8 Mart’ın 100. yılı nedeniyle kadının özgürleşme serüvenine kısa bir göz atacağız. Amacımız, gördüklerimizden “ders çıkarmak!” olmayacak. Çünkü, “ders çıkarmak” denilen şey toplumsal mücadelede hemen her zaman, yaptığından pişmanlık sonucunu veriyor. Zaten egemen olan her görüş, muhalif görüşü “ders alma”ya davet ederek hakkından gelir. Sol ders almak yerine “ders verme”yi benimsemelidir. Bizim temel sorunumuz, elbette kadının özgürleşmesidir. Ama akılda tutmak gerekir ki, kadının özgürleşmesi eğer erkeği de özgürleştiren güçlü ve kalıcı bir tarihsel hipotez olabilirse süreklilik ve anlam kazanır.
Yüz yıllık özgürleşmeci kadın hareketinde görünür iki temel eğilim öne çıktı. Bunlardan biri “emekçi kadın hareketi”, diğeri de “feminist kadın hareketi” oldu. Bu iki hareketin birbirine kapalı yürüdüklerini de düşünmemek gerekir. Aynı cinsiyet temeli üzerinde yürüyen hareketler oldukları için bu iki kadın özgürlüğü düşüncesi birbirinden etkilendiler. Ancak, belirleyici olmasa bile diğerinden güçlü ve ses getireni “emekçi kadın hareketi”ydi. “8 Mart” adıyla sembolleştirilen hareket buydu. Emekçi kadın hareketi, kadın emeğinin sömürülmesinin koşullarını erkek emeğinin sömürülmesinin koşullarına eşitlemek için bir mücadele değildi. Sınıf temeline sadık kalan ama aynı zamanda cinsiyet temelli bir özgürleşme mücadelesiydi. Entelektüel alana sıçradığında, kendini emek(çi) kategorisinden koparmadığı halde kolayca feminist muhteva kazanabilmesi, bu yönde büyük bir kapasitesi olduğunu gösteriyordu.
Sosyalist Enternasyonal Kadın Platformu’nun “Kadın Günü”nü belirlediği 1910 yılından sonraki yüz yıl boyunca feminist kadın hareketi ile emekçi kadın hareketi, dişil nehir yatağında birlikte akmış olsalar bile bütünleşmediler, Ama son yıllarda feminist kadın ve emekçi kadın hareketlerinin arasındaki fark, kadınların bilincinde sönümlendi ve kadın özgürlük mücadelesi büyük ölçüde feminist renklerin ağır bastığı bir mücadele haline geldi. Bu sonucu feminizmin üstünlüğü değil, emekçi kadın hareketinin özünde saklı duran feministleşme potansiyeli sağladı. Ancak yine de, “sosyalist feministler” gibi, kendini genel feminist akımdan ayırma gereksinmesi duyan kadın grupları varlığını sürdürmektedir.
Gelelim bugüne: Sağlanmış görece kazanımları bir kenara bırakırsak, bunca yoğun ve yüzyıla yayılan özgürleşmeci kadın mücadelesinin cinsiyet temelinde bir eşitliğe yaklaştığı bile söylenemez. Bu durumda kadın hareketine yeni bir açıdan bakmak ve özgürlük mücadelesini daha güçlü ve daha radikal bir hipotez hâline getirmek zorunlu oluyor.
Şu soruyu soralım: Özgürlükçü kadın hareketi güçlü ve etkili olabilmek için zihinsel planda emekçileşmeli mi, feministleşmeli mi?
Yüz yıllık tecrübeden sonra bugün artık rahatlıkla denebilir ki; feminist olmayan bir kadın hareketi özgürlükçü olamaz, Yaygınlaşmakta olan bu görüşü daha da güçlendirmek gerekir. Güçlendirmenin yolu, kadın hareketinin feminist bir çizgi üzerinde sonsuz radikalleştirilmesinden geçmektedir. Önümüzdeki yılların başlıca sorunu kadınların her kesiminde, ama özellikle emekçi kadınların bilincinde feminizme entelektüel hegemonya kazandırmak olacaktır.
Özgürlükçü kadın hareketini feministleştirme, politikleştirme ve entelektüel alanda hegemonik güç haline getirme kapasitesi, kimse başını sağa sola sallamasın, “Marksist Kadın Düşüncesi”nde vardır. Nedir o halde bu “Marksist Kadın Düşüncesi”?
Şudur: Marksist görüş, “Kadını sosyalizm kurtacak!” diyordu. Bu düşünüş ve kurgu biçimi, kendi içinde kendine engel bir çelişki yaratıyordu. Çünkü eğer burjuva kapsamıyla belli bir olgunluğa varılmamışsa pekâlâ “erkek sosyalizmi!” de olabiliyordu. Yaşanan sosyalizmin, bırakalım kadını, kendini bile kurtaramadığını gördükten sonra sosyalizm ile kurtulacağına hangi kadın inanır? Şimdi bu eski kurgu kadın zihinlerde tersine dönmüş bulunuyor: “Sosyalizm ancak özgürleşmiş kadınla kurulabilir.” Bu olumlu bir gelişmedir. Çünkü Marksizmin feministleşmesini kolaylaştıracaktır.
Ancak feminizmin de kendini Marksizme büyük ölçüde kapatmış bulunduğunu unutmamak gerekir. Kırk yıllık Marksist kadınların feministleşirken Marksizme uzak düştüklerinin, yer yer de ona düşmanlaştıklarının örneklerini çok gördük. Feminizmin kendini Marksist görüşe kapatması genelde kendine savaşacak düşman olarak “erkek(lik)” olgusunu seçmiş olmasındandır. "Erkek(lik)"le savaşmanın bir yanlışlığı yoktur, hâtta erkeği de özgürleştirecek bir hipotez için zorunludur da. Yanlış olan, Marksist görüşün buna kapalı olduğu varsayımıdır. Marksizme ait olup da özgürlükçü kadın hareketinin tarihinde bugün bile hâlâ kutup yıldızı gibi parlayan Feminist-Marksist kadın önderler çoktur.
Burada anlama ve yorumlama sorunu değil, “bilme” sorunu vardır. En doğrusu konuya Marksizmin siyasal ve toplumsal pratiğinden değil, düşüncesinden, örneğin bizzat Marx’ın yaptığı çözümlemeden bakmaktır. Marx‘ta tarihsel “insanlaşma süreci”nin temel dinamiği “insanlığı elinden alınmış” olanlardır. “İnsanlığı elinden alınmış olanlar”ın mücadelesi doğal ve zorunlu olarak insanlaşmaya yönelik olur. Marx bu durumu önce “işçi”de görür. “İnsanlığı elinden alınmış olmak” madem ki insanlığını yeniden ve tam olarak kazanmak için mücadeleyi kışkırtan bir nedendir, insanlığı elinden alınmış olan kadının durumu nedir? Marx buna da bakar. Gördüğü şudur: Kadın toplumdan dışlanmıştır. Toplumda, fakat toplumdan sayılmamıştır. Toplumsal olarak aşağılanmıştır. Kim yol açmıştır kadının bu durumuna. Elbette −ilk bakışta− erkeğin “erkeklik durumu” yol açmıştır. O halde kadınlık durumu aşağılanmışlıksa, erkeğin erkeklik durumu da doğal olarak aşağılık bir durumdur. Tek tür içinde cinsiyet ilişkisinin bir ucu, öteki ucu “öyle” olduğu için “böyle”dir. Yani “kadının durumu” olarak gördüğümüz şey aslında “erkeklik durumu”nun kendini karşıtında yansıtmasından başka bir şey değildir.
Kadının özgürleşmesi için hareket (feminizm) bu nedenle erkeğin karşısında değil, onu da peşinden çekip özgürleştiren bir hareket olarak kurgulandığında Marksizme yaklaşacaktır. “Marksist Kadın Düşüncesi”, feminist düşünceyi de içine alarak etkinleştiren bir Marksist düşüncedir. Tür için en tam özgürlük hipotezi iki cinsi birden özgürleştiren bir hipotez olmalıdır. Bu hipotezi ancak “Marksist Kadın Düşüncesi” oluşturacaktır denilebilir. “Marksist Kadın Düşüncesi” “erkek(lik)” durumunu içine almadan ele alır. Bu, kadının özgürleşmesi için yokedilmesi şart olan bir düşmanın insanlaşmaya dâhil edilmesi anlamını taşır.
Türkiye için bakıldığında yüz yıl boyunca kadının özgürleşmesi bakımından belli başlı üç kulvar gözümüze çarpıyor. Bunların en belirgini kendine “Cumhuriyet Kadını” adını yakıştırandır. Bu hareketi, İslam dininin kadın üzerindeki köleleştirici etkisini aşındırması nedeniyle özgürleştirici sayabiliriz. Kadına kamusal alana giriş vizesi veren tek kimlik olduğu için Cumhuriyet kadını yaygın bir model olmuştur. Ancak bu “kadın modeli” feminizme düşman bir modeldir, bu nedenle feminizmin kapsayıcı olabildiği bugünkü koşullarda kadın hakikatinden uzaklaşmış, gerici bir rol üstlenmiştir. Kendini “devlet kadını” olarak algılamaktadır, zekası “devlet zekası” kadardır ve özgürleşme açısından “kadınlığın yitirilmesi”ni temsil etmektedir. Geleceğe ilişkin hiç bir vaadi kalmamıştır.
Kadının Türkiye’de özgürleşme yolunda izlediği ikinci kulvar “sol”dadır. Bu kulvarda kadının özgürleşmesi emek kategorisine sıkıca bağlanmıştır. Bu durum sol kadın hareketinin feminist bir öz kazanmasını büyük ölçüde geciktirmiştir. Ancak, gecikmeyle de olsa bu sorun bugün aşılmıştır. “Kadın özgürleşmesi emekçi kadının özgürleşmesidir” diyen kalmamıştır. Sol kadın hareketi, “68” gibi, özgürleşmede evrensel boyutları olan bir uğraktan da geçtiği için ortaya önemli bir birikim çıkarmıştır. Sol kadın hareketi feministleştiği ölçüde Türkiye’de kadın hareketinin bundan sonrasına önemli katkı sunabilecek güçlü bir potansiyeldir. Türkiye’de kadının özgürleşmesine dolaylı katkıda bulunan iki genç gelişme kulvarı daha var. Bunlardan biri “Kürt kadın hareketi”, diğeri de “Politik İslami kadın hareketi”dir. Bu iki kulvarda kadının ne yönde ve ne kadar özgürleşebildiği, sıkça tartışılıyor. Burada direkt bir özgürlük çözümlemesi yapılamıyor. Çünkü her iki kadın hareketinde konum değişikliği adeta hızlandırılmış bir süreç olarak yaşanıyor. Yani burada kadın eski format ilişki içinde köklü bir değişim geçiriyor. Bu iki harekette feminist cinsiyet bilinci hâlâ sıkı baskı altında ama dokunulunca patlayacak bir birikim sağladığı da muhakkak. Demek ki Kürt ve İslam saikleri üzerinden politikleştikleri için bu kadınlar, feministleşme açısından artık geri gidemezler. İleriye gitmek zorundadırlar.
Geçmişe bakarak gördüklerimiz her ne olursa olsun, kadın hareketinin önünde yeni bir dönem açılmaktadır. Bu yeni dönemde cinsiyet temelinde özgürleşme rakipsiz olacaktır. Yeni dönem kadın hareketlerinin tümünü feministleştirecektir. Kadın hareketleri feministleştikçe yakınlaşacaklardır.
Bu bir “kestirim” değil, nesnel bir tesbittir; asla “iyimserlik” olarak algılanmamalıdır. Önemli ama çok da zor bir süreç olacağını şimdiden bilmek gerekir. “Marksist Kadın Düşüncesi” adını verdiğimiz yeni zihinsel faaliyet alanı bu süreci çözümlemek zorundadır.
Şu kesin: Kadın hareketinin tüm varyantları feministleştikçe radikalleşiyorlar. Kadın radikalizmi ister istemez saldırganlaşacaktır. Elbette erkeğe karşı saldırganlaşma olmayacak bu. “Erkek” dediğimizden çok daha önemli olan iki tarihsel olguya saldıracaktır radikal hareket. Bunlardan biri, “mülkiyet düzeni”dir, diğeri “aile”dir. Denebilir ki erkek egemen tarihin bu iki temel kurumu yakın gelecekte feminizmin tehdidi altına girecektir. Zaten bu olmazsa kadının özgürleşmesinden söz etmek asla mümkün olmayacak. Dünya mülkiyeti erkeğin olduğu için dünya erkeğin olmuştur. Mülkiyet erkekte olduğu için devlet ve siyaset de ondadır. Kadın hareketi bu mülkiyet düzenini er veya geç yıkmakla mükelleftir. Erkeğin elinden mülkiyetini almadan erkekliğini elinden almak olanaksızdır. Başka bir açıdan aynı mülkiyet düzenine emek hareketi de saldırmaktadır. Geleceğin özgürlük bilinci buradan, özel mülkiyet düzeninin kapitalizmin erkek mülkiyet düzeni olduğunu kavrayacaktır. Kapitalizm “erkek”tir ve erkekliğin yıkılmasıyla eş zamanlı olarak yıkılacaktır.
Kadın hareketinin cinsiyetçilik temelinde radikalleşmesinin tehdit ettiği diğer tarihsel kurum, “aile”dir. Aile, erkek mülkiyet düzenini ayakta tutan devlet ve dinden sonra gelen üçüncü dayanaktır. Kapitalizm bu kurumu çürütmekte ama çürük haliyle bile “kendi temeli olarak” pekiştirmektedir. Yeni ve özgür bir dünya tahayyül belki de kapitalizmden, onun üç temel dayanağını (devlet, din, aile) çökerterek kurtulma esası üzerine oluşacaktır.
Burada uzun erimli bir gelecekten söz edilmiyor. Bugünkü mücadeleden söz ediliyor. Çünkü, kadının özgürleşmesi için yıkılması şart olan kurumsal olgular, ömrünün sonuna gelmiş kapitalizmin bugünkü olgularıdır. Kadın hareketi bu somut hedeflere saldırmalıdır.
“Saldırmak!”
Ne demektir bu? Şiddet çağrısı mı? Demokrasi, insan hakları, kadın hakları, liberal özgürlüklerin genişletilmesi, vb... varken, saldırmak ne oluyor?
Bu soruyu soran bilinç, kesinlikle kadın bilinci değildir. Bin yıllık olguların yıkılması gereğinden söz ettikten sonra şiddetten söz etmemek, özgürleşmenin mutlaka bir bedeli olacağını bilmemek demektir. Özgürlük “göze alınabilen” bir şeydir.
Zekiye Arıkel, Kızılcık, sayı 38 (Kış-Bahar 2010), s. 10-12.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma