Tarih 22 Temmuz 1209, Beziers katedralinde Kathar “sapkınları”, kendilerini korumak isteyen Katolik, Yahudi, dini bütün halkın arasına karışmış beklemektedirler. Kenti kuşatanların komutanı, Başpapaz Arnaud Amaury’ye sorar: “Tanrı’nın kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız?” Katharlar üstüne haçlı seferini Roma (Papalık) adına yöneten Başpapaz şöyle yanıtlar: “Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.” (Gülün Öteki Adı, Mine G. Saulnier)
Tarih yukarıdaki gibi pek çok katliamlarla doludur. Üstelik bunların hemen hepsi meşru kurumlar tarafından ve çok kutsal amaçlar için yapılmışlar ve çağlarında kabul görmüş, yapanlar ödüllendirilmiştir. 20. Yüzyıl savaşlarında yaşananlar belleklerimizden henüz silinmemiştir.
Tüm dünyayı kan ve gözyaşına boğan, en az 60 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bir savaştan sonra, herkes, “Bir daha asla!” diye bağırmış ve savaşın insanlığın gündeminden çıkarak tarih sayfalarında yer almasını dilemişti. Ne yazık ki dilekler yetmedi, çekilen acıların etkisi zamanla bulanıklaştı. Savaşın acıları hafızalarda silikleştikçe yeniden savaşlar yapılabilir, politikanın bir uzantısı olarak görülür oldu. Soğuk savaşın yarattığı dehşet dengesi, bir yandan insanlığı ürküten bir nükleer savaşın eşiğinde yaşamaya zorlamış, öte yandan da yapılamazlığını, başlatanla birlikte herkesi yok edecek bir gücün sahibi olmanın anlamsızlığını göstermişti. Aslında 3. Dünya için barış tam olarak hiç bir zaman gelmedi denebilir. İşin acı tarafı bu yeni kuşak savaşların bölgesel niteliği, bir ölçüde savaşın kabul edilebilirliğini sağlıyor. Bazıları savaşın kaçınılmaz, hatta yapılabilir olduğunu, özellikle bölgesel sorunların çözümünde kullanılabileceğini dile getirmiş; savaş, silah, terör Hollywood tarafından estetize edilmişti.
SAVAŞ BİZE HİÇ UZAK OLMADI
Yaşadığımız coğrafya yıllardır dünya güçlerin egemenlik gösterilerine sahne olmakta, yanı başımızda dünyanın en gelişmiş silahları insanlar üzerinde denenmekte, her geçen gün haber kanallarına akıl almaz ölüm haberleri yansımaktadır. Orta Doğu’nun yıllardır kanayan yarası Filistin’de, İsrail yönetiminin ördüğü utanç duvarının ve Filistin toprakları üzerine yeni yerleşim yerleri kurma gayretinin bölgedeki barış umutlarını nasıl söndürdüğünü, her geçen gün tarihî referansları olan bu kutsal bölgelerde bir arada yaşanabileceğini ümit edenlerin nasıl bir hayal kırıklığına uğradığını görüyoruz. Savaşın, gerilimin, çatışmanın olmadığı bir dünyayı hiç yaşamamış nesillerin geleceği nasıl kurgulayacağı endişesi haklı olarak içimizi karartmaktadır.
İsrail dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donattığı ordusuna Filistinli militanları aileleriyle birlikte öldürme emri veriyor; Arap gençleri, üzerlerine doladıkları bombaları hiç tanımadıkları ama nefret ettikleri Yahudileri öldürmek için patlatıyor, Irak'ta hemen her gün onlarca insan bombalı saldırılarda parçalanarak ölüyor.
Ortadoğu'nun tarihî referanslarla da sürekli diri tutulan dinî, etnik ve siyasi coğrafyasının çözümü,Amerikalı stratejistlerin "kuramsal" yaklaşımlarıyla çözülemeyecek kadar özgün bir sorundur ve zordur. Zorluk büyük ölçüde tarih boyunca yapılan müdahalelerle sorunu içinden çıkılmaz hâle getiren bölge dışı emperyalist güçlerin politikasından kaynaklanmaktadır. Bugün çözüm için diplomasi yapanlar, yıllar boyu çözümsüzlüğü çözüm olarak, bir politika aracı olarak bölgede uygulamışlardır. Çözümsüzlük ve kaos, “bölgenin sadece bölge halklarına bırakılamayacak kadar önemli coğrafyasını kontrol edebilmek için gerekli bir düzenleme” olarak sürekli gündemde tutulmuştur.
Amerikan yönetimi Irak'ı, Afganistan’ı tehdit olarak görüyor, Amerikan halkını Müslüman saldırısına karşı korumak istiyordu; oysa şimdi binlerce Amerikan askeri, dilini, hatta alfabesini bile bilmediği bu ülkelerde “tehdit” altında. Üstelik kullandığı ölçüsüz şiddet nedeniyle de sürekli olarak bir nefret nesnesi durumunda.
BARIŞ İÇİN ÇABA GÖSTERMEMİZ GEREKİYOR
Bugün Amerikan anneleri, barışın en önemli gücü olarak seslerini yükseltiyorlar. İngiltere basını, hükümetinin yalanlarını gün ışığına çıkarıyor. Dünyamızın bir barış gezegeni olması için yeryüzünün sorun yumağı olan hemen her bölgesinde büyük özveriler göstererek barış umudunu diri tutan barış gönüllülerine bir saygı selamı göndermemiz gerektiğini düşünüyorum.
- Gösterdikleri çabalarla, derisinin renginden, cinsiyetinden, etnik kimliğinden, dininden, düşüncesinden dolayı kimsenin ayrıma, ayrımcılığa uğramaması gerektiğini ısrarla vurguladıkları için;
- Devletleri birbirinden ayıran sınırların, gümrük duvarlarının insan hakları için geçerli olmaması gerektiğini, evrensel değer yargılarının, insanlığın evrensel kazanımlarının dünyanın her yerinde her şekilde geçerli olması amacıyla gayret gösterdikleri için;
- Kendi ülkelerinin egemenlerinin üretip sattığı silahlarla sakat kalan insanların dramını dünya gündemine taşıdıkları için;
- Nükleer silahlar üzerine kurulacak bir dehşet dengesinin dünyayı felakete götürebileceğini, bu yöndeki bir tırmanışın, nükleer silahlara yapılacak yatırımların silahlanma yarışını azdıracağını ısrarla vurguladıkları için;
- Dünya üzerinde bir bardak temiz su içemeden ölüp giden yüz milyonlarca insanın yaşamını iyileştirebilecek kaynakların, savunma bütçelerinde cömertçe harcandığını gösterdikleri için;
- Irak’tan Afganistan’a varıncaya değin dünyanın her köşesine asker gönderen, gönderdiği askerlerinin bayrağa sarılı tabutlarla döndüğü bir ülkenin barış girişimcileri olarak kendi yönetimlerini protesto edebilme cesaretleri için;
- Her şeyden önce barışın mümkün ve gerekli olduğunu; insanın insanı sevmesinin, yaşamı, doğayı sevip gözetmesinin esas olduğunu bıkmadan haykırdıkları için; bizi birbirimize ve yaşadığımız dünyaya yabancılaştıran, nefret duygularının azmasına neden olan umutsuzluğun değil, farklılıklarımıza saygının temel alındığı bir dünya özleminin içimizde yeşermesine gayret gösterdikleri, bu yolu aydınlattıkları için;
insanlık adına teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.
Yaşanılası bir dünya için yapılan çalışmaları, gösterilen gayretleri bizden uzak bir gezegende geçen bir gerilim filmini izler gibi izlemenin, sadece barış çabalarını onaylayarak destek vermenin, alkışlamanın yetmeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Çocuklarımıza savaşsız bir dünya vadetmiştik, geçmişteki acıların yaşanmaması için çaba sarf edeceğimizi söylemiştik. Şimdi bu çabayı ve duyarlılığı göstermenin zamanıdır. İnsanlık 21. yüzyılda savaşa yol açmadan terörü önleyebilecek birikime sahiptir. Yeter ki istensin. Yeter ki barışa bir şans verilsin.
THOMAS MANN ALMANLARA SESLENİYOR
Burada geçmişten bir sayfayı dikkatinize sunmak, önemli bir Alman yazarın Thomas Mann’ın II. Dünya Savaşı’nın acılı günlerinde kendi halkına yönelik yaptığı konuşmalardan söz etmek istiyorum. Thomas Mann I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Almanya’da yaşananları, Nazilerin yükselişini, adım adım iktidara gelişleri endişe ile izlemiş; 1930’da Berlin’de “Akla Çağrı” başlıklı bir konuşma gerçekleştirmiş ve kültürlü burjuvaziyle sosyalist işçi sınıfının Nasyonal Sosyalistlerin insanlık dışı fanatizmine karşı ortak bir cephede birleşmesi çağrısında bulunmuştu. 1930’larda yazdığı denemelerinde ve verdiği konferanslarında sürekli olarak Nazi politikalarını hedef almış, bir yandan da sosyalist ve komünist ilkelere duyduğu yakınlığı, bu ilkeleri hümanizmin ve özgürlüğün güvencesi olarak gördüğünü dile getirmişti. Yaptığı bir etkinliği anlatırken şunları dile getiriyor:
1930 Ekim'inde, yapıma ters düştüğü halde politika arenasına atılarak, Berlin'deki Beethoven Salonu'nda ve genç Nazilerin gürültülü yarenlikleri arasında, belki de bazılarınızın hâlâ anımsadığı, “sağduyuya çağrı” diye adlandırdığım bir konuşma yapmıştım. İşte bu davranış olumlu bir sonuç getirmemiş olmasına karşın, bir sanatçı olarak gerçekleştirebilme şansına eriştiğim her şeyden daha çok vicdan rahatlığı sağlıyor bana. (Kasım 1941)
Oysa Mann’ı 1. Dünya Savaşı yıllarında ateşli bir yurtsever olarak görüyoruz. Hatta Almanya’nın savaşa girmesini sorgulayan az sayıdaki Alman yazardan birisi olan ağabeyi Heinrich Mann’a duyduğu tepkiyle otoriterliği savunan yazılar da kaleme aldığını biliyoruz. Elbette yıllar içerisinde bu görüşleri evrildi ve son derece başarılı edebiyat ürünleri vermeye başladı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı 1929 yılı dünyanın ekonomik krizle boğuştuğu yıl olarak kayıtlara geçti. Dünya, Avrupa ve özellikle de Almanya’yı zor günler bekliyordu.
Thomas Mann ve ailesi 1933 başlarında İsviçre’de tatildeydi ve Hitler’in şansölye olduğunu duyunca geri dönmeyerek Zürih yakınlarına yerleşti. 1936’da Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Kitapları alanlarda yakılan kitaplar arasındaydı, adı “lânetli sanatçılar” ile birlikte anılıyordu. 1936’da Bonn Üniversitesi 1919’da ona verdiği onursal doktora unvanını geri aldı. (Bu unvan 1949’da geri verilecektir.) Thomas Mann ailesiyle birlikte 1938’de ABD’ye yerleşti ve 1944’de ABD vatandaşı oldu. Savaştan sonra her iki Almanya’yı da ziyaret etti, ancak dönmeyi reddetti. 1952’de Zürih’e yerleşti ve 12 Ağustos 1955’te Zürih’te öldü.
Size bir kitaptan parçalar aktaracağım. Elimizdeki kitap “Dinle Alman Ulusu” başlığını taşıyor. (Çeviren: Niyazi Eröztürk, E Yayınları, Nisan 1991.) İçinde Thomas Mann’ın savaş yıllarında BBC’den Almanca olarak seslendirdiği konuşmalarını kapsıyor; toplam 58 konuşma var. 5-6 dakika süren kısa ama çarpıcı konuşmalar bunlar. Kitaptaki son konuşma savaşın bitiminden aylar sonra 8 Kasım 1945’te, niye Almanya’ya dönmeyeceği ile ilgili son derece çarpıcı, kişisel bir değerlendirmeyi içeriyor.
Bu konuşmaların Almanların kulağına ulaşmasının da ilginç bir hikâyesi var. Önceleri telgrafla Londra’ya gönderilen ve bir spikerin okuduğu bu metinler bir süre sonra karışık bir teknikle bizzat Thomas Mann tarafından seslendiriliyor. Los Angeles’deki NBC stüdyolarında plağa okunan metinler uçakla New York’a gönderiliyor, buradan telefonla Londra’daki bir başka plağa kaydediliyor ve yayına hazır hale getiriliyor. Yapılan tespitler yayının çok geniş bir coğrafyada dinlenebildiğini gösteriyor.
THOMAS MANN’IN GÖZÜNDEN SAVAŞ
Metinler savaşa karşı birer çığlık gibi. Savaşın insanlar üzerindeki etkisini, Avrupa kültürünün, kültürel birikimin bu savaşı önlemeye yetmemesine duyduğu tepkiyi aktarıyor. “Savaş önlenebilirdi ve onun gerçekleşmesi bizler için ağır bir ahlaksal yüktür.”
Bu konuşmalarda acı var, öfke var, hem de şiddetli bir öfke var. İnsanın Türkçeye aktarılırken bazı abartmalar mı yapıldı diyesi geliyor, ancak metnin tamamına sinmiş olan bu duygunun arkasını görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kitapları diğer benzerleriyle birlikte meydanlarda yakılmış, kütüphanelerden temizlenmiş bir aydın olarak Thomas Mann’ın yaşadıkları belli ki böyle bir dili tercih etmesine yol açmış.
Kişiliği ve yapıtları yöneticileriniz tarafından yasadışı ilan edilen bir Alman yazar sesleniyor sizlere! Bu yazarın kitapları, Goethe’den söz edenleri bile, bundan böyle yalnızca yabancı uluslara, onların kendi dilleri ile hitap ederken, sizler için dilsiz ve yabancı kalmaya mahkûm edildiler. Fakat, kendim dönmesem bile, onların günün birinde size geri döneceğini biliyorum. Yaşadığım sürece de, Amerikan vatandaşı olsam bile, bir Alman olarak kalacak ve yedi yıldır bu kaatil saldırganların istekleri doğrultusunda tüm dünyaya büyük zararlar veren Almanya’nın yazgısına üzüleceğim. (Ekim 1940.)
Thomas Mann elbette bir siyasi düşünür değildir, dünyayı bir sanatçı gözüyle algılayan ve tepkisini dile getiren hümanist bir aydındır. Siyasi dozu yüksek konuşmalarında değindiği konuları Nasyonal Sosyalizm başlığını kullanan bir partinin demagojisini deşifre etme çabası olarak algılamak gerekir.
Alman Ulusu! Avrupa, ancak özgürlüğüne kavuştuktan sonra sosyalist olacaktır. Faşizm daha şaşı bakışlarını dünyaya dikmeden sosyal hümanizm kavramı gündemdeydi ve ulaşılması gereken bir ideal olarak görülüyordu. Gerçekten yeni, genç ve devrimci olan bu kavram, ancak bu yalan yılanının başı ezildikten sonra Avrupa’yı içten ve dıştan biçimlendirebilecektir. (28 Mart 1944.)
ALMAN KÜLTÜRÜ VE NAZİLER
Mann’ı tüm dünyaya tanıtan ünlü romanı Buddenbrooklar’ın geçtiği Lübeck’te, Meng caddesinde yazarın dedesinden kalan ve Buddenbrook Evi olarak bilinen evin adı, Nazilerce “Wullenweber Evi” olarak değiştirilmişti. Belli ki Naziler kente gelen yabancıların sürekli olarak bu evi görmek istemelerinden rahatsız olmuşlardı.
Burada bir başka noktaya da değinmenin yeridir. Kitapta, söz konusu evin 18. yüzyıl rokoko tarzında olduğu; oysa Nazilerin adını verdiği Wullenweber’in 16. yüzyılda belediye başkanlığı yaptığı, üstelik Danimarka ile savaş çıkarttığı ve kente çok zarar verdiği için Lübeckliler tarafından pek de sevilmediği ve asıldığı belirtiliyor. Tarihî referansların cahilce kullanılmasının ilginç bir örneği olsa gerek.
Mann, Alman kültürünün, kültürel birikiminin Nazi politikasının ezici hoyratlığı altında kalmasından duyduğu endişeyi dile getirir. Üstünlük iddiasının, üstün ırk saçmalığının yanı sıra üstün kültür iddiasının yanlışlığını vurgulamak ihtiyacını hissediyor.
Vatan sevgisi, bir bireyi olduğumuz ulusun diline, kültürüne ve geleneklerine duyulan yararlı, doğal ve güzel bir duygu, insanlık âlemindeki değişimlere, gelişimlere ve kültürel atılımlara duyulan sempati ile rahatça bağdaşabilen bir sevgi değil miydi?
Bu yüce duyguyu neye dönüştürdü o sapkın Midas, o Nasyonal Sosyalizm? Doğal olarak yalnızca pisliğe! Aptalca kendini beğenmişlik, çılgınca ırk üstünlüğü, kendini putlaştırma, kin, kaba güç ve saçmalığa dönüştürdü o güzel sevgiyi. (Ağustos 1942.)
Alman adı, tüm korkuların, isterik soygunculuk tutkularının, utanç verici kötülüklerin ve aman tanımayan kaba gücün simgesi durumuna getirildi. Öylesine etkili ki bu simge, geçmişte Alman dehasının insanlık âlemine armağan etmiş olduğu büyük, güzel ve sevimli tüm değerlerin anısının bir kin denizine gömülüp yok olmasına yol açıyor. Ve bu kin denizinin yaklaşmakta olan hırçın dalgaları tarafından yutulmamak için, umutsuz çabalarla gerçekleştirmeye çalıştığınız “korku yoluyla güçlülük” ilkesiyle durdurmaya çalışıyorsunuz onları. Yeniden kazanılan Alman onuru budur işte! (15 Ocak 1943.)
Bu kölelik değil, Alman’ları yanlış öğretilerle eline geçirmiş uğursuz bir üstünlük çılgınlığının pençesinden kurtuluştur. Yanlış bir öncüllük ve haklılık sarhoşluğundan uyanıştır bu. Alman kültürü tek ve en üstün kültür değil, yalnızca benzerlerinden biridir ve buna değer vermek onun başlıca özelliklerindendi; ama kibirlilikten ölüyor şimdi! Almanya yeryüzünün en önemli noktası da değildir; bu büyük dünyanın küçük bir bölümüdür o ve Alman ruhunun problemi olan büyük günlük sorunlar gündemdedir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi bir şeytan değildir Alman insanı; ama, sarı bukleli, gümüş zırh kuşanmış bir baş melek de değildir; yalnızca bir insandır o, herkes gibi. Ve bir insan olarak, öteki insanların bir kardeşi olarak yaşamayı yeniden öğrenmelidir. Biz Alman’ların epeydir aptalca küçümsediğimiz “Demokrasi ” sözcüğünün de zaten başkaca bir anlamı yoktur. (1 Mayıs 1944.)
