiye sahip olan profesyonellerin oluşturduğu örgütlerle, insan, kadın, çevre, hayvan, göçmen hakları gibi evrensel haklar konusunda duyarlılığı olan sivil toplum örgütleri oldu.
Bu gerilimlerin İstanbul için anlamı, bu güne kadar kentteki yaşam alanlarıyla ilgili taleplerini kayırmacı ilişkilerle sürdürebilmiş olan grupların artık aynı kanalları kullanma olanağına sahip olmadıklarını algılamalarıdır. Bir başka ifade ile, uzun bir dönem kentte yaşayan düşük gelirli gruplar için, kentteki enformel konut piyasası, ucuz konut imkânlarıyla kentteki iş piyasasındaki güvencesiz ortama tahammül edebilmelerini sağlamıştı. Bugün artık, kentteki konut piyasası da, tıpkı iş piyasası gibi, düşük gelir grupları için güvencesiz yaşama alanı haline gelmiştir. Kentsel dönüşüm, kentteki güç ilişkilerini de, toplumsal tabakalaşmayı da, sonuçta toplumsal hareketlerin niteliğini de değiştirmeye başlamıştır. Bunun üzerinde daha dikkatle düşünmek ve tartışmak gerekmektedir.
Sonuç olarak, Gezi Hareketi, kentte, kentsel dönüşümün etkisiyle, kayırmacı yerel siyasetin kapsayamadığı ve hatta dışladığı grupların oluşturduğu yeni kentsel toplumsal hareketlerinin tahmin edilenden çok daha yaygın olduğunu ortaya çıkardı, bu hareketleri ilk defa görünür kıldı ve kentteki diğer toplumsal muhalefet hareketlerini de içine alarak genişledi. Bu hareketlerin nasıl devam edeceği, yönetimin ve siyasetin bu hareketlerle kuracağı ilişkinin niteliğine bağlı olacaktır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Şili ve Güney Amerika müziğinin önde gelen isimlerindendi. Besteciydi, solistti, halk ezgileri derleyicisiydi, şarkı sözü yazarıydı, etnomüzikologdu ve aynı zamanda ressamdı, seramikçiydi, halı-kilim dokurdu. Seramikleri Louvre’daki bir sergide sergilenen ilk Güney Amerikalı sanatçı olmuştu.
Ölümünden bu yana yarım yüzyıla yakın zaman geçtiği halde bazı yapıtları İspanyolca’dan ya da çeşitli dillerden hâlâ söylenir. Bunlardan en ünlüsü “Gracias a la Vida” (Teşekkürler Hayat) adlı şarkıdır. Parçanın dünyada büyük şöhrete sahip Mercedes Sosa ve Joan Baez tarafından yapılmış yorumları onun tüm dünyaya yayılmasında etkili olmuştur.
Violeta Parra 4 Ekim 1917’de Şili’nin güneyinde küçük bir kasaba olan San Fabian’da doğdu. Babası müzik profesörü, annesi Clarisa mütevazı bir taşra kızıydı.
9 yaşında gitar öğrenmeye, 12’sinde kendine göre şarkı yapmaya başladı. Aynı yıl babası ölünce sokak şarkıcılığı yaparak topladığı ufak tefek paralarla eve yardım eder oldu. 15 yaşında Başkente geldi, kafelerde kızkardeşi Hilda’yla birlikte müzik yaparak hayatını kazandı. Daha sonra anne ve kardeşleri de geldiler.
21 yaşında bir demiryolu memuruyla evlendi, iki kızı oldu. Kocasından ayrıldıktan sonra köyleri dolaşarak yöresel parçaları derledi. 3000 kadar derleme yaptı, bunlardan bir seçkiyi daha sonra “Köylü Şarkıları” adıyla Paris’te plaklaştıracaktı. Bestelerinde toplumdaki adaletsizliği, budalalığı, ikiyüzlülüğü dile getirdiği albüme “Yoksulların neden hiçbir şeyleri yok?” adını verdi. Köylü kadınların acılarını, erkekten gördüğü şiddeti anlatmaya cesaret edenlerin öykülerini anlattığı albümü “Ruhum acı çekiyor” diye adlandırdı. Radyoda program yaptı.
1955’te Varşova’daki Dünya Gençlik Festivaline davet edildi. Sovyetler Birliği’nde ve Avrupa’da geziye çıktı. Kızlarından Rosita’nın ölüm haberini o sırada aldı. İki yıl Paris’de yaşadı, ilk albümlerini orada yaptı, Şili Halk müziğini tanıttı. 1956 sonunda döndü.
1962’de tekrar Avrupa’ya gitti, küçük barlardan BM binasına kadar her yerde gitarıyla şarkı söyledi. Politik şarkılar yaptı, “Tanrı Baba Ne Der?” parçasıyla dinsel bağnazlığa hücum etti. 1965’de Şili’ye döndü.
Violeta Parra o dönemlerde devrimci ve halkçı bir müzik akımı olan “Yeni Şarkı” veya “Yeni Şili Şarkısı” (Nueva Canción Chilena) akımının başlıca sanatçılarından ve bugünkü adı “La Peña de Los Parra” olan “Pena” isimli sanat ve politika çevresinin kurucularındandı. Şili Komünist Partisi üyesi bir politik eylemci, insan hakları savunucusu, işçi sınıfı dostu, aynı zamanda feminist bir sanatçıydı.
On yıllar boyunca Şili bütün Güney Amerika’da demokrasiyi yaşatabilmiş tek ülkeyken, sanatın, sanatçının payı o toplumsal ve siyasal gelişmede önemli yer tutmuştur. Pablo Neruda’nın, Violeta Parra’nın, Victor Jara’nın Şili’de yetişmeleri, siyasi alanda Halk Birliği hareketinin gelişip güçlenmesi, seçimleri kazanması boşuna değildi. Ama aynı demokratik ülkeyi 1973 darbesi sonrasında faşizmin kara bulutları istila etti ve on yıllar boyunca iktidarda kaldı.
Parra’nın müziği lirizm ve romantizmle bezenmiş olmakla birlikte köklerini ve ana motiflerini halk müziğinden almaktaydı. Ve bestelerinin çoğunda hüzün vardır.
Violeta’nın ünlü diğer bir şarkısı “Volver a los Diecisiete" (Tekrar Onyedisinde) adını taşıyan parçadır. Parra belli bir yaştan sonra 17 yaşına geri dönmüş gibi neşe ve gençlik doludur.
Yaşama sevinciyle dolu bu parçanın topladığı yaygın beğeniye rağmen, Violeta Şubat 1967’de tüfekle intihar eder, gitarı kucağındadır. Şili yoksulları, özellikle köylü kadınların çektikleri onun için daima bir yeis kaynağı olmuştu. Ölmeyip de faşist darbeyi yaşasaydı kimbilir ne kadar acı çekecekti?
Teşekkürler hayat
“...teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için
bana gülüşü ve gözyaşını verdin
böylece şarkımı oluşturan iki temel öğeyi
mutluluğu ve acıyı ifade edebilirim
ve sizin şarkılarınızı, ki benim şarkılarıma benzerler,
ve herkesin şarkısını, ki aynı zamanda benimdirler.”
Kızılcık, sayı 56 (Eylül-Ekim 2013).
- Ayrıntılar
- Cemal Candaş
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
AKP'nin 11 yıla yakın iktidarı, eğitim alanında tam bir yıkım yarattı. İktidarı süresinde beş kez bakan değiştirmek zorunda kalması, bu alanda yaratmış olduğu yıkım ve tahribatın bir anlamda itirafı anlamına gelir.
Eğitim alanında AKP iktidarının bugüne değin yapmış olduklarını kısaca özetleyerek yaşanan yıkımın boyutlarını gözden geçirelim:
o Eğitim yöneticilerinin tamamına yakını son 11 yıllık iktidar döneminde değiştirilmiş, büyük bir çoğunluğu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni kökenli olan binlerce AKP yandaşı, eğitim yöneticisi olarak görevlendirilmiştir. Yönetici seçimi konusundaki mevzuat defalarca değiştirilerek mümkün olduğunca iktidar yanlısı olmayan kişilerin yönetici olarak görev yapması engellenmiştir.
o AKP yöneticileri tarafından sık sık aksi iddia edilse de 2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin %17,18'i yatırımlara ayrılırken, 10 yıllık iktidar sürecinde bu pay sürekli azalmış ve 2012 yılında 2002'deki rakamın üçte birine kadar düşmüştür. 2012 yılında MEB bütçesinden yatırımlara ayrılan payın %6,64 olacağı tahmin edilmektedir. Bu süreçte eğitime ayrılan payın ulusal gelire oranı 2002 yılında %2,66 iken 2012'de bu pay %2,75 olmuştur.
o Eğitim programlarında çok büyük reklamlarla girişilen “öğrenci merkezli” değişiklikler, daha pilot uygulama aşamasında sulandırılmış, değişiklikle yürürlükteki program ortadan kaldırılmış ve eğitimin içeriği dinsel motiflerle süslenerek uygulanması karmakarışık bir duruma getirilmiştir. 2005 yılında PİSA sınavında Türkiye'nin elde ettiği sonuçlar referans gösterilerek girişilen bu operasyon sonucunda, 8 yıl sonra Türkiye'nin PİSA sınavları sonuçlarına göre başarı sıralaması değişmemiş (OECD ülkeleri arasında sondan ikincilik) fakat eğitim programı içerisine birçok dini motif yerleştirilmiştir. İddia edildiği gibi “öğrenci merkezli” eğitime geçilmemiş, bunun gerektirdiği hiçbir ciddi çalışma yapılmamıştır.
o Okullardaki öğretmen ihtiyacı konusunda geçen 11 yıllık dönemde kayda değer hiçbir iyileşme olmamıştır. MEB tarafından şu andaki sınıf mevcutlarına göre yapılan hesaplamalar sonucu 2012-2013 öğretim yılı itibariyle 127 bin öğretmen açığı bulunduğu açıklanmıştır. Öğretmen açığı, sınıf mevcutları OECD ülkeleri ortalamasına göre hesaplandığında 285 bindir. Bu konuda AKP iktidarının ne denli umursamaz davrandığını görmek için şu örneğe bakmak yeter: Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı bir TV programında son 10 yılda 300 binin üzerinde öğretmen alımı yapıldığını açıklamıştır. Aynı günlerde MEB İnsan Kaynakları Genel Müdürü Hikmet Çolak ise halen görevde bulunan 775 bin öğretmenin, 160 bininin son 10 yılda istihdam edildiğini söylemiştir. Bu iki açıklama AKP iktidarının eğitimi ve öğretmenleri ne kadar ciddiye aldığını göstermektedir.
o Son 11 yılda ülke çapında “üniversite” adıyla açılan onlarca (devlet-vakıf) kurumun gerçekte birer yüksek lise olduğu herkesin malûmudur. Üniversitelerde her yıl doldurulamayan kontenjanlar, bu kurumların öğrenciler tarafından gerçek anlamda üniversite olarak görülmemesinden kaynaklanmaktadır. YÖK yönetiminin tamamen siyasi iktidarın kontrolüne geçirilmesinden sonra genel olarak üniversitelerin mali, idari ve akademik özerkliklerinin tamamen ortadan kaldırılması da üniversitelerin birer yüksek liseye dönüşmesine neden olmuştur.
o AKP iktidarının en çok reklâmını yaptığı ve onbinlerce milyar dolarlık bir rant yaratmayı öngören FATİH (Fırsatları Arttırma Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) projesi de tam bir fiyaskodur. Bu projede son durum şöyledir: Bakanlık verilerine göre 21 bin 689 okulun internet altyapısının yenilenmesi hedeflenmişken, sadece 154 okulun internet alt yapısı yenilenebildi. 21 bin 689 okulda akıllı tahta uygulamasına geçilmesi öngörülürken sadece 3 bin 657 okulda akıllı tahta uygulamasına geçilebildi. 21 bin 689 okulda sunucu ve bilgisayar yenilenmesi hedeflenmişken, 216 okulda yenileme çalışması yapılabildi. 295 bin akıllı sınıf oluşturulması hedeflenmişken, sadece 84 bin 921 akıllı sınıf oluşturulabildi.
o 4+4+4 uygulaması ile bir yıl sonunda ortaya çıkan durum şöyle özetlenebilir: Okulöncesi eğitim alması gereken yüzbinlerce öğrenci, bu uygulama yüzünden birinci sınıfa alınmış ve bu öğrencilerin büyük bir bölümü sorun yaşadıkları için önümüzdeki öğretim döneminde 60 aylık öğrencilerin birinci sınıfa kaydedilmeleri uygulamasından büyük oranda vazgeçilmek zorunda kalınmıştır. 4+4+4 uygulamasının AKP iktidarı açısından kazanım(!) sayılabilecek iki sonucu olmuştur. Bunlardan birincisi: 2011-2012 eğitim öğretim yılında 537 olan İmam Hatip Lisesi sayısı, bir yıl gibi kısa bir süre içinde 708'e çıkmıştır. 2012-2013 eğitim öğretim yılında Türkiye'de 730 bağımsız imam hatip ortaokulu bulunuyorken, 369 imam hatip ortaokulu İmam hatip liseleri bünyesinde açılmıştır. MEB verilerine göre Türkiye'de toplam imam hatip ortaokulu sayısı 1.099'dur. Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün verilerine göre, 2011- 12 eğitim yılı sonunda 537 faal imam hatip lisesinde 9.616 derslikte 268.245 öğrenci öğrenim görmekte ve 15.049 öğretmen görev yapmıştır. 2012-13 eğitim yılında ise okul sayısı 708'e, derslik sayısı ise 13 bine, öğrenci sayısı 380 bine, öğretmen sayısı ise 23 bine çıkmıştır. Bu okulların tamamında tam gün eğitim yapılmaktadır. İkinci kazanımı ise tüm ilk ve orta okullarda öğrencilerin büyük bir çoğunluğu zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi yanında en az haftada 2 ders saati daha dinî eğitim almaktadır. Bunun sonucunda yönetici olarak görevlendirilenlerin yanı sıra 51 bin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni daha istihdam edilmektedir.
o Okullardaki özgürlük ortamını genişleteceği ileri sürülerek geçen yıl ortaya atılan ve 2013-2014 öğretim yılından itibaren uygulamaya konulacağı açıklanan kılık kıyafet yönetmeliği, uygulamaya konulmadan “serbest kıyafet” bölümü değiştirilerek fiilen forma uygulamasına geri dönülmüş, bu operasyonla kız öğrencilerin hem kıyafetlerine dinî esaslara uygun yeni düzenlemeler getirilmiş hem de kız öğrencilerin Kur'an derslerine başı kapalı katılmaları sağlanmıştır. Böylece AKP'nin öğrencilerin kılık kıyafet özgürlüğünden ne anladığı ortaya çıkmıştır. Bu arada öğretmenlerin kılık kıyafet yönetmeliğinde bir değişiklik yapmak nedense unutulmuştur. o AKP iktidarının en çok dile getirdiği değişikliklerden birisi de liseye ve üniversiteye geçişte sınav uygulamasından vazgeçilmesidir. Bu konuda yıllardan beri denenmekte olan değişik yöntemler, öğrenciler ve veliler açısından külfet ve karmaşanın daha çok artmasından başka işe yaramamıştır. Liseye geçişte önce 1, sonra 3, şimdi de 6X6=36 sınav yapma denemeleri tam bir komediye dönüşmüştür. Üniversiteye geçişteki durum da bundan farksızdır. AKP konuyu altan alta çatışma içerisinde bulunduğu bir cemaate gözdağı vermek amacıyla kullandığı için sınav ve onun sonucu zorunlu olarak ortaya çıkan dershaneler konusunda kısır bir döngü devam etmektedir. AKP, sağlık, adalet, güvenlik ve eğitim gibi kamusal alanlara tam anlamıyla bir “pazar” gözüyle bakmakta, iktidar gücünü bu alanlardan yandaşlarına rant üretmek için kullanmaktadır. Uygulamış olduğı özelleştirme, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma politikaları sayesinde bu alanlarda kamu hizmeti vermek yerine tam bir yıkım yaratmıştır. Yönetime getirdiği dünya görüşüne bağlı kadrolar sayesinde bir yandan kitlelerin iktidara ve devlete kayıtsız şartsız itaat etmesini sağlamakta diğer yandan kamu kaynaklarını yandaşları nın paylaşmasını sağlayacak mekanizmaları (kamu ihaleleri, özel sektörden hizmet satın alma, kamu mallarını ucuz fiyatla kiralama vb.) devreye sokarak iktidarının ömrünü uzatmaya çalışmaktadır.
Eğitim alanında bunca yıkıma neden olmasına rağmen nüfusun ciddi bir kesimi tarafından AKP iktidarının bu alanda başarılı hizmetler yapmış gibi görülmesi tam bir yanılsamadır. İktidar, elinde tuttuğu medya ve devlet olanakları sayesinde yoğun bir propaganda yürütmektedir. Hiçbir ahlâki kaygıyı gözetmeden yalan yanlış söylemlerle kitlelerin dezenformasyonunu sağlayarak iktidarının ömrünü uzatmaya bakmaktadır. Muhalefet partilerinin beceriksizlikleri ve sendikal hareketin güçsüzlüğü de iktidarın bu alandaki başarısını artırmaktadır.
Oysa eğitim alanındaki gerçek durum kitlelere sunulandan çok farklıdır. Durum vahimdir, günden güne de kötüye gitmektedir. Eğitim, hem nicelik hem de nitelik olarak gerilemekte, bir avuç varlıklı aile çocuğunun dışında büyük çoğunluğun çocukları eğitim hizmetlerinden yeteri kadar yararlanamamaktadır. Eğitim sistemi tam bir karmaşa ve çöküş içerisindedir. Eğitim kurumlarında uygulanan programlar bilimsel, demokratik ve lâik bir içerikten yoksundur.
Genç bir nüfusa sahip olmamıza rağmen eğitime ayrılan bütçe yetersizdir. Eğitim yatırımları günden güne gerilemektedir. Eğitim bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılmış, kâr elde edilecek bir Pazar olarak görülmektedir. Derslik sayısı ve diğer altyapı hizmetleri yetersizdir. Ciddi sayıda öğretmen açığı vardır. Mevcut öğretmenler çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmamıştır. Öğretmenler başka ülkelerdeki meslektaşlarından daha çok çalışıp çok daha az maaş almaktadırlar. Eğitim yöneticileri, eğitimin sorunlarını çözebilecek yeterlilikte değildir. Öğrenciler bu sistem içerisinde ilgi ve yeteneklerine uygun okulları seçme, istedikleri nitelikte eğitim alma olanaklarından yoksundur. Bütün bu gerçekler ortada ve durum ne yazık ki gittikçe kötüye gidiyor. Başbakan ne kadar celâllenirse celâllensin, 11 yıl sonunda eğitim tam bir yıkıntı haline gelmiştir. Her gün TV ekranlarında arz-ı endam eyleyip yalan yanlış bir sürü rakamlarla kitleleri oyalama döneminin sonuna yaklaşıyoruz. Anne babalarını bilemeyiz ama gençler artık bu palavraları yutmuyor. Her gün yaşadıklarıyla Başbakan'ın söyledikleri arasındaki farkı fark ediyor, birilerinin onu aldatmaya çalıştığını duyumsuyor. Fırsat bulduğunda biriktirdiği kini ve öfkeyi nasıl dile getirdiğine “Gezi”de hep birlikte tanık olduk. Bu gidişle çok daha tanık olacağız. Çünkü ne yaşamın gerçekleri değişiyor ne de onlara kandırmak için söylenen yalanlar!
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Dünya ve Türkiye Sol'unun birikimine, geçmiş deneylerine değer veren ve unutkan bir toplumda dün bilincini, bilgisini canlı tutmak isteyen bir yayın olarak, bu sayımızda 40 yıl önce 11 Eylül 1973'te Şili'de askeri bir darbeyle yıkılan Halk Birliği hükümetine ve Başkan Yoldaş Salvador Allende'ye yer veriyoruz. KIZILCIK
11 Eylül denilince bugün bütün dünyada 11 Eylül 2001 tarihi akla gelir. ABD'liler “11 Eylül”ü o denli klişe haline getirmişlerdir ki, o güne, konuşma dilinde “Nine/Eleven”, yazı dilinde ise “9/11” derler. Bütün basılı materyalde “9/11”, sözlü medyada “Nine/Eleven” hâlâ çok sık duyduğumuz kalıptır. Bu ibare her şeyden önce ABD'nin güvenliğini ifade etme aracıdır, ABD toplumundaki –ve derece derece bütün Batı'daki– İslamofobinin simgesi olmuştur. ABD'de asıl amaç savaş ve silahlanma politikaları nı sürdürmek için toplumda paranoya yaratmaktır. 1945 sonrasında Soğuk Savaşta komünizm korkusu devlete destek sağlamaya, gerici politikalara ve yüksek askeri bütçelere yarardı, bugün ise İslam korkusuna aynı işlev yüklenmiştir.
ABD ordusu (Türkiye Cumhuriyeti dâhil) başlıca müttefikleriyle birlikte Afganistan'a 9/11 bahanesiyle girmiştir. George Walker Bush - Dick Cheney - Donald Rumsfeld yönetimindeki ABD'nin ordusu ve –başta Halliburton ile Bechtel olmak üzere ABD şirketleri– aynı bahaneyle Irak'ı işgal ettiler. [Başkan Yardımcısı Dick Cheney Halliburton'ın, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ise Bechtel'in ortakları ve eski genel direktörleri arasındaydılar.]
ABD Irak'ta telafi edilemeyen yıkımlar yaptı, mezhep kavgalarına yol açtı ve işgal şu ana kadar 1 milyon insanın hayatını aldı.
Gelgelelim, bizim için 11 Eylül “İkiz Kuleler” olayından ibaret değil. Bir CIA+Şili Ordusu operasyonu olan faşist Pinochet darbesinin günü de 11 Eylül'dür.
Orta ve Güney Amerika hemen hemen bütün 20. yy. boyunca darbeler ve askeri yönetimler kıtası olmuştur.
Şili Darbesinden önce de, sonra da bölgede pek çok askeri darbe yapılmıştı; 1973 darbesinin önemi a) O tarihe kadar Şili'de on yıllar boyunca demokrasinin yaşayabilmiş olmasıydı, b) Darbe Kıtada genel oyla yönetime gelmiş Marksist bir politikacının Başkanlığında Sosyalist-Komünist-Radikal-Sosyal Demokrat-Halk Birliği Eylem Hareketi (MAPU) adlı sol partilerin hükümetini deviren bir askeri harekâttı.
Unidad Popular hareketine girmeyen ve cephe iktidarının icraatını genelde desteklemekle birlikte kendi bağımsız çizgisini koruyan, soldan muhalefet yapan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria= Devrimci Sol Hareket) adlı kuruluş da Şili'de adı geçen sol güçlerdendi.
11 Eylül 1973 darbesinden sonra Cuntaya karşı silahlı direnişe geçen tek siyasi grup MIR oldu. Fakat cunta şefi General Pinochet rejiminin terörü yüzlerce erkek-kadın MIR mensubunu öldürdü, binlercesini işkenceden geçirdi, Şili ordusu içindeki sempatizanlarını tasfiye etti.
Halk Birliği (Unidad Popular)
1960'lı yıllarda bütün dünyada sol yükselirken, Şili'de sanayi ve maden işçilerinin mücadelesi, köylü eylemleri (160'ı aşkın toprak işgali), güçlü bir öğrenci hareketi vardı.
Yaklaşan 1970 Başkanlık Seçimleri için yukarıda adlarını andığımız sol partiler bir program etrafında birleşip ortak aday gösterdiler. Bu aday Sosyalist Parti'den Salvador Allende idi.
Öğrenimi tıp olan Salvador Allende 1937'den beri parlamentoda bulunan, 1939'da Halk Cephesi hükümetinde Sağlık Bakanlığı yaparken “Yoksulların Bakanı” olarak sempati kazanmış) 65 yaşında bir politikacıydı.
4 Eylül 1970'de % 36,6 oyla seçimi kazandı, 3 Kasım'da da göreve başladı.
Halk Birliği'nin programında başta zengin bakır madenleri olmak üzere, yabancı ve yerli büyük sanayinin, bankacılık ve sigortacılığın kamulaştırılması, kapsamlı bir toprak reformu, sağlık ve eğitim sistemlerinin devletleştirilmesi yer almaktaydı.
Halk Birliği, program uyarınca Kamulaştırma hareketine girişti, tamamı ABD şirketlerinde olan Şili bakır maddelerini ve bankaları millileştirdi. Asgari ücreti arttırdı, işçi ücretlerini, küçük memurların aylıklarını yükseltti. Toprak ve tarım reformuyla topraksız köylüye toprak dağıttı, bedava tohum ve gübre verdi.
Özellikle toplumun en yoksul kesimi için sosyal güvenlik, gıda yardımı, asgari geçim yardımı getirdi yüksek devlet memurlarının aylıklarına sınır koydu, yaşlılara ve çocuklara yiyecek, içecek olarak (ayni) beslenme yardımı yaptı. 15 yaşın altındaki çocuklara her gün parasız süt dağıttı.
120.000 sosyal konut inşa ettirdi. Okuma-yazma seferberliği açtı, okullar yaptırdı, yoksulların çocuklarının okula gitmelerini sağladı.
Allende özellikle toplumun en yoksul katmanlarına yöneldi, bunlar arasında yerliler özel bir yer tutuyorlardı
Başkanlık sisteminden dolayı Allende'nin yetkileri genişti, ama parlamentoda azınlıktaydı.
Halktan yana bu reformlara parlamentodaki burjuva çoğunluğu engel oldu ve kamulaştırmaların yapılabilmesi için Parlamentonun onayını şart koştu. Ayrıca uygulanan kuşatma politikasıyla piyasada mal ve özellikle gıda darlığı yaratıldı.
İlk yıl % 8,3 büyüme oranıyla başarılı bir ekonomi yaşandıysa da, uluslararası kredi kurumlarının Şili'ye vereceği kredileri ABD'nin bloke etmesi, Şili'nin ihtiyacı olan makine parçalarının ithalatını engellemesi, muhalefetin ekonomide yıkıcılığa girişerek temel ürünleri piyasadan çekmesi sonucu ekonomide kötüleşme başladı. 1972'de enflasyon % 142'ye kadar çıktı. Dünya piyasalarında bakırın fiyatının üçte bir gibi yüksek oranda –ve birdenbire– düşmesi de Allende ekonomisi için ağır bir darbe oldu.
Buna rağmen 1973 Mart'ında yapılan parlamento seçimlerinde Halk Birliği % 43 oy alarak halk desteğini arttırdı. Fakat bu oran Halk Birliği'ne parlamentoda çoğunluk getirmedi. Salvador Allende reformlarını Başkanlık yetkileriyle sürdürmeye çalıştı.
CIA ve ITT
Sosyalist Küba'yla iyi ilişkiler Kıtada Küba'dan sonra ikinci sosyalist ülkenin Şili olacağı ve Güneydoğu Asya'daki gibi domino etkisi yaratacağı korkusuna yol açtı. Esasen, 1970 Başkanlık Seçimlerinde öncelikle de CIA Allende'nin kazanmaması için yoğun faaliyet göstermekteydi. ITT (International Telephone & Telegraph) şirketi ayrıntılarını burada yazamayacağımız kadar çok para dağıtmış, politikacı, general ve bürokrat satın almıştı. Buna rağmen Halk Birliği'nin adayı kazanınca, ABD ve ITT darbe hazırlıklarına girişmişti. ITT, Şili'nin bakır madenlerinin önemli kısmını elinde tutmaktaydı. ITT Küba'da 1 Ocak 1959 devrimini izleyen günlerde (3 Mart 1959'da) millileştirilmişti. Şili'de kuruluşlarının elinden gitmesi ise onun için çok daha büyük kayıptı.
ABD Başkanı Richard Nixon, Allende'nin seçimi kazanmasından on gün sonra, Başkan'ın devrilmesi için CIA Direktörü Richard Helms'e talimat verdi. “Bu adamdan hemen kurtulun, bunun için ne mümkünse yapın” dedi. Helms de darbe hazırlıklarına başladı. Ve CIA, Ekim 1970'den itibaren Şili Savunma Bakanlığı içinde adam satın almaya, anti-komünistleri teşkilatlandırmaya girişti.
Talimata göre, önce Şili'de ekonomik kriz yaratılacaktı. Nixon tarafından CIA direktörü Richard Helms'e yazılı direktifinde Nixon, Şili'yi kastederek, “Allende'nin iktidarı elde etmesini, ya da devrilmesini sağlamak acıyla ekonomiyi 'ateş topu yüklü' bir çığlığa döndür” diyordu.
16 Eylül 1970 tarihli bir CIA raporunda (yani Allende henüz göreve başlamamışken) Şili'de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emredildi.
24 Ekim 1970 günü, CIA yönlendirmesiyle Roberto Viaux ve Camilo Valenzuela adlı generaller demokrat general René Schneider'i öldürdüler. Schneider meşruiyete saygı gösteren bir komutandı, önce onu bertaraf ettiler. Allende kabinesini kurarken, öldürülen generalin yerini almış olan General Carlos Prats’ı (sağcı muhalefeti yatıştırma niyetiyle) İçişleri Bakanı yaptı. General Carlos Prats rejime karşı bir askeri darbe planına katılmayı reddediyordu 1973'de İçişleri yerine, Savunma Bakanlığı ona verilecekti.
11 Eylül 1973 Darbesinden bir ay kadar sonra ABD Başkanı Nixon Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger'a telefonda “darbenin başarıya ulaşmış olmasından duyduğu memnuniyeti” dile getiriyor ve "darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını" söylüyordu. Kissinger CIA içindeki ünlü “Kırklar Komitesi”nin önde gelen ismiydi (ve sonradan Dışişleri Bakanı olacaktı.)
Aynı şahıs darbe konusunda: “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Sorunlar Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” demişti.
Faşist darbe geliyorum dedi
Halk Birliği Mart 1973'deki parlamento seçimlerinde kazandığı başarıya rağmen, ülke kargaşaya sürükleniyordu. Esas etmen ekonomiye yapılan sabotajdı.
Fakat siyasi provokasyonlar kargaşayı ve güvensizlik ortamını şiddetlendirdi. Bir zırhlı alay 29 Haziran 1973 günü, Cumhurbaşkanlığı Sarayı La Moneda'yı kuşattı. Darbe teşebbüsü hedefine ulaşamadı, ama hem istikrarsızlığı arttırmak, hem de herhangi bir askeri müdahale ihtimâlini yakınlaştı rmak (olağanlaştırmak) bakımından işlev gördü.
Temmuz'da And Dağlarındaki El Teniente'deki bakır madencilerinin de katıldığı genel grev zaten kriz yaşayan ekonomiyi daha da sarstı. Ağustos 1973'de Yüksek Yargı ile Allende hükümeti karşı karşıya geldi. Yüksek Mahkeme yapılmak istenen bazı dönüşümlerin anayasal olmadığını söylüyordu.
CIA tarafından yönlendirilen ana muhalefet partisi Hiristiyan Demokrat Parti ile faşist eğilimli Ulusal Parti arasında kurulmuş olan “Demokratik Koalisyon”, Allende'yi anayasayı çiğnemekle suçladı ve açık açık Şili Silahlı Kuvvetlerini göreve çağırdı.
2 Ağustos 1973 günü 110 bin otobüs, kamyon ve taksi sahibi greve gitti. Bu karşı koyuş esas darbeyi ekonomiye vurdu. Zaten küçük işletmeciler olan kamyon sahipleri sık sık boykotlarla mal ulaşımını felce uğratıyorlardı bu son grev durumu büsbütün kötüleştirdi.
Orduda yükselen Prats aleyhtarlığı büyüdü. Generallerin çoğu Prats'ın Allende'yi engellemeyeceğine kâni oldular ve baskıları arttırdılar. O kadar ki, generallerin eşleri Prats'ın evinin önünde gösteri bile yaptılar. General Prats 24 Ağustos 1973 günü, hem Savunma Bakanlığı, hem de Genel Kurmay Başkanlığı görevlerini bıraktı. Allende aynı gün hükümete sadık sandığı General Augusto Pinochet'yi o göreve atadı.
O günlerde 100 bin kadar Şilili ev kadını yükselen fiyatları ve artan gıda yokluğunu protesto etmek amacıyla öfkeli biçimde “Anayasa Meydanı”nda (Plaza de la Constitución) gösteri yaptılar.
Sonuçta 11 Eylül sabahı Gen. Kur. Bşk. Pinochet kumandasında kara, deniz ve hava kuvvetleri darbeyi başlattılar.
Bugün Güney Amerika kıtasındaki siyasal ve sosyal gelişmeler dünya soluna önemli deneyler ve perspektifler sunmaktadır. Geçmişte verilmiş mücadelelerin birikimi günümüz dünyasının koşullarında değişik biçimde meyvelerini vermektedir.
Şili'nin Halk Birliği tecrübesi ve Başkan Yoldaş Salvador Allende (Simon Bolivar, Emiliano Zapata, Jose Marti, Farabundo Marti, Augusto Sandino, Fidel Castro, Hugo Chavez ve tabii ki, Che Guevera gibi) bu birikimin önemli bir simgesidir.
Salvador Allende'ye istediği ülkeye gidebileceğini söyledilerse de, Başkan hiçbir yere gitmeyeceğini belirtti, bunun üzerine uçaklar Moneda Sarayı'nı bombaladılar, özel askeri timler saraya girdiler.
Salvador Allende miğfer giydi, eline silah aldı Başkanlık Sarayı'nı savundu ve kendisinin de Halk Birliği'nin de onuru için hayatını verdi.
Saray taarruz altındayken Şili Radyosundan üç kez halka seslendi. Son mesajı aynen şöyleydi:
“Size son kez hitap ediyorum. Uçaklar Magallanes radyosunun vericilerini bombaladı.
Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüz binlerce Şililinin bilincine düşen tohum er geç yeşerecek. Onların silahları ve güçleri var. Ama toplumsal ilerleyişi şiddet ve cinayetle durduramazlar. Bu ülkenin geleceğini kuracak gençlere sesleniyorum: Şili'de faşizmin geçmişi uzun. Tüm terörist suikastlar, havaya uçurulan köprüler, yıkılan demiryolları, patlatılan petrol kuyuları onların eseriydi.
Hepsi satın alınmıştı. Tarih önünde yargılanacaklar.
Az sonra sesimi artık duymayacaksınız. Ama hep sizinle olacağım. Beni vatana sadık bir onurlu insan olarak hatırlayın. Halkım kendini savunmalı, ama feda etmemeli. Vatanın emekçileri, ben Şili'ye ve geleceğine inanıyorum. Başka adamlar, başka insanlar ihanetin bastırdığı bu acı karanlığı aydınlatacaklar. Er geç özgür insanın geçeceği kapıları açacak ve daha adil bir toplum kuracaklar. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın emekçiler!
Bunlar benim son sözlerim ve fedakârlığım boşuna değil, satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlâk dersi olacağına eminim."
Pek çok kimsenin “Compañero Presidente “ (Başkan Yoldaş) diyerek sevdiği Salvador Allende'nin halkına söylediği son sözler bunlar olmuştu.
General Pinochet 11 Mart 1990'a kadar ülkeyi askeri diktatörlük rejimi altında yönetti. Darbe yüzünden 100 binden fazla kişi gözaltına alındı, 40 bini tutuklandı. On binlercesine işkence yapıldı. 3 bin kişi gözaltında öldürüldü. Devlet ve çeteleri tarafından öldürülen, cesetleri bile bulunmadığı için kayıplar listesine kaydedilen binlerce insanın mezarları bile bulunamadı. Binlerce ceset Pasifik Okyanusu'na atılmıştı. Öldürülenlerin bir kısmı da Atacama çölünün tuzlu toprağına gömülmüşlerdi. Tuzun koruyucu etkisi nedeniyle sonraki yıllarda o toplu mezarlardan cesetler çıkarılabilecekti.
200 bin kişi ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. 25 bin öğrenci, bin öğretim görevlisi üniversitelerden çıkarılırken, 200 bin işçi de işlerinden atıldı. Şili'de 1973'de yüzde 6 olan işsizlik oranı, Pinochet'nin görevi bıraktığı 1990'da yüzde 35'e yükseldi.
İşte size ITT'nin, Anaconda'nın, Kennecott'ın süfli çıkarları için Şili halkına çektirdikleri.
Şili deneyinin gösterdiği
Şili'nin sosyalizme geçiş deneyi 20. yy. da pratik ve teorik dersler bırakmıştır.
Yaşanılmış olayın gösterdiği somut olgu, Soğuk Savaş döneminde nüfuz bölgelerine ayrılmış bir dünyada ABD'nin kendi arka avlusunda sosyalist kuruluş girişimine karşı tüm şiddetiyle saldırmasıydı. ABD ikinci bir Küba oluşmasın, oluşursa başkaları da onu izler ve Kıta elimden gider korkusuyla öyle bir olasılığı engellemek için elinden geleni yapmıştır.
II. Dünya Savaşı bitiminden sonra Soğuk Savaş boyunca nüfuz bölgelerinin bulunduğu kimsenin meçhulü değildi.
1970-1973 arasındaki Unidad Popular hükümeti Küba (ve kısmen ÇHC) dışında sosyalist ülkelerden yardım ve destek göremedi. Şili ile SSCB arasındaki ticaret hacmi de artmadı. Allende Moskova ziyaretinde umduğu krediyi de alamadı.
Bütün komşuları ve Kıtanın tamamı ABD kuklası rejimlerdi ve de ekonomik ilişkiler kurulmasında güçlükle karşılaşıldı. O devletlerin hemen hepsi ABD'nin Şili'ye uyguladığı ambargonun parçası oldular.
Buna rağmen “devrim başarıya” ulaşabilir miydi? Daha doğrusu sosyalizme geçme girişimi bir sosyal devrime dönüşebilir miydi?
Kanımızca bu mümkündü.
Fakat öyle bir devrimi başaracak nitelikte hazırlıklı halk güçleri bulunmuyordu.
Dün de, bugün de dünya ilericilerinin Salvador Allende'ye ve kişiliğine duyduğu sevgi sadece onun faşizmin kurbanı olmasından ileri gelmiyordu. Allende sağlığında da dünyada büyük bir sempati toplamıştı.
Kendisi bir romantikti: Yalnızca halkına değil, toplumuna da büyük bir inanç besliyordu. Uzun dönemler iyi-kötü demokrasiyi yaşatabilmiş Şili'de toplumun sosyalizme barış içinde geçebileceğine inanıyordu.
Oysa sosyalist kuruluş, a) Politik devrim (halk güçlerinin iktidara gelmesi), b) Sosyal devrim (mülkiyetin toplumsallaşması) demektir.
Emekçiler siyasi, ekonomik, kültürel örgütleriyle yönetime şu veya bu şekilde gelebilirler, ama üretim ve dolaşım araçlarını özel mülkiyetten sosyal mülkiyete geçirmeleri hiç de kolay değildir. Çünkü mülksüzleşecek sınıf ve katmanlar var güçleriyle karşı koyacaklardır.
İşte o zaman siyasi iktidarı korumak yaşamsal önem kazanır. Bu bakımdan yönetime gelmek ile iktidar olmak aynı şey değildir.
Sosyalizme barış içinde, huzur içinde geçmeyi bütün ilerici güçler elbette isterler, kimsenin burnu kanasın istemezler. Fakat mülkiyetlerini kaybedecek (üretim araçları ellerinden çıkıp, topluma mal olacak) mülkiyetli sınıflar buna asla müsaade etmezler.
Onlar için demokrasi demek, özel mülkiyetin behemehâl korunması demektir. Bu nedenle sosyalistleri “demokratik olmamakla” itham ederler. Demokrasi savunucuları mülkiyetleri tehlikeye girince darbe yaparlar (Şili 1973), iç savaş çıkarırlar (Sovyet Rusya 1918-1922) , her yeri kana bularlar (İspanya 1936-1939). O yaptıklarında dış destek alırlar: Şili'de ABD, Rusya'da emperyalist devletler, İspanya'da Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası.
Bir işçi ve emekçi yönetiminin sürdürülmesi (iktidar olup olamaması) konusunda yaşanmış ilk deney 1870 Paris Komünü'dür.
Paris Komünü yenildi. 30.000 kadın ve genç insan barikatlarda can verdi, 20.000 kişi idam edildi, 7.000 Komüncü Pasifik'deki Yeni Kaledonya'ya sürgün edildi. Fransa o sırada Prusya ile savaş halindeydi. Komün olayı patlak verince Alman orduları Paris'e gelip Fransız ordusunun yanında kentin kuşatılmasına katılmıştı. Yani burjuvazi çıkarını biliyordu. Devrimin Fransa'da başarıya ulaşması Almanya'yı da etkileyecekti.
Marx, Komün deneyinden edindiği dersleri “Fransa'da İç Savaş” kitabında özetler.
Lenin, 1917 Nisan-Ekim arasında yazdığı “Devlet ve Devrim'de öğretiyi geliştirdi.
Yapılan tespitin özeti, burjuva devlet makinesi korunarak sosyalizmin kurulamayacağıydı.
Mademki, devlet egemen sınıfın baskı aracıydı, o mekanizma burjuvazinin sınıf egemenliğine (özel mülkiyetin ve piyasa ekonomisinin yaşarlı olmasına) göre kurulmuştu,
İşçilerin, diğer emekçilerin demokrasisi ve kurumları oluşturulmadan toplumsal mülkiyeti getirmek ve korumak mümkün olamazdı.
Üstelik Şili'de “burjuvazi” sadece Şili burjuvazisi değildi, asıl oligarşiyi ABD şirketleri (ITT, Anaconda ve Kennecott şirketleri) oluşturmaktaydı. ABD tabii ki Halk Birliği'ni serbest bırakmayacaktı.
Dönüp geriye baktığımızda Unidad Popular ile başlayan sürecin umutsuz bir atılım olduğunu, bu nedenle trajediyle sonuçlandığını söyleyebiliriz.
Allende ve Halk Birliği hükümeti bütün imkânsızlıklar içinde emekçiler için, özellikle toplumun en alt katmanları için olağanüstü iyileştirmeler yaptı. Fakat ABD'nin Kıtadaki varlığına ve saldırganlığına rağmen Halk Birliği'nin başarılı olabilmesi, yönetime geldikten ve konumunu sağlamlaştırdıktan sonra devrimi koruyacak silahlı örgütlenmelerle açılabilirdi.
Hemen belirtelim ki, barışçıl geçişin mümkün olamayacağını söylemek politik devrimin illa ki silahla gerçekleşebileceği anlamına gelmez. Yoğun ve kesintisiz kitle gösterileri, yaygın grevler, boykotlar vasıtasıyla rejimi çökertmek mümkündür. Ama yerine gelecek halk yönetiminin iktidar (kudret sahibi) olabilmesi, toplumsal değişimi başlatabilmesi için caydırıcı güce dayanması ve burjuvazinin o aygıtını dağıtması gerekir.
İnsanlık bilinci ister ki, yeryüzünde silah hiç olmasın, ne uluslararası politikada, ne de içerideki sınıf mücadelesinde silaha başvurulsun.
Ama silaha başvuran burjuvazidir. Devlet demek güç demektir, güç ise silahlı güçtür, asker, polis demektir. Halk Birliği karşı tarafı silahsızlandıramamıştır. Kendi caydırıcı gücünü de oluşturamamıştır.
Böyle olunca, Halk Birliği'nin yaptıkları emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarını iyileştirme reformları olarak kaldı. Millileştirmeler ise kurulu düzende bir çeşit devlet kapitalizmi uygulamalarından öteye geçememiştir.
Dolayısıyla, Halk Birliği deneyi –kendisini sosyalist olarak tanımlasa da– radikal reformların yapıldığı bir dönem olmuştur.
Emperyalizmin nüfuz alanındadır diye devrim hepten imkânsız değildir. Orta Amerika'da Küba örneği dışında Nikaragua deneyi de yaşanmıştır. Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) 1978-1979'da silahlı mücadele sonunda Somoza diktatörlüğünü yıkarak iktidara gelmiş, Küba, SSCB, Bulgaristan, Yunanistan, İsveç, Venezuela, Meksika gibi ülkelerden destek görmüştü. ABD'nin Kontra'lar vasıtasıyla başlattığı karşı-devrimci savaş da bertaraf edilmişti.
Silahla gelen FSLN çoğulcu serbest seçimlerde oylarını % 67'ye kadar yükseltmişti. Sandinist gerillalar FSLN iktidarında düzenli ordu askerine ve halk milislerine dönüştükleri için Kontraları yenebilmişlerdi.
FSLN ekonomik zorluklar yüzünden 1990 seçimlerini kaybederek iktidardan çekildi, halk desteğini yitirdikten sonra iktidarını ancak zorla sürdürebilirdi, bunu yapmadı.
Bugün Orta ve Güney Amerika Sol'a zengin deneyler ve perspektifler sunan gelişmeler yaşamaktadır. Kıtanın geçmiş birikimi 21. Yüzyılın koşullarında meyvalarını vermektedir. Bütün bu birikimde Salvador Allende ismi de Simon Bolivar, Jose Marti, Emiliano Zapata, Augusto Sandino, Fidel Castro, Hugo Chavez ve tabii ki Che Guevara gibi özgürlük sembollerinde birini olarak halkların kalbinde, bilincinde ve mücadelesinde yaşamaktadır.
- Ayrıntılar
- Süleyman Aksoyek
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Dünyadaki doğal kaynaklar üzerine bir araştırma yapan bilim insanlarının hazırlamış oldukları Dünya Doğal Hayat Fonu raporunda başta Batılılar olmak üzere bütün ülkeler tüketim çılgınlığına son vermeleri konusunda uyarılıyor: Aksi takdirde 2050 yılına geldiğimizde canlı yaşamının sürebilmesi için Dünya gibi iki gezegene daha ihtiyacımız olacak.
Araştırmaya göre son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Uzmanlar doğal kaynakların bu kadar hızlı tüketilmesinin en önemli sebebinin Batılı ülkelerdeki yüksek tüketim oranları olduğunu belirtiyor. Rapora göre ortalama bir ABD vatandaşı bir İngiliz'in iki katı, bir Afrikalı'nın ise 24 katı doğal kaynak tüketiyor.
Denizlerdeki balıklar, atmosferdeki karbondioksiti yok eden ormanlar ve temiz su kaynakları hızla tüketiliyor. Raporun bulgularına göre, 350 memeli, kuş, balık ve sürüngen türü de soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
Yapılan hesaplamalar petrol, kömür, doğalgaz gibi enerji kaynakları ile işlenebilir tarım arazilerinin ve kullanılabilir tatlı su kaynaklarının ömürlerinin birkaç kuşakla sınırlı olduğunu göstermektedir.
Bu sonuçlar, özellikle son 150 yıldan bu yana uygulanmakta olan, kârdan başka hiçbir şeyi görmeyen vahşi kapitalist sistem tarafından yaratılmıştır. Doğal kaynakların ve insan emeğinin azami ölçüde sömürülüp yok edilmesine dayalı pazar ekonomisi gezegenin geleceğini adım adım geri dönülemez bir noktaya doğru sürüklemektedir. Gezegenin doğal kaynaklarının sınırlı olduğu gerçeğini görmezden gelerek bu kaynakları hunharca yok etmeyi sürdüren kapitalist tüketim ekonomisi, insanlığın, hatta tüm canlıların geleceğini de tehlikeye atmaktadır.
Kapitalist sistem doğal kaynak tüketimi konusunda en büyük tahribatı enerji üretmek amacıyla gerçekleştirmektedir. Çünkü sürdürülebilirliği tüketimin gittikçe artmasına bağlıdır. Tüketimi karşılamak amacıyla ihtiyaç duyduğu sanayi üretimini gerçekleştirmek içinse enerjiye ihtiyacı günden güne artmaktadır. Bu nedenle her türlü yolu deneyerek enerji üretimini artırmaya çalışmaktadır.
Günümüzde özellikle elektrik enerjisi üretimini sağlamak için petrol, kömür veya doğalgaz gibi fosil yakıtlar kullanılmaktadır. 1970'li yıllardan itibaren yaşanan petrol krizleri ve tüm dünyada fosil yakıtların kullanılmasıyla ortaya çıkan çevre sorunlarına karşı kitlelerin göstermiş olduğu reaksiyonlar nedeniyle nükleer enerji santralleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık %17'sini karşılamaktadır. Bazı ülkeler enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üretmektedir. Örneğin Fransa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verilerine göre elektrik enerjisinin %75'ini nükleer enerjiden sağlamaktadır. Amerika ise enerjisinin %15'ini buradan karşı- lamakta fakat bazı bölgelerinde santraller daha yoğun biçimde enerji üretimi yapmaktadır. Dünya çapında 400'den fazla nükleer santral bulunmakta ve bunların 100'den fazlası sadece Amerika'da yer almaktadır. Dünyadaki nükleer santrallerin ülkelere dağılımı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Ülke İşletme Ülke İşletme
Arjantin 2 Meksika 2
Ermenistan 1 Hollanda 1
Belçika 7 Pakistan 2
Brezilya 2 Romanya 2
Bulgaristan 2 Rusya 31
Kanada 18 GAC 2
Çin 17 Slovakya 1
Çek Cum 6 Slovenya 1
Finlandiya 4 İspanya 8
Fransa 59 İsveç 10
Almanya 17 İsviçre 5
Macaristan 4 İngiltere 19
Hindistan 17 Ukrayna 15
Japonya 55 ABD 104
Kore 20 Türkiye –
Litvanya 1 Toplam 439
Kaynakça www nei. org
26 Nisan 1986 günü Çernobil'de meydana gelen kaza, nükleer enerji santrallerinin Dünya için ne denli büyük bir yıkım potansiyeli taşıdığının kanıtı oldu. O güne değin bir kısım bilim insanı ve çevre konularına duyarlı çevrelerin dile getirmeye çalıştığı bu gerçeklik tüm insanlık tarafından somut olarak görülmüş oldu. Dünyanın dört bir yanında nükleer karşıtı hareket gelişmeye ve büyük çapta ses çıkarmaya başladı. 2011 yılında Japonya'da yaşanan tsunami sonucunda Fukuşima Nükleer Santralinde ortaya çıkan büyük felaket unutturulmaya çalışılan nükleer karşıtı düşüncelerin yeniden gündeme gelmesini sağladı. Fosil yakıtlarla çalışan elektrik santrallerinin yaratmış olduğu çevre tahribatına karşı daha az zararlı olduğu dile getirilen nükleer santrallerin geçici olarak elde ettiği avantajı yok etti. Nükleer santrallerin Dünya için nasıl bir felaket potansiyeli taşıdığı insanlar tarafından yeniden test edilmiş oldu. Bu durum bazı ülkelerin nükleer enerji santrallerine yatırım yapması konusunda caydırıcı bir rol oynadı. Almanya gibi kimi ülkeler ise halen faaliyette olan nükleer santrallerini bir program çerçevesinde tasviye etme kararı aldılar. (Almanya'da 17 nükleer santralın elektrik üretimine katkısı %22 dolayında . Bunlardan 8'i kapatıldı ve bir daha çalıştırılmayacak. Arta kalan 9 santralın 2015 ile 2023 arasında kapatılması planlanıyor. 2020 yılına kadar gerekli elektrik enerjisinin %35'inin yenilenebilir enerjilerden sağlanması amaçlanıyor.) Ayrıca İsviçre halen çalışır durumda olan beş nükleer santrali 2034 yılına kadar kapatma kararı aldı. İtalya'da bu konuda yaplan halk oylamasında yeni santral yapılması reddedilirken mevcut santrallerin de kapatılması sonucu çıktı.
Türkiye'de ise nükleer santral kurulması konusunda önemli adımlar atılmaktadır. Önce Akkuyu nükleer santrali için ihale yapılmış, şimdi de Sinop'ta yeni bir santral kurulması için ön çalışmalar hızla sürdürülmekte. Nükleer karşıtı muhalefetin itiraz ve uyarıları görmezden gelinerek nükleer santrallerin ülke ekonomisi açısından ne denli önemli olduğu devlet yöneticileri tarafından her fırsatta dile getirilmektedir. Nükleer santrallere karşı çıkanlar bozguncu olarak ilan edilmektedir.
Peki nükleer santraller konusunda gerçek durum nedir? Nükler santrallere karşı çıkanlar neler söylüyor, neye karşı çıkıyorlar? Birkaç alt başlık açarak bu soruya yanıt arayalım.
Nükleer Santraller Nasıl Çalışmaktadır?
Bir nükleer santral kurmak için zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç vardır. Bu uranyum türleri U-235 başta olmak üzere, U-233, U-238 ve Plütonyum; P-239 ve P-241'dir. Uranyumun füzyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hâle geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan füzyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk füzyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak füzyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder. Ortaya çıkan enerji kontrol edilmediği taktirde ölümcül boyutlardadır. Kontrol etmek için reaktörlerde fazla nötronları tutan ve tepkimeye girmesini engelleyen üniteler vardır. Bu sayede kontrollü bir füzyon tepkimesi zinciri sağlanır.
Nükleer santralin iç yapısına baktığımızda, uranyumun füzyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilir. Türbin kanatçıklarına çarpan yüksek enerjili buhar, bilinen şekilde türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya gider ve su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.
Santraldeki füzyon tepkimeleri çok iyi kontrol edilmeyi gerektirir ve hata toleransları çok azdır. Hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğundan söz edilemez ve mutlaka uzman ekipler tarafından ve emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılmalıdır. Bu da bizim gibi nükleer santral inşasına yeni adım atmak isteyen ülkeler için ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırmaktadır.
Nükleer Santrallerden Elde Edilen Enerji Ucuz mudur?
Toplam maliyete bakıldığında elektrik üretiminin en kolay ve ucuz yolu fosil yakıtla çalışan elektrik santrallerini kullanmaktır. Bunlar içinde de en ucuzu kömürdür. Doğalgaz ise nispeten daha pahalıya mal olur. Nükleer santrallerde üretilen elektriğin maliyeti ise santralden santrale büyük farklılıklar göstermekle birlikte genellikle fosil yakıtla çalışan santrallerden daha yüksektir. Kömür ve doğalgaz çevrim santrallerinde yakıt maliyeti toplam işletme maliyetinin %80'den fazlasını oluştururken, nükleer santrallerde yakıt maliyeti %25'te kalmaktadır. Nükleer santrallerde asıl işletme maliyetini çalışanlara ödenen para oluşturmaktadır.
Nükleer santrallerin sadece işletme maliyetine bakıldığında diğerlerine göre çok ucuza elektrik ürettiği iddia edilebilir ancak nükleer santrallerin kurulum maliyetleri çok yüksektir ve belirli bir kullanım ömrü vardır. Bu yüzden maliyet hesabı yapılırken amortisman (kurulum maliyetinin toplam kullanım ömrüne yayılmış hali) ve faiz giderleri (kurulum için harcanan paranın kazandırabileceği faizden kaybın maliyeti veya kurulum için alınan kredilere ödenen faiz) de hesaba katılmalıdır.
Peki bu reaktörlerin atıkları nasıl yok edilir? Bu rektörlerde kalan yakıtlar yıllar boyunca durduğunda, reaktörde verimi çok düşer. Bu yüzden de değiştirilmesi şarttır. Artık atık hâle gelen bu yakıtlar çekirdekte bulunur ve işlev dışı kaldığında dahi ısı vermeye devam eder. Bu yüzden güvenli bir tasfiye için soğutulması gerekir. Bu soğutma işlemi ortalama iki yıl civarındadır. Bu süre zarfı içinde ısı çok düşer. Bu atık içeriğinde bulunan elementler radyoaktiftir. Zamanla kaliteleri düşer ve başka elementlere dönüşmeye başlar. Yakıt tasfiyesinde işte bu kısım ayrıştırılır. Çünkü bu kısım sadece %5 civarındadır ve kalan kısım uranyumdur. Bu küçük kısım içindeki en zararlı madde ise plütonyum maddesidir. Zaten asıl tartışma konusu haline gelen husus da budur. Çünkü 300 yıl sonra bu atık zararsız hâle gelir ancak plütonyum istisnadır. Plütonyum 24 bin yıl sonra etkisiz hâle gelebilir. Plütonyum Dünya'nın oluşması esnasında da çok miktarda bulunmuştur. Ancak geçen süre zarfı içinde çok düşük miktarlara gerilemiş ve zararsız hâle gelmiştir. Şu anda da doğada zararsız düzeyde bulunur. Plütonyum zaten çok miktarda da olsa insan sağlığına ancak vücuda alındığında veya çok çok yakın bir mesafede zarar verebilir. Bu sebeplerle nükleer atıkların en az 210 yıl depolanması şarttır.
Nükleer santral atıklarının depolanması ve bertaraf edilmesi için yapılması gereken harcamalar da hesaba katıldığında nükleer santrallerden elde edilen enerjinin iddia edildiği gibi ucuz değil tam aksine çok yüksek maliyetli olduğ u ortaya çıkmaktadır.
Nükleer Enerjinin Avantajları Nelerdir?
Nükleer santraller çok düşük miktarda yakıtla çalışırlar. Yani 1 gram uranyum ile 1 ton kömür yakımı, aynı düzeyde enerjiyi ortaya çıkarır. Nükleer reaktörlerde dolum işlemi ortalama 2 yılda bir gerçekleşirken, bir termik santralde bu dolum günde 2 defa ve çok yüklü miktarlarda kömür ile gerçekleşir.
Çevre kirliliği bakımından da ele alındığında, nükleer enerjinin doğa dostu olduğu ortaya çıkıyor. Nitekim termik santraller yüklü miktarda sera gazı, karbondioksit, sülfürdioksit vb. zararlı salınımlar yaparken nükleer enerjinin hiçbir zararlı gaz vb. salınımı yoktur. Sadece bacalarından buhar çıkar ve zararsızdır.
Fosil yakıtlar gibi dalgalanan fiyatlara sahip bir girdisi olmadığından ekonomik istikrarı güçlendirir.
Nükleer Santraller Dünya'nın ve Canlıların Geleceğini Tehdit Etmektedir!
Yukarıda nasıl çalıştığı, maliyeti, verimliliği ve sağladığı avantajları özetlenen nükleer enerji santrallerine her durumda karşı çıkılmalı, yenilerinin kurulması engellenmeli, halen var olanları n tasviye edilmesi için mücadele edilmelidir. Çünkü her şeyden önce bu santraller gezegenin ve tüm canlıların geleceğine çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Taşıdıkları felaket potansiyelinin gücünü anlamak açısından Çernobil ve Fukuşima örnekleri oldukça öğreticidir. Uluslararası Doktorlar Örgütü (IPPNW) ve Radyasyondan Korunma Birliği (GfS) raporuna göre Çernobil felaketinin üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, günümüze kadar çevreye yayılan radyasyondan yaklaşık 600 milyondan fazla insanın etkilendiği bildirildi. 2007 yılında yapılan bir araştırmadan yola çıkan raporda, yaklaşık 600 milyon kişinin radyasyonun ulaştığı Avrupa ülkelerinde yaşadığı, sağlık bakımından radyoaktif ışınlardan etkilendiğine yer verildi. Çok az dozajı bile insan sağlığını uzun vadede olumsuz etkileyen radyasyon ışınlarının, canlılarda genetik bozukluklara neden olduğu biliniyor. Radyasyondan en çok bölgede enkaz temizleme işinde çalışan ve sayıları 2005 yılına kadar 830 bin kişi olduğu bildirilen işçilerin etkilendiği bildirilirken, şimdiye kadar bunlardan 112 bininin hayatını kaybettiği de açıklama da yer aldı. Geri kalan işçilerin yüzde 90'ı ise kanser, yüksek tansiyon, mide ve bağırsakları etkileyen hastalıklarla mücadele veriyor. Atom santrali yakınında belirlenen güvenlik çemberi içinde aralıklarla yapılan ölçümlerde, özellikle çocukların bazı organlarında biriken radyoaktif maddelerin kansere yol açtığı ve bazı hastalıkların ise etkisini yıllar sonra göstermeye başlayacağı uyarısında bulunuldu. Ayrıca 2007 yılı verilerine dayandırılarak hazırlanan raporda, Avrupa'da 2056 yılına kadar Çernobil kazasından kaynaklanan 240 bin yeni kanser vakasının daha ortaya çıkacağı savunuldu. Fukuşima felaketinin yaratmış olduğu sonuçları her gün yazılı ve görsel yayın kuruluşlarından izlemekteyiz. Bu felaket sonrasında dikkati çeken en önemli şey, ortaya çıkan zararların karşılanması konusunda hiçbir kişi veya kuruluşun sorumluluk kabul etmemesidir. Nükleer enerji santralleri yatırımları milyarlarca dolar kâr elde eden şirketlerin, nükleer felaketler sonucunda ortaya çıkan zararları tazmin etme konusundaki tutumları oldukça öğreticidir.
Nükleer santralllerin savunucularının iddia ettikleri gibi nükleer enerji vaz geçilemez bir seçenek asla değildir. Canlıların ve gezegenin geleceği ile ilgilenmeyen, sadece uluslararası enerji yatırım şirketleri ile yapılan işbirliklerinin yaşama geçmesini önemseyen, kapitalist sistemin sürdürülebilirliği için daha çok tüketim gerektiğini düşünerek bunun için ne pahasına olursa olsun enerji yatırımı yapmak gerektiğini düşünen devlet yöneticileri nükleer santrallerin kurulması konusunda ısrarlı davranmaktadırlar. Onlara göre “Düşme ihtimali var diye uçağa binmeyelim mi?” mantığı her şeyi açıklamaktadır. Oysaki bu mantıkta insanlık, canlı yaşamı ve gezegenimizin geleceği ihmâl edilmektedir. Bu mantık Dünya'nın sahip olduğu doğal kaynakların daha çok kâr etmek için yok olmasına neden olmaktadır. Bu mantık sayesinde tüketim çılgınlığı günden güne artmakta, emeği ile çalışanlar yoksullaşırken bir avuç mülk sahibi gittikçe palazlanmaktadır.
Gezegenin geleceği ve canlı yaşamının sürdürülebilmesi için zaman geçirmeden yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını gerektiren teknolojilere yönelmek gerekir. Güneş ve rüzgâr enerjisi yatırımları artırılmalıdır. Çevre kirliliğine ve doğal kaynak tüketimine neden olan fosil yakıtların kullanıldığı elektrik santrallerine karşı tek seçenek nükleer santraller değildir. Nükleer santraller yukarıda da söz edildiği gibi çok büyük felaket potansiyelleri taşıyan yatırımlar olduğu için en kısa sürede terk edilmelidir.
Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilebilecek enerji miktarının günümüz sanayi üretiminin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olacağını düşünenlerin ilk bakışta haklı gibi görülen bu itirazları aslında mevcut tüketim ekonomisinin veri kabul edilmesi durumunda bir anlamı vardır. Oysaki insanlığın eğer bir geleceği varsa –ki olmalı– bu, asla tüketimin bu denli ölçüsüz olarak sürdürüldüğü bir gelecek olmayacaktır. Yani kapitalist sistemin sonsuza dek sürüdürülebilir olduğunu kabul ettiğimiz bir noktada enerji kaynakları konusunda baştan beri ileri sürdüğümüz düşüncelerin bir anlamı kalmaz. Böyle bir durumda Dünya'nın canlılar açısından yaşanılabilir ömrü birkaç kuşakla sınırlı demektir.
Nükleer santrallere karşı çıkmak, bu uğurda mücadele etmek sadece anti-kapitalistlerin işi değildir. Deprem kuşağı üzerindeki bir nükleer santralin olası bir deprem sırasında yaratacağı felaketten olumsuz etkilenecek herkesin görevidir. Bir nükleer felaket durumunda bu santrallerden atmosfere yayılacak olan radyasyondan etkilenebilecek tüm dünya insanlarının bu karşı çıkışa katkı sunması gerekir. Doğacak çocukları na yaşanılabilecek bir Dünya bırakma sorumluluğ unu duyumsayan herkesin bu mücadelede yer alması beklenir. Her gün yazılı ve görsel yayın kuruluşlarında nesli tükenmekte olan hayvan ya da bitki türlerini gördükçe yüreği burkulan duyarlı insanların bu mücadeleye omuz vermeleri çok önemlidir. Ama şunu da unutmamak gerekir ki Dünya'nın da, insanlığın da geleceğini karartan kapitalizm yıkılmadığı sürece, sınıfsız ve sömürüsüz, doğaya ve canlı yaşamına saygılı, cinsiyet ve kimlik ayrımcılığının olmadığı bir dünya kurulmadıkça bu mücadele gerçek anlamda başarı kazanamayacaktır.
- Ayrıntılar
- Mustafa Şimşek
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Gezi direnişi haftalarca sürdü, eş zamanlı ve paralel eylemlerle Türkiye'ye yayıldı, milyonlar bu eylemlere katıldı. Sadece üç-beş ağaç için yapılmadığını siyasal iktidarın şiddetinden de görmek mümkün. Beş kişi katledildi binlerce yaralı ve binlerce gözaltı uygulamasından sonra cadı avı başlatıldı.
Her yer Taksim, her yer direniş, milyonların sesi olunca çaresizlik kendini böyle gösterirken öte yandan iktidar kendi saflarını sıklaştırmayı ihmâl etmedi. Aynı zamanda Gezi direnişinde en baştan yer alan kurumlar da hedef tahtasına yerleştirildi. TMMOB bunlardan biri oldu. Bu kez Torba yasa ile geçirilen 3194 sayılı yasa ile Mühendislik-Mimarlık projeleri denetimsiz ve TMMOB'in gelirleri önemli ölçüde azaltılarak tasfiye projesi gündeme sokuldu.
Devlet kuruluşundan muhalefet örgütüne
Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları örgütlenmesi eskiye dayanır. 1908 yılında Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti 1926 yılında Türk Mühendisler Birliği ve aynı yıl T.Mimarlar Cemiyeti olarak mesleki faaliyete başladılar. 27 ocak 1954 tarihinde ise 6235 sayılı yasa ile TMMOB kuruldu. Bugün bağlı 24 odası ve 423.360 üyesi vardır. (31.12.2012 tarihine göre)
TMMOB kuruluş yasasının 2. maddesine göre; kamu kurulu niteliğinde kurulmuştur. Onun için yasanın 8. maddesinde; ''yüksek haysiyet kuruluna devlet şurasınca seçilecek bir temsilci gönderilecektir'' düzenlemesi yer almıştır. Sonraları özerk kamu kuruluşuna evrilmiştir. Yasaya göre mühendislik mimarlık ve şehir plancılığı mesleğini icra etmek için TMMOB'ne bağlı bir meslek odasına üyelik zorunludur. (TTB, TDHB, Baro ve diğer meslek odaları için de böyledir.)
1961 anayasasında bu yaklaşım anayasa güvencesine alınmış,122. maddesine göre ''Kamu Kurulu Niteliğinde Meslek Kuruluşu'' olarak tanımlanmış ve güvenceye alınmıştır. Yasa gerekçesinde ise ''kamu tüzel kişiliği'' olarak ifade edilmiş. 1982 anayasasının 135. maddesi bu yaklaşımı ''kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları''şeklinde düzenlemiştir. Araçlarının plakası bu nedenle kamu kuruluşlarının ki gibi siyahtır.
Silsile yoluyla bu güne kadar gelen bu düzenlemelerin TMMOB'ne verdiği görev; mühendislik mimarlık ve şehir plancılığı meslek alanlarının devlet adına devletin çıkarları doğrultusunda düzenlenmesidir. Anayasaların ve yasanın düzenlenmesinin bu doğrultuda olabildiğince net olması yoruma ihtiyaç bırakmayacaktır. Ancak bir süre sonra TMMOB üyeleri istenen resmi görevle mesleki çıkarları geliştirmenin uyuşmadığını görmeye başlar ve verilen resmi görevden TMMOB'ni uzaklaştırarak muhalif bir örgüt özelliğine kavuşturarak mesleğin çıkarlarını savunan emek ve demokrasi mücadelesine omuz veren konuma getirirler.
1960'lı yılların ikinci yarısından sonra TMMOB'ne bağlı odaların yönetimine demokrat Mühendis ve Mimarlar gelmeye başlar. 1970'in hemen başlarında bu yürüyüş Odaların ve TMMOB'nin merkezine yansır. 1970 yılında TEKSEN'in (teknik elemanlar sendikası) kuruluşu desteklenir ve kısa sürede 5000 üyeye kavuşur. 18 Nisan 1970'de ilk yığınsal teknik elemanlar mitingi yapılır. 12 Mart darbesi TEKSEN'i kapatır.hemen sonra TÜTED kurulur. Teknik elemanlar kurultayları düzenlenerek grevli toplu iş sözleşmeli sendika hakkı savunulur. Nisan 1975 tarihinde İtalya’nın Torino kentinde yapılan mühendisler, idari personel ve teknisyenlerin uluslararası sendikal konferansına katılıp sonuçlarına sahip çıkılır. 1 Mayıs’larda kendi pankartı ile yürür. 19 eylül 1979’da TMMOB, mühendis ve mimarların ekonomik-demokratik hakları için ülke çapında bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirilir. Bu muhalif çizgi zaman zaman eksikliklerle de mâlûl olsa bu güne kadar uzanır ve siyasi iktidarlar fırsat bulduklarında TMMOB'ni tasfiye etmek için hedef tahtasına yerleştirirler.
Torba Yasa TMMOB'ne ilk saldırı değil
TMMOB anayasa ve yasanın verdiği resmi görevden uzaklaşıp üyelerin ekonomik,demokratik haklarını savunmaya başlamasıyla birlikte emek ve demokrasi mücadelesinin bileşeni haline gelir. Burayı yadırgamaz, üzerine düşeni de yapmaya çalışır. Bu durum daha ilk günden siyasi iktidarların saldırısına uğrar. İlk önemli saldırı ''başını küçükken ezmek'' yaklaşımına sığınan AP (Adalet Partisi) milletvekilleri TMMOB'ni tasfiye edecek bir kanun teklifini 1972’de meclis başkanlığına verirler, teklife göre ''kamuda çalışan mühendis ve mimarların üye olması, serbest çalışanların ise üye olurlar'' düzenlemesi yapılıyor. 14.02.1973 tarihinde bu düzenleme meclisten geçiyor. Ancak Cumhuriyet senatosundaki tartışmalar ''bu teklif Süleyman Demirel'in inşaat mühendisleri odasından ihracının intikamıdır'' tartışması nedeniyle yasallaşamıyor.
Sonra aynı göreve 12 eylül askeri darbesi talip oluyor. 1982 anayasasının 135. maddesi ''Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu...'' diye tanımlanmaya devam etmiş, ancak ''Kamu kurumu ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüslerinde ve sürekli görevlerinde çalışanların meslek kuruluşlarına girme mecburiyeti aranmaz.'' düzenlemesi yaparak TMMOB'in üye ve üye aidatı gelirinin önemli bir kısmını yok ederek, mücadelesini zaafa uğratarak işlevsiz hâle getirmeye çalışmıştır.
Torba Yasa 12 Eylül'e sahip çıkıyor
2002 seçimleri ile iş başına gelen siyası iktidarın işçi sınıfı ve işçi güçlerine saldırısı bu kez Gezi direnişinin yarattığı korku ve katıksız sermaye savunuculuğu ile sınır tanımaz hâle geldi.Çünkü nihai olarak gezi direnişi demokrasi ve emek güçlerinin elini güçlendirecektir. Gezi direnişinin en baştan beri içinde olan TMMOB'ne saldırması da bu yüzdendir.
TMMOB aynı zamanda onlarca rant projesi için mahkemeye başvurarak yürütmeyi durdurma kararı çıkarttığı için de hedeftedir. Şimdi de Haliç Port ihalesini durdurmak için dava açmıştır. Öte yandan ÇED (Çevre Etki Değerlendirme), İSİG (işçi sağlığı ve iş güvenliği), yapı denetim, vb kritik önemdeki yasal düzenlemelerde kendi meslek alanlarından yola çıkarak muhatap olup iktidarın yüzünü açığa çıkarttığı için de iktidarın boy hedefidir.
Tasfiye için her yolu denemeyi aklına koyan iktidar 12 Eylül darbecilerinin bile yapamadıklarını bir bir sıraya koymuştur. En önemlilerini sayarsak; ilkin Devlet Denetleme Kurulu devreye sokularak 2008 yılında TMMOB, T.Diş Hekimleri Birliği (TDHB), T.Veteriner Hekimler Birliği (TVHB), T. Eczacılar Birliği (TEB), T.Tabipler Birliği (TTB), TÜRMOB ve kamuoyunu ürkütmemek için TOBB, TESK gibi kurumlar da eklenerek 16 kurum hakkında denetleme yapıldı. 2009 yılında çalışma sonuçlanmış, 799 sayfa ve 1062 ek sayfadan oluşan rapor hazırlanarak kamuoyuna ''Meslek kuruluşları politika ile uğraşmasınlar''... ''seçim sistemleri anti demokratiktir. Nispi temsil sistemine geçilsin...'' açıklaması yapıldı. Bunun üzerine TMMOB, TTB, TDHB ve TEB birlikte açıklama yaparak ''kurumsal kimliğimize yönelik her türden baskıya karşı birlikte hareket edeceğiz...bedeli ödemeye hazırız'' dediler.
DDK baskınından sonuç alamayan iktidar bu kez bu rapor bahane edilerek 2010 yılında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nı (şimdiki Çevre Şehircilik Bakanlığı) inceleme yapmak üzere TMMOB'nin üzerine sürdü.
En önemli saldırılardan biri de; Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı kaldırılarak yerlerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruluşunda yaşandı. Bu Bakanlığın ''teşkilat ve görevleri '' düzenlemesi 636, 644, 646 ve 653 sayılı KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile düzenlendi. Bu KHK'lar ile mühendislik mimarlık ve şehir plancılığı hizmetlerini gerçekleştirme koşullarının yeterlilik ve yetkinliklerinin belirlenmesi TMMOB ve bağlı odalardan alınarak Bakanlığa verildi.
KHK'nın 2/A maddesi bunları düzenlerken 12. maddesi ile Meslek Hizmetleri Genel Müdürlüğü Birliği oluşturularak meslek mensuplarının üyelik ve sicillerini takip etmeyi ve meslek kuruluşlarına ilişkin mevzuat düzenlemesi yapmayı 9. ve 10. madde ile ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Yapı İşleri Genel Müdürlüğü kurularak TMMOB ve bağlı odaların kuruluş gerekçeleri ortadan kaldırılmaktadır. Ve bu düzenlemelerle kritik bir eşik aşılmıştır.
Bu düzenlemelerin ardından Yapı Denetim Yönetmeliği ve Tip İmar Yönetmeliği'nde değişiklik yapılarak bu alanlarda da oda denetimleri kaldırılmıştır. Gezi direnişi ile birlikte bunların devamı getirilerek Mühendislik, Mimarlık ve Şehir Plancılığı projelerinin TMMOB'ne bağlı odalardan vize alma zorunluluğu torba yasa ile geçirilen 3194 sayılı yasa ile kaldırılmıştır. Yapılan değişiklikle öncelikle yeni talanların odalarca engellenme gücü hukuken yok edilmeye çalışılmıştır. İkinci olarak odalarla üyelerin ilişkisi zayıflatılmak istenmiştir. Üçüncüsü odaların vizelerden elde ettiği gelirlere el konmuştur. Dördüncüsü projelerin odadan vize alması anında üyelik aidatları da kontrol edildiğinden aynı zamanda üyelik aidatı alma süreci yavaşlayacak ya da olayla sınırlı olarak duracaktır. Beşinci olarak Mühendis, Mimar ve Şehir Plancılarının sicilleri odalarca tutulduğu için projelerin vize zorunluluğunun kaldırılması projelerin bilimsel ve teknik bilgilere uygunluğunun ölçülmemesi sahte Mühendis, Mimar ve Şehir Plancılığına zemin hazırlayacaktır. Altıncısı denetim mekanizması olmadığı için mal ve can güvenliği risk altında olacaktır. Son olarak, mimarların fikir ve sanat eserleri yasası karşısında mimari projeleri eser olmaktan çıkarılarak telif haklarına el konacaktır.
Olup biten göstermektedir ki siyasi iktidar TMMOB'ni tasfiye etmek isterken aynı zamanda "1965 öncesine geri dön, resmi olarak verilen görevi yap, muhalif olmak yerine Devlet Kuruluşu olmaya devam et" demektedir. "Eğer hâlâ anlamadıysan DDK'nun önerdiği nisbi temsil sistemi vb düzenlemeleri de içeren düzenlemelerle yapısal değişiklikler yapılarak tasfiyeye hız vereceğim", işareti vermektedir. Siyasi iktidarın ileri demokrasisi 12 Eylül'ün TMMOB'ni sınırlayan zorunlu üyeliği kaldıran düzenlemesini değiştirmek şöyle dursun, 2002'den bu yana yaptıkları ile 12 Eylül'ün yaptığını derinleştirmek için onun izinden yürüyerek onun yapamadığını yapmaya koyulmuştur.
TMMOB gezi direnişinin açtığı ışıklı yoldan yürüdükçe, üyeleri ile organik ilişkiyi yükselttikçe demokrasi özgürlük zeminine sağlam bastıkça ve bu güçlerle omuz omuza yürümeyi kuvvetlendirdikçe saldırı ve tasfiye süreci yürümeyecek ve amacına ulaşamayacaktır.
KAYNAKLAR:
Yasalar içinden TMMOB öyküsü
CDDK Meslek Örgütleri Raporu
MÜHENDİSLER İdari personel ve teknisyenler uluslararası sendikal konferansı
Ücretsiz ve işsiz mühendis,mimar ve şehir plancıları kurultayı broşürü
TMMOB bültenleri
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Tayyip Erdoğan hükümeti bir taraftan “barış ve çözüm” gibi lafları dilinden düşürmezken ve Batı Kürdistan (Kurdistanê Rojava) halkının belirleyici gücü PYD (Kürdistan Demokratik Birliği) ile temaslarını sürdürürken, öte yandan Al Nusra haydutlarını Rojava halkının üzerine salıyor.
İnsan öldüren (örneğin bir kadının başını kendi ekseni etrafında döndürerek öldüren, işledikleri cinayeti İnternet sitesinde yayınlayan) her öldürüşlerinde “Allahu Akbar” diye sapık nârâlar atan, katliam dışında köylere saldıran, yağmacılık yapan, köylüleri rehin alan Al Nusra çeteleri Türkiye'den para, silah alıyorlar, Türkiye'deki özel mülteci kamplarında eğitiliyorlar ve gene onun yardımıyla gece karanlığında ışıkları söndürülmüş sınırlardan geçerek suç işlemeye gidiyorlar.
Mesela Diyarbakır'dan Mehmet Kartal son yıllarda kardeşinin İnternet üzerinden Al Kaidacı şahıslarla ilişkisi olduğunu öğrenmelerinin ardından Emniyete başvurduklarını belirtiyor. Çocuklarını kurtarmak isteyen aileye, polis, örgütün faaliyetinden haberdar olduklarını, ancak bu gruplara terör listesine alınmaları halinde müdahale edebileceklerini söylemiş. Mehmet Kartal şöyle diyor: “Al Kaida'nın ne denli tehlikeli olduğunu halkımız da biliyor. Son aylarda da Suriye Rojava'da Kürt yurttaşlarına yönelik saldırılarındaki acımasızlıklarını biliyoruz. Kürtleri kâfir ilan edip saldırıyorlar. Özellikle Ortadoğu'da tahakküm kurmak isteyen bu örgütü kesinlikle Kürt kentlerinden kovmalıyız. Kürtlerin namusunu helâl kılan anlayışı bu topraklarda asla barındırmamalıyız. Gençlerimizi dinle kandırıp ölüme yollamalarına fırsat vermemeliyiz.” Geçen yıl Kasım ayından bu yana Serêkaniyê'ye yönelik saldırılarda temel rol oynayanlardan biri olan Nawaf Al Beşr ile AKP'li milletvekilleri aynı fotoğrafta görüntülenirken, AKP'li Menderes Atilla da Nusra'cılarla poz verdi.
BDP'li Ceylanpınar Belediye Başkanı İsmail Arslan, İstanbul'da Türkiye Barış Meclisi toplantısında AKP'liler ile Kaida bağlantılı Nusra arasındaki ilişkiyi mütebessim çehreli dostluk-kardeşlik fotoğrafıyla teşhir etti.
Arslan toplantıda yaptığı konuşmada, elindeki fotoğrafı göstererek, “Bu bir suç hâlidir. Bunlar otellerde, polis misafirhanelerinde ağırlanıyorlar. Halen sınırdan geçirilip bir yerlerde besleniyor, korunuyorlar” dedi.
Sosyal ağda paylaşılan iki ayrı karede ise AKP'li milletvekillerin silahlı haydutlarla yan yana oldukları görülüyor. Fotoğraflardan birinde AKP Urfa (Riha) Milletvekilleri Seydi Eyüpoğlu ve Abdulkerim Gök, AKP'li Menderes Atilla ve çete lideri Nawaf Al Beşr yer alıyor. Bir büroda çekilen resimde Nawaf Al Beşr, Eyüpoğlu ile Atilla arasında duruyor. Nawaf adlı katil Kasım 2012'de Serêkaniyê'ye yönelik başlatılan saldırıların baş aktörlerinden biri. Aynı zamanda Deyr Ezzor bölgesindeki önde gelen Bakkara aşiretinin reisi olan Nawaf al-Beşr, iddialara göre 2012 yılı içerisinde Serêkaniyê'ye saldırı planının oluşturulduğu ve MİT görevlileri ile Türk subaylarının da katıldığı bir toplantıda yer almıştı. Bu plan için Ankara'nın 2 milyon dolar bütçe ayırdığı belirtilmişti.
Türkçe'de “Tavşana kaç, tazıya tut” diye bir tabir var. AKP hükümetinin PYD'ye karşı tutumuna böyle bile denemez. Ortada sadece “Tazıya tut” politikası var.
Yok siz “Tavşana kaç” da var diyecekseniz, o da ancak “PKK'dan kaç” politikasıdır.
Gazze'lilerle ne zaman kucaklaşacaksınız, Sayın Başbakanım?
Tayyip Erdoğan “Değerli Yalnızlığına” gömülmediğ i zamanlarda -özellikle “one minute” gösterisinden sonra-Filistin halkının gözünde kahraman olmaya soyunmuştu.
Daha önceki yıllarda Bush'un Büyük Orta Doğu projesinin “eş başkanıyım” diye övünmüştü. “Eş Başkan” dediğine göre bir başkan daha vardı: O da tabii ki Filistin halkına kan kusturan İsrail'di.
İşte bu Eş Başkan Tayyip Erdoğan 31 Mayıs 2010'da bir siyasi gösteri daha yapmıştı. Mavi Marmara adlı bir yardım gemisini Gazze'ye gönderdi. İsrail komandoları gemiyi bastılar, 9 kişiyi öldürdüler. Ankara bağırıp, çağırdı, ama olan ölenlere ve ailelerine olmuştu. Ve temel politikalarından İsrail'in öyle yapacağı apaçık belliydi. O insanlar gönüllü olsalar bile göz göre göre ölüme gönderilmişlerdi.
Üç yıl sonra, Mart 2013'de Barack Obama'nın İsrail'i ziyareti sırasında Başbakan Netanyahu Tayyip Erdoğan'ı arayarak Mavi Marmara olayından dolayı özür diledi ve ölenler için tazminat ödeneceğini söyledi. O konuşma esnasında orada bulunan Barack Obama'nın da ahizeyi alarak Tayyip Erdoğan'la konuştuğu sonradan öğrenildi.
Bu olay her ne kadar Tayyip Erdoğan medyası tarafından zafer diye tanıtıldıysa da, o insanları bile bile ölüme göndermiş olanların suçunun üstü örtüldü. Tayyip Erdoğanın olaydaki sorumluluğu söz konusu edilmedi, tersine kendisi muzaffer kumandan ilan edildi.
Oysa ölenlerin yakınları için para mı önemliydi, yoksa kaybettikleri insanlar mı?
Netanyahu ve Obama ile konuşma 22 Mart 2013 günü cereyan ediyordu. 23 Mart'ta TRT “Başbakan Erdoğan Nisan ayında Gazze'ye ve Batı Şeria'ya ziyaretim olabilir dedi” şeklinde bir haber uçurdu. Belli ki, Netanyahu özür dilemeyi kabul ettikten sonra, artık Gazze'ye gitmeme de itiraz etmez” diye aceleci davranılmıştı.
14 Nisan'da aynı TRT Sayın Başbakanın Gazze ziyaretinin tarihinin belli olduğunu, Tayyip Erdoğan'ın “Mayıs ayında Gazze'de olacağız, orada kucaklaşacağız” dediği haberini verdi.
Bir hafta sonra ABD Dışişleri Bakanı John Kerry İstanbul'dayken “Tayyip Erdoğan'ın Gazze ziyaretini zamansız bulduğunu ve geziyi ertelemesinin doğru olacağını” söyledi (21 Nisan 2013).
Vay sen misin böyle diyen: Ertesi gün Bülent Arınç hemen demeci patlattı: “Kimseden izin alacak değiliz, ziyaret tarihine hükümetimiz karar verir. Sayın Kerry'nin açıklaması diplomatik açıdan mahzurlu olmuştur. [Bu babalanma Tayyip Erdoğan muhipleri dışında herkesi güldürdü.] Çünkü biliyorlardı ki, emir büyük yerden olunca, yapılacak bir şey yoktur. Bülent Arınç'ın laflarının yalın dile çevrilmesi ise “Mr. Kerry, neden açıktan söylediniz de, bizi müşkül durumda bıraktınız, bu konuyu kendi aramızda konuşabilirdik. Şimdi muhaliflerimiz diyecek ki, bakın ABD'den izin almadan hareket edemiyorlar.”
Hemen ertesi gün Tayyip Erdoğan da benzer beyanda bulundu ve “Sayın Kerry'nin açıklaması şık olmadı” dedi. Basında “Sayın Başbakanın Gazze'ye 29 Mayıs'da gideceği” ileri sürüldü.
Oysa John Kerry rastgele birisi değildi: ABD Dışişleri Bakanı öyle ulu orta konuşmaz, neyi kapalı kapılar ardında söyleyeceğini, neyi açık deklare edeceğini bilirdi. Kaldı ki, Kerry 2004 Seçimlerinde George Walker Bush karşısında Demokrat Parti'nin Başkan adayıydı. Neyin şık olacağını, neyin olmayacağını tabii ki bilirdi. “Gazze gezisinin ertelenmesi gerekir” derken Tayyip Erdoğan'ı “haddini bil” diye halkı önünde nazikçe istiskal ediyordu.
Tayyip Erdoğan gene tedbirsiz davranmış, Mayıs ayında yapacağı Washington ziyaretini beklememişti.
Beyaz Saray'a gittiğinde Obama ile esas olarak Suriye'yi görüştü, ama konular arasında ABD Başkanı kendisine Gazze'ye hemen gitmekte ısrar etmemesini, İsrail'in rızasını beklemek gerektiğini, ABD'nin bu konuda yardımcı olacağını söyledi. Böylece 29 Mayıs tarihi gündemden kalktı.
Tam o sırada Türkiye'nin gündemine Gazze gezisi değil Taksim Gezisi geldi.
Kimi basın mensubu Gazze'nin Temmuz'a ertelendiğini habermiş gibi verdi. Bu üfürme haber “Biz vazgeçmedik” diye kamuoyunu aldatmak içindi.
Temmuz da geldi geçti, Ağustos da.
Tayyip Erdoğan ABD'yi de içine alan Batı'ya çatar oldu. Mısır'daki darbeyi iç politika malzemesi yapmaya kalkığında Darbenin arkasında İsrail'in olduğunu söyledi. (Oysa Hamas bile böyle dememiş, hatta “biz Mısır'ın iç işlerine karışmayız” demişti.) Tayyip Erdoğan İsrail'i suçlayınca, İsrail'le ABD sert tepki gösterdiler. Başbakan Yardımcılarından Bekir Bozdağ “Sayın Başbakan ABD'nin adını zikretmemişti ki” diye sitem etti.
Yetmedi, Washington'dan gelen fırçaya Tayyip Erdoğan da itirazını dile getirdi. 24 Ağustos'daki Rize nutkunda “üzüldüğünü” ifade etmekle kaldı.
Biz ise ona soruyoruz: “Hangi üzülme Sayın Başbakan. Beyaz Saray sizi apaçık istiskal etti. Hani Orta Doğu'nun kralıydınız, hani dünya lideriydiniz. Hani gidip Filistinlilerle kucaklaşacaktınız, ne oldu?
Hasret ne zaman bitecek, vuslat ne zaman gelecek. Zât-ı âliniz Gazze'ye ne zaman azimet edeceksiniz? Cevap veriniz. Veremiyorsanız ‘İsrail müsaade ettiği zaman’ deyiniz.”
- Ayrıntılar
- Necmiye Alpay
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Bir “Kürt Ulusal Kongresi”nin yapılacağı haberini okuduğumda içim cız etti. Cız etti, çünkü bu adlandırmadaki “ulusal” sözcüğü, Kürtlerin onlarca yıldır ölüm kalım koşullarında ihtiyaç duydukları desteği kardeş halklardan çok birbirlerinde ve komşu ülkelerin Kürt halkları olarak kendi kavimlerinde aramak zorunda bırakıldıklarını gösteriyor. Hem bunu gösteriyor, hem de bu yıl tam tamına yüzüncü yılını dolduran ve 1 Haziran'da 24’üncüsü toplanan “Arap Ulusal Kongresi”ni çağrıştırıyor.
Kürtlerin kongresi için kullanılan “ulusal” sıfatı Kürt sorununun görülebilir gelecekte yönelebileceği iki “çözüm”den birinin, ulus ağırlıklı “çözüm”ün güçlü belirtilerinden biri. Diğer çözüm yolu ise, içinde yer aldıkları toplumların köklü bir biçimde demokratikleşmesi anlamında, haklar ve özgürlükler seçeneğidir. Türkiye dışındaki üç ülkede bu ikinci seçeneğin şansı şu an sıfıra çok yakın duruyor. Türkiye'de ise çözüm süreci bu seçeneğe yönelir gibi başlamıştı, ama arkasının geldiği söylenemez. Ve şimdi ufukta beliren “Ulusal” sıfatlı kongre ile birinci seçenek varlık gösteriyor, en azından istişare düzleminde.
Gerçek şu ki, Kürtleri bu arayışa Ortadoğu toplumları ve halkları olarak bizler ittik. Türkiye'de nüfusun büyük bölümüne “Halepçe” deseniz, “o da neymiş, yenir mi içilir mi?” diye sorar karşınızdaki. ABD yönetimi Irak'ta Halepçe canisini devirdi, ama tıpkı tecavüzcüden kurtardığı kadını “himayesine” alan simsarların kurtarıcılığına benzedi yaptığı iş. Türkiye, Irak, Suriye, İran gibi bölge devletlerinin Kürt politikaları da, boyut farkıyla, büyük emperyallerin politikalarından farklı değil.
Türkiye solunda ise 1960'lı yılların ikinci yarısında ve 70'lerde en çok tartışılmış meselelerden biridir Kürt meselesi. Gelgelelim, konunun en çok tartışılanlar listesine girebilmesi için Kürt sosyalistlerinin DDKD ve DDKO gibi ayrı dernekler kurmaları gerekmişti, özgül sorunları yeterince fark edilmeyen her sosyal kesim gibi. Ardından Türkiye İşçi Partisi (dikkat, İP değil, TİP) 12 Mart darbe yönetimi tarafından Kürt sorunuyla ilgilendiği için kapatıldı. Devlet Kürt varlığını ve haklarını inkâra her koşulda devam etmekten başka yol bilmeyecek kadar çapsız ve militaristti. Sol ise, stratejisi itibariyle, her tür ayrımcılık sorununu sınıf mücadelesine endekslemiş, yani devrim sonrasına ertelemişti.
Sonrası biliniyor: Kürtler ölümüne bir mücadeleye giriştiler ve otuz yılın sonunda kararlılıklarını artık kimsenin yadsıyamayacağı bir açıklıkla gösterdiler. Sonuçta devlet zora dayalı asimilasyona bir havuç politikası eklemek gereğini hissetti. Öyle görünüyor ki, “çözüm”den anlamak istedikleri budur.
Evet, Kürt meselesi Marksist muhalefette en çok tartışılmış meselelerden biridir ve Kürt özgürlük hareketi ihtiyaç duyduğu birlik ve dayanışmayı Türkiye solunda ve halkında aramaktan hiç vazgeçmemiştir. Bırakalım öncesini, şu son yirmi küsur yıla baktığımızda, ortak bir parti, ortak bir barış oluşumu, “Halkların Demokratik Kongresi” gibi ortak hareketler yaratmak yönünde yığınla girişim görürüz. Bu girişimlerin büyük çoğunluğunun kökeninde Kürt özgürlük hareketinden gelenler vardır. Türkiye solunun ve aydınlarının büyük bir bölümü bu çabalara derece derece uzak durmayı seçti. Çoğu kez, “Türkiye'nin demokratikleşmesi” başlığı altında, yumuşatılmış bir asimilasyonun dilini kullanarak yol aldı ve Kürt sorununu gündeminin ilk maddesine dönüştürmekten her zaman kaçındı.
Bunun farklı nedenlerinden söz edilebilir: Kürtlerin barışçı girişimlerin taktikten ibaret olduğu kuşkusu, silahlı bir hareketin dümen suyuna girme kaygısı, devletin kuş uçurmaz baskıları karşısında duyulan bilinçli ya da bilinçsiz korkular vb. Bugün hâlâ, partisel çalışmaya hayır demeyenlerin BDP'ye katılmak yerine bölük pörçük sol partiler halinde çalışması, Kürt özgürlük hareketini Kürtlük (“Ulusal”lık) çerçevesine doğru iten nedenlerden biridir bence. Boyu posu kendisi kadar olan bir neden denebilir, ama yine de nedenlerden biridir. Oysa, ne Kürt sorununda ne de genel demokratikleşme meselesinde çoktandır 80'li yılların koşullarında değiliz. Mücadele silahlı mı olsun silahsız mı, köylülerle mi olsun işçi sınıfıyla mı gibi stratejik devrim kararları değil bizi bekleyen. Önümüzde verili bir durum var: Çoktan başlamış bir silahlı mücadelenin barışa ulaştırılması ve gerçek bir halk hareketinin demokratik talepleri için mücadele gereğiyle karşı karşıyayız. Kürt hareketinin deklare edilmiş ana talepleri gerçekte temel hak ve özgürlükler çerçevesini aşmıyor. Zaman zaman ortaya çıkan özerklik ve benzeri formüller, söz konusu taleplerin karşılanması umudu ufukta görünmediği için çıkıyor ortaya. Kürtler Türkiye halkından ve devletinden umutlarını kestikleri ölçüde kendi başlarının çaresine bakacakları statü seçeneklerine yöneliyorlar. “Kürt Ulusal Kongresi” bunun en açık göstergelerinden biri.
Kişisel olarak, BDP'nin ve seleflerinin tüm Türkiye halkları ve okuryazarlarıyla birlikte davranma girişimlerinin taktik niteliğinde olduğu kanısında değilim. Bugün gelinen, “Ulusal” sıfatının devreye girdiği aşamada da bunun bir ulus devlet kurma hareketi olmadığı açıklaması bana taktik amaçlı gibi görünmüyor. Bunu söylerken, bırakınız Erbil kongresinin bileşenlerini, Türkiye Kürt özgürlük hareketinin de türdeş olmadığını unutmuş değilim. Farklı örgüt ve çevrelerin gönlünde, federasyondan özerkliğe ya da ayrılığa kadar giden farklı çözümlerin yattığı da biliniyor. Ancak, Kürtlerin özellikle Türkiye'de tüm halklarla iç içe yaşadığı gerçeği dikkate alınırsa, aynı potada demokratikleşme hedefinin ilkeden ya da bir göz boyamadan ibaret olmayıp gerçeklik temeline dayandığı da ortaya çıkar.
Türkiye devleti bütün bu gerçeklikleri bazen dile getirse bile kabul edip gereğini yerine getirmekte alabildiğine zorlanıyor. “Muhalefet” dedikleri, BDP'yi saymazsak, bu bapta devletin ayrılmaz bir parçası. Ben bu yazıyı yazarken, meclis Anayasa Komisyonu'nda, Taraf gazetesinin nefis manşetiyle söylersek, “CHP ve MHP'nin kart kurt ettiği” haberi geliyor. AKP Kürt hareketini yeterince dışlamıyormuş gibi, bu iki “muhalefet” partisi gerçekleri bal gibi bildikleri halde demagojik bir ulusalcılığın peşinde 12 Eylülcülük yapıyorlar. Tam bir kısır döngü içindeler: Onların bölünme korkusuyla takındıkları bu tavırlar Kürtleri daha da uzaklaştırıyor. Ama oy hesapları tıpkı AKP gibi onların da bütün ahlaki ufuklarını kaplıyor. Bir gün Bağdat'tan dönmesi kaçınılmaz hesaplar oysa onlar.
Özet olarak, Kürt özgürlük hareketi eğer 1980'lerde “Marksist-Leninist” bir halk hareketi olmakla işe başlayıp, bugün teknik olarak 'uluslararası' denmesi beklenebilecek bir toplantıyı “ulusal” sıfatıyla nitelemeye kadar geldiyse, bunda Türkiye devletinin, “muhalefet”inin ve toplumunun, hatta demokrat ve solcularının her adımda geri geri giden tavırlarıyla oynadıkları olumsuz rolün payı büyük. Bu tür tavırlar Kürtleri her zaman bir B planı olarak özerk ya da bağımsız yapılar düşünmeye itti. Kürtlerdeki her “ulusal”laşmanın bu tarafta bir ufuk darlığına ya da daralmasına işaret oluşturduğu duygusu korkarım içimizi cız ettirmeye devam edecek. Gezi gibi büyük tarihsel uğraklar geride kalırsa tabii.
- Ayrıntılar
- Ece Kocabıçak
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Bu halk ayaklanması elbette ki Başbakan’ın zorbalığına karşıdır. Ancak aynı zamanda Başbakanın kişiliğinde simgeleşmiş olan kapitalist kalkınmanın zora dayalı birikim politikasına da karşıdır.
Tüm dünya şaşkınlık içerisinde. Ekonomi iyi giderken, işler tıkırındayken, yapılan anketlerde Türk halkı mutlu mesut çıkarken ne oldu da böylesi bir halk ayaklanması baş gösterdi? Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan tamam da, ortada kriz filan yokken Türkiye’ye ne oldu? Şimdiye dek bu soruya sol-liberalizmin verdiği yanıt çok rağbet gördü. Kimisi, kültürel devrim, yaşam tarzı direnişi dedi. Kimisi de Başbakan’ın zorbalığa dayalı anti-demokratik yönetim anlayışına karşı topyekün bir isyan olduğunu söyledi. Bu noktada sosyoloji imdada yetişti ve Lukács’ın sosyoloji disiplinine yönelttiği eleştiriyi haklı çıkartırcasına dizi dizi araştırmalar yayınlandı. Anketler yapıldı, direnişçilerin sosyolojik profili çıkartılmaya çalışıldı. İçinden geçmekte olduğumuz şu tarihi günlerde utanç verici sosyolojik analizler türedi. Son yıllarda dünyada eşi benzeri görülmemiş türden bir devlet şiddetine mazur kaldığı halde, inatla direnen bu insanlar medyada iyi çocuklar, sevimli veletler olarak temsil edildi. Radikal gazetesi ÇapulCan, ÇapulNaz tahlili ile sürece ‘katkı’ sunarken, Açık Radyo da süreci Hanımeli Devrimi olarak nitelendirdi. Hal böyle olunca, söz konusu yaklaşımın, halk ayaklanmasını sürüklediği yer Başbakan’ın insafsızlığı oldu. Bu noktada AKP’lilere “gerzekler” demek de, Başbakan’ı “aklıselime davet etmek” de aynı işlevi gördü. Ben bu yazı kapsamında farklı bir soruyu tartışacağım. O da şu: Ya Başbakan ne yaptığını biliyorsa? Ya halk ayaklanması tam da işler tıkırında gittiği için, önüne geçen herşeyi bir buldozer gibi ezen kapitalist kalkınmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmışsa?
İkibinli yılların başından beri Türkiye’nin sermaye birikimi anlamında ciddi bir dönüşüm geçirmekte olduğu defalarca yazıldı çizildi. Bu dönüşümün ilk ayağı ranta dayalı sermaye birikimi oldu. Rant dediğimizde ilk akla gelen İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerin yeniden yapılandırılması üzerinden sağlanan birikim. Bu sadece inşaat sektöründe değil, turizm, finans, ve diğer hizmetler sektöründe de büyüme sağladı. Ranta dayalı birikimin ikinci alanı ise çevre oldu. Yıllardır hidroelektrik santraller adım adım doğayı katletti. Savaş ekonomisini de bu kapsamda ele alıyorum. Sadece Kürt halkına karşı sürdürülen savaş değil, Türkiye’nin Irak ve kısmen Suriye’de oynadığı rol ciddi bir birikimin kaynağı oldu, olmaya da devam edecek gibi görünüyor. Kadın bedeni ise sermaye birikiminin tahakkümünü arttırdığı rant alanlarından bir diğeri. Kadınların doğurganlığı ve karşılıksız çocuk bakım emeği üzerindeki tahakküm el değiştirmeye başladı. İşçileşerek, özellikle tarımda, üretim araçlarından kopartılan ve çocuk edinme konusunda daha az istekli olan erkekler yerine, geleceğin işçi sınıfını yaratmak ve demografik fırsat penceresini olabildiğince açık tutmak için burjuvazi ve devlet geçti. (1)
Rant dışında, Türkiye’nin kapitalist kalkınma anlamında geçirdiği ikinci dönüşüm alanı ise elbette ki artı-değere dayalı sermaye birikimi. IMF’ye verilen niyet mektubu ile hayata geçirilen tarıma ilişkin politikalar, ikibinli yıllardan bu yana tarımın çözülmesini hızlandırdı. Tarımda proleterleşme bir kez daha süratlendi. Ancak en büyük dönüşüm, işgücünün esnekleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi oldu. Sürekli 1980 darbesi sonrası işgücüne yönelik saldırıları n arttığından bahseder dururuz. Oysa ki, söz konusu saldırılar ikibinli yıllarla birlikte yeniden derinleşti. Sadece sanayi değil, kentlerdeki hizmet sektörü çalışanları da büyük bir esnekleşme, güvencesizleşme dalgasından geçti. Taksim Gezi’de direnenlerle anket yapan sosyologlar, öğrencilere mezun olduktan sonra ne tür bir iş bulacaklarına dair tahminlerini, çalışanlara son beş yılda kaç defa iş değiştirmek zorunda kaldıklarını, gelir düzeylerini, haftada kaç saat çalıştıklarını, ev sahibi, ya da emekli olabileceklerine inanıp inanmadıklarını sorsalar, eminim bambaşka bir profil çıkacaktı. Ama, elbette görmek istedikleri resme pek uymazdı bu profil. Direnişi Gezi, Kuğulu ve Alsancak ile sınırlayıp, işçi mahallelerine yayıldığını da görmek istemediler zaten. Oysa ki, TÜİK verilerine göre son on yıldır, kişi başı çalışılan saat endeksi sürekli artıyor. Buna karşılık, örneğin sanayi sektöründe enflasyondan arındırılmış kişi başı reel ücretler, büyümeye rağmen son on yıldır hiç artmadı.
Son olarak, kadın emeği de yaşanan dönüşümün önemli bir parçası oldu, ve bu anlamda ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Bir yandan artan sayıda kadın, özellikle hizmet sektöründe esnek, güvencesiz işlerde istihdam edildi. Bu durum, kadınların ücretli/ücretsiz emek kıskacı yükünü daha da arttırdı (2). Tüm bunların sonucunda, Türkiye gerek ranta, gerekse artı-değere dayalı sermaye birikiminde ciddi bir dönüşüm yaşamaya devam ederek, Ortadoğu - Afrika bölgesinde adına dilerseniz alt-emperyal, dilerseniz bölgesel güç deyin önemli bir konuma sahip olabildi.
Söz konusu dönüşüm süratli ve zora dayalı olarak gerçekleşti. Şehircilik, çevre, kadın bedeni ve savaşlar üzerinden sağlanan ranta dayalı birikim ve işgücünün esnek ve güvencesizleştirilmesine, tarımdaki çözülmeye, kadınların ücretli/ ücretsiz emek kıskacına dayanan sermaye birikimi şimdiye dek hep zora dayandı. Bir buldozer gibi hepimizi ezdi, geçti. Başbakan’ın on yılı aşkın süredir geliştirdiği kişilikte bunun da payı var. Geçenlerde bir arkadaşımın Özal’ın bile daha insani olduğunu hatırlatması üzerine, Özal’ın arkasındaki ordu desteğini konuştuk. Bugünün koşullarında bir darbe ihtimalinden bahsedemeyiz. Dolayısıyla, kendisinin nasıl bir insan olduğundan bağımsız olarak, son on- onbeş yıldır o koltukta oturmuş olan hemen her Başbakan, az ya da çok, benzer bir kişiliğe bürünmek zorunda. Elbette ki Başbakan’ın zorbalığı gözümüze çarpan ilk görüngü. Hepimizi canından bezdiren şey. Ancak bu zorbalığın, yaşadığımız sermaye birikiminin zora dayalı yapısını dolayımlamak suretiyle sakladığını tartışmanın zamanı geldi artık.
Sokaklara dökülen insanlar içerisinde kentlerdeki yeni hizmet sektörü çalışanları olan eğitimli ancak yoksul gençler ya da öğrenciler olduğunu yadsıyamayız. Güçlenen ve güçlendikçe baskılara karşı sesini duyuran kadınların varlığı da gün gibi ortada. Otuz yılı aşkın süredir kendilerine karşı verilen bir savaşın içinde sabırla varolma mücadelesi veren Kürtlerin varlığı da inkâr edilemez. Kentin rant merkezli olarak yeniden şekillendirilmesine, doğanın yok edilmesine itiraz eden insanların bu ayaklanmadaki yeri aşikâr. Bu halk ayaklanması elbette ki Başbakan’ı n zorbalığına karşıdır. Ancak aynı zamanda Başbakanın kişiliğinde simgeleşmiş olan kapitalist kalkınmanın zora dayalı birikim politikasına da karşıdır. Ve bu ayaklanmayı şiddetle bastırmak Başbakan için elzemdir.
1 Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.sosyalistfeministkolektif.org/feministgundem/feminist-gundem/kurtaj/519-dogurganlikartti
2 Daha ayrıntılı bilgi için KEİG tarafından hazırlanan raporlara, Feminist Politika dergisinin ilgili sayılarına ve Mutfak Cadıları kitapçıklarına bakılabilir.
*yazı daha önce sendika.org sitesinde yayınlanmıştır
- Ayrıntılar
- Korkut Boratav
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
www.sendika.org'ta, Prof. Dr. Korkut Boratav'la Özay Göztepe tarafından yapılmış; "Gezi Direnişi" üzerine bir röportaj yayınlandı. Söz konusu röportajı, olayı bir "sınıfsal başkaldırı" olarak gören ve değerlendiren Boratav'ın bu konudaki görüşlerinin Kızılcık Dergisi okurları için için ilginç olacağını düşünerek, –kendisinin de izniyle– aynen yayınlıyoruz:
— Gezi Parkı'na saldırının ardından yaşanan direniş, sınıfsal bir karşı koyuştan çok orta sınıf isyanı görüntüsü taşıyor. Bunun nedenleri ve olası sonuçları konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Korkut Boratav: Marksist perspektifle bakıyorsak, orta sınıflar terimine kuşkuyla yaklaşmamız gerekiyor. Dikkat ediniz "terimine" diyorum; "kavramına" değil; zira, Amerikan siyaset bilimi gevşekliği içinde kullanırsak, "orta sınıflar"ın tanımlanması o kadar güçtür ki, bu ifadenin "kavram" mertebesine layık olmayan iki sözcükten ibaret olduğunu söylemek zorunda kalırız.
O zaman, Gezi direnmesine katılanların hangi niteliklerine bakılarak "orta sınıf isyanı görüntüsü" ileri sürülüyor. Bunu irdelemeye çalışayım.
Bir kere, bir "dışlama" yapılıyor ve direnmecilerin saflarında işçilerin veya işçi sınıfının yer almadığı ileri sürülüyor. İşçi sınıfının örgütleriyle, programıyla direnişe katılmadığı doğrudur; ama kastedilen işçi sınıfı mensuplarının da yokluğu ise, bu iddianın nesnel geçerliğinin ciddiyetle düşünüldüğünü sanmıyorum. Yokluğu ileri sürülenler kimlerdir? Varoş sakinleri mi? Sanayi sektörünün mavi yakalı işçileri mi? Üniversite diploması olmayan beyaz/mavi yakalı ücretliler mi? Aile kökenlerinin yukarıda sayılan gruplardan biri olan öğrenciler mi?
"Evet, bu gruplar katılmıyor!" iddiasında ısrar edenler varsa, tam aksi bir yaklaşımı izleyerek, Ankara'da polis kurşunuyla beyin ölümü gerçekleşmiş olan Ethem Sarısülük'ün bir OSTİM işçisi olmasından başlayıp, diğer direnme kurbanlarının sosyal profilleri veya en etkili direnmecilerin başında yer alan "taraftar grupları"nın sınıfsal bileşimi üzerinde tartışmaya başlayabiliriz; ama fazla yararlı olacağını sanmıyorum. Geleneksel işçi sınıfının içinde yer alan ilerici, laik, solcu, demokrat insanların Taksim direnişiyle başlayan kalkışmalara katılmamaları mümkün olabilir mi?
Öte yandan, Gezi direnişçilerinin büyük çoğunluğunun bazı ortak toplumsal özelliklerinin olduğunu da kabul etmeliyiz. Bu ortaklıkları, "orta sınıflar" yaftasının dışına çıkarak betimlemeye çalışalım.
Bir kere, direnme eylemlerine katılan insanların önemlice bir bölümü üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyor. Bunlar için "orta sınıf" nitelemesi anlamsızdır. Sınıfsal kökenlerine (ebeveynin toplumsal profiline) ilişkin bir şey bilemiyorsak susalım. Ancak, öğrencilerin nesnel konumlarının en geniş anlamıyla potansiyel işçi sınıfına aidiyet olduğu söylenmelidir. Okulları, onları yakın bir gelecekte nitelikli (yani eğitimli ve beyaz yakalı) işgücü arzının öğeleri olmak üzere eğitmektedir. Dahası, kapitalizm onlara işsizlik vaat etmektedir. Bu nedenle ilk aşamada yedek emek ordusunun saflarına girecekler ve nesnel konumlarıyla en genel anlamda işçi sınıfının öğeleri olacaklardır.
Üniversite öğrencilerinin (diyelim) on yıl ileriye taşınmış türevleri de direnmecilerin kalabalık safları içinde yer alıyor: Üniversite lisans (ve sonrası) diplomalarıyla tanımlanan nitelikli emek sahipleri ve bu nitelikleriyle daha çok "hizmetler" diye tanımlanan karmaşık sektörde çalışan ücretliler... Bu insanların işsizleri "ücretli emekçi" konumunu yitirmezler.
"Hizmetler" sektörünün niteliksiz emek gerektiren işlerinde çalışanlara gelince, bunların içinde üniversite diplomalıların sayısının giderek arttığı bilinmektedir. Bu nedenle de bu grubun uğraşları, işleri, artık, "beyaz yakalılar" konumuna uygun (ve geleneksel işçi sınıfından ayrışmayı hedefleyen) yeni terimlerle adlandırılmaktadır: Tezgâhtar, bekçi, sekreter, "büro, satış güvenlik personelleri, elemanları" konumlarına terfi etmişlerdir; zira giderek artan bölümlerinin üniversite diplomaları vardır.
Bu insanların çalıştıkları (ve "hizmetler" sektörünün uzantılarını oluşturan) faaliyet kollarının ve doğrudan doğruya icra ettikleri iş sürecinin "üretken" olup olmaması tartıştığımız bağlamda önem taşımaz. Ücretli işçiler olarak ya doğrudan doğruya işverenleri için artık değer yaratmaktadırlar veya işverenin başka sektörlerden aktarılan artık değere erişmesini, el koymasını sağlayan, kolaylaştıran bir emek süreci icra etmektedirler. Ve en geniş anlamda gerçek veya yedek emek ordusunun öğeleridir. Kısacası, bugünün koşullarında nesnel olarak, yani kendiliğinden işçi sınıfının içinde yer almaktadırlar ve bu sınıfın niceliksel olarak önemli bir öğesini oluşturmaktadırlar.
"Orta sınıflar" bloğunun içine tıkıştırılan (ve yukarıdakilerle bağlantılı) önemli bir katmandan daha söz etmemiz gerekiyor: Hekim, avukat, danışman, mimar, mühendis, mali müşavir gibi genellikle eğitim yoluyla edinilmiş becerilerini işverenlere değil, "müşterilere" satarak geçimlerini sağlayan bağımsız profesyonel gruplar... Bu katman, nitelik, ideoloji, değer sistemleri ve hayat tarzları bakımından yukarıda belirlenen çerçevedeki (eğitimli, beyaz yakalı) işçi sınıfı ile benzerlikler taşımaktadır; ama üretim ilişkileri açısından sınıfsal farklar ağır basar.
— Buna karşılık, bir başka sınıfsal akrabalık söz konusu mudur?
Boratav: Küçük eşiklerin üzerinde işçi istihdam etmiyorlarsa, şirketleşmeleri söz konusu değilse, bunları küçük burjuvazi konumunda kabul etmek düşünülebilir. Buna göre, üretim araçlarının (toprağın, atölyenin, âlet/edevatın ve mesleğin gereğince belirlenen iş araçlarının) sahibi olan ve geçimini esas olarak kendi (ve ailesinin) emeğiyle kazanan köylü, zanaatkâr ve bağımsız/profesyonel katmanlar küçük burjuvaziyi oluşturmaktadır. Kapitalizmin belirleyici karşıtlığını oluşturan iki ana sınıfın (işçi sınıfının ve kapitalistlerin) dışında yer almaları; sınıf mücadeleleri tablosundaki belirsiz, bazen kaygan konumları da ortak özellikler olarak görülebilir.
Ne var ki, profesyonel gruplar, üretken küçük burjuvaziden niteliksel olarak farklılaşmıştır. Toplumsal işbölümündeki dolaysız konumları kapitalist ilişkilerin veya basit meta üretiminin içinde değildir. Geçimleri hizmet satışlarına dayanır. Satılan hizmet, hekimler, mühendisler, eğitmenler gibi meslekler söz konusu olduğunda, "üretken" sayılabilir; ama bu durumda küçük meta üretimi için öncelik taşıyan (dolaysız üretici ile ticarî/malî sermaye arasındaki) bölüşüm karşıtlıkları geçerli veya önemli değildir. Avukatları, malî müşavirleri, danışmanları kapsayan ve üretken olmayan hizmet sunumları ise, ekonominin diğer (üretken) kesimlerinden kaynak (artık) aktarımına gereksinim duyarlar. Her iki durumda da gelirlerin kaynağında diplomayla, uygulamayla edinilen gerçek bir melekeden, beceriden oluşan veya (faaliyete izin veren lisansa, belgeye bağlı olarak) yapay olarak yaratılan bir kıtlık rantı yer alır.
Bu özellikler nedeniyle, ayrıca üstyapı düzlemlerinde (siyaset, ideoloji, kültür, hukuk alanlarında) önemli ağırlıkları, etkileri olan bağımsız profesyoneller katmanının, sömürülen dolaysız üreticiler bloğunda yer alan küçük üreticiler sınıfının dışında düşünülmesi daha uygundur. Keza, nesnel olarak kapitalist ilişkiler içinde yer alan nitelikli ücretli emek (nesnel olarak işçi sınıfı) konumunda da yer alamazlar. Geleneksel Marksist sınıflaşma çerçevesi içinde yer alabilecek tek orta sınıflar kategorisi, bağımsız profesyonellerdir.
Bağımsız profesyoneller içinde, örneğin hekimlerden, avukatlardan direnme eylemlerine küçümsenmeyecek katılımların olduğunu biliyoruz; öğreniyoruz. Meslek gruplarını temsil derecesi bir yana, eylemci profesyonellerle nitelikli işçilerin politik tavırlarının paralel seyretmiş olduğu görünmektedir. Ancak, toplumsal işbölümü ve emek süreci içindeki farklılaşmaları olası ayrışmalara da yol açabilecektir. Örneğin ikinci grupta istikrar arayışları, dolayısıyla uzlaşmacı tavırlar daha erken öne çıkabilir. En geniş özgürlük alanı ise öğrencilere ve işsizlere aittir.
— Gezi direnmesinde sınıfsal bir karşı koyuş var mıdır?
Boratav: Eylemleri tetikleyen olaya, Taksim projesinin uygulanmaya başlamasına baktığımızda, kanımca, olgunlaşmış bir sınıfsal tepki vardır: Yüksek nitelikli, eğitimli işçiler, yarınki sınıf yoldaşları (öğrenciler) ile birlikte, profesyonellerin de katılımıyla, kapkaççı burjuvazinin ve onunla bütünleşmiş siyasi iktidarın devâsa kentsel rantlara el koyma girişimine karşı çıkmaktadır.
Bu, yağmacı kapitalizme karşı olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırıdır. Sınıfsaldır; zira, burjuvaziye ve onun devletine karşıdır; onlarla kader birliği değil, kader karşıtlığı içinde olan insanların ortak hareketidir. Ayrıca, olgunlaşmış bir sınıf hareketidir; zira, karşı cephe ile kısa vadeli ve doğrudan bir bölüşüm karşıtlığı söz konusu değildir. Başbakan da şaşkınlıkla soruyor: "Taksim projesi hanginize zarar verdi? Niye karşı çıkıyorsunuz?"
Doğrudur, İstanbul'un merkezinin rant yağmasına açılması, direnmeye kalkışan insanların gelirlerini, ücretlerini, çalışma koşullarını bozmamakta, ödedikleri kirayı, kredi faizini, öğrenci harçlarını, benzin fiyatını ve enflasyonu yukarı çekmemektedir. Sömürü oranının, artık değerin yükseldiği bir operasyon yapılmamaktadır. Yapılan, toplumun (halkın) geçmiş kuşaklarından devralınmış ortak varlıklarının siyasi iktidarlar tarafından kapkaççı bir burjuvaziye peşkeş çekilmesidir. Direnenler, bir anlamda, geçmiş kuşak halklarının bugüne devrettiği ortak varlıklarının burjuva mülkiyetine dönüşmesine karşı çıkıyorlar. Başbakana baktıklarında bu özelliği algılıyorlar ve bu nedenle tepki gösteriyorlar. Bu anlamda üst düzeyde, olgunlaşmış bir sınıfsal tepki söz konusudur.
Sınıfsal tepkinin olgunluğunun, hızla ve kendiliğinden bir siyasi çizgiye dönüşmesiyle de ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu çizginin, aydınlanmacı ve sınırsız (dolaysız) demokrat özellikleriyle tanımlanabileceğini düşünüyorum. Temsilî demokrasinin tuzakları algılanmıştır: Kapkaççı burjuvazinin iktidarına ve İslamcı-faşist bir rejime dönüşmüştür. Çözüm, "her yer Taksim; her yer direniş..." Bu, işçi sınıfının tarihsel özlemi olan sınırsız, dolaysız demokrasi çağrısıdır.
Büyük devrimci Mao Zedung şöyle diyor: "Dünyada kargaşa (kaos) var; durum çok iyi..." Taksim'deki öğrenciler, aydınlar, işçiler, kafa emekçileri bizlere bu kargaşayı armağan ettiler. Elbette sonunda yenilecekler; ama diyalektiğin "evrensel" yasası işleyecektir: Türkiye'yi bir üst düzleme taşıyarak ve sosyal mücadeleler tarihine önemli bir armağan bırakarak...
— Bu direnişin kurumsallaşması, ikili iktidar durumunun yaratılması için neler yapılabilir?
Boratav: Tarihsel benzetmelerde ihtiyatlı olmak gerekir. Acele etmeyelim.
Sosyalist solun Türkiye Cumhuriyeti, "Cumhuriyet'in kazanımları" olguları ve bunların sembolleri ile barışmayı öğrendiğini umut ediyorum.
Kürt Hareketi'nin ise, Türk halkının eski bir özdeyişindeki ("körle yatan, şaşı kalkar") bilgeliği algıladığını ummak isterim: İslamcı faşizm ile uzlaşarak demokrasiye, özgürlüğe kavuşmak mümkün değildir.
Direnme hareketinin Kürt Hareketi'ne doğal müttefiklerini göstermiş olduğunu da umuyorum. Bu gözlemin tersi de geçerlidir; ama Kürtlerin sorumluluğunun daha ağır olduğunu düşünüyorum.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma