Günümüz solu siyasette yok sayılmaktadır. Fakat ‘’eksikliği’’nin de demokrasiler yönünde risk oluşturduğu eklenmektedir. Solun siyasetteki bu feci durumu ‘’hedefsiz’’likle açıklanmaktadır. Bu anlatıma göre sol, ne yapacağını bilmemektedir. Bu genel görüşe sol içinden de yaygın destek geliyor. Ne yapacağını bilmediği, dışarıdan ve içeriden sola söylendikçe, sol bu söylenenlere kulağını açtıkça daha bir ne yapacağını bilmez duruma düşüyor. Kafalar büsbütün karışıyor.

Oysa solun sorunu ‘’ne yapacağını bilmemek’’ değildir. Çünkü günümüzün bütün solcuları, sosyalistleri ve komünistleri ‘’ne yapacaklar’’ını bilmektedirler. Yaptıkları solculuk ve komünistlikle hiç bağdaşmayan solcular bile yaptıklarını bilerek yapmaktadırlar. Fakat geçmişte tarihsel ölçekte büyük işler yaptıklarına bakılırsa bugün pek bir şey yapmadıkları rahatlıkla söylenebilir. O zaman şunu da söylemek gerekir: Sol ne yapacağını bilmekte, fakat nasıl yapacağını bilmemektedir.

Neyin yapılacağını bilmek, fakat nasıl yapılacağını bilmemek, kendini hiçbir şey yapamamak ya da uçucu şeyler yapmak şeklinde gösteren sıkıntılı bir durumdur. Solun tamamı bütün dünyada bu sıkıntıyı yaşamaktadır. Yaşanan sıkıntıyı aşmaya yarayacak düşünce ve pratiğin üretilmesi de ayrıca bir sıkıntı kaynağıdır. Şunu yapalım diyen çoktur, şunu şöyle yapalım diyen yoktur.

Bildiğini nasıl yapacağını bilmeyen solcu ve komünistlerin, nasıl yapılacağını öğrenmek için başvurdukları kaynak, genellikle Marx olmaktadır. Bu da doğaldır, çünkü sol, bildiği ne varsa Marx’tan öğrenmiştir. Bilmediğini, Marx’ta mutlaka gözden kaçırdığımız bir şeyler vardı da biz görememiştik gibi yanlış bir noktadan hareketle, zaten ezbere bildiği Marx’ta araması solda zihinleri açmamaktadır. Marx’ın söylediklerini ‘’ezber’’lemiştik ama anlamamıştık denilse Marx’ı ‘’yeniden okumak’’ elbette faydalı olabilirdi. Ancak, ezberlediği halde gene de yanlış veya eksik anlamış olduğundan hareketle Marx’ı ‘’yeniden okumak’’ başka, ‘’yeni bir açıdan okumak’’ bambaşkadır. Marx ‘’yeni’’ bir açıdan okunmalıdır.

Marx’ı ‘’yeni bir açıdan okumak” ile “su koyvermek” arasında sıkı bir bağlantı vardır. Yirmi beş yıl önce, sosyalist ülkelerde en çok konuşulan şey Marx’ı “yeni bir açıdan okumak” gerektiği idi. “Yeni açı“ dedikleri, sosyalizmi Marx’ın şahadeti altında terk etmekten başka bir şey değildi. Marx’ta “yeni şeyler!”keşfediyorlardı. Marx’ın teorisinin neresine baksalar gördükleri şey, yönetmekte oldukları sosyalizmin, vaktiyle altı kapitalizm tarafından yeterince doldurulmamış noktalarda çöktüğü biçimindeydi.

Marx’ı yeniden, ama bu kez “yeni bir açıdan” okuyarak keşfettikleri yeni şeylerin değişmez ortak özelliği, okuyanı Lenin’den uzaklaştırmasıydı. Marx Lenin’e götürmüştü ama “yeni şeyler” “başka yerler”e götürüyor, Marx ile Lenin’in arasını açıyordu.

Lenin’e götürmeyen, hatta ondan uzaklaştıran ve ona düşmanlaştıran bu “yeni şeyler” teorik şeyler değil, “siyasi şeyler”di. Siyasi şeyler teorik olandan çok daha tehlikeydi, çünkü eldeki sosyalizm tarihsel gelişmesi bakımından toplumsal güvenceye kavuşmamıştı, hâlâ “siyasi” olarak yönetilmekteydi. Marx ile Lenin’in arasını açmak hem sosyalizmin sosyalizm olarak kemale ermesini engellemiş, hem de ileriye gitmenin geriye dönmekten daha zor olduğu zayıf bir tarihsel anda, bir çuval inciri berbat etmişti.

Marx’ı “yeni bir açıdan” okumanın masum bir okuma olmadığı, sonuçlarından, dünya sol düşüncesine ve sol siyasetine, özellikle son yirmi yıldan bu yana hiçbir katkıda bulunmamış olmasından bellidir. Sol siyasetin sürekli gerileyen seyrine ve hem de Marx’ı yeniden okuyanların durumuna bakarak bunu görebiliriz. O zaman şu çıkar: Demek ki Marx, özellikle Lenin’den kaçmak için okunuyor. Bu kesin, çünkü Marx’ın “Lenin’den kaçmak” için okunması “yeni” bir şey değildir ve her zaman aynı sonucu vermiş, dünya solunu krize sokmuştur. Üstelik eski “yeniden okuma”lar bugünkü pejmürde okumalarına göre çok daha parlak ve dâhice yapılmış okumalardı. Örneğin Kautsky de okumuştu, Bernstein da. Bu “derin” ve “yüksek” okumalardan biliyoruz ki, Lenin’den kaçmak demek, düpedüz sınıf düşüncesinden ve sosyalizmden kaçmaktır.

Günümüzün, kavranması güçtür denilen ve solu ne yapacağını bilmez duruma düşüren koşullarını kavramak için arayış içinde olanların Marx’a başvurması, ayrıca yöntemsel olarak da yanlıştır. Çünkü bu aranış, Lenin düşüncesi tarafından döllenmiş olan “reel sosyalizmi” eleştirmek ve ondan uzaklaşmak ihtiyacından doğarak gelişmektedir. Oysa eleştirilmek istenen şey olarak deneysel sosyalizm Marx’ta hiç yoktur. Ayrıca Lenin’den Marx’a dönüş yolunu kapatan diyalektik bir engel de bulunmaktadır. O da Lenin’in, Marksizmi politik bir teori olarak öne çıkarması, tarihin kütüğüne kakmış olmasıdır. Marksizmin siyaset teorisine yükseltilmesi onun nesnelci, evrimci varyantlarından da arındırılmasını gerekli kılmıştır. İnsanın insani varlık koşullarına ve bu dolayım üzerinden de onun her tür pratiğine bir dış gerçekliğin el attığını reddeden öznel idealizme karşı verdiği amansız mücadeleden sonra Lenin, Marksizmi arındırmayı hem haketmişti, hem de artık bunu başarabilirdi.

Eğer bugün deneysel sosyalizmi, daha iyi ve üstün bir teorik sosyalizm ile ikame etmek çok gerekliyse Lenin’in siyasi düşüncesine başvurmak en doğrusudur. Çünkü Lenin’in siyasi düşüncesi, hem de reel sosyalizmi desteklemek, hem de eleştirmek için büyük bir kapasite bahşetmekteydi ve Yirminci Yüzyılda milyarlarca insanın aklından ve dilinden düşmemiş olması bununla ilgiliydi. Reel sosyalizmin en tutarlı ve rasyonel eleştirisi Lenin’in siyasal düşüncesinde mevcuttu. Reel sosyalizm ile birlikte Lenin düşüncesi de gömüldüğü için bugün doyurucu bir reel sosyalizm eleştirisi yapılamıyor. Marx’a geri kaçmaktan amaç da zaten sosyalizmden kaçmak olduğu için Lenin’in siyasal düşüncesinden kaçılıyor.

Lenin’in siyasi düşüncesinden kaçmak, fakat “özgürlükçü sol”da kalmak gibi bir varsayım kuruldu, işliyor. Dünyanın hemen bütün Leninistleri, bu yeni varsayıma katıldılar. Varsayım, kendine katılmayan solu “fosil” saymak gibi bir saldırganlığı da içeriyor. Reel sosyalizmden, devlet sosyalizminden, demokrasisiz sosyalizmden, askerli sosyalizmden, erkek sosyalizminden, ekonomik bakımdan yetersiz bir sosyalist diktatörlükten, vb. kaçayım derken doğrudan “karşı taraf”a kaçtığını farketmeyen bu sorumsuz gidişatın önünü kesmek için ileri sürdüğü tüm “yenilikçi” tezleri Lenin ile göğüslemekten başka çare yoktur. Lenin düşüncesini, Lenin’den uzaklaşınca hayattan uzaklaşmış bu sığlaşmış solun gözünün içine sokmaktan bıkmamak gerekiyor.

Besbelli ki onlara Lenin’i hatırlatınca kıs kıs gülecekledir. Çünkü onlar esasta özgürlük sorunu ile ilgilendiklerini sanmakta ve mevcut konsensüs’ün içine girmekle bunun yolunu da bulduklarına inanmaktadırlar. Fakat her ne hikmetse Lenin’i gömerek gittikleri yerde, Lenin makbulken yakındıklarından bin kat daha özgürleşememekten yakınıyorlar. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur, çünkü yaşadığımız güne ister dünyayı kapsayan en genel çerçeve içinden bakın, ister herhangi bir tekil olayın somut görüntüsünden, eğer gerçekten de “yaşam” denilen hadisenin dokusuyla yakından ilgileniyorsanız, sözün dönüp dolaşıp Lenin’e geri döndüğünü göreceksiniz. Bu da bildiğini nasıl yapacağını bilmeyen sola içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunu gösterecektir.

Unutulan ve kaçılan veya düşmanlaşılan Lenin olunca ilk cevaplandırmamız gereken soru şu olmalıdır: “Niçin 20.Yüzyılda yaşayan bütün insanlar onun adını ezberlemek zorunda kaldılar?” Buna cevap, yaşanan son yüzyılın “politik yoğunluk” bakımından bütün yüzyılların üstüne çıkmış bulunduğudur. Böyle olmasının nedeni ise, tarihten oluşup gelen iki büyük evrensel teorinin dünya hâkimiyeti için eyleme geçmiş olmasıdır. Eylem “politik”tir ve milyarlarca insanı içine çekmiştir. Bu eylem, ideoloji, devlet, siyaset, ekonomi, kültür, sanat, bilim gibi bütün araçların ve hatta yerine göre “taş balta”nın bile kullanıldığı, bir yüzünde kapitalist vahşet, diğer yüzünde özgürlük umudu görülen büyük bir “savaş” olmuştur. Tarihin kendisi sınıf savaşları olduğuna göre bu en büyük savaşı da sınıf savaşı olarak kavramamız doğrudur. Dünya hâkimiyeti için savaşan ve bütün insanlığı kapsar bir yaygınlığa ulaştığı gibi insanın varoluş koşullarına inen bir derinlik de kazanan bu savaşın en öne çıkmış politik dehası Lenin’den başkası değildi. Bilinmesi, sol siyasette biricik kriter olarak benimsenmesi, bundandı.

Kendine saygısını yitirmemiş olan herkes kabul edecektir ki, hangi türü olursa olsun solu Lenin’in düşüncesine bağlayan başlıca bağ ‘’özgürlük sorunu’’ydu. Bu nedenle bugün Lenin’den uzaklaşmak “özgürlük”ten vazgeçmek olmasa da en azından “özgürlük yenilgisi”ne düşmekle ilgilidir. Ne kadar dans ederse etsin, Lenin’den uzaklaşan sol özgürlük düşüncesi, eninde sonunda burjuva gücün köleleştirici etkisine girmektedir. Üstelik bunu, Lenin’e iftira ederek yapmakta ve yaşamaktadır. “İktidardan kaçarak” özgürleştiğini zannetmenin, mevcut iktidar egemenliği altına girmekten başka bir şey olmadığını, en yakınımızdaki solcu örneklerinde, diyelim özgürlükçü liberallerde açıkça görmekteyiz. Bugün tüm hasımları ve ahmak yandaşları tarafından “iktidar hastalığına yakalanmış tutkulu bir siyasetçi” olarak tasviri, sadece Lenin’i yeterince anlamamış olmayı değil, onun düşüncesinde ifadesini bulan somut özgürleşmeyi yok etme hırsını da ele vermektedir. Çünkü, bu eleştiri, başka ve mevcut bir iktidar adına olmasa bile, lehine yapılmaktadır. Lenin gibi, “herkese devleti yönetmesinin öğretmek”ten söz eden birinin hakikaten “tutkulu” biri olması gerekir, fakat bunun tutkulu bir devlet düşmanlığı olduğunu anlamamak için de maksatlı olmak gerekir. Oysa “Devlet sorunu”yla, onu “sorun” sayarak bu kadar çok ve yakından ilgilenmiş olması bile Lenin’in “iktidar” denilen şeyden ne denli tiksinti duyduğunu anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Lenin’de apaçık gördüğümüz iktidar kuruculuğu bir özgürlük sorunu oluşturmazdı, çünkü önemli iktidar kurması değil, iktidarı nerede kurmak istediğiydi.

“Özgürlük” ve “özgürleşme” sorunu Lenin’in siyasal düşüncesinden uzaklaşanların boğazını doğal olarak daha da sıkmaktadır. Burada bir “bit yeniği” var, farkına varılmalıdır. Tamam, üstünkörü bir aceleyle Lenin’e mahkûm edilerek yaşanan Marksist siyasal pratiğin özgürleşme sorununu çözemediğini saptamak kolay bir iş. Fakat niçin Leninci siyasal pratikten koptukça özgürlük ve özgürleşme davasının bunalıma girdiğini, artan özgürleşme davasının bunalıma girdiğini, artan özgürleşme sorunlarını Lenin’in düşüncesinden arındırılmış bir düzleme taşıyarak çözmenin niçin bugün de hâlâ mümkün olmadığını düşünmek gerekir. Özgürlük üzerine tartışma, felsefi bir tartışma olarak da çok önemlidir, fakat eğer sorunun bir sonraki basamağı olan siyasi bir tartışmaya götürüyorsa öyledir. Özgürlük tartışmasını en üst düzeye çıkarmakla ve uzlaşmaz bir kavga konusu yapmakla aynı zamanda en çıplak ve anlaşılması kolay düzeyine de çıkarmış olan, Lenin’dir. Lenin’in yaptığı en hayırlı iş, özgürlük tartışmasını safsata ve kandırmaca olmaktan çıkartıp “özgürleşme siyaseti”ne dönüştürmüş olmasıdır.

Lenin gibi düşünürsek, “Özgürlük!”, evet kim söylemişse, doğru söylemiş, “seçme özgürlüğü”dür. Gerçekten de, seçimi sınırlanmış olan insan özgür değildir. Ama görüyoruz, en ideal demokrasi de bile “seçim”, mevcut olan içinde bir seçim oluyor, “mevcut olan” alabildiğine, örneğin AB’deki kadar geniş olsa bile, ondaki sınırları aşıp tahayyül alanına geçemiyor. Oysa gerçek özgürlük, yani gerçekten özgürlük tahayyül alanındadır. Örneğin, en tam özgürlüğü tanımladığını düşündüğümüz “özgür ve sınıfsız toplum”un seçilmesine asla izin yok. O halde “seçim yapan” bilinç veya birey, mevcut olanı “reddetme özgürlüğü”ne gidemiyorsa, “seçme özgürlüğü”nden yoksundur. Lenin’i “reddiyeci” bir kimliğe büründüren de düşünce özgürlüğünü değil, düşüncesindeki özgürlüğü inatla savunması, tahayyül ettiğini istemesiydi.

Mevcut olanın sınırı içinde tutulan “seçme özgürlüğü”, insanı mevcut olanın unsuru olarak gördüğü için insanın aşağılanmasından başka bir şey olamaz. Böyle bir toplum veya hayat tasarımında insan, fabrika, tarla, ya da hammadde gibi tartılarak ölçülebilir, fiyat konulabilir, kapitalizmdeki örneklerinden de gördüğümüz gibi, bir çırpıda yakılıp yok edilebilir. Özgürlük ise bu tehlikenin farkedildiği yerde ve tehlikenin farkedildiğini gösteren bir tutum olarak başlar. Bu nedenle, özgürleşme arayan insanı kapitalizmin içine çağıran kimse, çığırtkanlıktan başka bir şey yapmamaktadır.

Şunu anlamak mümkündür: Lenin’in siyasi düşüncesinde emsalsiz bir “öz” olarak duran özgürlüğün “somut” olması, onun popüler algılanışını kolaylaştırmış, fakat entelektüel algılanışını güçleştirmiştir. Lenin düşüncesinin bu kadar kışkırtıcı olması, özgürleşme üzerine kurulmuş olmasıyla ilgilidir. Kavramın burjuva kökenine sadık kalınarak Lenin’in özgürlük anlayışına ulaşılmaz. Örneğin Lenin’e ve bir bütün Marksist siyasi düşüncenin özgürlük anlayışına karşı, kendini “radikal” diye tanımlayan magazinsel bir “özgürlük” anlayışı çıkarılmaktadır. Kendine dönük ve daha çok sanatsal faaliyet alanını büyüleyen bir özgürlük algılamasıdır bu. Bu sahici değildir, Lenin düşüncesinin gülüp geçtiği, kendi kendini de yıkabilen “köpük özgürlük”tür, görüldüğü yerde üflenmelidir. Oysa “özgürlük” asla kendinde değil, mevcut dünya ile ilişkisinde radikaldir. Bu nedenle siyasaldır ve ancak eylemle bağ kurabildiği zaman saçmalıktan kurtulur. O halde Lenin’in siyasal düşüncesine erişemeyenler ve onu “eylemci” diye reddederek uzaklaşanlar, aslında gerçek özgürlüğe açılan ufku karartmış olmaktadırlar. Soru şudur: Özgürlük ne işime yarıyor? Özgürlükçü bu soruya somut ve açık cevap veremiyorsa, şarlatan olduğu kesindir.

Lenin’den kaçanların ne yaptığı bilmez durumda olduklarını, büktükçe büsbütün muamma hâline getirdikleri yakın sol siyasi tarihe olan ilgilerinden görüyoruz. Yakın sol tarihin hatalarına kalın vurgularla kendini görünür kılmaya çalışanlar aslında amuda kalkmış olmaktadırlar. Marx’tan Lenin’e gidilirse tarih muamma olmaktan çıkar çünkü mantıksal bir sebep-sonuç dizilişi kazanır. Lenin’den kaçarak Marx’a gidilirse muamma olur. Lenin’den kaçan sol siyasi düşünceyi, ne dediği anlaşılmaz hale düşüren budur. Hâlbuki dikkatli bakmak yeter: İster Marksist açıdan kavransın, ister Sezarist veya Blankist ya da nesnelci-pasifist herhangi bir açıdan, toplumsal durumun tarihî gelişimi her halükarda “karşıtların savaşı” gibi görünecektir. O halde, bugünkü duruma “savaşılarak” gelindiyse, bugünkü durumu geliştirmek veya, hattâ, “savaşsız gelişme” koşullarına geçebilmek de ancak savaşarak mümkündür. Bu da demektir ki, Marx’a da kaçsanız savaştan kaçamayacak, dönüp dolaşıp Lenin’e mahkûm olduğunuzu anlayacaksınız.

“Savaşmak!” Ve niçin?

Lenin düşüncesinin burjuva düşüncesinden aldığı temel eleştiri, “Tarihe amaç biçtiği”, bu amaca erişmek için “tarihi arkadan ittirdiği”dir. Bütün dünya solunun belli bir zaaf anında bu eleştiriye boyun eğmesi “Lenin’den kaçış”ı hızlandırmıştır. Esasında Lenin’e Marx’tan geçmiş bir kavrayışa yönelik olan bu eleştirinin çıkış noktası, “Tarihin kendinde bir amacı olmadığı”dır. Öyledir, Marksistler her devirde “Tarihin özünü ve altında yatan anlamı kavrama isteği” ile suçlanmışlardır. Hattâ Marx’ın “işçi sınıfı”na ontolojik bir statü yüklediği bile söylenmiştir. Demek ki korkulan “amaç” değil, bu amacın işçi sınıfına mal edilmiş olmasıydı. Lenin de Rusya’da Tolstoy tarafından, kapalı köy Komünü içinde ruhunu papaza teslim etmiş âsude insanı atıp, kirli-paslı, giderek “çakallaşmış!” proleteri tutmakla eleştirilmişti. Bu eleştiri bugün Lenin düşüncesinden kendini arındırmış düşünce adamının elinde iyice yüzsüzleşti.

Oysa, Lenin’in siyasi düşüncesinde soyut bir işçi sınıfı olmadığı gibi, böyle bir soyutlamaya dayanarak, tarihe amaç biçmek de yoktu. Lenin kendine ve insana amaç biçmekteydi. Burjuva düşüncenin “Tarihe amaç biçmek” şeklinde formüle ettiği şey, Lenin’in “gerçek gücün insanda olduğu”nu söylemesiydi. İnsanın kendine yabancılaştığı duruma indirilen bu ağır kılıç darbesinin “Tarihe amaç biçme”ye dönüştürülmesi “belli bir amaç için”dir. Nedir bu amaç? Bu amaç, insanı, “tarihi arkadan ittirmek”ten caydırmaktır. Çünkü, tarihi hareket ettiren gerçek gücün kendinde olduğunu keşfetmiş olan insan tarihin ittirilmeden veya ileriye doğru çekilmeden ilerlemeyeceğini de keşfetmiş olan insandır. Arkadan ittirilmeyen tarihin bazen asırlarca donduğu bilinmektedir. Kaldı ki, asıl kavranması gereken, “tarihi arkadan ittirmeyin” diyenlerin bunu niçin hep tarihi sınıfsız bir toplumu kazanmaya dönük ittirenlere, yani belli bir amaç için savaşanlara, üstelik de sanki tarihin liberalizme varmak gibi bir amacı varmışçasına söylüyor olmalarıdır.

Tarihi demokrasiye ve liberalizme doğru arkadan ittirenlere ya da bunlarla tarihin başına bağlama hevesine kapılanlara kulak asmadan insandan yana sabit fikirli olmak lazım. Tarihi insan yapıyorsa, insan kendi yaptığı şeyi arkadan ittirecek güce de sahip demektir. Önemli olan bu gücü kendinde keşfetmesidir. Lenin’in bu gücü “örgüt”te bulduğu sanılır. Hayır. Hiç öyle değil. Lenin’de tarihin kendiliğinden gidişatını kurulmuş bir varsayıma doğru ittirecek güç “kendisi için örgütlenmiş sınıf”tır.

Bugünün “Leninsiz sol siyasi düşünce”sine göre “yanılmaz düşünce” yoktur. Olabilir, ama “yanıltan düşünce” vardır. Burjuva düşüncenin, giremediği yere (katı Lenin düşüncesi) girebilmek için keşfettiği ve “bilimle” donattığı bu safsata dünya solunu neredeyse siyaset sahnesinden silip süpürmüştür. Bu tez karşısında ayakta durabilmek için “aldatılamaz” bir yerde durmak gerekirdi. Siyasi tarihte aldanmaya kapalı bu radikal yeri inşa edebilen ender kişiliklerden biri Lenin’dir. Lenin’in durduğu yerin radikalizmi, “gerçek”ten dahi şüphe etmesine dayanıyordu ve ulaştığı formül şuydu: “Yeterince sık söylenmiş bir yalan gerçek olur.” Lenin aldatılamaz bir yerde durup oradan baktığı için, aldanmamış, aldanmadığı için de aldatmamıştır. Bu nedenle “gerçek kılığına girmiş yalan”ı deşifre etmek için en uygun silah Lenin’in siyasal düşüncesidir.

Lenin’den kaçmanın sınıftan kaçmak olduğunu hatırlamıştık. Bugün dünya solunun neyi, nasıl yapacağını bilmez duruma düşmesinde şu kavrayışın etkisi ihmal edilemez: “Marx gösterdi, Lenin de yürüdü. Her ikisi de işçi sınıfının dünyayı değiştirme gücü olduğu yanılgısına düştüler. Oysa gördük; işçi sınıfının böyle bir gücü yokmuş!” Buna Lenin’de cevap bulmak acaba mümkün müdür? Bilmiyoruz, tartışmakla bilinir veya bulunur ama solun başkalarıyla veya kendi kendisiyle tartışmaktan korktuğu başlıca konulardan biridir bu. Dünyayı değiştirmek ile “işçi sınıfı” arasında kurulan “misyonerce” ilişkinin hala doğru ve geçerli olup olmadığı siyaseten önemini korumaktadır. Birçok Marksist solcunun kafasında reel sosyalizmin çökmesiyle birlikte bu tarih çözümlemesi de yerini “globalist solculuğa” bırakarak çökmüş bulunmaktadır. Kendi yanılgısını Marx’a veya Lenin’e malederek paçayı sıyırma ucuzluğuna soldan bulaşanlar için söylenecek tek şey, Lenin’in “işçi”den, kendilerinin anladığından çok farklı bir şeyi anladığıdır. Leninci siyaset, neyin ne olduğunu anlamayan, sadece kendi çıkarının peşinde koşan kalın kafalı işçilere dayanmıyordu. Aksine, bu tür işçiye dayanan sol siyasetlerin tümü Leninci siyasetin, burjuvaziden bile daha keskin düşmanlarıydı. Lenin’de uvriyerizmin zerresi yoktu. İşçilere ikide bir işçi olduklarını hatırlatan, onlara sömürüldüklerini anlatanlardan nefret etmekteydi. Bunu böyle yapanların dışarıdan gazel okuyan entelektüel dangalaklar olduğunu söylemekteydi. Sosyalistler ile işçi sınıfı arasındaki ilişkinin tamamen ve siyasal ilişki olarak kurulmasını savunmaktaydı. Çünkü kurulu dünya düzenini yerinden oynatacak kaldıracın siyaset ve siyasi mücadele olduğunu biliyordu. Söyle dememiş miydi: “Eğer işçiler, öteki toplum sınıfların her birini, entelektüel, moral ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasi olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenemezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri nüfusun bütün sınıflarının, katmanlarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek sınıf bilinci olamaz. Kim işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir.” (Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yay. 2008. s.80)

Bu noktayı, mesela “Tekel işçi direnişi”ne bağlayarak daha da somutlaştırabiliriz. Sosyalizm denilmiştir sosyalistlerin güttüğü davaya. Güdülen sosyalizm davasının işçiler tarafından genellikle ve başlangıçta, bir maddi çıkar elde etme davası şeklinde algılandığı inkâr edilemez. Ancak bunun suçu işçide değil, işçiye dışarıdan bilinç taşıyanın bilinçsizliğindedir. İşçinin başlangıçtaki yanlış algısı, dışarıdan değil de kendi konumundan gelse bile yanlış bir algı değildir elbette fakat, sorun çıkarması ve yaratması, algının burada, olabilecek en çirkin noktada kalmasındandır. Güdülen davanın doğru tanımlanması bu nedenle önem kazanır. Romalılara maledilen ve herkese doğru gibi gelen bir sözdür: “Önce yemek, sonra felsefe!” Marx Alman İdeolojisi’ne de benzer bir sözle başlamıştı. Ancak bu vurgu insanın toplumsal evrimi içinde hayvanlıktan insanlığa gelişimini doğru kavramamız, “hem yemek, hem felsefe” diyebilmemiz içindi. Tekel işçisine çay-simit ve slogan ikram etmekten daha ilerisini düşünemeyen solcular elbette iyi ve insani bir şey yapmış olmaktaydılar. Fakat işte tam da bunun Leninci siyasal düşünce ile hiçbir alâkası yoktu.

İnsanın topyekûn kurtuluşuna kapıyı açan başlangıç noktası olarak Lenin ve Ekim Devrimi, “elektrifikasyon + işçi iktidarı” dediği için “ekonomizm” ile töhmet altına sokulmuştur. Lenin hakkında böyle söyleyenlerin bunu bugün böyle söylemek için avans bile aldıklarına bakılırsa haklı olmaları gerekir! Oysa Lenin’in en az bilinen yönü, gelecek adına bugünü harcayan anlayışa düşmanlığıdır. Gerçi “somut olanı” her şey için temel soru ve sorun haline getirdiği bilinmektedir ama bunu genellikle “gelecek adına” yaptığını düşünmek yanlıştır. Bolşoy için onarım tahsilatına karşı çıkarak, “Köylerde en basit okullar için bile araçlarımız yoksa, lüks bir tiyatro için büyük paralar harcamamız olacak iş değildir,” demesi budur. Kendi kendini “sanatçı” mertebesine çıkarmış küçük adama bu söz “sıradan ekmeği yüce sanatın üstüne çıkarmak” gibi gelmiştir, hâlbuki burada düpedüz, “bugün”ün “somut insan”ına sağlanmış bir imtiyaz yatmaktadır. Ayrıca tarihî gelişim doğru kavranmadan, onun içinden çıkacak olan sosyalizm de doğru kavranamaz. Örneğin Kautsky, bugün de oldukça merak edilen bir konu olan “Sosyal Devrimden Sonraki Günler”de, “Üretimde en büyük düzen ve planlı yönetim, sanat alanında ise tam anarşi” diyordu ve söylediği, Lenin’in “elektrifikasyon” benzetmesiyle örtüşüyordu. Ne demek “Üretimde en büyük düzen”? İnsanı üretimin sorunlarından, başka bir değişle varoluşun ilkel (doğal) koşullarından koparmak, “insan” olarak açılıp saçılacağı alana geçmesini sağlamak demek. İnsanın kendini ve herkesi doyasıya ve insanca yaşaması demek.

Lenin’i Marx’tan kopartıp mahkûm edebileceklerini düşünenlerin, parça parça yok ettikleri Lenin’den kopardıkları bir parça da onun “parti” ve “siyasi öncülük” hakkındaki görüşleridir. Her halde “iktidar hırsıyla” olsa gerek, Lenin çok ileri gitmiştir. Demiştir ki, “Devrimci teori olmadan devrimci örgütlenme olamaz.” Bunu Lenin’in hangi koşullar için söylediğine bakarsak, yanlış bile olsa bugün de söylemek lazım. Koşullar şuydu: “Gerçekten de bugünkü hareketin gücünün, halk yığınlarının uyanmasında olduğundan ve zayıflığının da devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğundan ileri geldiğinden kuşku duyulmamalıdır.” Tam da bugün. “Halk yığınları uyanmamış”, doğru, ama “devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğu”nun hiç mi rolü yok? Lenin kendinden olmayana öfkelenmekte haklıydı. Çünkü Lenin Marx’tan da, Engels’ten de ileriye gitmişti. Lenin’e göre “düşünce” beynin bir salgısı değildi. Maddenin yüksek (psişik) ürünü olmakla birlikte, maddeye indirgenemezdi. “İnsan bilincinin nesnel dünyayı yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda yarattığını” da görmek gerekirdi.

Lenin yanılmış olamaz mı? Ortalıkta bu kadar “salgı” olarak “düşünce” varken bu soru sorulabilir.

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 38, Kış-Bahar 2010, s. 69-73.