Thomas Mann sürekli olarak sıradan Alman insanının ruhuna değecek cümleler kurmaya, onları yer yer tahrik etme bahasına bunu yapmaya gayret ediyor. Kuzey ülkelerinde oldukça canlı kutlanan, masalsı bir atmosfer içerisinde geçirilen Noel günlerinde onları vicdan muhasebesi yapmaya çağırıyor.
Şimdi bana söyler misiniz; yapılan bunca haksızlık, şimdi yine çocuklarınızla birlikte, belki de çocuklaşarak söyleyeceğiniz o eski ve güzel şarkılara uyuyor mu? O şarkıları söylemiyor musunuz artık? “Stille Nacht, heilige Nacht” yerine bir kasaba gazetesi ve sokak şarkısının karışımından oluşan ve herhangi bir işe yaramaz tembelin masalsı kahramanlığı yalanını yayan o kanlı parti marşını söylemenizi mi buyurdular size? Buna da boyun eğeceğinizden kuşkum yok; çünkü boyun eğiciliğiniz sınırsız ve günden güne bağışlanamaz hale geliyor. (Aralık 1940.)
Elbette içinden çıktığı toplumu çok iyi anladığını söyleyebiliriz. Almanların 1. Dünya Savaşından sonra yaşadıkları ruh hallerini, bunun nasıl aşılabileceğini sürekli işlemeye çalışıyor. Almanların “başkalarınca sevilme isteği” tanımlaması doğrusu çok da yabancı olmadığımız bir başka duyguyu çağrıştırıyor: “Türkün Türkten başka dostu yoktur” önermesindeki yalnızlık hissini...
Kendinizi geliştirebilmek ve benliğinizin derinliklerindeki ruhsal isteklerinizi doyuma ulaştırabilmek için, baş köle rolünü oynayacağınız o kölelik düzenine göre, bu yeni düzende çok değişik olanaklar bulacaksınız. Örneğin, Alman Ulusu’na özgü en güçlü isteği, başkalarınca sevilme isteğini gerçekleştirebileceksiniz. Özendirildiğiniz tüm kötülüklere karşın, bu güçlü duygunun, sevilme isteğinin içinizde hep canlı kaldığını bilmiyor muyuz? İnsanlığın baş düşmanı rolünü oynamayı başaramadığınızı, oynamak zorunda bırakıldığınız bu rol yüzünden ne denli mutsuz olduğunuzu bilmiyor muyuz ki? (Aralık 1940.)
ALMANLAR SAVAŞIN ACILARIYLA YÜZYÜZE GELİYOR
Bu konuşmalardan yaptığım bir derlemeyi kısa alıntılarla size sunmak istedim. Bunlarda savaşın gidişatını takip etmeniz, Almanya’daki sivil halkın buna paralel olarak neler hissettiğini buradan anlamamız mümkün. Örneğin savaşın yön değiştirdiği ve Almanya müttefik bombardımanının etkisi altına girdiği zamanda da konuşmalar devam eder. Durum değişmiştir, Alman kentleri yıkılmakta, sivil Almanlar ölmektedir.
Öç ve ödeme? Evet, sıra şimdi onlara geldi. Çılgınlık ve sarhoşluk, Alman Ulusu’ndan öç alıyor. Kötü öğretmenin ona vermiş olduğu, güç kullanma önceliğine duyulan inanç için ödemek zorunda ve ne yazık ki bu daha yalnızca bir başlangıç. Bugün çektiklerinizin yabancıların zorbalığından değil, Nasyonal Sosyalizm’den kaynaklandığını siz Alman’lara anlatmak gerekir mi? (30 Ekim 1943.)
Müttefik kuvvetleri Almanya’yı işgal etmeye başlamışlardır. Polonya ve Almanya topraklarındaki toplama kamplarına girilmiş kurtarılmış ve ilk defa olarak oradaki insanlık dışı mezalimin fotoğrafları Batı basınında yayımlanmıştır. Nazilerin gerçekleştirdiği insanlık suçlarının Almanlar tarafından ilk defa bütün çıplaklığıyla görülmesinin yaratacağı şokun bu konuşmalarda vurgulandığını görüyoruz. Thomas Mann savaş sonrası Almanya’sının gündemini, Almanya’nın işgalini, bunun Alman insanında yaratacağı tutsaklık duygusunu işlemeye başlamıştır.
Alman’lar, her şeyi bilmek zorundasınız. Önceleri dehşete kapılacak, utanacak ve pişmanlık duyacaksınız. Ama her şeyden önce kin duymanız gerekir; Alman adını Tanrı’nın ve tüm dünyanın gözünde nefrete eşdeğer kılan bu alçaklara karşı! (14 Ocak 1945.)
Gelecekteki yaşam öncelikle, ulusal yaşamın esenliğine değil, Hitler Almanya 'sının öteki uluslara yapmış olduğu korkunç kötülüklerin düzeltilmesine yöneltilmelidir. Giderek genelleşen nefretin önü alınmalı ve zamanla yatıştırılmalıdır. Ama barış, adalet güvencesi, giderek yeniden uyanan yaşamdan zevk alma duygusu, tüm dünyayı yenmek zorunda olan seçkin bir ulus olmak çılgınlığından kurtulmak, ortak kültür çevresine ait uluslarla barışmak ve birlikte çalışmak: Tüm bunlar bugünkü cehennemden daha iyi değil mi? Siz Alman’lar, ruhunuzun derinliklerinde bunun özlemini taşımıyor musunuz? (31 Ocak 1945.)
Felaket büyüktür; ama bu yüzden, “Almanya’nın sonu geldi!” diye bağırmanın anlamı yok. Almanya, genelkurmaysız ve savaş endüstrisiz de yaşayabilir ve mutlu olabilir: Hatta onlarsız daha da hatasız ve onurlu yaşayabilir. (4 Mart 1945.)
Özgürlük kavramına değinen konuşmalarında, örneğin 1942 Nisan ayında yaptığı konuşmada Almanları sivil itaatsizliğe teşvik eden Mann; “Özgür olmak isteyen bir ulus, o an özgürdür!” demişti. Savaşın son aylarında aynı konuya bir başka açıdan tekrar değinecektir:
Özgürlük, politik açıdan bakıldığında, her şeyden önce iç politika ile ilgili törebilimsel bir kavram. Kendi özünde özgür ve kendine karşı sorumlu olmayan bir toplum, dışa karşı özgür olmayı hak edemez: Özgürlükle ilgili konuşmalara katılamaz ve eğer bu anlamlı sözcüğü kullanacak olursa, yanlış yerde kullanır. Alman özgürlük kavramı hep dışa yönelik olmuştur; yalnızca Alman olma hakkından söz etmiş, bunun ötesine gitmemiştir. Ulusal bencilliği şartlara bağlayabilecek, kısıtlayabilecek, onu frenleyerek topluma, insanlık âlemine hizmet edebilecek bir yola yöneltebilecek her tür güce karşı çıkan bir savunma kavramı olmaktan öteye gitmemiştir. Dışarıya karşı inatçı bir bireysellik adına, dünya, Avrupa ve uygarlık ölçütlerine kıyasla, kendi bünyesinde, şaşılacak derecede bağımlılığı, her konuda yönetilmeyi ve körü körüne boyun eğmeyi kabul edilebilir kılmıştır. Askerce buyruklara kesinlikle uymak mantığının kaynağıdır o ve Nasyonal Sosyalizm, dâhili ve harici özgürlük ihtiyacı adına bu oransızlığı, barbarlık özgürlüğü düzeyine çıkarmıştır. (5 Nisan 1945.)
Savaş sona ermiş, Almanya teslim anlaşması imzalamıştır. Artık Almanların onurunun korunması gündeme gelmiştir.
Ama her şey değildir iktidar, en önemli şey ise hiç değildir ve Alman onuru hiç bir zaman yalın bir iktidar konusu olmamıştır. Almanlık, daha önce olduğu gibi, gelecekte de, insancıl katılımlar ve özgür düşüncelerle övgü kazanımına saygı duyacaktır. (10 Mayıs 1945.)
BARIŞA ÖDENEN BEDELLER
Bugün serinkanlılıkla baktığımızda Thomas Mann’ın yaptıklarının çok cesur bir eylem olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Elbette içinden çıktığınız, kültürünüzün, benliğinizin bir parçası olan toplumdan, onun içine düştüğü durumdan rahatsız oluyorsunuz. Yazarlık yeteneğinizi gösterdiğiniz, ürün verdiğiniz anadilinizde kitaplarınız yasaklanmış, hatta yakılmış. Size verilen doktora unvanı bile geri alınmış, üniversiteler, bilim yuvaları artık birer Nazi propagandası üretim merkezleri olmuşlar. Bütün bunlara rağmen, özellikle savaşta gençleri askerde çarpışan bir topluma, yönetimlerine karşı itaatsizlik öğütleyebilmek, kışkırtmak, “düşman saflarındaki bir hain” damgasını yemek için yeterli bir neden. Bu sürecin sonunda iki tarafta da derin bir yara açıldığını görmek gerekiyor. Özellikle savaştan sonraki tutumlarda, yazarın Almanya’ya dönmek ve Almanya’da yaşamak istememesinin arkasında yatan nedenleri anlayabiliyoruz. Elbette savaş sırasında gösterdiği çabaların, propaganda gayretlerinin sıradan Alman yurttaşlarının üzerindeki etkisini ölçmekte yetersiz kalıyoruz; sadece hissedebiliyoruz. Savaş tümüyle kestirilemez, ölçülemez bir altüstlük olarak yaşamı eziyor. Bunun altından nasıl kalkılabileceği, şu veya bu şekilde kalkınca da yaşanan ortak sıkıntıların başka ortak travmaları da beraberinde tetiklediğini, bir tür kolektif suç işleme duygusuyla ortak suskunlukların, dibe atmaların yaşandığını gözlememiz mümkün. Savaş sonrası Almanya’sında, Thomas Mann’ın Almanların gurur kaynağı, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bir yazar olarak yeri tartışmalı olabilir. O artık eskisinden de daha fazla dünya vatandaşı bir yazardır ve öyle de kalacaktır.
Bugün yazarın pek de hatırlanmayan, hatta bilinmeyen bu yönü üzerinde durmak, barış için gösterilen çabalara, ödenen bedellere örnek olabilecek bu yaklaşımını bilinir kılmak istedim.
Bülend Tuna, Kızılcık, Sayı 39, Yaz 2010, s.90-95.
***
DİNLE ALMAN ULUSU!
Thomas Mann
Sekiz yıldır çok zor bir yaşam sürerek savaşan Alman Ulusu ise, açlık ve salgının tehdit ettiği Avrupa’nın ortasında, kendisine yalnızca savaş, bitmez tükenmez mutsuzluklar ve aynı zamanda dünyanın nefretini ve lânetini getirecek olan geleceğe gizli bir ürkeklikle bakmakta. (Ocak 1941.)
Hitler ve onun kundakçı rejimi var olduğu sürece, siz Almanlar, hiç bir şekilde ve kesinlikle barış yüzü göremezsiniz. Umutsuzlukla yapılan bu alçakça saldırılar, şimdiye kadar olduğu gibi, gelecekte de sürecektir: ister sizlere karşı duyulan öç ateşini sürdürmek için, ister, giderek devasa boyutlara ulaşan nefret duygularının sizleri yutmasını engellemek için olsun. Sizleri uyarmanın anlamı, içinizdeki kaygılandırıcı kuşkuları güçlendirmektir. Bundan fazlasını yapamam. (Mart 1941.)
İnsanlık hakkında istenildiğince hor görülü ve kuşkucu düşünülebilir, ama tüm acınılacak yanlarına karşın onun içinde, yadsınamaz ve söndürülemez bir kıvılcım vardır; anlayışın ve iyiliğin kıvılcımı! Kötünün, yalanın ve kaba gücün kesin zaferini kabullenemez, onunla yaşaması olanaksızdır. Hitler zaferinin sonucu olacak olan bir dünya, yalnızca bir evrensel kölelik dünyası olmakla kalmayıp, insanın yüceliğine ve iyiliğine inanabilmenin olanaksızlaştığı, kesinlikle kötüye ait, kötüye boyun eğen bir dünya olacaktır. Böyle bir şey olamaz ve kabul edilemez. Alman Ulusu, önderinin zaferlerinden, yenilgilerine oranla ne kadar fazla korkmak zorundasın? (Nisan 1941.)
Tüm insanlık için geçerli olacak bir barışın gerçekleşmesine engel oluşturan biricik nedenin, Hitler ve onun dünyaya egemen olma düşü olduğunu düşünün: Bu düşünceleri benliğinizin en ulaşılmaz yerinde saklayın ve bırakın, sizlerin ve dünyanın kurtuluşu için olgunlaşsınlar! (Mayıs 1941.)
Nasyonal Sosyalizm denen olgunun Alman yaşamında derin kökleri olduğunu kabul ediyorum. Bu olgu, yıkıcı fesatlık tohumunu hep içinde taşıyan, ama, eski Alman kültürüne ve bilim dünyasına hiç de yabancı olmayan, soysuzlaşmaya açık, bulaşıcı tasarımlardan oluşur. Romantizm olarak nitelendirildikleri geçmiş günlerde aristokrat çevrelerde geçerliliklerini sürdürürler ve o çevrelerce büyüleyici olarak tanımlanırlardı. Sonunda ayağa düştükleri rahatça söylenebilir ve Hitler’in eline geçmek zorunda oldukları için, nasıl olsa ayağa düşeceklerdi. Almanya’nın teknik çağa kusursuz ayak uyduruşu ile birlikte bugün, tüm uygarlığı tehdit eden, çok etkili bir patlayıcı oluşturmuş durumdalar. Evet, Nasyonal Sosyalizm’e dönüşen Alman milliyetçiliği ve ırkçılığının öyküsü, uzun ve ürkütücü bir öyküdür; çok eskilere uzanır o; başlangıçta oldukça enteresan, sonra da giderek bayağı ve ürkütücüdür. Fakat bu öyküyü, Alman bilgeliğinin öyküsüyle karıştırmak, onları birleştirmek, barış için tehlike oluşturabilecek gereksiz bir kötümserlik ve hata olurdu. Sevdiğiniz Almanya’nın, Dürer’lerin, Bach’ların, Goethe’lerin ve Beethoven’lerin Almanya’sının bu badireyi atlatabilecek uzun solukluluğa sahip olduğuna inanacak kadar iyimser ve anavatanını seven bir kişiyim ben. (Ağustos 1941.)
Tüm insancıl değerlerin ayaklar altına alınışı; insanlığı bağlayıcı ve düzenleyici her şeye karşı çılgınca saldırış; öteki uluslar gibi Alman Ulusu’nun da önemsediği tüm maddi ve manevi değerlerin umutsuzca çiğnenişi; dünyaya boyunduruk vurmak ve ırkçılık ideolojisi adına, toptan savaş hükümetinin kuruluşu... Bundan fazlası yapılamaz ve daha ileri gidilemez. (Ağustos 1941.)
… Zararlılıkları artık kanıtlanmış olan gelenekler kadar milliyetçilik kokan bazı geleneklerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir. (Ağustos 1941)
Bu barış bayramında, ışığın bu doğum gününde, rahmetiyle insanlığı ışıklandırmak için aramıza inenin anıldığı bu günde, kendini nasıl hissediyorsun, Alman Ulusu? Eğer yanılmıyorsam, utanç ve sınırsız bir özlemle dolu olmalısınız; pençesinde çırpındığınız anlamsız suçluluktan kurtulmaya, günün anlamını oluşturan insan sevgisi kavramına karşı içinizi yakan utanç duygusundan kurtulmaya, suçsuzluğa, arılığa duyulan özlemle... (24 Aralık 1941.)
Eğer içinizde çaresizlik duyguları kımıldamaya başlayacak olursa, çok iyi olur, iyinin başlangıcı sayılır bu. Çaresizlik, korkakça övünmekten daha iyidir. Çaresizlik, eğer yeterince derinse, ondan diriliş, yeni umutlar ve ışığın yeniden doğuşu kaynaklanabilir. (24 Aralık 1941.)
Bu savaştan sonra Alman Ulusu’nun öteki uluslarla nasıl olup da bir arada yaşayabileceğini kişinin gözünde canlandırabilmesi çok zor ve sürekli bir üzüntü kaynağı. Savaşlar hep vardı ve onları yaşayan uluslar birbirlerine hep zarar vermişlerdir. Ama barış sonrasında, insan belleğinin zayıflığı sayesinde, tüm bu olup bitenler kısa sürede unutulurdu. Bu sefer durum değişik. Almanya’nın yaptıkları, devrimciliğin hayvanca felsefesini uygularken yol açtığı perişanlık, yoksulluk, umutsuzluk, düşkünlük ve manevi değerlerin ayaklar altına alınışı öylesine tüm ölçüleri aşan, öylesine unutulamayacak boyutlara ulaştı ki, ulusumuzun gelecekte öteki kardeş uluslarla nasıl olup da bir arada, dengeli bir yaşam sürdürebileceğini gözünde canlandıramıyor insan. (Ocak 1942.)
“Nazilerin yok edilmesi gerekir” haykırışlarının giderek, “Almanların yok edilmesi gerekir” şekline dönüşmesini önleyerek, ötekilerle birlikte yaşayabilen bir ulus olma özlemini duymuyor mu? Hiç kimsenin birlikte yaşamak istemediği bir ulus, yaşamını nasıl sürdürebilir? İnsanlık âleminin beyinsel ve tinsel yaşamına ve genel kültürüne nasıl katılabilir? (Şubat 1942.)
Eğer bir toplum terörün buzlu zeminine oturtulmuş, bağlanmış ise, o buzun altı çürümüş, kokuşmuş olsa bile o toplum hemen çökmez, bir süre ayakta kalır. Sizleri ayakta tutan zırhın içindeki kokuşmayı açıklamalı mıyım acaba? (Temmuz 1942.)

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma