KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

John Reed

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 5 (Aralık 2000)
10 Aralık 2019

İhtilalleri, grevleri ve barışı yazdı.

Yazardı, şairdi, gazeteciydi, siyasetçiydi.

Devrimciydi.

Portland’lı (Oregon, ABD) zengin bir ailedendi (doğumu: 22 Ekim 1887). Üniversiteyi Harvard’da bitirince, solcu New Review (Yeni Dergi) ve The Masses’da (Kitleler) yazdı. İlk kitabında (Sangra) şiirlerini topladı. İhtilal halindeki Meksika’ya gidip, Panço Villa’nın yanında kaldı bir süre, dönüşünde Insurgent Mexico’yu (Ayaklanan Meksika) yayınladı. (Türkçe’de “Meksika İhtilali” ve “Viva Meksika” diye basılmıştır.) 1914’de ipek işçilerini “tahrik”ten tutuklandı. Grevi oyunlaştırıp, ünlü Madison Square Garden tiyatrosunda işçiler yararına sahneleyince yine tutuklandı. Sonraları, grev düzenlemekten birkaç kez daha içeri girdi.

JohnReedDerken, Metropolitan Magazine’in savaş muhabiri oldu. Doğu Avrupa cephelerinde çalıştı. Haberlerinin çoğunu Metropolitan’da solcu diye yayınlamadılar. Bir haberinde şöyle diyordu: “Size uygar Avrupa’dan sayfalar dolusu dehşet sahnesi yollayabilirim. Paris’in ıssız, karanlık, kasvetli sokaklarında her üç metrede bir, bir insan enkazına ya da karısı tarafından götürülen bir deliye rastlayacağınızı söyleyebilirim... Yahut, Berlin’de koca bir hastane dolusu Alman askerinin Doğu Prusya bataklıklarında boğulan otuz bin Rus’un çığlıklarını duya duya, veya siperlerde paniğe kapılarak, şarapnel parçalarının bedenlerinde delikler açtığını görerek, kulakları sağır eden patlamalar, gözleri kör eden gaz bulutları, her gün, her saat yanı başlarında ölen insanlar arasında, kırk metrelik bir mesafede yirmi bin kişinin durmaksızın birbirlerini öldürmeye uğraşmalarını yaşayarak çıldırmış olduklarını yazabilirim.”

1916’da hastalanarak ülkesine döndü, bir böbreği alındı. 1917 başlarında gazeteci-yazar Louise Bryant’la evlendi. Savaş karşıtı ve sosyalizm yanlısı görüşleri nedeniyle açılan kovuşturmalar çoğalınca, The Masses onu Rusya’ya gönderdi. Orada Ekim Devrimi’ni yaşadı. Dönüşünde en ünlü yapıtı Dünyayı Sarsan On Gün’ü yayınladı (1919). Aynı yıl ABD Komünist Partisi içindeki bölünmede, Komünist İşçi Partisi’ni kurdu. New York’da Sovyet Fahri Konsolosu oldu bir süre.

Vatana ihanetle suçlanınca, ülkeyi terk etti. Finlandiya’da Çar yanlılarınca tutuklandığında Lenin onu savaş esiri mübadelesiyle kurtardı. O ara tifüse yakalandı ve 19 Ekim 1920’de öldü. Kremlin duvarı dibinde diğer Bolşeviklerin yanına gömüldü.

ABD’nin pek çok şehir ve kasabasında John Reed kulüpleri kurulmuştu bir zamanlar. Eisenstein Ekim filmini onun yapıtından uyarlayarak çekti, Que Viva Mexico’yu da. 1981 yılında Warren Beatty, The Reds (Kızıllar) ile yaşamının en hareketli yıllarını filmleştirdi.

Alabildiğine bireyseli, özeli ve kendisini yazmış olan yurtdaşı Henry Miller, “Reed daima dünyanın haliyle ve onu değiştirmekle ilgilendi, ya kendisinin sorunları yoktu, ya da onlardan kaçıyordu,” diyor. Henry Miller çapında bir yazarın, çirkinliğe, haksızlığa başkaldırmış ve yaşamını toplumun esenliğine, tüm insanlığa adamış bir sanatçının, eylemcinin iç dünyasını anlayamamış olması esef verici değil mi? Reed’in kendi kişisel sorunları elbette vardı, sevdiği kadınla yaşadığı fırtınalı, git-gel’li beraberlik gibi örneğin. Kaba saba bir devrimci, kendisiyle barışıksız bir asi değildi.

Louise Bryant onun son günlerini şöyle anlatıyor: “Çoğu tifüslünün aksine, hiç delirmedi. Beni hep tanıdı, bana öyküler anlattı, güzel düşüncelerden söz etti, şiirler okudu. İçtiği suyun küçük küçük şarkılarla dolu olduğunu söylüyordu.”

Reed’in 33 yıl süren yaşamının son on yılı grevlerde, savaşlarda, ihtilallerde geçmişti. Oralarda hep ölüm vardı, şiddet vardı. Ama kendi ölümünün eşiğinde, hayalinde gördüğü, yaşadığı öyküydü, şiirdi, şarkıydı.

Güzellikti.

Kızılcık, Sayı 5 (Aralık 2000).

Küreselleşme ve devrim

Ayrıntılar
Mehmet Özgen
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Mart 2013

Sovyet sisteminin çöküşüyle “komünizm tehlikesi” bertaraf olmuş ve dünya, ABD’nin hegemonyası altında tek kutuplu bir dünya olarak betimlenir olmuştu. Sonra küreselleşme ile birlikte dünyanın nihayet barış sürecine girdiği söylendi. Kimi aklıevveller bu gelişmeleri “tarihin sonu”yla betimledi. Onlara göre bu süreç, sınıf mücadelesinin ortadan kalkması ve liberalizmin mutlak zaferi olarak gerçekleşiyordu. Bu laflara soldan eşlik edenler oldu; “elveda proletarya”, “elveda başkaldırı” diyenler. Postmodern teoriler, Marksizmin teorik temellerini, devrim umudunu kemirip durdu. Uzun süre devrimin, sosyalizmin gerçekleşebilirliğinden söz eden olmadı. Çoğu Marksist yalnızca andı bu kavramları. Burjuvazinin ideolojik saldırısı onların bilincini ve umudunu da köreltmişti.

Postmodernizmin etkisiyle artan bu körelme “küreselleşme”yi kavramakta kendisini gösterir. Bir çok “Marksist”, eleştirel bir yaklaşımla da olsa, tarihsel materyalizme bir açıklama modeli olarak başvurmaktan kaçınır. Dolayısıyla, “kavrama” çabası, evrimci katı determinist mantığa yaslanır daha çok. Kapitalist sistem içindeki dönüşümleri insanların boyun eğmesi gereken kaçınılmaz doğa yasaları gibi kavrarlar. Sanki bu dönüşümler, sınıf çatışması ve dengesinin, toplumsal ilişkilerin ürünü değil de, toplum-dışı güçlerin eseri; ve sanki kapitalist küreselleşme, geleceğin kararlı bir belirlenmesiymiş gibi. Yani küreselleşmeyi, kökleri kapitalizmin sistem mantığında bulunan bir değişim süreci olarak değil, postmodern savları izleyerek, tarihin yeni bir aşaması olarak görüyorlar. Bireylerin sınıfsal/siyasal aidiyetleriyle değil, kültürel kimlikleriyle varolacakları söylenen bu aşamada, sosyalizme “varılacak yol”un, çalışanların, işyerinde ve yaşamın her alanında yönetime daha çok katılarak sömürüyü sınırlandırmalarından, yani “katılımcı demokrasi”den geçeceği ileri sürülüyor. Dolayısıyla, “yapılacak şey, bizi sosyalizme götürecek yolda sürekli olarak ilerlemektir”. Böylece, sistem karşıtı alternatif yerine reformlar yoluyla içten değişim öngörülmektedir.

Bu mantık, ister istemez tarihsel belleği yitirmeyenlerde aşina yankılar uyandırır. Kautsky, 1. D. Savaşı öngününde, “ultra–emperyalizm”den sözederek aynı determinist mantıkla aynı tezleri öne sürmüş, Lenin de, kapitalizmin sistem mantığına dayanarak bu tezlere karşı çıkmıştı.

Oysa “Küreselleşme” denilen olgu, devrimci Marksist açıdan çözümlendiğinde, kapitalist dünya sisteminin gelişme potansiyellerinin son sınırı olarak kavranabilir. Küreselleşmenin gizemli bir kavram olmaktan çıkması, kapitalist emperyalist sistemin krizini, sınıf mücadelesinin belirleyici bir rol oynadığı tarihsel bir süreç olarak görülmesiyle mümkündür.

Bu açıdan baktığımızda, sosyalist ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin dorukta olduğu 70'leri, krizin, sistemi yıkmak isteyenlerle onun savunucularının karşı karşıya geldiği bir aşaması olarak görmek gerekir. “Küreselleşme” ise, sistem-karşıtı hareketlerin yenilgisi sonucu başka aktörlerin sahne aldığı mücadelenin, sistemin yerini alacak yapının niteliği üzerinde yoğunlaştığı bir evre olarak gelişiyor. Kriz ve sosyalizmin yenilgisinin bileşik etkisi altında dünyanın muazzam bir alt-üst oluş dönemine girdiği bu evrede, geçici yenilginin yarattığı olanaklarla emperyalist burjuvazi “yeni dünya” düzenini oturtmaya çalışıyor.

ÇÖZÜLME EĞİLİMLERİ  / OLANAKLI GEÇİŞLER                                        

Buna karşın öyle görünüyor ki, beş yüzyıl boyunca işleyip gelişen kapitalist sistem, eşi görülmemiş bir etkinliğe eriştiği anda çözülme yönünde evriliyor. Varlığını sürdürmesi adına, çelişkilerini o denli ağırlaştırdı ki, kendini temsil etmeye gelen her yeni alternatif kalıcılığını daha da olanaksızlaştırıyor. Krizi aşmak için geliştirilen küreselleşme, krizi küreselleştiriyor. “Komünizmin yıkılması”, tam tersine, bu süreci hızlandıran bir rol oynamakta. Sermayenin birikim sürecinin dünya düzeyinde belirlenmesi dünya sistemindeki politik, ideolojik karmaşayı arttırıyor. Yeni dünya düzeni ile dünyanın adeta çivisi çıktı.

İşte bu nedenle “küreselleşme” evresini, dünya kapitalist sisteminin sınırı olarak okumak gerekiyor. Çünkü bugün yaşanan kriz, kapitalist sistemdeki konjonktürel güçlükleri değil, bir yapısal bozulmayı ifade ediyorsa, aynı zamanda, olanaklı sistemlere geçiş anlamına da gel melidir. Zaten kriz, hem tehlike, hem de imkan anlamlarını içeren bir sözcük. Bu geçiş, ya tedrici bir çözülme sürecini izleyebilir, ya da görece denetimli bir dönüşüm sürecini. İlki kendiliğinden bir evrilmeyi, ikincisi iradi müdahaleyi içerir. Sosyalizme götürebilecek yol da bu ikincisidir. Tarihte bu iki geçiş tipinin örnekleri var. Batıda, özellikle Roma imparatorluğunun temsil ettiği köleci düzenden feodalizme geçiş, bir çözülme ve çürüme süreci olarak gelişmiştir; tıpkı bugünkü kapitalizm gibi. Ama feodalizmden kapitalizme geçiş, burjuvazinin müdahale ederek denetlediği devrimci bir dönüşüm süreci olmuştur daha çok. Yani evrime müdahale etmiştir burjuvazi.

Kapitalizm için küreselleşmeden, sermaye enternasyonalinden ötesi yoktur. Küreselleşme, sistemin kendisini tamamlaması, ulaşabileceği sınırlara ulaşması, böylece tüm potansiyellerini fiilileştirerek tüketmekte olduğu bir süreçtir. Mümkün olduğunca genelleşen her kategori özgüllüğünü ve anlamını yitirir, diğer kategorilerce emilir. “Her şey politik olduğunda artık hiç bir şey politik değildir.” Her sistem gibi, kapitalist sistem de sonlu’dur; kendi yapılarının özdeşliklerini (yaşarkalma yeteneklerini) yeniden üretmeyi güvence altına alamayacak ölçüde genişleyip dengeden uzaklaştığı ve kararsızlaştığı bir noktaya ulaşmıştır. Bu nokta, çatallaşmaları üreten kaotik bir yapıdadır. Dolayısıyla küreselleşme, dengeden uzak koşulların geçiş anlamında bir ifadesidir. Çünkü bu koşullar, sistemin entropisini azaltan, başlangıç koşullarına yabancı, dağıtıcı yapılar üretirler. Bunlar çözüştürücü (katalitik) basamaklar oluşturarak tersinmez (geri dönüşsüz) süreçlere yol açarlar, bu süreçler de çatallaşmalara. Bu durum, artık sistemin davranışının çıkarsanabileceği evrensel geçerlikte yasaların belirsizleştiği, ya da period katlanmalarıyla (genişleme-daralma) karmaşık (aperiyodik) davranışların meydana geldiği kritik bir koşuldur. Bu yüzden, kapitalist sistemin çözülüşü, denetimli ve denetimsiz geçişler açısından olasılıkçı terimlerle betimlenebilir. Yani şu ya da bu geçişin kaçınılmazlığı söz konusu değildir.

Değerin bugünkü konumunu alalım. Aynı metanın farklılaştırılarak çeşitlendirilmesi (ürün demeti, ürünlerin kullanım sürelerinin adım adım kısaltılması, stoksuz üretim) gibi, değerin ardışık ilerlemesinden çok, yanyana çoğalması (senkronik dağılımı) yaşanan bir olgudur. Değerin enformasyon ve iletişimle kazandığı bu merkezkaç eğilimle bütün parametrelere bulaşması (her şeyin metalaşması), bir sapma olduğu gibi, aynı zamanda bir anlam yitimidir de, yani değer olarak yozlaşması. Önde gelen postmodern yazarlardan Baudrillard’ın ilginç bir saptaması var. Kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen aynı'nın bölünmesi anlamında "değerin fraktal evresi"nden söz eder. Bu evrede değerin, kendi "genetik koduna bile boyun eğmeyen kanserli (bir) çoğalma" içinde olduğunu belirtir (Kötülüğün Şeffaflığı). Bu saptamanın önemi şurada: değerin senkronik bir eğri çizmesi. Ne var ki Baudrillard, “Yavaşlatılmış bir felaket yaşıyoruz,” diyor, ama bu felaketin nasıl geliştiğini, ne’ye varacağını açıklamıyor. Oysa, kapitalist sistemde herhalde ilk kez böyle bir gelişme sözkonusu. Dolayısıyla ardışık ilerlemeye ne olduğunu sormak ve senkronik eğriyle ilişkisini kurmak gerekir. Ardışık ilerleme, yenilenmiş genişleme dönemlerinde nisbi bir metalaşmayı ifade eder. Sonsuz sermaye birikimini sürdürmek, kâr ve artı-değere elkoymak bu nisbi artışa bağlıdır. Ancak metalaşma, ilk kez senkronik bir eğride gidiyorsa, maksimal düzeye (tavana) varmış demektir, yani doygunluk noktasına. Ve bu yapısal bir sıkışma demektir. O zaman büyüme ve genişlemenin, üretim artışının daha fazla kâr getirmesi mümkün değildir (“büyümenin sınırları”). Dolayısıyla, maksimal düzeyde atılacak her adım küresel kâra bir sınırlama getirir ve bu da sistemin kırılma noktasını oluşturur. Bu durumda kâr ve artı-değer oranları geri-dönüşsüz olarak azalma eğilimine girecektir. Dolayısıyla, varolan artı-değeri paylaşma mücadelesi, bütün topluma yayılarak keskin toplumsal mücadeleleri gündeme getirebilecektir.

Değerin metada eşzamanlı olarak kendini yinelemesi, aynı zamanda, onun kullanım değeri içeriğinin minimum düzeye inişi, tersine, değişim değeri içeriğinin de maksimal düzeye yükselişi anlamına gelir. Bu nedenle, değişim değerinin kullanım değerinden kopuş sürecine girdiğinden söz edebiliriz. Aynı şey sermayenin karşısına kullanım değeri olarak çıkan emek gücü için de geçerlidir. Sermayenin kendisine “değer getiren etkinlik” olarak, “üretken gücü ve yeniden-üreten gücü” olarak emeğe gereksinimi, azalma eğilimindedir. Bu da sömüren ve sömürülen arasındaki karşıtlığı tüm toplum sathına yayan bir olgudur. Sermaye kurumlarının, krizi aşmak yerine onu yönetmekle yetinmek zorunda kalışlarının nedeni bu olmalı. “Yavaşlatılmış felaket” bu olsa gerek!

Tüm yaşam alanlarının, değerlerin ticari ve mali küreselleşmenin nesneleri haline gelmesi metanın bu tip bir çoğalma biçiminin göstergesidir. Ürünlerin doğrudan kullanımı yanında imajı için de satın alınmasıyla meta üretimi kültürel bir boyut kazanır ve kültür metalaşır. Artık meta, reklamcılık dolayımıyla estetik ve erotik bir biçimde tüketilmektedir. Böylece kültür-sanat, etik-estetik değerler ve politika da şizofrenik biçimde, kendi özgün anlamından kaymakta, sonuçta tüm yapılar, değerler ve insani varoluşun kendisi bir geçiş evresine girmektedir. Bir toplumsal formasyon olarak burjuva toplumu, küreselleşme ile birlikte, eklemlenmiş bir bütün olarak kendisini vareden tüm yapılarıyla maksimal düzeye doğru sürüklenmektedir.

KAPİTALİZM NEREYE GİDİYOR?

Savaş sonrasında 1945’ten 1973’e dek süren uzun canlılık döneminin temelinde, emek üzerinde belirli bir denetimin, bir teknolojik bileşimin, tüketim alışkanlıklarının, politik ekonomik iktidarın belirli bir biçimlenişinin yattığı ve bunun Fordist-Keynesçi biçimleniş diye nitelendiği bilinmektedir. Bu sistemin 73’ten itibaren çöküşü, hızlı değişim, çalkantı ve belirsizlik içeren bir döneme yol açtı. Daha esnek emek süreçleri ve piyasalara, daha yüksek coğrafi akışkanlığa ve tüketim kalıplarında hızlı değişikliklere dayanan yeni üretim ve pazarlama sistemleri, yeni bir birikim modelinin düzenlenme seyri olarak gelişti.

Esnek birikim diye nitelenen bu modelin öncü teknolojisi mikro-elektronik dönüşümdür. Bilgisayarın ekonominin bütün süreçlerinde devreye girmesi; bilgiyi toplama, internet ağıyla uluslararasılaştırma ve üretime uygulama. Bu olgu bir yandan karlılığı arttırırken, aynı zamanda, uzaktan yönetime imkan vererek, üretimin coğrafi olarak parçalanmasını (aynı zamanda genişlemesini) sağlıyor. Dolayısıyla, üretimin, işin yeni biçimler almasını gündeme getiriyor. Zincirleme çalışmanın (Fordizmin) yerini işçi sınıfının yapısını çok boyutlu etkileyen yeni biçimler alıyor. Bütün bunlar çalışanların sorunları algılayışını, karşı karşıya oldukları saldırıyı kavrayışlarını derinden etkiliyor.

Sözünü ettiğimiz eğilim, taşeron emek, atipik iş akitleri, part-time ve kesintili çalışma, serbest çalışma gibi biçimlerde görece temsil edilen, sermayenin emekle “ücret-dışı” bir ilişki geliştirmesinde fiilileşiyor. Çünkü ücret, göreli olarak, ekonomik ve toplumsal açıdan (sözleşme düzeni, sendikalar, sosyal güvenlik vb.) pahalı bir emek tarzıdır. Ancak parçabaşı iş gibi emek türlerinin böyle bir maliyeti yoktur. Bu nedenle, sermaye, artı-değer sömürüsünü tüm topluma yaygınlaştırmak için, ücretli-emek kitlesini görece azaltarak, ya da vasıflı emekle sınırlayarak ücret-dışı emek kategorilerine dönüştürmektedir. Vasıflı emeği de daha çok bir hizmet kategorisine dönüştürmekte ve bu kesimi şirket yönetimine katmakla yeni tür bir “işçi” aristokrasisi geliştirmektedir (“Katılımcı demokrasi” işte bu kesimle sınırlıdır!) Bu iki yönlü süreç (ücret-dışı ve hizmet kategorisi) farklı ağırlıklarla merkez ve çevre işçi sınıflarının birliğini parçalayan, bilincini geriletip farklılaştıran bir rol oynuyor.

Bu süreçte kriz, sermayenin entegrasyonunu hızlandırdığı gibi merkezileşmesini de arttırdı. Küreselleşme, neo-liberalizmin bütün savlarına karşın, dünyayı mal, sermaye ve işgücünün genelleştiği bir pazara dönüştürüp iktisadi ve toplumsal koşulları homojenleştirmiyor. Aksine, merkez-çevre arasındaki kutuplaşmayı daha da artırıyor. Çünkü, emperyalizmin dayattığı yalnızca sermayenin akışına “serbest” olan piyasa modeliyle, çevredeki iktisadi ve siyasi yapılar merkezdeki sermaye birikiminin gereklerine uyarlanıyor. Bu uyarlama, birikimin ve üretici güçlerin merkezde hızlandırılmasına hizmet ederken çevre ülkelerde ise engellenip yozlaştırılması sonucunu veriyor.

Bundan önceki kapitalist yayılma, sistemin çevresindeki kapitalizm-öncesi sosyo-ekonomik biçimleri sermayenin yeniden üretiminin gereklerine bağımlılaştırmış, bu da ulusal halk devrimlerine yol açmıştı. Bugün ise, bu devrimlerin geliştirdiği çevresel kapitalizmle palazlanan yerel burjuvaziler, çıkarlarını uluslarüstü sermaye ile bütünleştirdiler. Bu açıdan küreselleşme, nitel bir sıçrama değil, küresel sınıf ittifaklarının ve çevredeki yönetici sınıfların emperyalizme bağımlılık koşullarının yeniden üretimi demek. Bu ülkelerde üretim sistemi küresel sistemin parçası olarak yeniden oluşturulmak üzere parçalanıyor. Kriz yönetiminde kilit rol oynayan özelleştirmelerle kalkınma döneminin yatırımlarına el konuluyor. Banka ve sigorta şirketlerinin, borsanın küreselleşmesi, halkın tasarruflarının finans kesimince boşaltılmasına yarıyor. Yabancı sermaye, ağırlıkla finansal yatırımlardan yana. Böylece çevre sanayileri taşeronluğa indirgenmekte ve sonuçta IMF eliyle bu ülkelere uygulanan yapısal uyum programları dünyadaki gelir dağılımında daha eşitsiz bir hiyerarşi doğurmaktadır. Yapısal uyumun genel sonuçları ise şunlar: Hızla artan işsizlik, ücretlerde düşme, çevrede ölümcül kirlenme, sağlık sisteminde bozulma, eğitime girmede düşüş, üretim kapasitesinde düşme, sürekli büyüyen dış borç, siyasal yapının yozlaşması, rüşvet, vb.. Kısacası, 1945-90 dönemindeki görece iyileşme ve kazanımlar hızla geri alınmaktadır. Çevrenin kalkınması, işşizliğin azaltılması sermayenin çıkarına uygun değildir artık.

Bağımlı ülkelerde üretilen artı-değerin gaspı, artı-değeri dünya ölçüsünde merkezileştirmekle birlikte, sistemin temel özelliklerinden olan gelişmişlik-azgelişmişlik kutupsallığını derinleştirmektedir. Emperyalistler son on yılda bağımlı ülkelere yatırdıklarının dört katını kâr olarak transfer ettiler. Bu ülkelerin 1982'de 900 milyar dolar olan borç tutarı 1995'te 1.500 milyar dolara çıktı. Buna karşılık gelişmiş ülkelerin kişi başına düşen yıllık ortalama geliri 1978'de 9 binden, 1995'te 23 bin dolara çıkmıştır. Dünya halklarını köleleştiren, kapitalizmin tarihinde eşi görülmemiş bir soygundur bu.

KÖLECİ ROMA / KÜRESEL KAPİTALİZM                                    

Bu bakımdan Roma imparatorluğunun çöküşü ile kapitalizmin krizi arasında büyük bir benzerlik var: Her iki durumda da sistem, artı-değerin (Roma'da köle emeği) vaktinden önce aşırı biçimde merkezileştirilmesine dayanıyor, yani merkezileşme kendisini destekleyen üretim ilişkilerinden kopuyor, çevrede üretici güçlerin gelişmesini de silip götürüyor. Köleci toprak sahibinin tek derdi artı-ürünün kaymağını götürmekti. Toprağın verimliliği, bu uzaklarda oturan efendiyi pek ilgilendirmezdi. Küreselleşme çağında ise kapitalistler, akışkan kaynakların kazandırdığı hareket yeteneği ile nesnel sınırlamaları aşıyor. Sermayenin özgür hareketine yerel yöneticilerin dayatabilecekleri sınırlamalardan da Çok Taraflı Anlaşma (MAI) ile kurtuluyorlar, direnişle karşılaştıklarında daha yumuşak bir bölgeye hareket edebiliyorlar. Yani sermaye işçi sınıfının direnişini eskiden olduğu gibi, iş disiplini, işletmenin rasyonalizasyonu yöntemlerinin yanısıra, ondan kaçarak da aşmak eğiliminde.

Sermayenin önündeki bütün “hız sınırlamaları” ortadan kalkmaktadır. Onun için uzak ve yakın ayrımlarının, ulaşım ve iletişimde zaman sorununun, enformasyonun hareketinin elektronik mesaj sayesinde nesnelerin (ve bedenlerin) hareketinden kurtulmasıyla bir anlamı kalmamıştır. Bu, sermaye sınıfının nüfusun geri kalanıyla, halkla, artık hiçbir şey (kültür, tarih, coğrafya, vb.) paylaşmayacakları, tam anlamıyla kozmopolitikleştikleri anlamına gelir. Sermaye artık mekana bağlı değildir, gücü yurtsuzlaşmış ve “özgürleşmiştir”.

Üretim tarzı, üretici güçler ve üretim ilişkilerinin bütünlüğüdür. Üretim araçlarının özel mülkiyette oluşu ile doğrudan üreticiler arasındaki çelişki üretim ilişkilerinin kutupsallığını oluşturur. Üretim süreciyle temellenen kutupsallık, kapitalizmin kendini yeniden-üretme dinamiklerinden biridir. Üretim sürecinin dünya ölçüsünde parçalanması ve esnek emek biçimleriyle bu kutupsallık ortadan kalkmıyor; sürecin mekanı küreselleşiyor. Ama mekan emek için değil, sermaye açısından genişliyor. Metanın serbest dolaşımına karşın işgücü fazlasının serbest dolaşıma girmesi engelleniyor. Üretim ilişkilerini küreselleştirmekle birlikte, yarattığı işsizlik ordularıyla ve yurtsuzlaşmasıyla sermaye, (mülkiyet ilişkileri yönüyle değil, fiili ilişkiler anlamında) görece bu ilişkilerden kopuyor. Çünkü bilginin üretim aracı olarak devreye girmesi, üretim araçlarını “canlı emeğin iletkeni” olmaktan çıkarmakta ve sermayenin sermaye olarak kendisini varettiği üretim süreci, canlı emekle nesnelleşmiş emek arasındaki ilişkinin dolayımı olmaktan çıkmaktadır. Yani canlı emek üretim sürecinden dışlanmaktadır. Sonuçta bütün toplumsal yaşam artı-değer sömürüsünün karşılandığı bir fabrikaya dönüşmekte, kutupsallık da tüm toplumu kapsamaktadır. Küreselleşme, küresel kutuplaşmayı adım adım yaratarak, yeniden üreterek dünyamızı insanlık-dışı bir patlamaya hazır hale getirmektedir. Kapitalizmin tarihsel sınırı da tam burasıdır.

Kapitalizmin küreselleşme ile vardığı bu durum, Marx ve Engels’in Manifesto’daki öngörüsünü akla getirir. O günkü kapitalizmin gelişme temposuna bakarak onlar, nüfusun büyük ölçüde proleterleşeceğini, orta sınıfların yok olacaklarını, dolayısıyla, kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yetiştirdiğini öngörmüşlerdi. Öngörü kapitalizmin o günkü çerçevesi içinde gerçekleşmedi. Şimdi de nüfusun büyük çoğunluğu onların söylediği anlamda proleterleşmiyor. Ama sermaye tarafından gerçekleştirilen farklı ancak tamamlayıcı sömürü biçimlerine tabi, fiilen proleter özellikler taşıyan farklı toplumsal gruplar yaratıyor. Dolayısıyla, sınıf mücadelesinin politik birliği de farklı ama tamamlayıcı sömürülme deneyimleriyle temellenen ihtiyaç ve çıkarların indirgenemez ortak kabulüne dayanabilir.              

YENİ DÜNYA DÜZENİ

ABD hegemonyası, 70'li yıllardaki gibi güçlü değil. Ekonomik üstünlüğü inişli-çıkışlı bir seyir izlemekte; hegemonyasını askeri-politik üstünlüğü ile sürdürüyor. Hegemonya, çok boyutlu, göreli ve her zaman risk altındaki bir olgudur. Çok boyutluluk, ekonomik (yüksek verimlilik, teknolojik üstünlük, dünya ticaretinde ağırlık ve etkili para), siyasal, ideolojik-kültürel ve askeridir. Hegemonik merkez, egemenlik altında olsun ya da olmasın, diğerleriyle bir uzlaşma aramak zorundadır. Dolayısıyla hegemonya, tarafların durumuna, ekonomik ve başka güç dengelerinin evrimine bağlı olarak risk altındadır. 1989-91'de Doğu Avrupa ve Sovyet rejimlerinin çöküşü, göreli istikrara büyük bir darbe vurdu, dünya dengelerini altüst etti. Çözülme, Avrupa ve Asya kıtalarında emperyalistlerarası yeniden paylaşım mücadelesine yol açtı. Bu mücadele Soğuk Savaş döneminde yatışmış çelişkileri su yüzüne çıkardı. Soğuk Savaş’ı müttefiklerini kontrol etmekte kullanan ABD, bu avantajı yitirmiş oldu. Düşük askeri harcamaların sağladığı avantajla Pasifik havzasından güç alan Japonya ve Avrupa Birliği’nin karşısında ABD'nin de Kanada ve Meksika’yı kendi ekonomik alanına sokan NAFTA'yı kurması, emperyalist dünyada tek hakim gücün etrafında toparlanmanın koşullarını ortadan kaldırdı. Bu üçlü arasında şimdi “parasal soğuk savaş” sürmektedir. Koruyucu önlemlere başvurdukları oranda rekabet kızışacaktır. Dünyanın diğer ülkelerinin bu üç kutuplu dünyanın havzalarıyla ilişkilenmeleri; meta zincirleri, kârlı üretim sektörleri, stratejik ihtiyaçları karşılama açısından vazgeçilmezlik ve optimallik derecelerine göre şekillenmektedir. Ancak Çin’in ve Avrasya’da nüfuzunu korumaya çalışan Rusya’nın hangi kutba dahil olacakları sorusu belirsizliğini korumaktadır.

Dünya sisteminde ekonomik düzenin bu üç kutupluluğuna karşın askeri düzen tek kutupludur. ABD emperyalizmi küresel ölçekte askeri güç uygulama istek ve potansiyeline sahip tek varlıktır. Sovyetler'in çöküşü ile bu yöndeki olanakları daha da artmıştır. Ancak, bu gücün ticari bir mal haline geldiği de gözleniyor. Bu politikanın ilk adımı Körfez Krizi sırasında atılmış, savaşın maliyeti, düzenin bekası ve istikrarın bedeli olarak petrol zengini ülkelere ödettirilmiştir. Yani ABD şiddet yanlısı politikayı daha çok dünya ekonomisinin kontrolü için bir araç olarak kullanmaktadır.  

KÜRESELLEŞME VE ULUS–DEVLET

Tarihsel olarak inşa edilmiş burjuva ulusal devletler, dünya sisteminin merkezlerini yaratmış, ulusal kapitalist ekonomilerin yönetiminin politik ve toplumsal çerçevesini temsil etmişlerdir. Ulusal sermayelerin denetimindeki bu devletler saldırgan bir rekabet içinde oldular. 19. Yüzyılda sanayileşmeleri ile çevrede sanayi yokluğu arasındaki karşıtlık, bunların emperyalist yayılmacılığının maddi temeli oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise ulus-devletin rolü yavaş yavaş değişmeye başladı. Çevre ülkeler, ulusal devrimlerle sanayileşme yoluna girdiler, Batı imajlı devletlerini kurdular.                      

Dünya sistemi, iktisadi ilişkilerin ötesinde bir de ülke devletleri arasındaki ilişkileri içerir. Soğuk Savaş döneminde her devlet iki ayrı belirlenme içindeydi: 1) ülke içindeki sınıf dengeleri, sermaye grupları vs.’nin baskı ve talepleri; 2) diğer devletlerle içinde bulunduğu hiyerarşik sistemin ve onun hegemonik gücünün zorlamaları. Bu yapı içinde ülke sermayeleri öncelikle kendi devletleriyle ilişki içindeydiler; toplumsal sınıflar ulus-devlet sınırları içinde oluşmuş toplumsal ilişkilerce belirleniyordu. Oysa şimdi dünya pazarı hiç bir devletin, ABD’nin bile denetleyemediği bir özerk güç haline gelmiş, uluslarüstü bir kapitalizm ortaya çıkmıştır. Çokuluslu şirketlerin pazarlık gücü karşısında hükümetlerin göreli özerklikleri zayıflamakta, sermayenin uluslarüstü güç olma eğilimi ile devletler sistemi çatışmaktadır. Yatırım kararları, bilgisayar teknolojisinin gelişimiyle birlikte, ulusal-devletin denetimi dışına çıkmaktadır.

Küreselleşmenin ulus-devleti erozyona uğratması, bir kaosa, dünyanın her köşesinde siyasal, toplumsal ve ideolojik krizlere yol açmaktadır. Çünkü ulus-devletin yerini alabilecek, üretim sisteminin gereksindiği yeni siyasal ve toplumsal biçimler, etkili bir dünya örgütü geliştirilememiştir. Üstelik, sermayenin egemen mantığının krizi sona erdirmekten çok, onu yönetmeye odaklanması krizleri derinleştiriyor. Artan küreselleşen alanın ekonomik yönetimi ile bunun ulusal alanlara parçalanmış siyasal ve toplumsal yönetimi arasındaki bu çelişki, dünyanın kutuplaşmasını yeniden üretip derinleştirmekle kapitalizm için ölümcüldür. Ulus-devleti erozyona uğratan sermaye nüfuzunun mantığı ile ulusal gerçekliklere dayanan politik ve ideolojik sistemler arasındaki çatışma, özellikle çevrede yöneticilere karşı güven duygusunu aşındırmakta ve sonuçta onları içerde ve dışarda günah keçileri yaratmaya itmektedir. Yasadışı paranın yayılmasıyla birlikte yasadışılığın yükselişi muktedir devlete meydan okuyor. Koruyucu devlet, dışlanmış kitlelerin belirmesiyle yadsınır hale geliyor. Her ikisi de düzen yapılarının zayıflığını açığa vuruyorlar. Sosyal demokrat düşte “sosyal devlet”le doruğuna ulaşan toplumsal düzen, büyümenin hızını kesmesiyle sarsılıyor. Oysa yakın döneme kadar, kapitalizmin gelişmesi, birikimin yeniden üretiminin belirlendiği alan ile onun siyasal ve toplumsal yönetiminin alanı arasındaki uyum üzerine yapılandırılmıştı. Bu süreç, liberalizmin –özünde yalan olan– devlet müdahaleciliğine karşı olma savını doğrulamaz; ama devletin de çevreden merkeze doğru çözüldüğünü gösterir. Ancak bu çözülmeyi; devletin, göreli özerklik ve ideolojik hegemonyada ifadesini bulan sınıflar arasında denge sağlayıcı yeteneğinin “buharlaşması”, egemen sınıfın, sömürülen ve ezilenler üzerinde giderek saydamlaşan salt bir baskı ve tahakküm aygıtına indirgenme süreci olarak anlamak gerekir. Liberallerin “otoriter demokrasi” dedikleri şey.

KRİZ YÖNETİMİ

Kriz yönetiminin dünyayı içinde başarıyla tuttuğu durgunluk, üretimci yatırımda çıkış bulamayan devasa bir sermaye fazlasına yol açmış ve sonuçta öncelik, dalgalı sermaye kütlesinin yönetimine verilmiştir. Bunun sonucunda ekonomi üretken-olmayan gelirler ekonomisine dönüşmekte ve hizmetler, toptan ve perakende ticaret, bankacılık, menkul ve gayri-menkul alanlarda yoğunlaşmaktadır. Böylece kârın büyük bir kısmı mal üretimiyle ilgisi olmayan kesimlere gitmekte ve finansal zenginliğin daha önce görülmemiş şekilde yığılmasına yol açmaktadır. Yeni bir finansçı kuşağı, reel ekonomi içindeki girişimci işlevlerini terkederek, yatırım bankaları, muhasebe şirketleri, uluslararası simsarlık firmaları vb. çevresinde gruplanmaktadır. Faaliyetleri spekülatif bir karakter, giderek suç niteliği taşımakta, iş gördükleri alanda yasal olanla-olmayan daha çok içiçe geçmektedir. Eşzamanlı olarak, ekonomik ve toplumsal politikalarla siyasal süreç üzerindeki etkileri güçlenmektedir.

Kriz yönetiminin sermayeyi üretken olmayan alanlar- da, rant ve faizde tutması sistem için riski arttırmaktadır. 1994'te Meksika'da, 1997 ve sonrasında Asya’da ve Rusya’da patlak veren mali krizlerin dünyaya yayılması, uluslararası mali sistemin ne denli kriz eğilimli olduğunu gösterdi. Sonuçta kriz yönetimi, sermayenin 1930’lardaki gibi ani ve toplam değersizleşmesini engellemek için uçan sermaye fazlasına başka pazarlar bulmak demektir. Yıllık dünya ticaret hacmi 3000 milyar dolarken, uluslararası uçan sermaye hareketinin portresi yaklaşık 80-100.000 milyar dolardır.

Küreselleşmeye ilk yanıt, dinci, milliyetçi akımlardan geldi. Üç-kutuplu sistemin (merkez-çevre-sosyalist blok) çökmesi, gerileme ve durgunluk, bu akımları güçlendirdi. Oluşturdukları merkezkaç güçler karşısında çevrede yönetici sınıf meşruluğunu kaybetti, sınıf birliği parçalandı. Çünkü halklar, Batıda sürekli büyümenin kalıcılığına, Doğuda sosyalizme inanıyorlardı; çevrede ise, yerel burjuvazilerin öncülüğünde modernleşme ve ulusal kalkınma projeleriyle azgelişmişlik sınırlarının aşılacağına. Ama tüm projeler hayal kırıklığı yarattı. Bu koşullarda yeni kapitalist yayılma, toplumsal parçalanmaya, yani bölgesel, etnik, dinsel, dilsel-kültürel vb. gibi cemaatleri esas alan toplumsal gruplaşmaların ortaya çıkmasına yol açtı. İnsanlar karşılaştıkları sorunları göğüsleyebilmek için yerel değerlere daha çok sarıldılar. Gelecek kaygısı, dinsel ve etnik aşırılıkları öne çıkardı. Doğuda ve Batıda, ortak toplumsal özdeşleşmeler, sınıf ekseninden büyük ölçüde eski moda hareketlere kaydı. Bu süreç, globalizmin sistem karşıtı hareketlere yönelik, soyut bir bireysel özgürlük ve evrensellik adına sınıfsallığa, siyasallaşmaya, örgütlülüğe karşı, yeni kimlik ve anlam arayışını gündeme getiren ideolojik saldırısıyla atbaşı gitti. Sonuçta ezilenlerin inandırıcı bir özgürleşme seçeneğinden yoksun kalmaları, geçmişe dönük ütopyalara, yani dinci ve milliyetçi akımlara yaradı, onları güçlendirdi. Marx'ın din için söylediği, "ruhsuz koşulların ruhudur” sözü tam da bugüne denk düşmektedir.                                      

Ama bu tarz yanıtın yükselen dalgası gerilemektedir. Yarı-sanayileşmiş çevrede görece azalan aktif işgücü ile muazzam işsizler ordusunun birlikte varoluşu, derin ve potansiyel olarak devrimci bir çatışmaya elverişli hale geldi. İşsizlik, Batı toplumlarının da sürekli bir özelliği. Avrupa’daki toplumsal çatışmalar geçmişte ekonomik alanla sınırlıydı, büyümeden pay almak anlamındaydı. Refah devletinde ifadesini bulan sermaye/emek arasındaki tarihsel uzlaşmaya bağlıydı. Bu uzlaşma, başta sermayenin refah devletine saldırısıyla ortadan kalktı.

Gerileme merkez ülkelere göçü artırmakta, onların iç istikrarını bozmaktadır. Göç dalgası, Kuzeyin demografik düşüşü ile birlikte düşünülürse, toplumsal yaşamın yapısını dönüştürme eğilimindedir. Göçmenlerin siyasal ve toplumsal yaşama katılım hakları giderek büyüyen bir sorundur. Bu hakları sahiplenen demokratik güçler, hükümetlerin akıntıya direnme yeteneğini köreltirken, bu işgücü yerli ücretli emek üzerine basınç oluşturup işsizliği artıran bir rol oynadığından, göçmenleri dışlamakta odaklaşan sağ politikalara, ırkçılığın yükselişine gerekçe oluşuyor. Göçmenler işçi sınıfının alt tabakasını oluşturuyorlar. Bugüne dek etnik kimlikleri daha çok öndeydi; ama yarın sınıf kimlikleri olacak. Sonuçta sermaye, merkez halkları, sosyal ve siyasal açıdan birikimin gereklerine görece uyumlulaştırma şansını da bizzat kendisi dinamitlemektedir. Bu nedenle kriz yönetimi, yalnızca merkez-çevre arasında değil, merkezde de toplumsal ve siyasal çelişkileri kutupsallaştırır.

Ayrıca, kriz yönetimi merkez ülkelerin ihracatını teşvik ederken 3. Dünyayı bunun dışında tutmaya çalışır. Tıpkı Almanya’nın Versay anlaşmasıyla, savaş tazminatı ödemesi istenirken, ihracat yapmasını önlemek gibi. Sonuçta bu yönetim, hem gelişmiş ülkelerin kendi arasında, hem de gelişmekte olanlarla ilişkilerinde güç kullanmak dışında başka araç düşündürmeyen bir stratejidir; ve bu giderek daha az istikrarlı bir dünya sisteminde patlamalara yol açabilecektir. Körfez savaşındaki ABD-Irak karşılaşması bu içerikteki patlamanın ilkiydi, Yugoslavya savaşı ikinci örnek oldu.

Öte yandan ekolojiye yönelik global tehdit, dünya çapında kamusal girişim ve planlamalardan yana güçlü argümanlar ortaya atılmasına yol açıyor, doğal sınırlara karşı duyarlı bir ekonomiyi zorluyor. Hem kıt kaynakların kullanılmasını hem de üretim kararları ve tüketim eğilimlerinin global ekoloji sistemleri üzerindeki olası etkilerini izlemek yönünde güçlü bir uluslararası planlama düşüncesi var. Bu düşünce, teknolojik aygıtı ve sanayi üretimini ekolojik dengeyle uyumlulaştırmaya zorlayıcı etkinliklere giderek daha fazla dönüşüyor (fosil yakıtlara alternatifler geliştirilmesi). Diğer bir deyişle, kapitalizmin yaşam ve tüketim tarzını küreselleştirmesine karşı herşeyden önce ekolojik engel çıkıyor. Çünkü ekolojik çevrenin temizlenmesi (üretim sürecinin bir yan ürünü olan kimyasal toksinlerle mücadele) ve yenilenmesi (yeni ağaçlar dikmek gibi) ciddi bir toplumsal maliyet sorunu üretiyor. Yakın dönemde Batıda yükselen çevre hareketleri, sonuçta sermayeyi, çıkış olarak, kirli teknolojileri ve sanayi atıklarını, böylece maliyeti de çevre ülkelere aktarmaya yöneltti. Ancak bu, Kuzey/Güney eşitsizliğini arttıran bir faktör oldu. Güneyde gelişen duyarlılıkla birlikte çevre konusundaki faaliyet, küresel kâr oranını kaçınılmaz olarak düşürecek bir rol oynayacaktır. Yani ekolojik kriz, sistem açısından bir başka sınıra işaret eder: dünyanın kırsallıktan çıkarılması sürecinin yaşamı tehdit eden bir düzeye gelip dayanması...

ÇAĞDÖNÜMÜ: YA SOSYALİZM YA BARBARLIK

İçinden geçtiğimiz çağdönümü, barbarlık ve özgürlük eğilimlerini bir arada içermektedir. Yeni teknoloji biçimleri hayatı hem zenginleştirmenin ve kolaylaştırmanın potansiyellerini, hem de tahrip etmenin, insanlık-dışılaştırmanın araçlarını sağlamaktadır. Bu yeni biçimler, bir yandan çalışma saatlerini azaltıp boş zamanı artırırken, öte yandan onların kapitalist kullanımı kitlesel işsizliğe yol açmaktadır. Bilgisayarlaşma süreci öğrenim biçimlerini kolaylaştırıp bilginin dolaşım hızını arttırırken ve robotlar emek gücünün insafsız kullanımını azaltmaktayken sınıf eşitsizliklerini de perçinlemekte, yeni kölelik biçimlerine yol açmakta, halkın gözetim ve denetim altında tutulma olanaklarını, medya tekellerinin tahakkümünü de arttırmaktadır. Yeni medya teknolojileri bir yandan zihinsel faaliyetleri güçlendirme, yerel ve evrensel kültürün yeni sentezlerine aracı olma, böylece kültür ve sanata daha insani ve daha özgürleştirici boyut ve içerik kazandırma imkanına sahipken, öte yandan, manipülasyon ve yönlendirmelerle zihne ket vurmakta, Körfez savaşında olduğu gibi gerçekleri saptırmakta, her türlü şiddeti ve vahşeti küreselleştirmektedir.

Komünizm, Sovyetlerin şahsında Batı için bir tehditti. Kendisi kadar hasımlarının güçlerini ve davranışlarını da yeniden yapılandırmış, uluslar yapbozunun parçalarını dengede tutmuş, nükleer caydırıcılıkla belirsizlikleri sıfırlamış, emperyalist devletlerin bencilliğini aşındırıp onları kutsal birliğe iteklemiş, ekonomik, askeri ve teknolojik alanlarda kapitalist sistemin dinamizmini ayakta tutan en önemli rakibi, sonuçta istikrarının garantisi olmuştur. Alain Minc, Yeni Ortaçağ adlı kitabında, durumu şöyle özetliyor: “Hiç bir riskin olmadığı ama bir tehditin bulunduğu bir dünyadan, tehdidin olmadığı ama sayısız riskin bulunduğu bir dünyaya geçtik.” (s.107) Gerçekten de çöküş öylesi zincirleme etkiler yarattı ki... Pandora’nın Kutusu gibi.

Yasadışılık en gelişmiş demokrasilerin bağrına yerleşiyor. Piyasanın başarısı, “gri alanlar”ın başarısı ile atbaşı gitmektedir. “Derin devlet”in varlığı dışında, iktidar sahipleriyle dayanışma içinde mafyalar da hızla gelişen bir toplumsal örgütlenme biçimi, dünya sisteminin önemli bir faktörü olarak görünüyor. Bir çok kent, devlet otoritesinden mafyanın, çetelerin denetimine geçiyor. Varoşlarda solcuların yerini çeteciler almış. Uyuşturucu babaları, yozlaşmış eski KP yöneticisi gibi yağmacılar, uluslararası finansın kalbine yerleşmiş. Gri alanlar Afrika’nın büyük bir bölümüne yerleşiyor, Rusya ve Müslüman cumhuriyetlerde hüküm sürüyor, serbest piyasa ile Çin’e işliyor, Ortadoğuda teokratik rejimlerle birlikte yaşıyor; afyon ve kokain imparatorları ile Latin Amerika’da, Balkanlar’da savaşa eşlik ediyor, Avrupa’ya yayılıyor. Eskobar’ları besliyen koka ve afyon dışında 3. Dünyada gelişen başka tarımsal ürün yok! Halkın geçim alternatifi mafyanın gücünü oluşturmakta. Yasadışı ekonomi, mübadelenin yasa ve ilkelerine resmi olandan daha çok uyar. Resmi toplumla yeraltı dünyasını, temiz işlerle pis işleri, ak para ile kara parayı birbirinden ayırdetmenin giderek zorlaştığı, işsizliğin, dışlanmışların çoğaldığı, ahlaksızlığın, hukuksuzluğun kural olduğu bir düzende elbette ki önü açık olacak.

Bilgisayar ile astroloji, cep telefonu ile tarikatlar, gen haritası ile AIDS, klonlama ile köktendincilik gibi garip eşleşmeler... “Serbest” hukuksuzluk bölgeleri, gri alanlar, artan yoksulluk-açlık yöreleri, delinen ozon tabakası, işsizlik karşısında çözümsüzlük, görülmemiş ekonomik durgunluk, karaparaya boğulmuş küresel finans sistemi, mali krizlerin sıklaşması, kültürel kriz, barınmadan aşk’a, sanattan rasyonel bilgiye kadar yaşamın gelişmiş biçimlerine karşıt olarak gelişen barbarlık pratikleri, düzensizlik, belirsizlik, akıldışılık, giderek “Atinalılaşan” demokrasi.. Tüm yapıların, değerlerin içerikleri boşalıyor; her şey son sınıra doğru hızla sürüklenmekte! İşte ideolojik tekeli elinde bulunduran liberalizmin çizdiği tablo; sapmalar ona ait, sonuç onun ideolojik iflası. Yol açtığı ise, insanlığı ve dünyayı yıkıma sürükleyen yeni barbarlık.

Baştaki teze dönelim. Bu, kapitalist sistemin çözülüşüdür; tedrici, yani evrimci bir süreçle, “katılımcı demokrasi”yi de bir moloz gibi sürükleyerek, barbarlığa (belki yeni bir köleci düzene) geçişi. Mutlak olarak tek geçiş mi bu? Elbette ki değil. Bununla birlikte devrimci geçişten de söz etmiştik. Ama şu pozitivist akılla, “sosyalizm, kapitalizmi zorunlu olarak takip eder” şeklindeki katı-determinizmle konuşmuyoruz. Dediğimiz şu:

Bir üretim tarzının bozulması, kendi kendisiyle özdeşleşememesi, ancak bir başka üretim tarzının koşullarını yaratır, onun zorunluluğunu değil. Çünkü bu zorunluluk iktisadi yapıdan çok daha karmaşık, toplumsalın bütünü içinde, yani ideolojik, politik, ekonomik bütünün dönüşüm şartları içinde yer alır. Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzının krizi, siyasal ve ideolojik şartların da yan yana gelmesiyledir ki, kapitalist üretim tarzı yerine sosyalist üretim tarzının geçiş şartlarının bütününü yaratır.

Toplumsal açıdan, iradi müdahale veya insanın bilinçli eylemi böyle bir anda –diğer tarihsel uğraklardan farklı– bir rol oynar. Ama nasıl? Evrimi, yozlaşmasına karşı çıkarak alternatif olanak yönünde feraha çıkarmak için zorlayarak. Bu, evrimin “özerk doğası” açısından zorunlu değil elbette. Ama insan toplumunun ihtiyaçları, bekası açısından zorunlu. Geçiş sürecinde nesnel çelişkiler varolduğu sürece ve bunlar emekçilerin nesnel çıkarlarına denk düştüğü içindir ki sosyalizm de gerçek bir imkandır. Çünkü imkanların gerçek olmasını, mümkün olanın sınırlarını belirleyen somut tarihsel koşullardır; yani sistemin iç çelişkileri, sıklaşan krizleri, sınıf çıkarlarının uyuşmazlığı, gittikçe derinleşen eşitsizlikler; sistemin doğayla, insanın varoluşuyla uyuşmaz bir noktaya gelişidir. Ve bu nokta, artan çatallaşmanın, gittikçe saydamlaşan ikilemin insanları tercihe zorladığı bir an’dır. İşte bu zemin üzerinde “Tarihi insanlar yapar.” Unutulmamalıdır ki, tarihin böyle an’larında küçük girişimler büyük sonuçlara yol açar. Varolan koşullar altında tahayyül edilmesi çok zor yeni devrimler dalgası yeni bir küreselleşme biçimine yol açabilir. Kapitalist-emperyalist sistemin kalbinde, Seattle’da başlayan direniş sistem-karşıtı yeni bir dinamizm geliştiriyor. İlk sonucu, Amerikan seçimlerindeki etkisiyle siyasi bir krize yol açmış olması dahi olabilir!

21. yüzyıl sosyalizmi

Ayrıntılar
Hassan Harfo
Sayı 5 (Aralık 2000)
25 Mart 2013

Avrupa'da sosyalist bloğun çöküşü yalnız uluslararası güç dengesine değil, uluslararası komünist hareketin ideolojisine de olumsuz etkide bulundu. Burada bunu tartışmaktan çok, sosyalizmi kurarken uyulması gereken bazı temel ilkeleri dile getirmek istiyorum. Aynı zamanda eski sosyalist ülkelerde sosyalist gelişimin belirlenmesine götüren bazı noktalar üzerinde durmak istiyorum. Bu deneyimlerden ders çıkarmak, sosyalizmin sağlam temeller üzerine kurulmasına giden güvenli bir yolu garantiler.

1. Üretim araçlarının ortak mülkiyeti, özellikle endüstri ve altyapıda (perakende dağıtım ve bazı hizmetler hariç) mülkiyetin temel biçimi idi ve öyle de olmalıdır. Geçmiş deneyimde sosyalizmi inşa ederken özel sektörün rolü tamamen ihmal edildi. Bu yanlıştı.

2. “Anonim şirketler ve kooperatifler” sosyalizmini savunanlar ve üretim araçlarının ortak mülkiyetini önemsemeyenler partimizde pek destek bulmuyor. Bu görüşü savunanlar, kapitalistler ile çalışanların, her iki tarafın da çıkarına olacak biçimde ilelebet işbirliği yapacaklarına inanıyorlar. Burada şunu vurgulamalı: 1989'da karşı-devrimin zaferinden sonra sağcı hükümetler devlet işletmelerini "kupon özelleştirmesi" dedikleri yolla özelleştirmeye başladılar. Her yurttaş nominal değeri 1000 kron olan hisselerden alabilecekti. Sonuçta Çek Cumhuriyeti hissedar sayısı bakımından dünyada ilk sıraya çıktı. Fakat yanıtlanmayan bir soru var: Bu hissedarlara ne oldu? Bu yolla sistem kapitalizmden sosyalizme mi dönüştü? Bir çok hissedar paylarını yatırım fonlarına satmak zorunda kaldı. Bu fonların hisse alım-satımından kâr yapmaktan başka bir amaçları yoktu ve bu da işletmelerin üretim ve ticari sonuçlarının gerilemesine ve çöküşlerine yol açtı. Hisselerin çoğunluğunu elde tutan ve yönetim kurullarına hakim olan hissedarlar muhasebe işlemleriyle oynayarak işletmelerin zarar ettiğini gösterdiler ve böylece hem vergi ödemediler, hem de küçük hissedarlara kâr payı dağıtmadılar ve onları hisselerini büyüklere satmak zorunda bıraktılar. Başka bir deyişle, yaşananlar, ki yalnız Çek Cumhuriyetiyle sınırlı değil, kapitalist bir toplumda hisse paylaşımlı şirketlerin kapitalizmden sosyalizme geçişin bir yolu olamayacağını gösterdi.

3. Komünistlerin zaferi ve siyasal iktidarı ele geçirmeleri olmaksızın sosyalizm inşa edilemez. Bu bir gerçek. Başka bir gerçek de, sosyalizmin yurttaşların çoğunluğunun çıkarına olacağına komünistlerin inanmaları. Demek ki, sosyalizmin inşası çoğunluğun temsilcilerinin zaferine ve siyasi iktidarı kazanmalarına dayanmakla kalmamalı, bu çoğunluğun sosyalizm isteğinin ve sosyalizmin inşası ve sonuç alma yöntemleriyle mutabakatının sürmesini de temel almalı. Çekoslovakya Komünist Partisinin öncü rolü aslında Lenin'in hiç kasdetmediği bir biçimde bürokratik yöntemlerle kabul ettirildi. Partinin öncü rolünün çarpık anlaşılması ve sergilenen pratik, siyasal çalışmaya ve halkın özellikle yönetimdeki partinin siyasal ve ekonomik yaklaşımlarına desteğini kazanmaya karşı genel bir ilgisizliğe yol açtı. Pratikte olan şuydu: Okul müdürü, fabrikada ya da devlet aygıtında bir bölümün başı, planlama komisyonundaki bir başkan, polis ve ordudaki subaylar, sendika başkanı, öğrenci birliği başkanı, radyo ve televiyondaki bir birimin başı, vb. bir komünist olmalıydı. Partinin ideolojisine inanmayan bir sürü oportünist, kariyer peşinde koşan kişi, kişisel amaçlarına ulaşmak için partiye girdi. Bunlar siyasal ve ekonomik yaşamın her alanında hakimiyet kurdu. Bunlar işin sonucuna yalnızca formalite icabı, işlerini kaybetmeyecek kadar özen gösteriyorlar ve işin acı gerçekleri saklayan resmi tarafıyla ilgileniyorlardı. Siyasal ve ekonomik rejimin değişmesinden sonra parti üyelerinin %15 kadarı partide kaldı. Diğerleri ya Partiyi terketti ya da karşı-devrimci dönemde siyasal iktidarı elinde tutan partilere geçtiler. Eğer Sovyetler Birliği’ne siyasi, askeri ve güvenlik açısından bağımlılık olmasaydı, tüm bunlar olmayabilirdi. Emperyalistler yetmiş yıl boyunca bir an bile Sosyalist Sistemi yoketmekten başka bir şey düşünmedi. Macaristan'da silahlı karşı-devrimle, Çekoslovakya'da partide kilit mevkileri ele geçirerek, Polonya'da sendikalarla bunu denedi. Başarılı olamayınca Avrupa'daki bağımlı sosyalist sistemleri yok etmek için Moskova'daki sosyalizme darbe indirmeleri gerektiği sonucuna vardılar. Bunu yaptılar ve başarılı da oldular. Sosyalist, fakat bağımsız devletler arasında işbirliği, sosyalizmi 21. Yüzyılda kurarken gözardı edilmemesi gereken derslerden biridir.

* Dr. Hassan Harfo, Bohemya ve Moravya (Çek Cumhuriyeti) Komünist Partisi Uluslararası Bölüm Başkanı.

'Biz bize benzeriz'!

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

Demokrasi soyut kavram değil, yaşanan somut gerçekliktir. Kapitalist toplumda o gerçekliği belirleyen temel olgu sermayenin varlık koşullarıdır. Bir başka deyişle, sermayenin egemenliğinin biçimini onun fiili imkanları, gelecek perspektifi, beklentileri, korkuları, tabuları, vb... belirler. Türkiye’ninki kadar sermaye birikimi fukarası bir kapitalizm, Türkiye Avrupa Birliğinin üyesi de olsa, dışında da kalsa, kapısında beklerken de, en azından “Avrupa değerleri” ölçeğinde bir demokrasi gerçekliğini kaldırabilir mi?

“Biz bize benzeriz!”...

Bu sözün altında çok yalın, somut bir hakikat yatıyor. Ciddiye alınmadığı için hem demokratları, hem de encamı devletin izanına ve insafına emanet bir “demokratikleşme”yle şimdilik yetinmeye kendilerini mahkum gören bazı solcuları kapitalist gerçeklikten beslenen bir “despotik devlet” heyulasıyla yüz yüze getiriyor.

Bizi bize benzeten hep söylenegeldiği gibi “tarihten gelen” kutsal devlet geleneğimiz mi? Yoksa, birikim fukarası kapitalizmimizin dünya ve yurt bağlamında varlık koşulları mı? Tarihsel geleneğin de, bugün hala sürdüğü kadarıyla bizim bize benzememize bir katkısı varsa eğer, o koşulların yapılanmasında kapitalistler için vazgeçilemeyecek bir yeri olması nedeniyledir. Türkiye burjuvazisinin bugünedek sağlayabildiği sermaye birikimi sözgelimi AB ülkeleriyle kıyaslandığında devede kulak bile değil. Her sorunun, her kördüğümün altında bu olgu yatıyor. “Despotik devlet”in ne olup olmadığı bununla doğrudan bağlantılı.

Sözünü ettiğim demokrat ve “solcu” çevreler bu bağlantıyı gözardı etmekte son derece ısrarlılar. Despotik devletin “devlet”liğini öylesine önemseyip benimsiyor, kendilerine malediyorlar ki onunla “despotik karakter” ve her ikisiyle sermaye gerçekliği arasındaki yapısal organik bağı göremiyorlar: kendi demokrasi ve özgürlük özlemlerinin gerçekleşmesini ısrarla devletten bekliyor, gerçekleşmemesini de ondan biliyorlar. Despotik devletten kurtulmanın yolu, bizi bize benzeten maddi koşullar hiç irdelenip sorgulanmaksızın yeni bir “toplumsal sözleşme” aktinde ya da devletin “kendini yeniden yapılandırması”nda aranıyor, o yüzden de sonuç hep hüsran oluyor. Çünkü düşünmenin yerini salt özlem tutuyor. O özlemin gerçekleşmesi önünde engel şurda üç beş vali, burda üç cumhuriyet savcısı, orda askeriyle siviliyle beş on başka bürokrat ya da siyasetçi ve ola ki mevcut durumdan yararlanıp haybeden para kazanan birkaç sinsi holding sahibi mi? Son haftaların moda deyimiyle “öteki Türkiye”nin tepesinde hali faaliyette olan bütün bir ekonomik yapılanma ısrarla gözardı ediliyor. Ormanda ağaçlara bakmaktan ne orman, ne de ormanı besleyen toprak görülüyor.

82 ANAYASASI NEDEN DEĞİŞMİYOR?

Bu ülkede geçerli seçim yasası, partiler yasası, toplu sözleşme ve grev yasaları, sendikalar yasası, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası, vb., vb. niçin demokratik değil? Doğru dürüst hukuk devleti niçin yok? İnsan hakları neden hiçe sayılıyor? İşkence neden bir türlü üstesinden gelinemeyen bir “sorun”? Sayısı on binleri aşan “faili meçhul” olgusu nedir? Düşünce özgürlüğü niçin baskı altında? Kürt sorunu gibi ülke nüfusunun neredeyse üçte birini doğrudan ilgilendiren özel bir sorun niçin çözümsüz kalarak bütün ülke halkı üzerinde genel baskı nedeni oluyor? 82 Anayasası denilen polis devleti nizamnamesi yirmi yıldır tepemizde asılı duruyor. Niçin duruyor?

Bütün bunların değişmesini, akıl almaz “çağdışı” uygulamaların son bulmasını mı istiyorsunuz? Son bulsun o uygulamalar, ne olacağını görün! Özgürlük hükümferma olduğunda mülkün halini görün... Hangi özgürlük? Ne kadar özgürlük? Avrupa Birliği’ne giriyoruz ya güya, işte o ülkelerdeki kadarı (o da gerçek anlamda ne kadar özgürlükse...)

Olacaklara “devlet” belki bir süre dayanabilir ama sermaye hiç dayanamaz. Derhal, “Anarşi var!” diye kıyameti kopararak felaket tellallığı yapmaya başlayacak, bir yandan da el altından ya da açıktan açığa darbe kışkırtıcılığına girişecektir. Sicilinde yazılıdır.

Bu ülkede devlet değişmeyi hiç denemedi değil. 27 Mayıs Anayasası neydi? l963’de işçilere grev hakkı tanındı, iki yıl geçmeden Süleyman Demirel “Bu ülke bu anayasa ile idare edilemez!” diye bas bar bağırarak o zamanki Adalet Partisini tek başına iktidara taşıdı. Sonra da “Yürümekle sokaklar aşınmaz,” demekle neyi kastettiği anlaşılamadan, toplumsal uyanışın boyu ekonomik gelişmenin boyuna ayakları testereyle budanarak uydurulsun diye 12 Mart çıkageldi. O yetmedi, 12 Eylül... Onun getirdiği anayasa (silah zoruyla akdedilen “toplumsal sözleşme”!) hala yürürlükte. Yürürlükte ama yıllardır herkes, habire, “Bu anayasa değişsin!” diyor. Diyor ama o anayasa bir türlü değişmiyor. Neden değişmiyor? Nerdeyse beş yıl oldu, “demokratikleşme” yönünde Meclisteki bütün partilerin katılımıyla bazı anayasa değişiklikleri yapıldı. Gerekli uyum yasaları hala çıkarılmadı. Yani Anayasa resmen yürürlükte değil! Bu nasıl oluyor? Neden oluyor?

SERMAYENİN İÇİNDEKİ UKTE

12 Mart 1971’den bugüne otuz yıl! Ondan on yıl önce görece de olsa özgürlükçü bir anayasayla yönetilmeye layık görülen bu ülkenin insanlarına bugün yine “özgürlükçü” bir anayasa gerekiyorsa, bu son otuz yıl içinde, bu güne kadar, neden gerekmedi? Gerekiyordu da neden çok görüldü?

Bütün bu süreçte Türkiye giderek daha çok ve daha hızla sermayenin Türkiye’si oldu ve Türkiye’nin sermayesi devletin arkasında değil, hep birkaç adım önünde yürüyüp yol gösterdi.1 Aynı süreçte Türkiye’nin ekonomisi altyapısıyla, teknolojik donanımıyla, sermaye birikimiyle, vb... taa nerelerden buralara kadar geldi ama aynı yıllarda sözgelimi Güney Kore’nin nerden nereye geldiği de sermayenin içinde hep ukte kaldı. Bugün de öyle. O Güney Kore ki son kırk yılda Türkiye’de olabildiği kadarıyla dahi demokrasi deneyi ve deneyimi geçirmedi. Halen Türkiye’de “Güney Kore modeli”nden gözü kamaşmamış bir büyük sanayici, bankacı, ihaleci, inşaatçı, enerji dağıtımcısı, telekomcu (bunların laik ya da dinci olmaları hiç farketmez), ya da yeni liberalizm hayranı çoğu eski solcu siyasi ekonomi ukalası varsa söyleyin, biz de tanıyalım!

SERMAYENİN VARLIK KOŞULLARI

Burjuvazi sermaye birikiminin hacmini ve seyrini sağlam kazığa bağlamadığı sürece sermaye doğru dürüst sermaye olamaz. Birikim fukarası sermaye de demokrasinin olsa olsa “eh işte o kadar”ını, “bizim koşullarımız” nasılına elveriyorsa öylesini kaldırabilir. Devlet de o sermayeye o haliyle kol kanat germekten, onu koruyup kollamaktan başka ne yapabilir? Yapmasını isteyen çok ama yapmıyor işte! Yapıyor mu? Yapmıyor olmasından habire yakınmak yerine, niçin yapmadığını tarihsel gelenek ya da bürokrat kafası gibi hikmeti kendinden menkul mistifikasyonlara saplanmadan irdelemek gerekir.

Vehbi Koç gözünü kan bürümüş insanlık düşmanı bir canavar mıydı? Halim selim, makul bir Cumhuriyet yurtdaşı, işini bilir, dini bütün bir iş adamıydı. O malum mektubu “sivil anayasa” hazırlıklarına “ışık” tutmak için, ülkeyi ve ülkenin geleceğini düşünerek yazıyor ve orada onulmaz sendika düşmanlığından amiyane şovenizme kadar bütün despotik devlet tutkularını sergiliyor. Hepsinin ardında pratik iş adamı rasyonalitesi yatıyor olmalı değil mi?.. “Pratik iş adamı rasyonalitesi”ni sorgulamayan, ona karşı çıkmayan ya da onu kaçınılmaz bir gereklilik gibi gören “despotik devlet” karşıtları neye karşı olduklarının farkındalar mı? AB’ye “uyum” bağlamında baştaki yönetimin getirmek istediği sözde iş güvencesi yasa tasarısına bütün özel girişimciler alemi, en başta da Koçgiller nasıl da şah damarlarına basılmışcasına ayaklandılar! Yarın çalışanlar sözkonusu tasarının kendilerine sahiden yarar bir hale gelmesini sağlamak için orda burda “yasal” kısıtlamaları aşarak iş bırakmaya, “sokağa dökülmeye”, vb. kalkışırlarsa ne olur? Olacaklar “ne için” olur?

“Bizim koşullarımız” sermayenin bizi bize benzeten varlık koşullarıdır. Bu sermayenin çok hızlı birikime ve tekelleşmeye, çok yüksek kârlara, bahası sürekli kemerleri sıktırılanlardan çıkarılan muazzam soygunlara, vurgunlara, yani aşırı sömürüye, dolayısıyla çok disipline, asayişe, istikrara, vb. ihtiyacı var. Bunlarsız ya da bunları o ölçülere vardırmadan sermaye birikiminde yeterli ve etkin bir ilerleme sağlayabilir mi? Zamanında sanayi devriminden nasibini almamış, sonradan dünya kapitalizmine ayak uydurabilmenin yapısal sorunları ve zorluklarıyla boğuşmaktan bitap düşmüş, eşitsiz gelişmenin avantajlarına rağmen uluslararası işbölümünde nal toplamakla kalmış ve bir yarım yüzyıl Soğuk Savaş oyuncağı olmuş, halen yayılmacı potansiyeli ve dinamikleri komşularınca ve emperyalizmin kapalı av alanı rekabetçi dünya pazarınca kösteklenip engellenen bir kapitalist ekonomi kendi insanlarını yiyip bitirmeden “gelişmekte” olabilir mi? Böyle bir toplumda (ya da “toplumsal gelişme aşamasında” diyelim isterseniz!) demokrasi de, özgürlük de her alanda, her an için “tehlike” oluşturur. Tehlike, geleneğin esiri bürokrat kafanın icad ettiği yanılsama, aldanma ya da aldatmaca değil, düpedüz gerçektir. Siz ne sanıyorsunuz? Demokrasi ve özgürlük taleplerinizin gerçekte ne olduğunu biliyor musunuz? Ya da kimler için demokrasi, ne kadar özgürlük, ne özgürlüğü istiyorsunuz?

“VAHŞİ KAPİTALİZM”

Hukuk devletinin ne kadarı bize yarar, ne kadarı yaramaz, insan hakları kimler için geçerlidir, kimler için değildir, düşünce özgürlüğünün ne kadarından mazarrat doğar, Kürtler ana dillerinde eğitim görürlerse bölünür müyüz bölünmez miyiz, 312. Maddeyi kaldıralım mı kaldırmayalım mı, bütün çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme ve eylem hakkı tanınırsa başımıza ne gelir, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasında daha demokratik ve uygar düzenlemelere gidilirse kıyamet kopmaz mı, 141, 142 ve 163’ü kaldırmakla iyi mi ettik, kötü mü?.. Bunlar ve benzeri daha nice soru, mevcut egemenlik sisteminin halini ve geleceğini şiddetle etkileyecek tehlikelere dair gerçek içerikli sorulardır. O tehlikelerin süregiden sınıf mücadelesi bağlamında, yani “bizim koşullarımız”da geçici olduklarının da hiç bir teminatı yoktur.

Kısacası, sermayenin bizi bize benzeten varlık koşulları vahşi kapitalizm koşullarıdır.

Ne ki onların değişmesinin, yani Türkiye kapitalizminin “uygar”laşmasının da yolu yine vahşetten geçecektir. Evet, düpedüz –şimdi olduğu gibi– vahşetten! Türkiye gibi bir ülkede en son teknoloji ile çalışan steril fabrikalarda uygarlık üretemezsiniz. İşsizlik, yoksulluk, sarı sendikacılık, polis devleti üretirsiniz. Bazı dış dinamikler (AB üyeliği perspektifi, “Avrupa konsepti” ,”Kopenhag Kriterleri” vb...) belki sizi demokrasi ve özgürlük adına insan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü alanlarında zorlayarak belli “taviz”ler vermeye itekleyebilir ama sözgelimi çalışanların iş bırakma ve sendikal örgütlenme/eylem özgürlüğünü inkardan, “yurttaş”lar arasında gelir dağılımını ileri ölçülerde eşitsiz ve adaletsiz sürdürmekten vazgeçmeye (sözgelimi, sanayicilere ya da “ihracatçı” kılığında soygunculara dağıtılan teşviklerden kısıp halk sağlığına yatırım yapmaya) küresel ekonominin kıyıcı rekabet ortamında hangi dinamik sizi “ikna” edebilir? Bakmayın siz Türkiye’nin “her şeye rağmen” (!) bir ekonomik harikalar diyarı ya da yakında öyle olmaya ciddi aday olduğu iddialarına. Böyle bir perspektif, gerçek olsa bile ya da gerçek olduğu ölçüde, Türkiye’nin çalışan insanlarının önünü açacak bir perspektif değildir. Türkiye kapitalizmi tam da bu iddiasıyla ekonomide vahşet koşullarına mahkumdur. (Ülkenin en ileri, uygarlığa “adım atmış” sanayi holdingleri birçok alanda taşeron imalata bağlı çalışıyorlar. Bu ne demektir? Kayıt dışı ekonominin erkek, kadın, çocuk demeden en düşük düzeyde ücretle, sendikasız, sosyal sigortasız, iş güvencesiz, vb. işçi istihdam eden önemli bir kesimi onlara çalışıyor demek değil midir?) Bugünlerde sık sık, orda burda, “Özel sektöre siyasal ve toplumsal istikrar içinde ne kadar yatırım imkanı sağlanır, ülkeye ne kadar yabancı sermaye çekilirse demokrasimiz o kadar gelişir,” deniliyor. Söylenene bakmayın, somut gerçekliğe bakın: İstikrar içinde özel sektör ve yabancı sermaye yatırımları, Türkiye gibi ülkelerde çalışan kitlelerin, işsiz kalmama uğruna işsizler, emekliler, her türden özürlüler ve dışlananlarla birlikte yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşamalarına yatırımdır. Nufusun yarıya yakın bölümünü kapsayan tarım sektörünün içinin boşaltılmasına yatırımdır. İşsiz milyonların yoksunluk ve yoksulluk içinde de olsa boğaz tokluğuna iş bulabilme telaşına yatırımdır. O yatırımlardan “verim” sağlanabilmesi, sermaye birikiminin ilerleyebilmesi için mezarda emeklilik türünden uygulamalara, sağlıkta, eğitimde, vb. bütçe kısıtlamalarına, doğanın katline, çevrenin yağmalanmasına, kayıt dışı ekonomi “norm”larına, sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, giderek F tipi cezaevlerine yatırımdır. Kısacası, ekonomide vahşet koşullarına yatırımdır.

ÜLKENİN HALİ

Ekonomide vahşet koşulları sürdükçe de demokrasi ve özgürlük, bu arada insan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü, vb. arslanın ağzında kalır. Kalır, çünkü vahşet koşulları, adı üstünde, ülkenin çalışan insanlarından asgari maliyetle azami “verim” sızdırmanın geçerli ve zorunlu olduğu koşullardır. O koşullarda bütün hak ve özgürlüklerin ve onları teminata bağlayan kuralların bugün bu kadar, yarın şu kadar, bir başka gün belki hepten ihlali ve inkarı, çalışanların kendilerine ödetilen bedele itiraz hakkının ve o hakkı bihakkın kullanma özgürlüğünün inkarıyla başlar. Sözgelimi, çalışanların sendikal hak ve özgürlüklerinin inkarı üzerine salt yakınmayla yetinmeyip o hak ve özgürlüklerin verili koşullarda nasıl kazanılabileceğine ve şöyle ya da böyle mutlaka kazanılması gereğinin gerekçelerine dair her düşünce, söz, kişiyi en azından 312’lik eder.

Ülkenin hali ortada, insanlarının da hali ortada. Kimin ne yaptığını herkes biliyor. Bilmiyor mu? Biliyor da ne oluyor? Çalışanların ve genel olarak toplumsal muhalefetin her bir demokratik talep ve atılımını anında kuşatıp demagojiyle ve kaba kuvvetle ezmeye programlanmış bir kapitalist yapılanma ve onun ardındaki devlet refleksi, “çağdışı” denile denile hayatın dokusuna işleyen anti-demokratik yasaları, kurumları, kuralları işleterek ekonomiyi sermayenin Avrupasına eklemlemenin yolunu döşemekle meşgul. Süreç iki yönlü işliyor. Sermayenin Avrupası da Türkiye’yi sermayenin Türkiyesi olarak yedeğe almaya bakıyor. Karşılıklı beklentiler bağlamında Türkiye’de demokrasinin yeri ne? “Futbol topuyla tenis oynanmaz,” türünden amiyane demagojiler kapitalist yatırımcının Avrupalısının da, Türkiyelisinin de siyaseten işine gelebilir belki ama onların derdi tenis oynamak mı? Futbol çılgınlığı Türkiye”nin —AB’ye girse de, dışında da kalsa— nesine yetmez?

Hem ekonominin selameti adına sermayenin korkmadan, tereddütlere, güvensizliklere düşmeden, ülke dışına kaçma ya da toprağa gömülme eğilimlerine girmeden gerekli ve yeterli birikimle iş görebilmesi için ülke, toplum, toplum çıkarı, insanların sağlığı, eğitimi, refahı ve geleceği, şenliği ve esenliği o çıkarlar hesaba katılmadan düşünülemeyecek, hepsi icap ettikçe ve ettiği kadar o çıkarlara feda edilebilir olacak, hem de demokrasi olacak, özgürlük olacak...Yani “toplum çıkarı” için, Türkiye’ nin kükreyen bir Avrasya Kaplanı olmadan önce yeni yetme bir Ortadoğu kaplancığı olabilmesi için her fedakarlığın kendi sırtlarına yıkıldığını görenler —ezici yurtdaş çoğunluğunun bugün bir bölümü, yarın bir başkası— buna itiraz edip seslerini yükseltecek, kollarını kaldıracak, buna yasal hakları olacak ve üzerlerine tepeden tırnağa silahlanmış polis kıtalarıyla yürünmeyecek... Yüründüğünü gören başkaları da bunun zulüm olduğunu düşünmekle kalmayıp yükselen seslere ve kalkan kollara yüksek sesle hak verdikleri için işledikleri “suç”la ilgili ceza maddelerinin hışmına uğramayacaklar... Yağma mı var?

UYGARLAŞMAYA GÖTÜREN YOL

Koşulların uygarlaşma yolunda “iyiye doğru” değişmesini sağlayacak hızlı birikim süreci vahşeti gündemde tutan ve sürekli besleyen dinamiğin ta kendisidir.

Temmuz ayı ortalarını hatırlayın. Cep telefonu şirketi Turkcell’in New York borsasına girişiyle Burdur cezaevinde buldozer saldırısına uğrayan bir siyasi tutuklunun kolunun sonradan bir köpeğin ağzında görülmesi olayı tam da aynı günlerde basında haber oldu. Giderek uygarlaşacak olan vahşi kapitalizm koşullarında cezaevlerinde, fabrikalarda, kayıt dışı imalathanelerde, taşeron yan sanayi kuruluşları ve maden ocaklarında, vb., vb... kopan daha nice akıbeti meçhul kolla New York borsasında ilk kez Türkiye’den bir şirketin kota edilmesi arasında hiç mi bağlantı yok diyorsunuz? Yıllar önce işe traktör ithalatçılığıyla başlayıp sonunda New York borsasına girecek kadar palazlanabilmiş olmanın ardındaki birikim nerde, nasıl sağlandı? Ay yüzeyindeki atıl kayalıklarda mı?

“Beyoğlunu ‘temizleme, eski nezih günlerine döndürme’ çalışmalarının başını çeken saygıdeğer işadamımız Vitali Hakko: ‘Beyoğlu, sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın en önemli kültür ve turizm merkezlerinden biri haline geldi. Bu duruma gelmesi için biz de çok çaba gösterdik. Ama o bahsettiğiniz komiser arkadaşın da çok büyük emekleri var. Elinden gelen her şeyi yaptı. Çalıştı, çırpındı, sonunda terfi alacağına dillere düştü. Bir Beyoğlu insanı olarak onlara teşekkür borçluyuz,’ diyor.” (Yıldırım Türker, Radikal İki, 23 Temmuz, 2000.)

Kimden sözedildiğini hatırladınız mı?

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği başkanı konuşuyor: “Avrupalı firmalar bizden çevre standardı, kalite isteyip çocuk işçi çalıştırmayın diyor... Ama Avrupalılar bir de bize ucuz mal satmak zorundasınız diyor. Bu girdiğimiz yükün faturasını benim sektörüm ödeyemez. Avrupalılar bu yükün bedelini ödeyecekler mi ki bizden ucuza satmamızı bekliyorlar? Honk Kong, Çin, Hindistan çocuk işçi çalıştırmıyor mu? Niye onların üzerine gitmiyorlar da işe Türkiye’den başlıyorlar?” (Hürriyet, 12 Ekim, 1998.)

Bu ülkede (hangi ülkede? Resmiyete binmiş “kayıt dışı” ekonominin neredeyse %50 oranını tutturduğu bir ülkede!) sağcısıyla solcusuyla önüne gelenin Türkiye’yi “birinci sınıf ülkeler” katına çıkaracak diye öve öve bitiremediği “dinamik”, “girişken”, “yaratıcı”, “ateş gibi” özel girişimci tipi işte böyle birisi.

Sendikalı çalışanların, örgütlü çiftçinin, yoksul köylünün, vb. kendi çıkarlarını savunmak, yeni haklar elde etmek, vb. için kendi yurtlarının yollarında, sokaklarında alanlarında özgürce, kafaları gözleri paralanmadan yürümeye yasal hak kazanmaları sizin güzel rüyanız değil mi? Aynısı bu ülkenin ekonomi politikalarını berlirleyen siyasilerin, o politikalarla yaşayan, gelişen, zenginleşen TÜSİAD’çıların, MÜSİAD’çıların, bütün bir iş, banka, borsa, vb. dünyasının korkulu rüyasıysa ne yapacaksınız?

O dünyaya karşı olmadan ve karşı çıkmadan ve bunun gereğini yerine getirmeden —hatta gereğinin yerine getirilmesi gerektiğini de hiç düşünmeden— demokrasi ve özgürlük istemek salt özlemle yetinmektir. Despotik devletin dizinin dibinde onun kendi kendine kendini inkar etmesi için istiareye yatmaktır.

EŞYANIN TABİATI

Sorun bununla bitiyor mu? Bitmiyor. “Vahşi kapitalizm”, vahşi mahşi ama, yine de kapitalizm. Son birkaç yıldır kürsü demokratlarının ağzından düşmeyen “vahşi kapitalizm”den yakınmalar, yani “adam gibi”, “uygar” bir kapitalizm özlemi, kapitalist sömürüyü, üstelik bal gibi de vahşi olanını olumlamaktan ve teşvikten başka bir anlam taşımıyor. Vahşi kapitalizm bizimki gibi bir ülkede hangi mevcut birikimle, hangi gerçekçi gelecek perspektifi, hangi kültür düzeyi, insanlık anlayışı ve kendine güvenle vahşi olmaktan çıkacak da uygar olacak? Kapitalizmimizin “uygarlaşması” uğruna daha ne kadar vahşetle içiçe yaşamaya mecburuz? Daha uzun süre yaşayacaksınız, arkadaşlar, deniliyor, isteseniz de, istemeseniz de, uysa da uymasa da yaşayacaksınız!2 Ondan sonrası için de eşyanın tabiatıyla boşuna uğraşmayın deniliyor. “Eşyanın tabiatı” ne? Vahşisiyle, uygarıyla kapitalist sömürü... Nimet-külfet dengesinde “düzeltmeler”, yani dengesizliğin sürmesi... Kapitalist sömürü olmadan yaşanabilir mi? Nasıl yani?

BATI KAPİTALİZMİ VE UYGARLIK

Demokrasi, yani “Kopenhag Kriterleri” arasında uygar bir toplum için gerçekten vazgeçilemez olanların yanısıra çalışanların ekonomik-demokratik-siyasal özgürlükleri vahşi sermayeye ayak bağıdır ama sermayenin kendisine, yani “uygar” olanına da ayak bağıdır. Avrupa ve ABD işçi sınıflarının 2. Dünya Savaşı ertesine kadarki bütün tarihi bunun kanıtlarıyla doludur.

Batı kapitalizmi çalışanlar üzerinde vahşet uygulaya uygulaya bugünlere geldi: “uygar”laştı. Batılı ülkelerin her birinde bugün de hala varlığı süren NATO organizasyonu Gladio belası halkların özgür iradesinin tecellisine kapitalizmin “en uygar aşaması”nda da tahammülü olmadığının, olmayacağının kanıtıdır. En uygar kapitalizm dahi, günü geldiğinde kuvveden fiile geçecek potansiyel olarak vahşeti içinde taşır. Temel varlık koşulu ve işleyişi insanın insanı sömürmesi olan bir ekonomik/toplumsal düzen başka türlü kendini sürgit ayakta tutamaz. Toplumda sermayenin halini ve geleceğini tehlikeye düşüren ya da zora sokan, nimet-külfet dengesini kökten ve temelli değiştirmeye yönelen her gelişme, duruma göre değişen ölçülerde vahşeti yeniden gündeme getirir. 20. Yüzyıl Avrupasında faşizm olgusu nerden çıkmıştı? Bugün de sözde değişen dünyada Avrupa’nın sosyal devlet kriterlerinin “Kopenhag kriterleri”ne nedense ve nasılsa hiç halel gelmeden sürekli düşürüldüğü, işverenlerin ve hükümetlerin “esnek istihdam” türünden talepleriyle sendikaların üzerine yüründüğü, Güney ülkelerinde yoksulluktan, yoksunluktan kaçıp da yollarda canlarını kurtarabilenlerin işgücü pazarına doluştuğu koşullarda aşırı sağ ve faşist, ırkçı akımların kesin tırmanışa geçmeleri nedendir? Batı kapitalizmi kendi çalışanlarına karşı vahşeti “gıdım gıdım” gündeme çıkarırken, uygarlığından arta kalanı dünyanın başka yerlerinde vahşete yatırım yaparak ayakta tutuyor. Adına “küreselleşme” diyor. Vahşisine bakın, uygar olanının özünde ne olduğunu anlarsınız. Eğer anlamaya niyetliyseniz...

SINIF MÜCADELESİ

Sermaye, demokrasinin kendi işine gelen şu kadarından ya da bu kadarından daha fazlasına hiç razı edilemez değil, edilir ama, bu onun suyuna gidilerek, insafına ve izanına hitap eden kuru vaazler çekilerek, dış dünyadaki ağababalarının himmetine sığınılarak ya da kendi iç dinamiklerinin “icapları”na remil atılarak yapılamaz. Toplum dinamikleri içinde sermaye diye bir olgu hiç yokmuş gibi, demokrasiye yaşanan hayattan soyutlanmış işlevler atfedilerek, bu arada kapitalist devletin demokratikleşme gereğine ikna olmasına bel bağlanarak da yapılamaz. Yalnız ekmeğe, işe, daha iyi bir hayata değil, demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarına, düşünce özgürlüğüne de en çok ihtiyacı olanların —çalışanların— politik içerik ve kapsamlı sınıf mücadelesi yükseltilerek yapılabilir.

Sınıf mücadelesinin yükselmesi insanların rasgele sokağa dökülmesi, orada “bir şeyler” yapılması değildir. İnsanları sokağa dökülmeye iten saiklerin –kapitalizmin ürettiği yoksulluğun ve yoksunluğun, eziyetin, umarsızlığın, vb.– ardındaki temel kabullere, o kabullerin gerekçesi olarak işlev gören hayat görüşüne itirazın toplumun entellektüel bilincinde ve siyasetin gündeminde güncelleşmesidir. Sonuçlara itirazdan kalıcı kazanımlar elde edilecekse, bunun yolu uygar kapitalizmde olanlar bizde de olsun diye “despotik devlet” heyulasıyla uğraşmaktan değil, her günkü hayatın her girdisini, çıktısını belirleyen kapitalizmin bir hayat anlayışı ve yaşama biçimi olarak hayatın her alanında, en başta da düşüncede geriletilmesinden geçer. Düşünce kitlelere mal olmadan sonuç alıcı maddi güce dönüşemez. Kapitalist devlet despotizminin de ardında kitleler üzerinde etkinlik kurarak maddi güce dönüşmüş düşünce vardır. O gücün, ona karşı çıkan düşünce ile insanların bilincinde alt edilmesi gerekir. Sınıf mücadelesinin en sert ve amansız sürdüğü zeminin felsefe olduğu boşuna söylenmemiştir. Sınıf mücadelesi, özünde, üç kuruş ücret arttırımı için ya da ömür boyu boğaz tokluğuna çalışabilmek —yılda on beş yirmi gün ücretli tatil yapabilmeye de şükretmek— için verilen kavganın değil, çalışanların sınıf tahakkümünü altederek hayatlarını kendileri denetleyebilmeleri, giderek toplumu ve hayatı dönüştürerek insanın (bireyin) kaderini kendi tayin edebilmesi için verilen özgürlük mücadelesinin adıdır. Hayatın her alanını sermaye adına işgal eden devlete karşı, ona geçerlik ve haklılık, giderek üstünlük ve zor kullanım meşruiyeti sağlayan paradigmayla uğraşmadan, bilincinizde ve aklınızın her bir köşesinde ondan kesin kopuşu gerçekleştirmeden ve hayatın günlük akışında çalışanların ekonomik–demokratik haklarını mevcut sistem içinde de kazanmaları davasını doğrudan politik hedeflere, yani iktidar perspektifli sınıf mücadelesine bağlamanın şartlarını yerine getirmeden direnemezsiniz. “Kutsal devlet” kutsanan sermayenin aynasıdır.

1. “Şimdi faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler gözönünde bulundurulmalıdır... İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Partinin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir... basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Vehbi Koç’un Kenan Evren’e gönderdiği 3 Ekim l981 tarihli mektuptan. Aktaran, Yıldırım Türker, Radikal İki, 23 Temmuz, 2000.)

2. “19. Yüzyılın endüstri devrimine kıyasla çok daha baş döndürücü bir teknolojik değişimin içinde dünyamız... Tıpkı endüstri devriminde olduğu gibi, bilimsel teknolojik devrim de bu gün için işsizliğe, eşitsizliğe zemin hazırlıyor. Bir yandan zenginliğe gaz verirken, öbür yandan varsıl-yoksul dengesizliğini, hem ülkeler arasında hem ülkelerin kendi içinde arttırıyor. Bu yaşanacak bir süre. Tıpkı l9. yüzyıldaki gibi... Ancak zamanla, bir yandan sistemin bunalımlarına kaynaklık eden yanları törpülenirken, öte yandan yeni devrimin nimet-külfet dengesinde düzeltmelere gidilecek. Tıpkı 20. yüzyıldaki gibi..” (Hasan Cemal, Milliyet, 18 Haziran, 2000.)

Genos coedere!

Ayrıntılar
Yavuz Alogan
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

“Soykırım” kavramından önce “insanlığa karşı işlenen suç” kavramı vardı. Bu kavram ilk kez, 18 Mayıs 1915’te, Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türkiye’ye karşı yayımladıkları ortak bildiride yer aldı. Konu, Ermenilerin katledilmesiydi.

Grekçe “genos” (soy) ve Latince “coedere” (kesmek) sözcüklerinden türeyen soykırım (jenosid) kavramı, uluslararası hukuk literatürüne II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg duruşmalarıyla girdi. 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu soykırımın cezayı gerektiren ve zamanaşımı olmayan bir suç olduğunu kabul etti. 1948’de BM Genel Kurulu’nda onaylanan tasarı 1951’de yürürlüğe girdi. Türkiye karar metnini 1950’de imzaladı.

Osmanlı İmparatorluğu çözülürken, Balkanlar’dan Kafkaslara, Anadolu’nun içlerine ve Arap yarımadasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada sayısız katliam yaşanmış, nüfus mübadeleleri yapılmış, yerleşik nüfusun malı ve mülkü defalarca el değiştirmiştir. Çatışmalar ve katliamlar bir yanda Osmanlı ordusu ve ahalisi, öte yanda uluslaşma süreci ya da çabası içinde silaha sarılan farklı etnik ve dinsel gruplar arasında yaşanmıştır.

Bu gruplar arasında Ermenilerin özel bir durumu vardır ve bu özellik, hayatını kaybeden Anadolu Ermenilerinin katliama mı yoksa soykırıma mı maruz kaldıkları sorusunu bugüne kadar her türlü uluslararası siyasal manipülasyona açık bırakmıştır.

Ermeniler 1895’ten sonra geniş bir coğrafyada Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlar, zamanın Büyük Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) tarafından hem desteklenmişler, hem de katliamlar karşısında yalnız bırakılmışlardır. Buna rağmen, 1912 Balkan Savaşı başlarken Ermeni nüfusu (ya da “milleti”) Osmanlı tarafından sadık teba olarak görülüyor ve Gabriel Noradunkyan Efendi, Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nde Hariciye Nazırı olarak görev yapıyordu.

“Ermeni sorunu”, İttihat ve Terakki Askeri Diktatörlüğü’nün I. Dünya Savaşı koşullarında ülkenin doğusu ve güneyindeki gayrimüslim nüfusu önce tecrit, sonra tehcir etme çabalarıyla birlikte gündeme geldi. İttihatçılar, “Balkan Faciası”nın yabancı devletlerin kışkırtmasıyla bütün Anadolu yarımadasında tekrarlanmasından korkuyorlardı (Devlet’in bilinçaltına o zaman yerleşen bir korku!) Bu sürecin bilinen öyküsünü tekrarlamaya gerek yok. Tıpkı bugünkü gibi, o dönemde de iç içe geçmiş halkalardan oluşan Devlet’in, Talat Paşa’nın tehcire ilişkin emirler içeren telgraflarını en uç noktalarda farklı şekillerde yorumlayıp uyguladığını, Devlet’i temsil eden kişilerin tıpkı bugünkü yöneticiler gibi bazı şeyleri görmezlikten geldiklerini ya da haberdar olmadıklarını, tarihçi Halil Berktay’ın dediği gibi, olaylar sırasında dönemin Yeşillerinin ve Çatlılarının, Bahaattin Şakir suretinde zuhur etmiş olduğunu saptamak için tarih uzmanı olmaya gerek yok. Her ailede bu olayları bilen yaşlılar varken, “Hani belgesi! Nerede belgesi!” diye dövünüp durmaya da gerek yok. Kilise nüfus kayıtlarından, tanıklıklardan, komşuluklardan, Kudüs Ermeni Patrikhanesi’nde bulunan Tâkvimi Vekayi arşivinden (bk. Dadrian, Belge, 1995) anlaşıldığı kadarıyla bu dönemde yüz binlerce Ermeni sivil (rakamlar 4-6 yüz binden 2 milyona kadar değişir) yerinden yurdundan edilerek tehcire zorlanmış ve bir menzile ulaşamayarak kaybolmuştur. Erkek nüfus tehcirden hemen önce askere alındığı için, bu rakamlar kadınları, çocukları ve yaşlıları ifade eder.

Ancak bu olayı, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudilere karşı bilinçli, sistemli ve ideolojik gerekçelere dayanarak uyguladıkları soykırımla aynı görmek ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırım suçlusu” olarak mahkûm edecek bir yargılama sürecine, Avrupalı bir amatör hukukçu edasıyla katkı sunmaya çalışmak, hem siyaseten “masum” olmayan aşırı bir girişimdir; hem de Cumhuriyet’i kuran kadroların içinden çıkıp geldikleri İttihat ve Terakki Hareketi’ni bir bütün olarak cinayetle suçlamak, tarihsel bir haksızlıktır. Bu tıpkı, bütün felsefesi, teorisi ve eylemiyle insanlık tarihinde yeni bir dönemi başlatan Bolşevik Partisi’ni Çeka’nın yaptığı eylemlere ya da bütün bir Rus Devrimi’ni 1918-1922 yıllarında yüz binlerce kişinin katline indirgemeye benzer. (Bu arada eski Sovyetler Birliği için de bir “Nürnberg Mahkemesi” kurma girişiminin başladığını belirtelim.)

Burada yanıtlanması gereken iki soru vardır. Birincisi, Türkiye’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’nin baskısı altında olduğu bir sırada, ABD Temsilciler Meclisi’nde ve başlıca Avrupa ülkelerinin parlamentolarında “Ermeni soykırımı” tasarılarının sistematik biçimde gündeme gelmesi tamamen insani ve uluslarası hukukun bir gereği midir, yoksa Kafkaslar’daki jeostratejik çıkarlarla ve/ya da Kıbrıs sorunuyla ilgili bir ya da birkaç programın ilk uygulamaları mıdır? Ve ikincisi, Türkiye medyasının (sol basının büyük bir bölümü de dahil) çeşitli parlamentolarda görüşülen karar tasarılarını ve Batı’da herkesin bildiği Ermeni tezlerini kendi halkından ısrarla gizlemesinin sebebi nedir?

Bu gibi soruları bir yana bırakarak, Amerikalı zengin Ermenilerin ve AB ülkelerinin baskısıyla Türkiye’nin şeffaflaşacağını, demokrasi ve insan haklarının elçiliklerden geleceğini ummak yanlış olacaktır. Ayrıca kadim Devlet’in Tanzimat’tan bu yana Batı’dan gelen her türlü talebi “hayır” demeden reddetmek ve modernleşmeyi kendine özgü kılmak gibi bir yeteneğe sahip olduğunu da unutmamak gerekir.

Her şey "genç köleler"den başlamadı mı?

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

Aldatmaca dünya çapında gerçekleştirilebildiği için “aldatmaca” olduğunu anlamak güçleşiyor. Yaşam bir “aldatmaca” tarafından kuşatılmış ve böyle sürüp gidiyorsa, yaşam olmaktan çıkmış, bir “aldanmaca”ya dönüşmüş demektir. Şu sıra “hızlı” bir devinim içinde olduğu habire söylenen bu dünya ve bu hayatın bir “aldanmaca”ya dönüşüp dönüşmediğini anlamak için onun, şurda veya burda temas ettiğimiz lokal görünümlerini değil, dünya çapındaki gerçekliğini kavramaya ihtiyacımız var. Bunu yapabilmek için de her zamankinden “daha çok şüphe” gerekli.

Bir yönüyle “hızlı” devindiği söylenen bu dünya hayatının bir başka yönüyle de hemen hiç devinmediği, hatta gerilediği dikkatten kaçmamalıdır. Devinmeyen, hatta gerileyen, insanlığın kuşkucu ve kurgucu yanı, düşünce yanıdır. Şu sıra, burjuva sınıfın bir dünya tasarımı var ama insanlığın ezilen ezici çoğunluğu kendisi için bir dünya tasarımından yoksun. Dünyanın devinimi gibi görünen tek şey, burjuva sınıf düşüncesi ve bu sınıfın her şey üzerinde egemenlik kuran sınıf çıkarı.

Bize anlatılandan, sunulandan, başka bir deyişle “reva görülen”den kuşkulanmazsak, her gün her saat yeniden üretilmesine kendi eylemimizle katıldığımız ama denetlemekte aciz kaldığımız bu “hızlı devinim”in bir parçası haline gelmemiz ve onun yarattığı ve yaratacağı sonuçlardan sorumlu sayılmamız kaçınılmazdır. Bin yıl önce bile “sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” denilmiş ve kabul görmüş iken, bin yıl sonraki bugünkü hayatı sorgulamadan benimsemek insan varlığın hem doğasına, hem de uygarlaşma düzeyine yakışmamaktadır.

İnsanın “yorgun yanı”nı nerden mi görüyoruz? Bu apaçık ortada. Toplumların klasik güçlerinin durumuna bakarak göremeyiz bunu; gençlerin ve gençliğin durumuna bakarak görebiliriz. “Dünya gençliği” diye bir kategori her zaman varolmuş, nice özgürlük mücadelesinde ilk ateşi yakmış ve gün olmuş, devinimin önüne çıkmış ve eylemiyle çok şeyi değiştirmiştir. Bugün bu “gençlik” yoktur ve bulunmayışının gerekçesi de yoktur. Gerekçesi yoktur, çünkü herkesin mevcut hayatına el konulmaktadır ama gençliğin hem mevcut hayatına, hem de geleceğine el konulmaktadır.

“El konulan” şey sadece emeğimiz olsa, ürettiklerimiz olsa, nafakamız olsa buna “kapitalizm” der geçerdik. Bu yönüyle kapitalizm zaten varolduğundan beri eleştiri altındadır. Buna “sömürü” denilmiş ve razı olmayanlar, zamana ve mekâna göre güçleri her ne ise onu ortaya koyarak sömürüye karşı mücadele etmişlerdir. Bugünkü durum sömürüden ötesidir; insanın “özgürleşmesi”ni imkânsız kılacak bir dünyanın kuruluyor olmasıyla ilgilidir. Bu, kapsamlı bir köleleştirmedir. Kölelik olgusuna ve köleleştirmeye karşı ilk itiraz ve eylemin, tarih boyunca her zaman “genç köleler”den başladığı gerçeğini ölçü alarak bugünkü gençliğin dünya, insan ve gelecek tasavvuruna baktığımızda, özgürleşmenin stratejik bir öznesinden yoksun olduğumuzu anlıyoruz.

ÖZGÜRLÜK EYLEMDEN DOĞAR

Neden özellikle gençlik? Çünkü gençlik bir soyutlama değil, vakıadır. Gelecekle ilgili toplumsal varsayımların gerçek öznesidir. Burjuva dünya tasarımı gençliğin elde edilmesine, aldatılmasına, boş umut ve hayallerle avutulmasına, bunlar da yetmezse sindirilmesine dayanmaktadır. Bu nedenle, özgürlük ve özgürleşme sorunları en duru anlamıyla gençliğin sorunlarıdır. Özgürleşmeyle ilgili sorunlar aynı zamanda insanlığın sorunlarıyla kendi özgürleşmesinin sorunları arasındaki hassas denge üzerinde gelişen “birey”leşmeyle ilgili sorunlardır.

“Birey” olmak veya olabilmek özgürleşmeyle ilgili temel bir problemi içeriyorsa, bugünkü dünya ahvaline bu açıdan dikkatle bakmak herkesin, ama öncelikle de gençliğin işi olmalıdır. Dünyanın “hızla devindiği” söylenen yüzüne şüphe ile baktığımızda, bunun aynı zamanda insanı hızla köleleştiren bir sermaye devinimi olduğunu görebileceğiz. Bu devinim, “gerçek birey” olabilme hakkını ve imkanlarını silip süpüren, insanlara ve toplumlara kendi geleceği konusunda düş kurmayı bile yasaklayan bir devinimdir ve bu yönüyle de gerçekten “hızlı” bir devinimdir.

İnsan varlığın “insan olarak tanımına” temel teşkil eden özellikler, onun aynı zamanda özünü oluşturur. Bu nedenle “insanın özü insandır” denilmiştir. İnsanın işine, aşına-ekmeğine saldırıyı hadi anladık, bu kapitalizm demektir zaten ama, günümüzdeki sermaye egemenliği insanın özüne saldırmaktadır. Pratik zekâ, “İnsanın da özü mü olurmuş?” diyebilir. Elbette insanın biyolojik varlığının hayvandan farklı özel bir “özü” yoktur. Ama insanın bir tarihi ve bu tarih içinde gelişen bir evrimi bulunmaktadır. Bu evrim tümüyle, insanın toplumsal ilişkileriyle evrimidir; o kadar belirleyicidir ki, insanın biyolojik evrimi üzerinde dahi etkisi olup olmadığı pek çok bilimsel çabanın konusunu teşkil etmiştir. İnsanın “özü” onun toplumsal varlık olarak kendisidir ve o da zaten toplumsal ilişkilerinin toplamından başka bir şey değildir. İşte buna, insanın varoluşunun somut anlamına saldırılmaktadır. Bu düpedüz gerilemedir: barbarlıktır.

Büsbütün düş kuramaz hale gelmeden bu sürece gerektiği gibi göğüs gerebilmeliyiz.

Tıpkı özgürlük gibi, birey olmak da kimseye bağışlanmaz, bağışlanamaz. Özgürlük toplumsal eylemden doğar. Dünyada ve Türkiye’de, şu sıra, en çok gereksinim duyulan şey, kapitalist dünya projesine itirazı olanların direncidir.

YENİ VE SİNSİ BİR İDEOLOJİK SALDIRI

24 yaş altındaki gençlerin yarısından fazlasının cep telefonu var. Bilgisayar-İnternet aleminin en hevesli konukları gençlerden oluşuyor. Bu iki sektörün sentezinden, bazı profesyonelleştirilmiş yerinde kullanım alanlarını saymazsak, gençliğin geleceğini tehdit eden güçlü bir ideolojik silah üretiliyor. Teknoloji de insana karşı kullanılır mıymış diye sormayın. İlk buharlı makina da, ilk elektrikli dokuma tezgâhı da insana ve insanlığa karşı kullanılmıştır. Bu tekniklerin “kapitalistçe kullanılmasının normalleşmesi” için dahi insanlık büyük mücadeleler vermek zorunda kalmıştır.

Nasıl insanın tanımlanabilir bir özü varsa, kapitalizmin de “insana karşı olmak” diye tanımlanan bir özü var ve “yeni teknolojiler” bu nedenle bugün, insanın özüne, tarihi boyunca bugüne taşıdığı gelişkin toplumsal ilişkiler potansiyeline karşı bir saldırıyı temsil etmektedir. Kapitalizmin elinde her şey insana yöneltilebilir bir potansiyel silah gibi işlev görmektedir. Sakın ha, “şu ya da bu insana” karşı kullanılan bir silah olarak algılanmamalı bu. Böyle algılanırsa anlaşılamaz. Bütün insanlığa karşı, onu bugünü ile ve geleceği ile yozlaştırıcı ve bilinçten arındırıcı bir saldırıdır bugün “bilgi ve bilişim çağı” diye gençliğin önüne sürülmekte olan.

Yükselen bu yeni sektörle, daha doğrusu onun ideolojiye çevrilmiş sunumuyla ilişki kurmak, gençler için, bilimle ve bilgiyle ilişki kurmak anlamına gelmiyor. Kapitalizmin –sermayenin– hazırladığı dünya ile ilişki kurmak anlamına geliyor. Sektör, ilişki kurulan bu yeni dünyanın sorgulanmasını önlemek için ideoloji düzeyine yükseltiliyor. Gençlere, kendilerini birey olarak özgürce gerçekleştirebilecekleri izlenimi veren bir sanal dünya müjdeleniyor.

Sunulan bu sanal dünyanın gerçeği ürkütücüdür. Güzelliği soyut, ama çirkinliği somuttur. Filistin’de, Davud masumluğuyla elinde sapan özgürlük arayan çocukların ve gençlerin alnında kızıl kan delikleri açan, bu dünyadır. Bu dünya 5 milyar insanı açlık ve yoksulluk sınırında insanlığından etmektedir.

Bu sanal dünyaya, kapitalizmin dünya projesine direnme zorunluluğu, insanlığın içine itildiği durumun vahametinden olduğu kadar aciliyetinden de doğuyor: Yozlaşma ve bilinç şaşırması geri dönüşü çok zor, kümülatif bir ivme izliyor.

KENDİNİ KENDİ ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN GERÇEKLEŞTİRMEK

Türkiye’den bakalım. Üniversitelerden bakalım. Geleceğini tasarlama iradesi yönünden bakalım. Özgürlüğümüz için bakalım.

Üniversiteleri faşizmden kalma bir merkezi kurum, gene faşizmden kalma düşünce ve anlayışla ve elbette sermayenin ihtiyacına göre yönetiyor ve yönlendiriyor. Hayatın diğer alanlarında hangi baskı ve tahakküm varsa, üniversite gençliğinin üstünde de o baskı var. Hatta en çok onun üzerinde var. Çünkü o, gelecektir. Gençlik korkutuluyor. Kıpır kıpır olan yanı, özgürlükçü ruhu bastırılıyor. Kendisi için olacak başka bir dünyayı düşünüp tasarlaması yasaklanıyor. Gençlik, genç olmaktan menedilmek isteniyor. Çünkü insanın geleceğine göz dikiliyor.

Tek tip insan üretimi söz konusudur. Çünkü ancak, bir düğmeye basıldığında aynı davranışı gösterecek insanla kurulabilir sermayenin hayalindeki dünya. Bu dünyanın kuruluşunun tek engeli, “özgür insan”dır. O nedenle gençlik özgür olmaktan menedilmek isteniyor.

Bak, nerden nereye geldik? Sartre, “İnsan bireyi, kendini –ama kendini her şeyden sorumlu sayarak– özgürce gerçekleştirir,” demişti. Bu sözün “eksiği”, insan bireyini “yalnız” bir varlık olarak almasıydı. Oysa hiç öyle değil. İnsan “yalnız” değil. Genç insan, hiç değil. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız dünya ahvali nedeniyle, bütün insanlar aynı durumu yaşıyor, aynı bela ile yüz yüze. Bütün insanların gerçek yararı, evrensel bir başkaldırıyı zorunlu kılıyor.

Sartre’ın sözünü sadeleştirelim ve bugüne taşıyalım: Kendini kendi özgürlüğü için gerçekleştirmek en çok da gençliğin başarabileceği bir şeydir. Sartre’ın “yalnız” başına alarak özgürleştirmeyi denediği birey 68 efsanesine kan verdi. Hiç de yalnız olmayan, toplumsal ilişkileriyle özgürleşen birey, bir efsaneye değil, gerçekliğe kan verecektir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 5, Aralık 2000, s.30-31.

Mülkiyet, üretkenlik ve sol

Ayrıntılar
Nail Satlıgan
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

1980’li yıllardan bu yana tam bir ideolojik Haçlı seferi niteliğine bürünen piyasa ve özelleştirme yanlısı kampanyada sık sık karşımıza çıkan bir kavram var: üretkenlik. İddiaya bakılırsa, iktisadî faaliyetlerin özel mülkiyet altında düzenlenmesi, kamu mülkiyetine göre, kural olarak, yani her zaman olmasa bile çoğunlukla, daha üretkendir. Bununla kastedilen, mal ya da hizmet üretiminin "girdiler"i ile "çıktılar"ı arasındaki nicel bir ilişkidir: Belli bir girdi miktarıyla ne kadar çok çıktı elde ederseniz ya da belli bir çıktı miktarı için ne kadar az girdi harcarsanız o kadar üretkensiniz demektir.

Açıktır ki, böyle tanımlanmış bir üretkenlik kavramının farklı mülkiyet biçimleri arasında karşılaştırmalara elvermesi için, bu amaca uygun bir şekilde işlemsel kılınması gerekir. Bu yolda ilk adım, farklı işletmelerin üretkenlik açısından başarımlarını ölçmektir. Bu ise, bizi, çıktıların, özellikle de girdilerin çok kez homojen olmayışından kaynaklanan bir toplulaştırma sorunuyla karşı karşıya bırakır. Yol yapımında genellikle insan emeği ile iş makinelerinin bir bileşimi kullanılır. Aynı uzunlukta yolu A işletmesi, B işletmesine göre hem daha az emek–saat, hem de daha az makine–saat kullanarak döşüyorsa A işletmesi, B işletmesine oranla daha üretken demektir.

Tutalım ki A işletmesi özel mülkiyet, B işletmesi ise kamu mülkiyeti altındadır. Bunun istisnaî değil, temsilî bir durum olduğunu gösterir yeterli kanıt varsa, hiç değilse yol yapımı iş kolunda özel girişimin kamu işletmeciliğinden daha "üretken" ve aynı anlama gelmek üzere daha "etkin", daha "verimli" olduğuna hükmedebiliriz. Bunun için, karşılaştırmayı A ve B ile sınırlı tutmamak, aynı iş kolunda yer alan C, D, E... gibi daha bir dizi işletmeyi karşılaştırmaya dâhil etmek zorundayız. Diyelim ki bir kamu işletmesi olan C, aynı uzunluktaki yolu, A işletmesine göre daha az emek–saat, ama daha çok makine–saat harcayarak inşa etmektedir. A ile C’den hangisinin daha üretken olduğuna, bir başka deyişle, hangisinin toplumsal kaynakları daha az tükettiğine karar verebilmek için tek yol, "elmalar ile armutları toplamak", yani insan emeği harcaması ile makine kullanımını aynı ölçekle ölçüp ikisini toplamaktır.

Bunun iki yolu vardır. Birincisi, Marksist emek–değer teorisinin öngördüğü yöntemdir: bütün maliyet ögelerinin genel ve soyut insan emeği harcaması cinsinden ölçülmesi. Bunun için, yol yapımında harcanan güncel emeği, bu emeği vasıflı kılmak için harcanan emeği ve makinelerin üretiminde kullanılan emeğin, o makinelerin cari üretim sırasında aşınıp yıpranan bölümüne isabet eden miktarını ölçüp toplamak gerekir. Bu, hem ilke olarak hem de hesaplama pratiğinde (örneğin bilgisayar teknolojisi) yaşanan baş döndürücü gelişmeler karşısında fiilen uygulanabilir olan bir yordamdır. Üstünlüğü, üretkenlik karşılaştırmalarında belirleyici olan etkeni, yani belli bir toplumsal ihtiyacı karşılamak için gerekli olan toplumsal maliyeti, herhangi bir tereddüde yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koymasıdır.

İkinci yol, piyasa mübadelelerinde her gün, her an kendiliğinden işleyen bir sürecin sonuçlarını, yani fiyatları kullanmaktır. Üretkenlik tartışmalarında özel mülkiyetin yapısal üstünlüğünü savunanların neredeyse hepsinin mensup olduğu burjuva iktisadı kampının yeğlediği yöntem de budur. Buna göre üretimde doğrudan harcanan insan emeği, bu emeğe ödenen ücretler toplamı; makineler ise, bunlar için ödenen kira bedeli ya da bunları satın almak için ödünç alınan sermayenin faizi cinsinden maliyet hesabı içinde yer alır. Bu ikinci yolun bir uzantısı da, toplam parasal maliyetler ile toplam satış hâsılatı arasındaki fark olarak, "kârlılığın" ya da "rantabilite"nin hesaplanmasına olanak vermesidir.

Üretkenlik ölçütünün bu şekilde ikizleşmesini tam bir ideolojik göz bağcılık izler. Burjuva iktisatçıları, siyasetçileri ve yorumcuları, büyük bir pervasızlıkla kârlılık ile üretkenliği birbirinin yerine ikame ederler. Artık kârlı olan her işletme üretkendir; üretken olmak için ise her işletme, kârlı olmak zorundadır.

Oysa özel mülkiyet ve özelleştirme yanlılarına sağladığı ideolojik destek bir yana bırakılırsa bu yöntem, gerçekçi, yani toplumsal maliyetleri, olduğu gibi yansıtan bir üretkenlik ölçütü elde etmek bakımından enikonu yetersizdir. Bir kere, toplumsal maliyetlerin en yakın göstergesi olan emek harcamaları ile, bunların parasal ifadesi olan fiyatlar arasında, piyasalara giriş çıkış serbestisinin tam olduğu koşullarda bile bir sapmanın oluşması beklenir. Dahası, sermayenin merkezîleşmesi ve yoğunlaşmasının tekelleşme boyutuna ulaştığı günümüz koşullarında, rantabilite hesaplarının temelinde yatan fiyatlar, bu tekelci etkilerin ötesinde, insan emeği harcamalarıyla hiç bir ilgisi olmayan taşkın oynamalara tâbidir: arz dar boğazları, tüketici tercihlerinde ya da döviz kurlarında meydana gelen anî değişmeler, siyasal yönlendirmeler, vb. gibi.

Elbette fiyatlardaki güncel iniş çıkışların etkisini arındırmak için belli bir anın fiyatları temel alınabilir, yani hesaplar sabit fiyatlar cinsinden yapılabilir. Ancak bu yol da, kârlılığı, üretkenliği kör topal yansıtan "aksak" bir ölçüt olmaktan çıkarmaz. Çünkü temel alınan dönem ne olursa olsun, o dönemin fiyatları da tekelci etkiler altında oluştuğu gibi, bu fiyatların gündelik fiyat oynamalarının bir tür "eksen"ini oluşturduğunu kabul etmek için de hiçbir neden yoktur.

Şimdiye kadarki örneklerimizi, aynı iş kolunda yer alan, yani aynı "kullanım değeri"ni üreten, ancak mülkiyet biçimleri farklı olan varsayımsal işletmelerden seçtik. Oysa özelleştirme yanlısı ideolojik kampanyanın sözcüleri, iddialarını asla tek bir üretim dalıyla sınırlı tutmazlar. Bambaşka koşullarda, bambaşka coğrafî bölgelerde, bambaşka finans kaynaklarından yararlanarak bambaşka mal ya da hizmetler üreten işletmeleri karşılaştırıp, bunların mülkiyet biçimlerinden özelleştirme lehine sonuçlar çıkarmakta beis görmezler. Onların bunu yapabilmelerini mümkün kılan, gayrisafi ya da safi kârlılık gibi parasal başarım ölçütleri kullanmalarıdır. Bu nokta, üretkenlik ile kârlılık arasındaki mesafenin alabildiğine açılıp, kârlılığın üretkenlikten tamamen kopmasını, aksak bir gösterge olmaktan çıkıp çarpık bir gösterge hâline gelmesini temsil eder. Sözgelimi, özelleştirme yanlısı iktisatçılar için, zehir üreten bir özel işletmenin, panzehir üreten bir kamu işletmesinden daha çok kâr etmesi, bu karşılaştırmanın, özel mülkiyetin üstünlüğünü sözüm ona destekleyen kanıtlar arasına eklenmesine yeter de artar.

Bu örnekteki çarpıklık, toplumsal açıdan zararlı bir üretimin toplumsal açıdan yararlı bir üretimden daha üretken ilân edilmesi değildir yalnızca. (Emek–değer hesabı da ahlâkî ve/ya da toplumsal bir yargı içermez. Kapitalizmde topluma zararlı bir üretimin bir kâr aracı oluşu emek–değer teorisinin değil, kapitalist ekonomi politiğin genel eleştirisinin konusudur.) Bu yazıda tartıştığımız sorun açısından önemli olan, x kadar emek harcanarak üretilmiş y kadar zehir ile z kadar panzehiri, üretildikleri işletmelerin üretkenliği açısından karşılaştırmak için hiçbir rasyonel temelin bulunmayışıdır. Mülkiyet biçimleri ne olursa olsun iki farklı işletme, eşit miktarda toplumsal kaynak kullanarak farklı miktarlarda farklı ürünler üretmiştir, o kadar.

Farklı mülkiyet biçimleri altında farklı mal ya da hizmetler üreten işletmelerin üretkenliği, eş zamanlı olarak ve doğrudan doğruya değil, ancak art zamanlı ve dolaylı olarak karşılaştırılabilir. Örneğin A gibi bir işletmenin (ya da işletmeler grubunun) üretkenlik artışı zamanın iki noktası arasında B gibi bir işletmeninkinden (ya da işletmeler grubununkinden) daha hızlı olmuşsa, A’nın B’ye göre daha "dinamik" bir gelişme gösterdiğine hükmedebilir, A ile B arasında mülkiyet biçimi farklılığı varsa bundan mülkiyet ile üretim arasındaki ilişki konusunda birtakım sonuçlar çıkarabiliriz. Bir başka deyişle, 2000 yılında bilgisayar üretiminin altın üretiminden daha etkin (üretken, verimli) olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama bu iki kesimdeki üretkenlik artışlarını, diyelim ki 1990 ile 2000 arasındaki on yıl boyunca izleyerek, bilgisayar imalâtının altın madenciliğinden çok daha dinamik olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz.

Yukarda söylenenler gözden geçirildiğinde, mülkiyetin üretkenlikle ilişkisi konusunda en yararlı karşılaştırmanın hangi örnek olayda mümkün olduğu kendiliğinden anlaşılır. En sağlam yöntem, özelleştirilmiş (ya da kamulaştırılmış) bir işletmenin mülkiyet değişikliğinden önceki ve sonraki üretkenliklerini karşılaştırmaktır.

Buraya kadar, mülkiyet ile üretkenlik arasındaki ilişkiyi araştırmaya yarayacak kavramsal çerçeveyi genel ve soyut bir düzlemde ele aldık. Şimdi Türkiye’ye gelelim. Ülkemizde, mülkiyet ile üretkenlik arasındaki ilişkiyi bilimsel yöntemlerle inceleyen araştırmaların son yıllarda arttığı gözleniyor. İlk bakışta aykırı gözükse de, beklenmesi gerektiği üzere bunların çok büyük çoğunluğu, dogmacı özelleştirme yanlılarınca değil, Marksist ve/ya da ilerici iktisatçılar tarafından gerçekleştiriliyor. Bunların sonuncusu, yakın zamanlarda Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi adındaki beyin takımınca yayımlandı (Korkut Boratav et al., Türk KİT Sisteminin İktisadi Değerlendirmesi: Nicel İrdeleme, Özelleştirme Sorunları ve Politika Seçenekleri. Araştırma Raporu, Ankara, KİGEM, 1998.) İleri ekonometri tekniklerinin kullanıldığı bu akademik araştırma yerine, uzman olmayan okuru, bizzat araştırmacılardan birinin, ekonominin siyasal–toplumsal boyutlarına olduğu kadar, niceleyici yöntemlere olan nüfuzuyla da seçkinleşen iktisatçı K. Boratav’ın, genel okur için yaptığı bir özete ("Yeni Bir KİT Araştırması," Yeni Dünya Düzeni: Nereye? Korkut Boratav, Ankara, İmge Kitabevi, 2000, s. 219–22) gönderebiliriz.

Boratav, araştırmanın, bizim yukarda art zamanlı karşılaştırma dediğimiz alanda ulaştığı sonucu şöyle aktarıyor: "1985–1995 arasında KİT’lere ulusal ekonomiden sağlanan kaynaklar çarpıcı boyutlarda daralmıştır: İstihdam yüzde 14, sabit fiyatlarla KİT yatırımlarıysa yüzde 60 gerilemiştir. Buna rağmen KİT sistemi yüzde 5’e yaklaşan bir tempoyla büyüyebilmiştir... Azalan istihdama rağmen artan üretim, doğal olarak emek verimini yükseltmiş; dahası, KİT’ler verim artışları bakımından özel sektörü aşmıştır. 1985’te imalat sanayiindeki kamu işletmelerinde işçi başına katma değer özel işletmelerin 1.7 misli üstündeydi. 1995’te bu fark 3 misline çıkmıştır." (aynı yerde, s. 220—her ikisinin Frenkçesi "prodüktivite" olan "üretkenlik" ve "verim(lilik)" eş anlamlı terimlerdir.)

Öte yandan Türkiye’deki çimento sanayii, aynı iş kolunda hem eş zamanlı hem de özelleştirme öncesinde ve sonrasında olmak üzere art zamanlı karşılaştırmaya olanak vermesi bakımından biriciktir. Çünkü eskiden kamu işletmeleri ile özel işletmelerin yan yana yer aldığı bu üretim alanı, 1989’da başlayan bir süreç sonunda tamamen (bir tanesi dışında) özelleştirilmiştir. Boratav, adı geçen araştırmanın bu iş koluyla ilgili bulgularını şöyle özetliyor:

"İlk özelleştirmelerin uygulandığı kamu işletmeleri ile özel işletmelerin satış öncesinde aynı etkinlik düzeyinde olduğu saptanmış. En etkin işletmelerden başlayan özelleştirme sonrasındaysa bu işletmelerin başarımlarında herhangi bir düzelme gerçekleşmemiş." (aynı yerde.)

Peki, aynı dönemde kamu işletmelerinin üretkenliği ile malî başarımları (kârlılık, rantabilite) arasındaki "makas" neden bu denli açılmıştır? Bu sorunun cevabı, adı geçen araştırmanın yazarları için olsun, o dönemi at gözlüğüyle değil, sağduyuyla izlemiş her gözlemci için olsun besbellidir: 1980’lerin ortalarından bu yana özel sermaye yanlısı siyasal iktidarlar, kamu işletmelerinin bir bölümünü bir "yatırım grevi"ne zorlamış, böylece teknolojik ilerlemelerin gerisinde kalmalarına yol açmış, bir bölümünü ise, iç ve dış malî piyasalardan yüksek faizle borç alıp yatırım yapmaya zorlamış, bunun sonunda, malî sermayeye ödedikleri faiz kamu işletmelerinin "girişimci kârı"nı silip süpürmüştür.

Yukarda söylenen ve aktarılanlardan kamu işletmelerinin her zaman ve her yerde daha verimli olduğu sonucunu çıkartmamak gerekir. Özel mülkiyet nasıl belli bir üretim faaliyetine otomatik olarak üretkenlik üstünlüğü sağlamazsa kamu mülkiyeti için de —özellikle kapitalist ilişkilerin egemen olduğu bir ekonomide— otomatik bir üretkenlik üstünlüğünden söz edilemez. Hele bugünkü kamu işletmelerini şimdiki konumlarıyla ilerici bir iktisat siyaseti programının temel direği olarak görmek büsbütün yanlış olur. Kamu işletmeleri ekonominin devlet kapitalisti kesimi olarak on yıllarca kamu kaynaklarını sermaye kesimine aktarma aracı ve sermaye yanlısı bürokrat ve siyasetçileri palazlandıran birer "arpalık" olarak iş görmüş, yani sürekli olarak "içleri boşaltılmış", bu işlevlerinin tamamlanmasının ve özel sermayenin ağırlığının nitelikçe arttığı yeni bir "birikim tarzı"na geçilmesinin ardından ise teknolojik köhneleşmeye mahkum edilmiştir.

İçinde bulunduğumuz toplu durumda kamu işletmelerinin özelleştirilmesine tek tek karşı çıkmak ne inandırıcı, ne de yeterli olur. Bu işletmeler, en çok kâr ilkesine göre işleyen bir özel sermaye ve piyasa deniziyle kuşatılmış birer adacık olarak emekçi halktan yana bir iktisat siyasetinin aracı olamaz. Son günlerde güncelleşen finans kesiminden örnek verelim: Özel ve özelleştirilmiş bankaların birer birer battığı günümüzde kamu bankalarının, söz gelimi geçenlerde çıkarılan — ve Anayasa’ya aykırılığı bizzat yasayı onaylayan Cumhurbaşkanı’nca da teslim edilen — bir yasayla özelleştirilme yolu açılan Emlâk, Halk ve Ziraat bankalarının en az özel kesim bankaları kadar kârlı ve verimli olabileceğini haklı olarak ileri sürebiliriz. Ama bunun bir bedeli vardır ve bunu gizleyemeyiz. O bedel söz konusu bankaların kuruluş gerekçeleri olan toplumsal amaçları ihmal etmesidir. Bir başka deyişle, Emlâk Bankası toplu konutları, Halk Bankası esnaf ve zanaatkarları, Ziraat Bankası küçük ve orta köylüleri ucuz kredilerle finanse etmekten vazgeçecek, hepsi kendilerini bütünüyle piyasa kurallarına uyduracaktır.

Kamu işletmelerinin bugünkü durumlarıyla savunulamayacak oluşu özelleştirme saldırısı karşısında kayıtsız kalmamızı gerektirmez. Yapılması gereken, kamu işletmelerini bugünkü gibi bir özel sermaye deniziyle kuşatılmış ufacık adalar olarak değil, şimdikine göre çok daha genişletilmiş, o arada başta finans kesimi olmak üzere ekonominin "komuta tepeleri"ni kapsayan bir kamu kesiminin parçası olarak savunmaktır. Bu geniş kapsamlı bir kamulaştırma programı demektir. Böyle bir program hem üretimin kâra göre değil, toplumsal önceliklere göre düzenlenmesinin vazgeçilmez alt yapısını siyasetin gündemine sokacak, hem de bütün kamu işletmelerinde çalışanların denetimi ve/ya da yönetimi ilkesine yer vererek, kamu mülkiyetinin kaçınılmaz olarak israf, verimsizlik ve yolsuzluk kaynağı olduğu yolundaki iddialara susturucu bir cevap verecektir.

Resmi edebiyatı olaylar yalanlıyor

Ayrıntılar
Arslan Başer Kafaoğlu
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

Bu yazıyı 28 Kasım Salı günü yazıyorum. Hükümetin IMF’ye Niyet Mektubunu verdiği günün üzerinden bir yıl geçti. O mektup verilince basın ve iş dünyasında nasıl övüldüğünü anımsayın. Niyet Mektubu gereğince başlatılan yürütmenin ülkeyi yanlış yola sokacağını ve ÇOK HASTA olan ekonominin asla düzelme yoluna girmeyeceğini, hemen hemen sadece, ben iddia etmiştim. Doğal ki bir hükümet, cahilce de olsa, “ekonomi iyiye gidiyor” yolunda gece gündüz konuşur ve iktidarlara yaranmayı sürekli politika haline getiren iş adamları da bu beyanları tekrarlarsa ekonomi kanunları lafla peynir gemisi yürütme denemelerinin yolunu keser. Biz bunu da o zamanlar yazıp çizdik. Gerçekten ilk uygulama ayları olan Aralık ve Ocak aylarında kamuoyu da hükümet beyanlarına kandı. Borsa coştu ve endeks 20.000 çizgisini geçti. Faizler düşen bir çizgiye girdi. Ama Haziran ayında bu güzel gidiş önce hız kesti, sonra da gelişme tersine döndü. Olumsuz gidişler ülke ekonomisini hırpalamaya başladı.

Politikanın en zayıf noktası, enflasyonun hızını kesmek maksadıyla döviz değerlemesini kasten düşük tutma yöntemiydi. Bu politika, ihracatı baltalayan ve ithalatı koruyan bir yoldu. İkinci büyük hata, faizler düşünce ortaya çıkacağı kesin olan olumsuz gelişmelerdi.

Birinci sonuç, yüksek faizlerle kamudan beslenen banka sistemlerinin eskisi gibi kolay ve kârlı çalışamıyacağının unutulmasıydı. Gerçekten de yüksek kamu borçlanmaları bankalar sistemini yanlış yollara sokmuştu. Kolay kârı gören herkes ya banka kurmuş ya da eskiden kurulmuş bankaları satın almış, bunları soymaya başlamıştı. Faizler kamu borç kağıtlarında düşürülünce bu kesimde yaprak dökümü başlayacaktı.

İkinci sonuç, faiz düşünce birikim yerine tüketimin artmasıydı. Bu artışa paralel olarak yerli mal arzını, yani üretimi arttırıcı önlemler alınmadığı için bu talep ithalat ile karşılandı. Zaten dövizlere yüksek değer biçilmesi nedeniyle yükselen ithalat geçen yıllarla kıyaslanamayacak düzeylere ulaştı. Temmuz ayından bu yana ihracat geçen yılın (milli gelirin % 6 oranında düştüğü geçen yılın bile!) altında kaldı.

Ama burada da bitmedi kötü gidiş. Döviz için karşılanması güç bir talep oluştu. Arada geçen on günde ülkeden 4 milyar dolar kaçtı. Ülkeden bu hızda bir döviz kaçışı başlamışsa, o ülkenin enflasyonu düşse de, faizler düşse de, o ekonomi bitmiştir. (Kulağım televizyonda. Başbakan Ecevit konuşuyor, ülkeyi ve halkı aldatıyor. Ekonominin sağlam olduğundan söz ediyor yine.) Ama bu işi bilenler bunlara inanmaz. Hele on günde ülkeden böylesine çok döviz kaçıyorsa, hiç inanmaz. İnanmadığının en belirgin ölçüsü de borsadaki paniktir. 28 Kasım günü borsa endeksinin düşüşü hızlandı ve endeks 10.000 çizgisinin altına indi. Endeks 2000 yılı Ocak ayında 20.000’lerde iken, başta Başbakan Ecevit, iktidar sözcüleriyle yüksek bürokratlar ve çok bilmiş profesörler bu yükselişi yeni ilan edilen Ekonomik Programın başarısına duyulan inanca bağlıyorlardı. Oysa program uygulaması henüz üçüncü ayına yeni giriyordu. Aradan bir yıl geçmiştir. Programın artı ve eksilerinin anlaşılabilmesi için yeterli süre geçmiştir. Ekonomik aktörlerin asıl şimdiki davranışları önemli olduğu halde, borsanın kendi icraatlarına verdiği tepkiye, iktidar sözcüleri hiç değinmiyorlar. Bu konuda soru sorulursa yanıtlarını esirgiyorlar.

Sadece borsada mı olumsuz tepkiler? Enflasyonda 2000 yılı için ilan edilen hedefler büyük ölçüde geçilmiştir. Kasım ve Aralık aylarında zamma zorlandıkları elektrik ve akaryakıt fiyat artışlarıyla yıllık endeks TÜFE’de en az % 40’ı bulacağa benzer. Oysa % 25’de kalacağını ilan edip, işçi, çiftçi ve memurun haklarını yemek için fırsat saymışlardı. Enflasyon, yine işçi ve çiftçileri ezme pahasına iktidarın bir ölçüde başarılı sayılacak alanıydı. Diğer göstergeler berbadın berbadı. 2000 yılı dış ticaret açığı son üç yıl açığının toplamını aşmıştır. Ödemeler dengesi 20 yıldır görülmemiş açıklar vermektedir. Faizler fırlamış, bir gecelik faizler en az % 170 ve bazı günlerde % 400’ü bulmaktadır. Döviz rezervleri 20 yıldan beri ilk kez büyük bir hızla azalmaktadır.

ALDATIYORLAR

Biz bu sayısal veriler içinde Gayri Safi Milli Hasılanın, ya da milli gelirin arttığı şeklinde düzenlenen istatistik verilere de inanmıyoruz. Hani derler ya, “Kedi de bir okka, ciğer de bir okka.” Milli gelir artmışsa, kiminki arttı? Köylü geliri büyük ölçüde, hem nominal, hem de reel ölçüde azaldı. İşçi, memur gelirleri reel olarak azaldı. Zaten programın bir hedefi de bunları azaltmaktı. Sadece onlar mı? Bankacılık kesimi zor ayakta durabiliyor. Dış ticaret filosu borca batık, hükümetten yardım bekliyor; yoksa borçları ödemeyiz, “kefilimiz olan Emlak Bankasını batırırız” diye de hükümeti tehdit ediyor. Bakkallar ve esnaf “yandım Allah” feryadında. Eğer geliri artanlar varsa bunlar halkın çok küçük bir oranı.

Ecevit, “Avrupa bizi aldattı” diyor. Ama o da halkı aldatıyor. Batan bankalar, ticaret filosunun sahipleri, hergün aile ve birey bütçesi daralan emekçi, çiftçi ve esnafın haline hiç aldırmadan halkın karşısına geçip, alay eder gibi “ekonominin iyi durumundan” söz edebiliyor. Ecevit bu yolda inandırıcı başka kanıt bulamayınca, Para Fonu ve Dünya Bankası uzmanlarını tanık gösteriyor. Başka konularda yabancıların tanıklıklarına sinirli yorumlar getiren, diplomatik kuralları hiçe sayıp onlara hakaretler bile savuran Ecevit ve ortakları, ekonomik durumunu öven IMF ve Dünya Bankası uzmanlarının tanıklıklarını göklere çıkartıyor. IMF ve Dünya Bankası elbette programı beğenecekler, çünkü ekonomiyi hükümet değil, onlar yönetiyorlar.

Hükümetin bir yıl önce IMF’ye verdiği niyet mektubu ile başlayan ekonomik program belirttiğimiz gibi ve belirttiğim nedenle, yani özellikle yanlış döviz kuru politikasından dolayı bel vermiştir. Özeti budur.

BANKALAR SORUNU

Aslında olay bankacılık hukukunda Turgut Özal’ın yaptığı değişikliğe kadar varan derinliğe sahiptir. 1980’lerde meydana gelen kredi kurumlarındaki yolsuzlukları göz önünde tutan askeri yönetim bankalar ve borsa konusunda yeni bir sistem getirmişti. İktidar Turgut Özal liderliğinde ANAP’a geçince üç önemli değişiklik yapıldı.

Birinci olarak, banka ortaklarının mutlaka gerçek kişi olması gerekiyor, tüzel kişilere ortak olma hakkı tanınmıyordu. Tüzel kişilere konan bu yasak Turgut Özal döneminde kaldırıldı.

Üçüncüsü, bir bankanın, sermayesine sahip ya da yönetiminde bulunacak kişilerle ilgili şirketlere açabileceği kredilere getirilen sınır kaldırıldı.

Böyle olunca, bir kişi koyduğu sermaye ne olursa olsun sınırsız mevduat toplayabilir ve bunu kendi şirketlerine kredi olarak aktarabilir hale geldi. Banka kurup içini boşaltmanın hukuksal yolu böylece açılmıştı. Ancak öyle bir ekonomik çerçeve oluşmalıydı ki, çok yüksek kârlar elde edilsin, yani soyulabilecek bir fon oluşsun. Bunu da ölçüsüz derecede yüksek devlet borcu faizleri sağladı. Bu durumda, kendi firmalarının finansmanında güçlük çekenler ucuzundan banka kurma ya da satışa çıkartılan eski bankaları satın alma yoluna girdiler. Kimi, eski özel kesim bankalarını aldı. Örneğin Cavit Çağlar eski sahiplerinden İnterbank’ı, Kamuran Çörtük de Derviş Temel’den Der Bank’ı –şimdiki adı Bayındırbank– satın aldı. Kimileri de zamanın başbakan ya da devlet bakanının himmetleriyle, satışa çıkartılan devlet bankalarını satın aldılar (Etibank, Sümerbank). En büyük vurgun Ticaret Bankası’nda vurulacaktı ki iş son dakikada tam deyimiyle direkten döndü.

Yeni banka patronlarının işi işti. Yüksek faizler ile sermayelerinin kırk, elli katı kadar mevduat topluyorlardı ama faizleri % 130 ya da 140’a varan devlet tahvili ve hazine bonoları ile, yani net %30-40 kârla ticaret yapıyorlardı. Aradaki geniş kâr marjları hem bankacılık işlerini yürütmeye, hem de bankada biriken fonları büyük ölçüde kendi holding firmalarına hortumlamaya yetiyordu. Özellikle ANAP-DSP-DTP koalisyonu dönemi ve bu dönemde Mesut Yılmaz ile Güneş Taner’in en hafif nitelemeyle “isabetsiz” politikaları, DSP liderinin de bu ikiliye at koşturmaları için sınırsız imkan tanıması soyguncuların balaylarının uzaması sonucunu verdi.

Bunları şunun için anlatıyoruz: Devlet kağıtlarında faizler düşürülecekse, cari mevzuatın böyle bir banka sistemiyle devleti altına sokacağı yükleri hesaba katmak gerekirdi. Yağ ve bal ile beslenerek acaip şekilde sağlığı bozulan Türk banka sistemi, devletin borçlanma faizleri düşürülünce Hazinenin başına öyle büyük işler açtı ki, düşük faizlerden sağlanan fayda uğranılan zararların yanında neredeyse hiç kaldı. Devlet eski oranlarda faiz ödeseydi 2000 yılında 8 katrilyon fazla faiz ödeyecekti. Banka batışlarının Hazineye yıktığı yük ise bundan daha fazla: Bizim hesabımıza göre 12 katrilyonu bulacak düzeyde.

İnsan ister istemez düşünüyor: Böylesi icraat ve politikalar gafletten ötürü olamaz. Bunlar istenerek yapılmış, bankalar bile bile batırılmış olmalı... Bu olasılığa üç kamu bankasının başına gelenler güç verdi. 15 Kasım günü TBMM’de kabul edilen bir yasayla Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Emlak Bankasının statüleri değiştirildi, bunların anonim şirket haline getirilecekleri belirtildi. Bildiğimize göre bir anonim şirketin hissedarları, hisse senetlerinin nasıl çıkartılacağı, yönetim ve denetim şekilleri önceden belli edilmek gerekir. Bu değişimi sağlıyan 4603 sayılı yasaya göre bunlar henüz belli değildir. Yasanın ikinci maddesine göre, “Bankaların (bağlı ortaklık ve iştiraklerindeki paylar dahil) etkin, verimli ve özerk biçimde çalışmalarının sağlanması amacıyla yeniden yapılandırılmalarına ilişkin usul ve esaslar 4059 sayılı yasanın 2. maddesinin b fıkrası uyarınca ve mevcut düzenlemeler dikkate alınarak Bakanlar Kurulunca düzenlenir.”

Bu alıntıdan anlaşılacağı üzere, bu üç bankanın iç yapıları ve gelecekleri belli değildir, ilerde belli olacaktır. Toplum yaşamında büyük yerleri olan bu üç bankanın, özellikle yüz yılı aşan tarihiyle toplum yaşamımızda büyük yer tutan Ziraat Bankasının üç yıl gibi bir sürede de olsa özelleştirilmesinin yolunu açan bu kanun hükümetin finans sektörünü yabancı sermayeye teslim hazırlıkllarında nekadar gözükara davrandığını gösteren önemli bir işarettir. Çünkü, özellikle Ziraat Bankası’nı devralmaya yerli hiç bir sermaye grubunun gücü yetmez. Bu kadar büyük bir banka mutlaka yabancı sermayeye devredilecektir. Batan bankalardaki rezaletler bu maksatla şimdi ortaya seriliyor. Yani, “Biz bu işi beceremiyoruz. Yabancılara verelim gitsin!” dedirtmek için. Bunun böyle olduğu, IMF’nin bu üç büyük kamu bankasının mutlaka devletleştirilmesi üzerinde ısrarındanda anlaşılıyor. Fon yetkilileri son çıkan yasayı “Ekonomik Program”ın en esaslı gereği saydıklarını hiç gizlemediler.

Kapitalizm ve sosyal haklar

Ayrıntılar
Gaye Yılmaz
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

Son dönemde ve özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliğine—oldukça farklı bir statüde de olsa aday olarak kabul edildiği Helsinki süreci sonrasında sosyal kavramlar eskisine oranla daha fazla kullanılır hale geldi. Metaların yanı sıra, ilkeler ve sözcüklerin de enflasyonunu yaratmakta hayli yol kat etmiş bulunan kapitalizmin teorisyenleri, kavramların içini boşaltarak kullandırma ve gerçek içeriklerini unutturma alanında da büyük bir başarı elde ettiler bu süreçte. Şaşırtıcı olan ise, sol'un önemli bir bölümünün, bu oyunu ya göremediği ya da görmek istemediği için, oyunun bir parçası olmayı kabul edişidir.

DEMOKRASİ

Bu garip oyunda en fazla yer alan ve bu nedenle de en fazla tahrip edilen kavramların başında Demokrasi ve İnsan Hakları geliyor. Monarşik devlet düzenine başkaldırı sonucunda, halkın temsiline dayanan ve bu nedenle eşitlik, özgürlük ve birlik-bütünlük kavramlarıyla bütünleşen "demokrasi" yıllar itibarıyla erozyona uğratılmış ve bugün en fazla burjuvazi tarafından savunulur hale gelmiştir. Ancak çeşitli kaynaklar incelendiğinde, gerçekte bu kadar net olan demokrasi kavramının nasıl farklı tanımlamalara tabi tutulduğu da görülmektedir :

1- Egemenliğin halktan kaynaklandığı yönetim biçimi, siyasal sistem. Halktan kaynaklanmak: muhtemelen bugün uygulandığı biçimiyle "demokratik" seçim sistemleri üzerinden iktidara gelen azınlığın çoğunluk adına karar aldığı yönetim biçimi.

2- Bir kurum, bir topluluk içerisinde kişilerin karşılıklı hak ve özgürlüklerinin varlığına dayanan yaşam biçimi. Bu tanımlama ilk anda doğru ve hakça görünüyor olsa da, halktan hiç söz edilmediği için burjuvazinin salt kendi yaşam alanlarında ve yine kendi çıkarlarını yükseltmeye dönük bir demokrasiden söz edildiği açık. Olayın tek tek bireylere indirgendiği ve "demokraside bireyin hakları, karşı tarafın haklarının başladığı yerde biter" öğretisiyle topluma benimsetilerek kolektivizmin yok sayıldığı görülmektedir.

3- A. Lincoln'ün tanımlamasına göre demokrasi, "halkın, halk tarafından ve halk için yönetilmesini gerekli kılar". Ancak kapitalist sistemde halk çeşitli alt katmanlara bölündüğü, bu katmanlar arasında bir eşitlik sözkonusu olmadığı, tersine, aralarında çıkar çelişkileri nedeniyle güçlü bir sömürü ilişkisi tesis edilmiş olduğu için, bu tanımlamada "halk" kavramının açılması gerekmektedir. Özenle yaratılan kavram bunalımı içinde en büyük fırtınanın koparıldığı kavramlardan birisi de işte bu "halk" tanımlamasıdır. Tıpkı demokrasi kavramında olduğu gibi halk kavramında da bir hayli çeşitlenme olduğu göze çarpmaktadır. Sosyal bilimlerde halk, "toplumsal, kültürel düzeyleriyle genelden ayrılan gruplara ve yönetici sınıflara, kentsoylulara karşı olan, toplumun büyük çoğunluğu" anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımlama, Lincoln'ün demokrasi tanımı içinde geçen "halk" kelimesinin yerine konduğunda ise bugün dünya halklarının neredeyse tamamının demokrasiyi YAŞAMADIĞINI söylemek mümkündür.

Diğer yandan demokratik istem, başlangıçta özü bakımından bireyci bir istemdi. Bireylerin doğuştan özgür ve eşit oldukları varsayıldığında, sorun, "bu özgürlük ve eşitliği korumak için bireyleri bireysel yaşama saygılı bir iktidar çerçevesinde olabildiğince sıkı biçimde birleştirmek" olarak görülür. Eski Yunan'da yalnızca köle sahipleri için doğrudan siyasal demokrasi yaratıldı, çünkü köleler ve yabancılar yurttaş olarak görülmüyordu. Bütün Ortaçağ boyunca, özellikle dinsel tarikatlarda belli belirsiz var olan demokrasi düşüncesi bireyin üstünlüğünün ilanı olan Rönesans ile birlikte yeniden canlanmış ve J. J. Rousseau'nun "halk egemenliği" adıyla bilinen kuramı ile açıkça ortaya çıkmıştır. Rousseau'ya göre, halkı oluşturan bireylerden her biri, genel iradenin yönetimi altında ve toplum sözleşmesiyle herkesin ortak kullanımına sunulan iktidarın bir bölümünün sahibidir, genel iradenin kaynağı da bütün toplumdur. Toplum yalnızca kendi çıkarını gözeteceği için genel irade her zaman kamu yararına çalışacak ve birey özgür kalacaktır, çünkü toplum, genel iradeye boyun eğmekle aslında kendine boyun eğmiş olacaktır. Bu irade, genel oy, doğrudan demokrasi ve çoğunluk kuralıyla ortaya çıkar. Bu bağlamda hiç bir yurttaşın, kendisinden ayrılması düşünülemeyen ve kendi özgürlüğünün güvencesi olan otorite ya da iktidar parçasını tanımaması ya da bir başkasına devretmesi söz konusu olamaz; çoğunluk kuralı bu özgürlüğü tartışma kuralı yapmaz.

Mülkiyet ve üretim ilişkileri, bu ilişkilerin genel iradenin belirlenmesindeki rolü açısından hiç sorgulanmayan bu kuram, dönemi içinde oldukça ilerici sayılabilir. Fakat sosyal demokratlar ve ılımlı devrimciler, bu halk egemenliği kuramının tersine, temsili demokrasiye götüren “ulusal egemenlik” kuramının savunucusu olmuşlardır. Buna göre, iktidarın bir parçasını elinde tutan birey değil, soyut ve bölünmez, kollektif bir bütün olarak ulustur. Bu kurama göre, ancak tüm ulusun seçilmiş temsilcileri ulusal iradeyi ete ve kemiğe büründürebilir. Bu nedenle, klasik liberal demokrasi, doğrudan demokrasiden esinlense bile özü bakımından temsilidir.

İnsanlar arasında gerçek ve tam bir eşitlik olmadığı sürece, özgürlüğü yalnızca ayrıcalıklı zümrelere has bir biçim olarak tanımlayan Marksizm'e göre ise toplumsal örgütlenmenin, otoritenin ilk amacı bu eşitliği sağlamak olmalıdır. İktidarın en kalabalık sınıf anlamına gelen halk tarafından ele geçirilmesi ve kullanılması bu amaca yönelmelidir. Buna göre, iktidarın işlevi, bireysel yaşama indirgenemeyecek şeyleri örgütlemek biçimindeki en küçük işlev değil, ideal toplumu yaratmak biçimindeki en büyük işlevdir. Böylece, basit siyasal demokrasinin yerini tam demokrasi, özellikle de toplumsal demokrasi alacaktır. Mülkiyeti elinde bulunduran kapitalin egemenliğinin son bulması, sınıflar arası karşıtlıkları ve dolayısıyla iktidar için yarış kavramını da ortadan kaldırır.

ULUS–DEVLET

Kapitalist ekonomik sürecin basit dinamiği günümüz liberal demokrasisinde de bir dönüşüme yol açmıştır. Bu bağlamda, zaten egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda biçimlenen devlet yapısı, egemen sınıfın daha da güç kazanmasıyla birlikte "ulusçu olma" (Nation States) niteliğinden de vazgeçmiştir.

1900-60 döneminde bütün dünyada ulusal motifler öne çıkarılmış, ulusun bağımsızlığı ve egemenliği gibi kavramlar, ulusun bütünlüğünü tehdit etme gibi bir potansiyeli barındıran tüm akımlara karşı olma, yurttaşlık bilincine sahip olma toplumların öncelikleri haline getirilmiştir. Bu süreç Keynesyen ekonomi politikalarında da destek bulmuştur. Gerçek amaç ise kapitalizmi dünya sistemi olarak geliştirmek ve dünya ölçeğinde kapitalist birikim sürecini hızlandırmak için öncelikle her bir ülkede ulusal burjuvazinin yaratılması ve bu sürece toplumsal desteğin sağlanmasıdır. Böylece ulusal kalkınmaya öncelik verilmiş, halkların sırtından kamu iktisadi teşekkülleri oluşturulmuş ve halkın desteğini çekmesini önlemek için parasız eğitim, parasız sağlık, düşük katkılar karşılığı elektrik, su gibi altyapı hizmetlerinden yararlanma olanağı sağlanmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşturulan küresel yapılar (IMF ve Dünya Bankası) üzerinden tek tek ülkelerde özel sektör ve girişimcilik teşvik edilmiş, yerli tüketim özendirilmeye çalışılmıştır. Aynı dönemde—yine yeterli sermaye birikiminin henüz oluşmamış olması ve özellikle sanayi için gerekli altyapının (elektrik, ulaşım, iletişim, su, v.b.) kuruluş maliyetinin özel kesimi aşıyor olması nedeniyle devletler sanayi için gerekli alt yapıyı kurmak ve özel kesim tarafından gerçekleştirilen üretime pazar temin etmek için istihdam yaratmakla görevlendirilmiştir. Yatırım, üretim ve tüketimin birlikte yükseldiği bu süreç toplam istihdamın da artmasına katkı sunmuş ve işgücünün sendikalarda örgütlenerek bir kısım haklar elde etmesine olanak sağlamıştır. Dünya sermayesinin bu tip ulusçu bir yaklaşıma yönelmesinin bir diğer temel nedeni 2. Dünya Savaşı sonrasında Sosyalist Sistem’in sınırlarının dünya ölçeğinde genişlemesi ve daha da önemlisi sosyalist eğilimlerin tüm dünyada yükselen bir trend göstermesi olmuştur. Milliyetçi öğelerin işlendiği bu dönemin bir özelliği de “emperyalizm” tanımlamasında kendini göstermiştir. Sermayenin yayılmacı özelliğinin başarıyla gizlenmesi, devletlerin yayılmacılığını boy hedefi haline getirmiş ve zengin ülkelerin yoksul ülkeler üzerindeki hegemonyasından şikayet edilmiştir. Bu anlamda “bağımsızlık” kavramı ağırlıkla siyasal bağımsızlık olarak algılanmıştır.

Yeni liberal ekonomik sistemin bir gereği olarak içi boşaltılan kavramlardan biri de “bağımsızlık ve egemenlik” olmuştur. Sistem kendi çıkarları gereği sürekli olarak yükselttiği değerlerden –bu da geçici olabilir– artık kurtulmak istemektedir. Toplumsal hareket ise tepki vermekte son derece geç kalmış ve ancak bugün olan biteni anlamaya başlamıştır. İşin daha da vahim boyutu ise, bağımsızlıkçı sol kesimin bu değerlerin hala var olduğunu ve ciddi bir saldırıya uğradığını düşünmesi ve bu nedenle savunma geliştirmesidir. Oysa ülkelerin bağımlılık süreci, kapitalist sistemin kaleleri olan uluslararası finans kuruluşları ile ilişkilenmeleriyle birlikte başlamış ve giderek bu ilişkiler kopulması mümkün olamayacak boyutta karmaşık hale getirilmiştir. Dünya ölçeğinde yapılan bir örnekleme çalışmasının sonuçlarına göre 1998 yılı itibarıyla dünyadaki tüm Merkez Bankalarının nakit değer toplamı 14 milyar ABD doları iken, tek bir günde sadece finansal spekülasyon için kullanılan parasal büyüklük 800 milyar dolar düzeyindedir. Bu anlamda dünyanın yegane süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin bile, sermaye karşısında “bağımsız bir devlet” olduğunu söyleyebilmek zordur. İşte en üst devlet makamlarının bile bugün gelinen noktada bağımsızlık, egemenlik gibi değerleri “demode, bağnaz, küreselleşmenin ruhuna ters düşen geri kalmış kavramlar” olarak tanımlamalarının ardındaki neden budur.

Fakat bu söylem de asıl niyetin anlaşılmasını güçleştirmekte ve sınırlarla birlikte devlet yapılarının da ortadan kalkacağı yönünde iddialar ileri sürülebilmektedir. Oysa kapitalist sistem için ne ırkçı ve aşırı milliyetçi ögelerden, ne de sistemin koruyucusu olma işlevini üstlenmiş devlet yapılarından tümden vazgeçmek mümkündür. Budanan devletlerin sosyal boyutlarıdır.

Öte yandan, yaşanan süreçte tek tek örgütler ve kişilerin bile çıkar ilişkileri düzleminde bağımlı hale getirildikleri, ancak kavram enflasyonu yüzünden kendi içsel muhasebelerini yapmadıkları için ne derece bağımlı olduklarını fark edemedikleri dikkat çekmektedir. İşini kaybetme kaygısıyla birikimini kendinden beklendiği şekilde —sınırlı— aktarmak zorunda kalan eğitimciler, bilim insanları, örgütünü genişletme amacıyla çeşitli yabancı kaynaklardan fon teminini hedefleyen ve bu nedenle örgüt ilkelerini açık bir dille telaffuz etmekten çekinen Sivil Toplum Kuruluşları yöneticileri, kariyer sevdasıyla ilkelerinden, hatta kişiliğinden bile vazgeçebilen ama sonrasında "bu durumun ilke ya da kişilik ile bir ilgisi olmadığı" yalanına inananlar ve hatta sadece bireysel kariyerleri için geçici sürelerle toplumsal mücadelelere katılan ve istediğini (sosyal bir üst-statü olabilir) elde ettikten sonra mücadeleden kopanlar, sistem tarafından bağımlı hale getirilmiş kişi ve kurumlar değiller midir? Bilim ve sanat gibi gerçekte tüm insanlığın ortak değerlerini simgeleyen ürünlerin bugün sadece sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda üretilir olması aynı yabancılaşmanın sonuçları değil midir?

“İNSAN HAKLARI”

Sulandırılan bir başka kavram ise “İnsan Hakları”dır. Salt siyasi haklar düzleminde bile sınırlı olarak işlenip tartıştırılan bu yeni moda insan hakları geniş kitlelerce savunulmakta, “Dünya halkları bu kadarı ile yetinmek zorunda mı?” şeklinde bir sorgulama ne yazık ki yapılmamaktadır. Sınırı kapitalist düzen tarafından belirlenmiş bu kavram toplumlara demokrasiyi çağrıştırmakta ve yine bu kesimler sözkonusu hakların var olduğu bölgelere kolayca “demokratik” payesini verebilmektedirler.

Bu bağlamda Avrupa Birliği ile ilgili doğru bilgilerin toplum içinde yaygınlaştırılması da son derece güçleşmiştir. Çünkü insanlar adeta denize düşen yılana sarılır sözünü doğrularcasına “görece iyi” ile yetinip en iyiyi unutabilmektedir. İşveren lobilerinin karar mekanizmalarına yerleştiği bir AB, ne Türkiye ve ne de Avrupa emekçilerinin bilinçli tercihi olmalıdır. Tüm insanlığın eşit ve özgür olamadığı bir düzende, belli bir coğrafyadaki görece eşitlik ve özgürlükler de kalıcı olmayacaktır. Tıpkı bugün Avrupa Birliği'nde yaşandığı gibi.

Avrupa Birliği'nin anayasası işlevini gören Antlaşma (E.U Treaty) ciddi bir revizyona tabi tutulmuş ve hazırlanan yeni metnin Aralık ayı başında Fransa'nın Nice kentinde yapılacak Hükümetlerarası Konferans’ta imzaya açılmasına karar verilmiştir. Revize edilmiş metne göre bundan sonra Avrupa Birliği halkları, Dünya Ticaret Örgütü’nde Avrupa Komisyonu tarafından tam yetki ile temsil edilecek, A. Komisyonu’nun diğer yetkileri de genişletilirken A. Parlamentosu’nun işlevleri daraltılacak, Komisyon ve Konsey içerisinde müzakere edilecek konular için bundan böyle molalar kaldırılacak ve kararlar uzun uzadıya tartışılmaksızın alınacak, Amerika Birleşik Devletleri karar mekanizmalarında uygulanan "fast track" karar alma yöntemi AB’ye ithal edilecek ve böylece en olmayacak yasalar bile bir gecede çıkarılabilecek ve nihayet geçen yıl ülkemizde çok tartışılan, görkemli protestolara neden olan uluslararası tahkim sistemi Avrupa Birliği'nde de uygulanacaktır.

Bu önemli değişikliğin bir boyutunu da sosyal haklar oluşturuyor. Ancak AB'de ilk kez temel haklar anayasaya dahil edileceği için ülkemizde olayın sadece bu yönü tartışılıyor ve “AB temel haklar şartının antlaşmaya dahil edilmesiyle birlikte nihayet tam anlamıyla sosyal bir birlik olacak” deniliyor. Oysa söz konusu Temel Haklar Şartı, bugüne kadar elde edilmiş pek çok kazanımı ve hatta Avrupa Sosyal Şartı ile bağlı protokollerini bile yok sayan bir içeriğe sahip. Yeni sözde Temel Haklar Şartı içinde hiç anılmayan gerçek temel haklar ise şöyle: Ücretsiz kamu hizmetlerinden yararlanabilme hakkı, araştırma yapma özgürlüğü, fikri mülkiyet haklarının (patent ve telif hakları) toplumsal yarar gözetilerek kullanılması koşulu, sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanabilme hakkı. Ayrıca Şart'ta geçen bazı tümceler de son derece ilginç tasarlanmış. Örneğin, “Her birey sağlık, eğitim ve benzeri kamu hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir” ifadesi yerine “AB, kamu hizmetlerinden yararlanma hakkına saygı duyar” gibi sadece tavsiye niteliğinde hükümler yer almaktadır. Meslek seçme hakkı, bir hak olarak tanımlanırken, çalışma hakkından hiç söz edilmemektedir. Dahası, “Tasarı Metin”de sözgelimi işçi haklarıyla ilgili olarak “İşçiler ve İşverenlerin veya bunların ilgili kuruluşlarının, topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre uygun düzeylerde” toplu sözleşme ve grev hakkına sahip oldukları belirtilerek (Madde 28) ileride Birliğe katılabilecek Türkiye gibi ülkelerin “aşıldığı” ileri sürülen ulus-devletçi (sermaye yanlısı) uygulamalarının sürmesine de açık kapı bırakılmıştır.

Özgürlük, eşitlik ve demokrasi gibi tüm insanlığın ortak değeri olan kavramlar, başlarına “az”, “biraz”, “çok” ya da “en fazla” gibi sıfatlar konularak kullanılamayacak kavramlardır. Dünyanın bir yerlerinde sömürü hala devam ediyorsa, sizin özgürlüğünüz de tehdit altında olacaktır. Üstelik kapitalist bir toplumda tek başına üretim ilişkileri bile eşitlik ve özgürlüğün yaşanamayacağının kanıtıdır. İşte bu yüzden sistem yanlılarının demokrasi havariliği ve insan hakları savunuculuğu yapmaları emekten yana güçler tarafından alkışlanmamalı, tersine, teşhir edilmelidir.

Toplumsal gerçekler ile şeriatın diyalektiği

Ayrıntılar
Tülay Arın
Sayı 5 (Aralık 2000)
26 Ekim 2010

İran tarihinde kadınların rolleri ve statüleri bakımından önemli değişmeler yaşandı. Bu değişmelerde modernleşme, Batılılaşma, milliyetçilik ve İslam dini arasındaki etkileşimde durmadan kayan dengeler önemli rol oynadı. Her aşamada kadın hakları ve kadın mücadeleleri değişimin odak noktasında yer aldı. İran’da kadının durumu toplumun modernleştirilmesi ve bağımsız bir ülke kurulması tartışmalarının kilit alanlarından birisi oldu. Kadının rolünün ve durumunun tanımlanması, siyasi çıkarların görüşlerine destek bulmak ve devlet gücünü kontrol ettiklerini göstermek için önemli bir arena oldu. Bunun İran’da neredeyse yüzyıllık bir tarihi vardır.

ŞAH DÖNEMİ

Rıza Şah Pehlevi 1936-41 döneminde kadınların çarşaf giymesini yasakladı ve kadınların her düzeyde kamusal eğitim alması için adımlar attı. 1953’de Musaddık’ın devrilmesinden sonra, Muhammet Rıza Şah’ın modernleşme programının bir parçası olarak kadınlara oy hakkı verildi. 1967 tarihli Aileyi Koruma Yasası çıkarıldı ve 1975’de kadınların lehine yapılan değişiklikleriyle de kadınların durumunu daha eşitlikçi yönde düzenledi. Bu yasa, çok sayıda kadınla evliliğe sıkı sınırlamalar getirdi; boşanmayı erkeğin üç kere tekrarlanan "boş ol" sözüne bağlı olmaktan çıkardı; boşanma için hem erkeklerin hem de kadınların mahkemeye gitme zorunluluğunu getirdi ve boşanma nedenlerinin her iki cins için de aynı olması kuralını koydu; çocukların velayetinin ise mahkemeler tarafından kararlaştırılmasını mümkün kıldı. Evlilikler resmi nikaha dayandırıldı. Aynı dönemde, okula giden ve dışarıda bir işte çalışan kadınların sayısı arttı. Bu değişiklikler esas olarak Batı değerlerine sahip yeni orta sınıf kadınlar tarafından harekete geçirilmiş olsa bile, diğer kadınlar üzerinde de etkili olmaya başladı.

1970’lerde yükselen popülist İslamcı politika sosyoekonomik adalet ve antiemperyalizmin temeli olarak İslama dönmeyi savunuyordu. Ama toplumda bölünmüşlük ve kültür düalizmi vardı. Bir yanda, oldukça Batılılaşmış, pekçoğu da Batı’da okumuş güçlü kentli elitler ve yeni orta sınıf bulunuyordu. Öte yanda ise "geleneksel" popüler sınıflar vardı. Kentsel popüler sınıflar, geleneksel orta sınıflar veya bazariler (esnaf) mollalarla ailevi, ideolojik, pratik bağlantıları ve yakınlıkları olan sınıflardı.

DEVRİM SONRASI

1970’lerde geleneksel popüler sınıflar yeni orta sınıfın memnun olmayan kesimleriyle siyasal bir muhalefette birleştiler. Pehlevi rejiminin yıkılması dinci molla rejiminin hakimiyetiyle sonuçlandı. Devrim sırasında laikler ve solcular birkaç ay süren bir özgürlük havasından sonra siyasal hakimiyetlerini kuran mollalar ve yakın güçleri tarafından birer birer bastırıldılar, ağır zülme uğrayarak hükümetten uzaklaştırıldılar.

Devrim sonrası İran’da ideal kadın olarak tanımlanan varlık hem devrimci hem de Müslüman bir toplumun gereklerine uygun bir tipe sahip olacaktı. Kadın dini pratiklere ve İslamın tevazu kurallarına göre örtünecek, iyi anne ve eş olacak, fakat aynı zamanda toplumunun sosyal, siyasal, kültürel işlerinde aktif ve eğitilmiş olacaktı. Bu tanımdan hareket eden mollalar rejimi birbiriyle çelişkili iki temel politikayı uygulamaya koydu: Kadınların devrim destekçisi olarak siyasal yaşama katılmasını teşvik etmek; ama öte yandan kadınlarla ilgili şeriat yasalarını geri getirmek. İlki kadınların oy hakkının korunmasını sağladı. Devrim sırasında ve sonrasında kadınların büyük çaplı, örgütlü ve çok aktif şekilde politikaya ve gösterilere katılımı, kadınların, özellikle de popüler sınıfların kadınlarının siyasal destek potansiyelleri bakımından önemini gösterdi. Humeyni rejimi kadınlarla ilgili şeriat kurallarını geri getirmesine rağmen, çelişkili bir biçimde, kadınların kamu kesiminde siyasal mobilizasyonunun meşru, hatta gerekli olduğunu düşündü. Bunun için kızların eğitimini ve kız okullarını teşvik etti; özellikle, İran-Irak Savaşı sırasında kadınların kamusal alanda aktif yer almalarına destek verdi. İran anayasasına göre, devlet kadınların haklarını İslam standartları çerçevesinde garanti etmek, kişiliğini, maddi ve ruhi haklarını geliştirecek ortamı sağlamakla görevli sayılıyor. Eğitim sistemi de kadınları bu ikili role hazırlama görevi görüyor. Ayrıca bu sürekli eğitim anlamına geliyor ("beşikten mezara öğrenmek"). Okuryazarlık oranını yükseltmek için sürekli eğitim programları kitlesel olarak uygulandı ve özellikle kırsal kesim ve göçer erişkin kadınlara yöneldi. Bu program bir yandan okuma-yazma, hesaplama, diğer yandan İslam kültürü ve siyaseti kadınların toplumdaki rolleri, kişisel, ailevi, toplumsal sorumlulukları konusunda bilinç vermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla, bu haliyle esas amacı hakim siyasal otoritenin sosyal ve siyasal ideolojisini yerleştirmek, statükonun yerleşmesine hizmet etmek. Ama bu sayede bu programlarda çalışan kadınların sayısı çok arttı. Kadınların okuryazarlık oranı 6 yaşından büyük nüfus için 1976’da %25’den 1996’da %74’e çıktı. Bugün okula giden kızların oranı %80 ve erkek çocuklarınki ile aynı. Üniversite öğrencilerinin %40’ı kız ve iki yıl öncesinden başlayarak üniversite giriş sınavlarında kazananların çoğunluğu kızlar olmaya başladı. Bu yıl bu oran %58.

Kadınlar siyasal karar süreçlerinde son derece düşük düzeyde temsil ediliyorlar, fakat seçmen olarak oyları belirleyici önemde. Seçimlere katılma oranları yüksek. 1999 seçimlerinde oy verenlerin %55’i kadındı. Kadınlar haklarının bilincinde olarak oy kullanıyorlar ve kadın hakları ve reform taraftarlarını destekliyorlar. 290 üyeli Mecliste 15 kadın üye var ve bunlar tutucu değil, ılımlı.

Bütün bunlara rağmen kadınların kamusal faaliyetleri sadece belli alanlarda desteklendi. Şeriat yasaları bunların sınırını çizdi. Şii mollalar Aileyi Koruma Yasası’nı hiçbir zaman benimsemediler. Ayetullah Humeyni hareketi, ABD İngiltere ve İsrail müttefiki Şah’ın çıkardığı, İslama aykırı ve tepeden inmeci olduğuna inanılan bu yasayı, toprak reformu ile beraber, en başta gelen taarruz hedefi olarak kabul etti ve hemen iptal etti. Bundan sonra gelen anayasal ve yasal değişiklikler ve uygulamalar Şii şeriat ilkelerine dayanarak kadınların özel ve kamusal alandaki varlık biçimlerini tümüyle denetlemeyi ve baskı altına almayı hedefledi. Devrim rejiminin iktidara gelir gelmez yaptığı ilk işlerden biri neredeyse yüz yıllık tarihi olan çok zor mücadelelerle kazanılmış ve modernleşme, demokratikleşme ve kültürel çoğulculuk çabalarının ayrılmaz parçası olan kadın haklarını geri almak oldu.

AYRIMCI UYGULAMALAR

İranlı kadınların "anayasal şiddet" olarak nitelendirdiği, kadınlara karşı ayrımcılık siyasetinin temel alanları şöyle özetlenebilir: Birini öldüren kişinin ödemesi gereken kan parası olan "diyet parası" kadın için yarı yarıya. Erişkinlik ve hukuki sorumluluk yaşı erkek için 15, kızlar için 9. Taşlanarak öldürmede erkek beline kadar, kadın göğsüne kadar gömülüyor. Erkek "içkin" olarak ailenin reisi. Kocanın izni olmadan kadının çalışması, herhangi bir sosyal faaliyeti, hatta evden dışarı çıkması bile mümkün değil. Kadının evlenmesi babasının veya büyükbabasının onayına bağlı. Kadınlar gayrimüslimle evlenemez. Evli kadının pasaport için başvurusunda kocasının izni gerekiyor. Kadının boşanma talebi kocanın onayı olmadan gerçekleşemiyor. Kadının yurt dışında boşanmasının geçerli olması için İran konsolosluklarında tekrarlanması gerekiyor. Kadın bu yapılmadan yurtdışında tekrar evlenirse zina yapmış sayılıyor ve İran’a seyahat ederse bu zina cezası olan taşlanarak öldürülme cezasını gerektiriyor. Baba çocukların tek vasisi. Kadının aile içinde şiddete maruz kalmasına karşı koruyucu hüküm yok; mahkemeler kadının davranışını kocasının sert muamelesine yol açan saygısızlık ve tahrik sayıyor, davayı kadınla erkeğin kendi aralarında anlaşmasına bırakıyor.

Kadınların anayasanın "siyasal güç" alanları olarak tanımladığı yedi alanda (liderlik, yürütme, yasama, yargı, uzmanlar kurulu, Ulusal Güvenlik Kurulu, Uygunluk Temyizi Meclisi) görev alma koşulları (sadece erkeklerin aldığı fetva verme yetisi için gerekli dini nitelikler) uygulamada kadınları hemen tümüyle dışlayacak şekilde tanımlanıyor. Bu koşullar kadını aynı zamanda üst düzey yetkili pozisyonlardan da dışlıyor. Kadınların hakim olması yasak. Sadece sorgu hakimi veya savcı yardımcısı olabilirler, karar yetkileri yok.

İslam rejiminin cinsiyet ayırımcılığı kadını görünmez ve tümüyle güçsüz kılmak için kadın yaşamının her veçhesini denetim altında tutmaya çalışıyor. Bu baskı, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü alanında, iletişim alanının tümünde, sanatta, edebiyatta, kişilerin davranış biçimlerinde, dış görünüşü ve giyim-kuşamında ciddi bir sansür ve kısıtlama olarak ortaya çıkıyor. Kadınlar ev dışına çıktığında elleri ve yüzü hariç bütün vücudunu kara çarşafla kapatmak zorunda. Bütün kamu kuruluşlarına, üniversitelere, havaalanlarına ayrı kadın kapılarından girmek ve ruj ve vurucu silah taşıyıp taşımadıkları bakımından aranmak zorundalar. Bir üniversitede bir kadın kıkırdama şeklinde güldüğü için cezalandırılabiliyor. 1997’de ve 1999’da daha ılımlı molla Muhammed Hatemi’nin seçilmesi ile çok sınırlı gevşemeler bir özgürlük havasının geleceği ümidini doğurduysa da pek çok alanda baskılar arttı. Örneğin parlamento kadınlar bakımından İran tarihinin en gerici iki yasasını kabul etti. Bunlardan birincisi bütün sağlık ve eğitim kuruluşlarının cinsiyet temelinde ayrılması. Bütün sağlık kuruluşları –hastane, klinik, laboratuar, muayenehane, eczane vb.– tamamen cinsiyet temelinde ayrılmış. Kadın öğretmenler 10 yaşından büyük erkek çocuklarına öğretmenlik yapamıyor, ancak kız okullarında çalışabiliyorlar. Erkek öğretmenler kız okullarında çalışamıyorlar. İkincisi ise, dergi kapaklarında ve gazetelerde kadın resimlerinin basılmasının ve islam yasalarının karşı çıktığı kadın ile erkek arasında çatışma yaratacak yazıların yayınlanmasının yasaklanması idi. Hatta Haziran 2000’de Le Monde, L’Express, Le Figaro gibi yabancı gazetelerdeki kadın resimlerini kestiler. Margaret Thatcher, Matisse, Degas kurbanlar arasındaydı. Bir sanat kitabında Degas’nın balerinalarının vücutlarının alt kısmı boya ile kapatılmıştı. Pratikte kadın şarkıcılar medyada yoklar, sadece kadın dinleyiciler önünde şarkı söyleyebiliyor. Dans yasak.

Devrimden hemen sonraki dönemde kadınlar için karanlık tablo bazı faktörlerin etkisiyle farklı dinamikler yaratmaya başladı. Devrim öncesi reformların ortadan kaldırılmasından sonra bunların fark edildiğinden daha derin ve daha popüler olduğu anlaşıldı. Kadınlara kamu kesiminde istihdam olanaklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması onları özel kesimde yer aramaya sevk etti. Birçoğu esnaflık, işkadınlığı, tıp, eğitim, sanat, edebiyat, yazı, yönetmenlik de dahil film yapımının her türlü işi gibi alanlarda, daha önce görülmemiş çok sayılarda kadın, girişimci ve profesyonel olarak çalışmaya başladı. Hatta kadınlar spor alanlarında bile önemli gelişmeler sağladılar. Gene pek çok kadın kamu kesiminde çalışıyor, ama şimdi kentleşme oranının kırsal kesimden daha büyük hale gelmesiyle daha çok sayıda kadın özel kesimde çalışıyor.

REJİMİN İÇ ÇELİŞKİSİ

Kadınların işgücüne katılımını etkileyen etmenler: haklarında çok kayba uğramadan part-time çalışma olanağı, devletin başarılı doğum kontrolü programları yoluyla aile büyüklüğünün hızla düşmesi (yaklaşık 30.000 gönüllü çalışan temel sağlık ve doğum kontrolü konusunda eğitildi ve kendi bölgelerinde kadınlara eğitim vermek üzere yetiştirildi), kızların eğitiminin hızla artması, iktisadi krizlerin kadınları da çalışmak zorunda bırakması. Dünyanın uygulanan en etkili doğum kontrolü programlarından biri özellikle popüler sınıfların kadınlarını yararlandırdı. Ama daha önce değinilen eğitim alanındaki durum kadınların çalışması bakımından özellikle önemli. Çalışmayan kadınların (yani kadınların % 91’i) % 27’si öğrenci, %58’i ev kadını idi. Kentleşme, doğum oranlarının düşmesi ve eğitim gibi etmenler işgücüne katılımı arttırıyor.

Şeriat yasalarına dayanan bir rejimin cinsiyet temelinde derin ayrımcılık ve eşitsizlik yaratması en doğal sonuç. Ama dinci rejimin kendisine siyasal destek bulmak için kadınları mobilize etmek zorunda kalması ve kadınların siyasallaşması kendi içinde çelişkili. Rejim giderek çok sayıda insanı, özellikle kadınları, gençleri ve profesyonelleri kendine yabancılaştırdı. Eğitimli, çalışan, veya siyasallaşmış, siyasal olarak aktifleşmiş kadınlar arasında rejime karşı ciddi direnme yarattı. Sokak gösterileri, basın faaliyetleri, kadın gazeteleri ve dergileri, parlamentodaki kadınların faaliyetleri bu direnişi yoğun olarak yansıtıyor. Daha önce siyasal ve kültürel olarak ayrı kutuplarda yer alan kadınlar kadın hakları konularında birleştiler. Laik kadınlar doğrudan mücadele ederken, daha geleneksel kadınlar arasında ise İslamın reformu mücadelesi başladı. İslamcı feministler geleneksel olmayan ve kadın odaklı İslam yorumlarıyla, Batılı bir cinsiyet ilişkileri modelini savunmak yerine, İslamın içinden mücadele ve reform yapmayı deniyorlar. Bunlar devletin İslamın kadın erkek eşitliğini gerektirdiği sözünü tutmasını ve asırlardır kadınları esir almış uygulamaların toplumun gelişmesinin önüne koyduğu engelleri kaldırmasını talep ediyorlar, devrimin başarısının ataerkil pratiklerden kopuş yaşanmasına bağlı olduğunu savunuyorlar. Son on beş yıldır kadının sosyal ve yasal durumu konusundaki tartışmalar ataerkillik ve ataerkil gelenekler ile İslam arasındaki farklılıkları ortaya çıkarmaya çalışıyor ve kadınların bu konudaki bilinçlerini ve cesaretlerini güçlendiriyor. Ama bu ikisini bağdaştırmanın yolu elbette uygulamada bulunamıyor. Bu nedenle de İslam rejiminin egemenleri ile toplum ve kadınlar arasında ciddi bir gerilim yaşanıyor, çünkü rejimin kendini olumsuzlamadan reform yapmasının olanağı yok. Sonuç da, şimdiki halde, kaos oluyor.

  1. İpi dolaşan sermaye, ezilenlerin sessizliği
  2. Sayı 5 - İçindekiler
  3. Bankalar, batıklar, babalar...
  4. AB, Türkiye'de tam bir 'sınıf'
  5. 'Merkez', merkezdeki çıkardır

Sayfa 1 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • “Ulusalcılık”
  • Bir tanıklık: Tatar Nihat
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda