Hicri İzgören şairdir, edebiyat öğretmenidir. 20 Ocak 2001'deki yazısında ilginç bir mektuba yer vermişti. Nazım Hikmet'in Kürt ulusunun uluslararası öncülerinden Paris'te sürgünde yaşayan Prof. Kamuran Bedirxan'a 1961'de yazdığı mektubu, Hicri İzgören'in yazısından alarak, Nazım Hikmet'in 109. doğum yıldönümü vesilesiyle sunuyoruz. Halkların yüreğinde yer etmiş bir şair olarak Nazım Hikmet'in Kürt sorununa bakış açısını bir kez daha konu etmek gerekir diye düşünüyoruz.
Belki çok bilinmez ama Nazım Hikmet ile Kürt aydın ve dilbilimcisi Kamuran Bedirxan'ın uzun yıllara dayalı dostlukları olmuştur. Bu dostluk İstanbul'da başlamış, Bedirxan'ın Sorbon Üniversitesi'nde Ortadoğu dilleri üzerine öğretim görevlisi olarak çalıştığı yıllarda da devam etmiş ve şairin öldüğü 1963 yılına kadar sürmüştür. Kaynaklara göre 1983 yılında Paris Kürt Enstitüsünün yayın organı olan "Hêvî" dergisi, enstitüye bağışlanan Kamuran Bedirxan'in arşivinde bulunan, Nazım Hikmet tarafından Kamuran Bedirxan'a yazılmış 1961 tarihli bir mektubu orijinaliyle birlikte yayınladı. Bu mektupta Nazım Hikmet'in Kürt sorununa ilişkin genel yaklaşımını bulmak mümkündür.
47 Yıl öncesine dönelim. Yıl 1961. Bir mektup geliyor Kamuran Bedirxan'a. Mektup Nazım Hikmet'ten gelmiş. Açıyor ve okuyor. Kendi anlatımına göre gözleri doluyor Kamuran Bedirxan'ın.
1961 yılında kaleme alınmış ve fazlaca da yorum gerektirmeyen bu mektup şöyle;
"Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu'nun bir parçasında yaşar. Anadolu'nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu'nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu millî kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, 'Vurun Kürt uşağı namus günüdür' diye başlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkârla, bu uzlaşmanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'ni Orta ve Yakın Doğu'da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin millî varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor. Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş millî kültürlerini, millî ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti'nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde millî haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve millî bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. Anadolu'da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar.
Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve millî haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni millî kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır.
Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, millî ve insan haklarına kavuşabilir." (Nazım Hikmet Ran, 1961)
***
Kamuran Bedirxan kimdir?
Badirxani ailesi Osmanlı devrinde resmi adı Kürdistan olan ve Kasrı Şirin'le doğusu kopartılıp İran'a verilen, Misak-ı Millî ile Güneyi Irak'a (Britanya’ya), Doğusu Suriye'ye (Fransa'ya) bırakılan Kürdistan'ın Botan'lı köklü ailelerindendir. Aile I. Selim (Yavuz) döneminde kırıma uğramıştır. I. Abdülmecid ve II. Abdülhamid devirlerinde fertleri Kürt coğrafyasından uzaklara sürülmüştür.
Ailenin uluslararası üne sahip mensubu olan hukukçu, dilbilimci ve edebiyatçı Kamuran Eli Bedirxan, 1895'te İstanbul'da doğdu. Bedirxan Bey'in torunu Emin Bedirxan'ın oğlu olan Kamuran Bedirxan, İstanbul Darülfünunu'nda hukuk okuduktan sonra Almanya'da hukuk doktorasını yaptı. Edebiyat üzerine de çalışmalarda bulundu. I. Dünya Savaşından sonra bu çalışmaları daha da yoğunlaştı. 1930'da Şam'a gitti ve burada şiir üzerine çalışmalar yürüttü. "Memê Alan" destanı üzerinde yaptığı incelemeleri "Hawar" dergisinde yayımladı. Bir ara Beyrut'a gitti ve orada "Roja Nu" dergisini çıkardı. 1948'de Paris'te kardeşi Mir Celadet Bedirxan'la Kürt Araştırmacılar Derneği'ni kurdu. Kürt dilinin ilk Latin alfabesini hazırladı. 1950'de Sorbonne Üniversitesi'nde Ortadoğu dilleri üzerine öğretim üyesi olarak çalıştı. 1961'de Mele Mustafa Barzani Güney Kürdistan'da mücadeleye girişince edince siyasi hareketin Avrupa temsilciliğini üstlendi. Kamuran Bedirxan, Aralık 1978'de Paris'te öldü.
Kızılcık, Sayı 41 (2011 Bahar).

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma