Bu ülkede “askerî vesayet” denilen şey doğrudan “asker” vesayeti değil; 23 Cumhuriyeti’nin baştan beri varolagelen kendine özgü oligarşik iktidar yapılanmasının, içinde askerî olduğu kadar esas belirleyici sivil unsurlar da taşıyan bir enstrümanı. Rejimin sadece bekaasının değil, kendi iç gelişim ve evriminin de sürekli gündemde tuttuğu bir olgu. Âdeta T.C. parlamentarizminin –meşrûiyeti tartışılsa da– şu veya bu biçimde işlevinden vazgeçilemeyen bir aslî bileşeni.
12 Eylül’den bu yana neredeyse 30 yıl geçti. Bu 30 yıldan beri “dört başı bayındır” bir darbe olmadı. Niye olmadığının nedenlerini burada bir bir saymaya kalkmaktansa, olan darbelerle aramızın ne olduğuna bir baksak iyi olacak.
12 Eylül darbecilerinden ve onların bürokrasi içinde olsun, siyasette olsun daha alt kademe adamları ve işbirlikçilerinden bugüne kadar hiç –ama hiç– hesap sorulmamıştır mesela, ya da hesap sorulabileceği ciddiyetle tasavvur dahi edilmemiştir? Niçin?
1967 Yunan faşist cuntasının üyeleri 1974’de devrilmelerinin hemen ertesi günü kodese tıkıldılar ve bir daha gün yüzü görmediler. Öleni orada öldü, bugün yaşayan varsa hâlâ orada yaşıyor. Yani bizde darbecilerin işledikleri darbe suçunun olsun, darbeye zemin hazırlamak ve başa geçtikten sonra işlerini serbestçe görmek için işledikleri sair suçların olsun üzerine, 12 Mart’tan az bir süre sonra başbakan olan Bülent Ecevit’in kendi deyişiyle, “sünger çekilir”ken, komşu Yunanistan’da bambaşka bir siyaset ve devlet pratiği söz konusuydu. Çünkü orada faşistlerin 67’de iktidarı ele geçirdikleri günün hemen ertesi günü, komünistleri ve sosyal demokratlarıyla tüm Yunan solu gibi, önde gelen burjuva siyasetçilerin de büyük çoğunluğu darbeye ve darbecilerin iktidar uygulamalarına karşı gizli-açık aktif direnişe geçmişti. Bu direnişi Cunta devrilinceye kadar yurtiçinde ve yurtdışında ısrarla sürdürmüşlerdi. Bizde ise kendine “demokratik solcu” diyen ve partisi (CHP) darbeden üç yıl önce genel seçimde %40’dan fazla oy almış olan bir önceki başbakan B. Ecevit kendisi, 12 Eylül ertesinde âdet yerini bulsun kabilinden bir uygulamayla 2-3 aylık bir hapis macerası yaşadıktan sonra Cuntanın izni ve tasvibiyle Avrupa seyahatine çıktı, bir çok ülkeyi âdeta Cunta hesabına bir bir dolaşıp her gittiği yerde “Türk ordusu göründüğü gibi değildir!” mesajları verdi. İçeride ise ordunun yaptıklarını, “İçime sindiremiyorum!” demekten başka dişe dokunur (faşist generallerin hışmını üzerine çekecek) hiç bir şey yapmadı. Onun yerine, darbecilerin kapattığı kendi partisinden ayrıldığını ilan edip, aynı darbecilerin gözü altında, ileride her kılığa ve kalıba girebilecek, “Türkiye’ye özgü” yepyeni bir parti girişimi çalışmasına daldı. Demirel ve adamlarına gelince, onlar da hemen araziye uydular ve oradan, uslu uslu, Cuntanın Orhan Aldıkaçtı gibi işbirlikçileri eliyle hazırlayıp halk oyuna sunduğu polis devleti nizamnamesi benzeri 82 Anayasası ve diğer karakuşî yasalar ve uygulamalarla belirlenen icazet sınırları içinde geleceğe mâtuf kendi siyasi parti örgütlenmeleri ile meşgul olmaya koyuldular.
Öyle yaptılar, çünkü “demokratik solcu” Ecevit de, “hür demokratik rejim yanlısı” Demirel ve adamları da darbeyi rejimin siyasete az çok olağan ve lüzumlu bir müdahalesi olarak görüyorlardı. Ayrıca, darbeye direnmeye “çarelerinin yetmeyeceği” de ortadaydı, doğru, ama biri (Demirel) 27 Mayıs olayını, öbürü (Ecevit) 12 Mart’ı kendi politik kariyerlerine âlet etmekten öte darbe karşıtı hiç bir eyleme kalkışmamakla o çaresizliği, geleceğe de mâtuf olarak, kendileri yaratmış ve, “Sivil siyasetçiler işi boka sarınca ordu darbe yapmakta mâzurdur,” anlayışını rejimin meşrûiyetinden sual olunmaz bir geleneği olarak benimsemişlerdi.
Bir de, darbeden sonraki 30 yılı “12 Eylül karşıtı” sıfatı altında yaşayan belli bir yazar-çizer-düşünür takımı vardı. Onların da (söz gelimi kimi anlı şanlı Cumhuriyet gazetesi yazarları) darbe ertesinin sıcak günlerinde ve darbe anayasası tartışılırken sergiledikleri darbe karşıtlığı –”oldu mâdem, her şerde bir hayır vardır” anlayışıyla– darbecilere ülke yönetiminde işleri şöyle değil de böyle yürütürlerse daha doğru ve herhalde daha Atatürkçü davranmış olacaklarını söyleyip akıl hocalığı yapmaktan ibaretti.
12 Eylül askeri cunta hareketinin arkasında ABD ve NATO ile genel dünya sorunları bağlamında kritik ilişkiler ve dış finans-kapital merkezlerinin dayatmalarının yanı sıra, ülke ekonomisinin o sırada ulaşmış olduğu kapitalist gelişme aşamasının ihtiyaçları bağlamında da gündeme gelmiş olan 24 Ocak kararlarının “sâlim ve uygun” bir ortamda hayata geçirilmesi gibi Saikler olduğu biliniyor. Bunlar ve kulaklara su kaçıracak cinsten çok daha fazlası da (darbeye zemin hazırlayan “anarşi” ortamının kasten ve mahsus resmî ellerce devreye sokulup son güne kadar sürdürülmüş olduğu) bilinince, Cunta anayasası ve o ana-yasa uyarınca gündeme getirilen yasal mevzuatın ve uygulamaların, sonraki 30 sene boyunca, başa geçip giden onca sivil hükümet tarafından uygulanagelen yönetim düsturları olarak büyük ölçüde varlığını korumasında anlaşılmayacak bir şey kalıyor mu?
Kalmıyor!
Evren ve cuntasının, ipleri T. Özal ve prenslerinin eline devir ve emanet edip geri çekilmesinin ardından yıllar geçtikten sonra iki üç yılda bir Cunta’dan dostlar alışverişte görsün kabilinden hesap sorulmasını isteyip duranlar olmadı değil, evet; ama onlar da bunu, faşist generallerin yerine geçen baş işbirlikçi Özal ve onu izleyen –tıpa tıp aynı tıynette olmasa da aynı yolun yolcusu– başka hükümetlerden beklemekle yetindiler.
Deniz Baykal geçen yıl bir ara, “K. Evren yargılansın!” diye ortaya bir lâf atınca, Cuntanın getirdiği %10 barajlı seçim yasası ve sair yasal mevzuat sayesinde 8 yıldır ülkenin her hâline ve potansiyeline dilediği gibi tasarruf etmekte olan Başbakan Erdoğan, “Bırakın, sululuk etmeyin!” demedi mi? Haklıydı. (Haklıydı da, aradan birkaç ay geçmeden Anayasada değişiklik paketine bu önerinin aynısını koyarak niçün tükürdüğünü yalamayı tercih ettiğini anlayan varsa beri gelsin!) Baykal’inki, mahallenin kabadayısı kocayınca maraza çıkarıp yiğitlik taslayan yeni yetme mahalle delikanlısının yaptığından başka bir şey miydi? Kaldı ki, hadi K. Evren’i çıkardınız yargı önüne, orada sigaya çektiniz, doğduğuna doğacağına pişman ettiniz diyelim; 12 Eylül cuntası 12 Eylül günü TBMM’yi ıskat edip yönetime el koyuncaya kadar –ülkenin sokakları kan götürürken, İstanbul’da 16 Mart 78’de Üniversite kapısı önünde 7 öğrenci üniformalı ve sivil polislerce göz göre göre katledilirken, Maraş’ta yüzlerce Alevi yurttaş linç edilip öldürülürken, Ankara’da bir evde 7 TİP’li genç resmi sıfatları çok geçmeden açığa çıkan katillere (herkese ibret olsun diye) boğazlatılırken, 77 yılı 1 Mayıs’ında Taksim’de işçiler ve sendikacılarla sosyalist gençler ve aydınlar faili hiç de meçhul olmayan bir katliama uğratılmış, iki yıl sonra Abdi İpekçi can dostu Başbakan B. Ecevit’in gözünün içine bakıla bakıla katledilmişken, ve ele geçen kaatil Sıkıyönetimin elinden besbelli ki yine Sıkıyönetim elemanlarınca yağdan kıl çeker gibi alınıp kaçırılmışken, vb..., vb... ve “şartların biraz daha olgunlaşması için” Cunta harekete geçme gününü ertelemekteyken– iktidar gaspının hedefini, modalitesini ve lojistiğini kapalı kapılar ardında generallerle baş başa belirleyip tezgâhlayan Turhan Feyzioğlu, Coşkun Kırca, Adnan Başer Kafaoğlu gibi kişilerin başını çektiği sağlı-sollu siyaset ve devlet ricali ile darbe ertesi generaller adına iş başı yapan Amiral B. Ulusu hükümetinin saçları cumhuriyet hükümetlerinin hizmetinde ağarmış şahsiyetlerden de (gerekiyorsa post-mortem) hesap sorulması icap ettiği Baykal’ın ya da başkalarının aklından geçiyor muydu? Ya da 82 Anayasası gibi bir ucube hukuk metnini ciddi ciddi oturup kotaran Orhan Aldıkaçtı ve yardakçılarıyla öyle bir anayasa metnine onay vermekten geri durmayan “Kurucu Meclis” sıfatlı heyette vazife gören bürokratlardan, basın temsilcilerinden, sendikacılardan? Ya da K. Evren Cuntasının gözbebeği YÖK’ün mucidi ve kurucusu İhsan Doğramacı gibi adı son 30 yıldır dört bir tarafta hayırla ve hayranlıkla anılagelen ve daha geçenlerde öldüğünde millî kahramanlara lâyık merasim ve dövünmelerle defnedilen kişilerden? Giderek, Cunta işini görüp gittikten sonra bir kaç yıl değil, 30 yıl aynı anayasayla, o aynı anayasanın getirdiği %10 barajlı seçim yasası, evlere şenlik Partiler Yasası, Milli Güvenlik Kurulu, Terörle Mücadele Yasası, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (sözde kaldırıldılar ama aynen devam ediyorlar. Şimdiki adları: Özel Yetkili Mahkemeler), Olağanüstü Hal, vb... türü kurumlar ve pratiklerle bu ülkeyi yönetip insanlarına kader biçmeyi üzerlerine demokratik” vazife bilen Ecevit’lerden, Demirel’lerden, Erbakan’lardan, M. Yılmaz’lar, Çiller’lerden ve şimdi başımızdaki şu ya da bu isimli zevattan?
Arada T. Özal gibi tam T.C.’lik bir fenomen de var, elbette: faşistler başa geçmeden önce 1,5 yıl içinde Demirel hükümetinin bakanı olarak Genelkurmay’da Evren ve şürekâsına düzenli ekonomi brifingleri vererek generallerin takdirini ve onayını aldıktan sonra Cunta hükümetinde başbakan yardımcısı sıfatıyla iş görmeye oturmuştu. Daha sonra her yanıyla şaibeli, seçim denilmek için bin şahit isteyen 83 genel “seçim”ini “kazandığı” için başbakan oldu ve bir kaç yıl sonra Demirel’lerin, Ecevit’lerin ve daha başka binlerce yurtdaşın siyasi haklarının geri verilmesini referandum yoluyla önlemeye hayasızca teşebbüs edip, ardından 1989’a kadar C.Başkanı sıfatlı Cunta başıyla el ele icrayı hükümet etti. 89 yerel seçimi sonrası ülke çapında temsilî destek oyunun %20’nin altına düşmüş olduğu biline biline T.C.’nin en tepesine C.Başkanı diye oturdu... İstanbul’da 27 Mayıs darbesi kurbanı Adnan Menderes’in mezarına yüz metre mesafede gömülü olduğu “anıt mezar”ının ileride müminler uğrağı kutlu yatıra dönüştürülmesini kimsenin yadırgamayacağı bugünden anlaşılan öyle nev’i şahsına mahsus, ABD/NATO muhibbi bir âdem!
T. Özal öleli neredeyse 20 yıl oldu. Ortalık hâlâ onun hayranlarıyla dolu. Kelli felli entelektüel tipler. Birçoğu 20-30 yıl öncesinin keskin “proleter devrimci”si ya da Atatürkçüsü. Onu Cumhuriyetin ikinci “yenilikçi” bânisi saydıklarını saklamıyorlar. Otuz yıl öncesinin çağa uyumsuz, köhnemeye yüz tutmuş Türkiye’sini ekonomisiyle, siyasetiyle, toplum yapısıyla yeniden yarattığını düşünüp söyleyen, yazan parlak ve bilgiç kanaat önderleri (Mustafa Sönmez’in Cumhuriyet’te bir yazısında sözünü ettiği “pabucumun demokratları”)! Saymaya kalksanız bitiremezsiniz!
Özal, Demirel’le birlikte, 24 Ocak kararlarının mimarıydı. Türkiye’nin “çağın ruhu”na ve gereklerine uyum sağlayabilmesinin yolunu açan “mutlu” sürecin o kararlarla işlemeye başladığında bütün T. Özal hayranları bugün hemfikir. İyi de, K. Evren Cuntası 24 Ocak’ın üzerinden daha bir yıl geçmeden iktidarı gasp etmedi mi? Bir kaç yıl öncesinden de başlayarak bunun hazırlıklarına girişmemiş miydi? İlk işi 24 Ocak sürecini sürdüreceğini ilan etmek ve Turgut Özal’ı bu sürecin yürütücüsü olarak Cunta hükümetine başbakan yardımcısı yapmak olmadı mı? Aynı Turgut Özal’ın ekonomi ve siyasette ve o arada dış politikada gerçekleştirdiği için hâlâ daha onca övgülerle göklere çıkarılmasına neden olan “transformasyon” Kenan Evren Cuntasının dayattığı anayasa vesair yasalar sayesinde her türlü sınıfsal ve kitlesel demokratik direniş imkânı yok edilerek, ülke sathı olağanüstü hallerin, sıkı-yönetimlerin, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin karakuşî yetkilerine teslim edilerek mümkün kılınmadı mı? Cunta daha baştayken, sonra da daha 4-5 yıl o transformasyonun hayata geçirilmesi sürecinde onca insanın akan kanı, çektiği işkence acısı, hapishanelerde ya da sürgünlerde yitirilen yılları neydi? Ne içindi? Bunların hepsi, T. Özal ve yardakçısı bütün o sivil bakanlar, genel müdürler, bilmemne daire başkanları, ticaret ve sanayi odaları yönetimleri, TÜSİAD’çı kodamanlar ve şu bu eliyle yürütülen transformasyona helâl idiyse ne içün helâldi? Lâfı uzatmaya ne gerek var? Öyle turşu, böyle perhiz! Turgut Özal baş tacı edilsin ama Kenan Evren yargılansın! T. Özal’a düzülen övgüler K. Evren’in ve 1980 12 Eylül faşist darbesinin baş tacı edilmesi değil midir?
Kenan Evren’i devlet ya da C. Başkanı (her hâlûkarda Cunta başı!) olarak boğazda evinde ağırlamakla övünen bir Özal hayranı, Mehmet Barlas, hâlen her Allahın günü TV’de ve yandaş gazete Sabah’ta millete âmiyâne demokrasi dersleri veriyor. Cuntaya zamanında nasıl kelbî yalakalık ettiği yüzüne vurulunca, oturup edebiyle özeleştiri yapacak yerde yavuz hırsız misali demediğini bırakmıyor. Bugünkü iktidarın işlediği her suçu, her ayıbı, “N’apsınlar? Onlardan öncekiler de öyleydiler,” diyerek mâzur göstermeye kalkıyor. Birileri demokrasinin millete böyle birisi tarafından böyle öğretilmesinde fayda mülahaza ediyor olmalı ki, ona bu imkânı parasını ödeyerek sağlıyorlar!
Bir de Nazlı hanım var. Senede elli defa bir punduna getirip 12 Eylül günlerinde nasıl 1,5 ay “gece yatısı” hapsine mahkûm edilerek “zulüm” gördüğünü anlatmaktan bıkıp usanmayan muhterem! 12 Eylül ertesinde cuntaya açıkça hulûs çakmış olmasını, öyle yapmasaydım kocamın gazetesi kapatılacaktı diyerek mazur göstermeye çalışıp kahramanlık taslıyor. Çok zor bir dönemmiş. Cuntanın bir yanağını okşamadan öbür yanağına fiske bile vurulamıyormuş! Belli bir dengeyi tutturmak zorunluluğu varmış. Kocasının gazetesinin de illâ yayımlanması gerekiyormuş, yoksa bundan hem kendisi (kocasının işleri) hem de bütün Türkiye (herkes) zarar görürmüş... Ne zaman? Diyarbakır cezaevinde, Metris’de, Mamak’ta binlerce genç insan, sendikacı, işçi, aydın yurtdaş akıl almaz işkenceler altında ezilirken. Yüzlerce üniversite hocası 1402’lik edilerek sokağa atılırken. Otuz kişi Cunta mahkemelerinde göstermelik duruşmalardan sonra bunlar soldan, şunlar sağdan denilerek idam edilirken, darbe günlerinde canını kurtarmak için yurtdışına kaçan onca insan yurtdaşlıktan çıkarılmış, sürgünlerde yaşarken...
Nazlı hanımın Cuntanın iktidar gasbına mukaddem günlerde muhtemel bir darbe teşebbüsünü haklı göstermeye daha o zaman ne denli teşne olduğu da her gün kaleme aldığı, birilerini bir şeyler yapmaya açıkça tahrik ve teşvik eden emek ve öz-gürlük düşmanı yazılarından belliydi. Daha önce 12 Mart döneminde açıktan açığa gazetesinde ve el altından İstanbul’un yüksek rütbeli general ağır-lama meraklısı sosyetik meclislerinde nasıl 12 Mart cuntacıları ve şerikleri adına kamuoyu oluşturma faaliyeti yürüttüğü de bilinmeyen bir şey değildi.
Nazlı hanım o zamanlar ısrarla, hiç şaşmadan askerleri sola ve solculara karşı harekete geçip onları ezmeye çağırmış ve teşvik etmiş birisidir. Askerlerin yaptıklarını karşı çıkılıp mahkûm edilmesi gereken demokrasi karşıtı eylemler olarak görmemiş, bilakis, demokrasinin korunması için zorunlu bir müdahale saymıştır. S. Demirel ve arkadaşları gibi sair işçi/emekçi düşmanı burjuva siyasetçilerin askerler elinde uğradıkları muameleye demokrasiyle bağdaşmaz diyerek karşı çıkmıştır sadece. Kendisinin “demokrasi ve özgürlük” uğruna mücadelesi bundan ibarettir. Cunta dönemlerinde solculara, sendikacılara, devrimci öğrencilere karşı işlenen cinayetleri ve her türlü suçu protesto eden tek bir çıkışı yoktur. Bugün o zamanki halleri yüzüne vurulduğunda, pişkin pişkin gerdan kırıp, “Ama o zaman komünizm tehlikesi vardı!” demekten de utanmayacak birisidir.
Bu davranışların hiç birisi kişisel karakter, zaaf, yanılgı ya da bencillik örneği değil. Hepsi, askerî zorbalığa kerhen boyun eğiyormuş gibi yapıp onunla yol arkadaşlığından geri durulmadığının kanıtları. Bir başka deyişle, aktif sınıf işbirliği ya da sınıf çıkarlarının askerî vesayette buluşması. Askerî vesayette sivillerin (sivil toplum mihraklarının) payının olması askerleri halka karşı suç işlemekte ya da suç işlemek için gizli-açık tezgâh kurmakta mâzur göstermez. Ama o vesayette üniformalı askerin işgal ettiği yerin arkasına sığınıp işlerine geldikçe ona mahalle çocuğu tarzı kafa tutuyormuş gibi boy gösterenlerin gerçekte darbeyle ve darbecilerle iş ve gönül birliği içinde oldukları bilinmeli ve bu gerçek her fırsat ve vesileyle yüzlerine vurulmalıdır. Askerî vesayetin asker uygulayıcıları, K. Evrenler filân, öylelerini silah zoruyla peşlerinden sürüklemiş değiller: cuntacılar kendilerinde vehmettikleri Nazlı hanım gibilerinden gördükleri teşvikle mücehhez olarak çıktıkları yolda halka, demokrasiye, özgürlüğe onlarla birlikte kastettiler; ellerindeki silahla onların düşman bellediği yurtdaşları ezdiler, yaşadıklarına pişman ettiler. Bu insanlar aramıza durup dururken gökten zembille düşmüyor. Hepsi ve her biri her zaman ve her fırsatta, her yaptıklarıyla, ağızlarda “Sivil toplum!” diye gevelenen burjuva çıkar ve fikir kumpasının aktif ve seçkin temsilcileri.
Askerî vesayetin yapısal çerçevesi üzerine bir çarpıcı örnek daha vermeden geçmeyelim. Toplumda şu veya bu vesileyle yıllar yılı bir tür “bilge kişi” mertebesine çıkarılıp şayanı dikkat bir itibar hâlesine büründürülen Vehbi Koç’un Cunta anayasasının hazırlanıp topluma dayatılması arifesinde K. Evren’e yazdığı mektuptan şu cümleler: “İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır... sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüsleri engellenmelidir. Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Tarih: 3 Ekim 1981). Bu aynı Koç’un oğlu Rahmi Koç da bundan kısa bir süre önce (Haziran 2008), “Biz sanayileşmede Güney Kore’den geri kaldık, çünkü orada diktatörlük vardı bizde yoktu. Önüne gelen otomotiv fabrikası açtı, o yüzden yeterli ve gerekli dünya standartlarında sermaye birikimi gerçekleşemedi,” diyordu.
Daha önce, 12 Mart darbesinin hemen ertesinde de zamanın “açık sözlü” endüstri baronlarından biri, Halit Narin, “Şu son yıllar işçilerden, sendikalardan çekmediğimiz kalmadı, şimdi gülme sırası bizde!” demişti.
21. Yüzyılın “yükselen gücü” Türkiye’de işittiğini, okuduğunu anlayana.
*****
Kenan Evren Cuntası başa geçer geçmez en başta bütün yargı organlarının temsilcileri –Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, Danıştay, Sayıştay üyeleri, hepsi– ve onları takiben yüksek bürokratlar, cümle devlet erkânı beş generalin karşısında tebrik kuyruğuna girdiler, sonra da her fırsatta beş generalin karşısında hazırolda durdular. Hiç birini Cuntanın eli silahlı adamları kulaklarından tutup öyle yapmaya zorlamadı. Hepsi ne yaptılarsa seve seve yaptılar. Çok geçmeden Cunta’nın, Turhan Feyzioğlu, Coşkun Kırca, Adnan Başer gibi “ileri gelen vatansever” kişilerle el ele çalışıp günün ihtiyaçları ve “çağın ruhu” doğrultusunda esaslarını belirlediği, Koç’lar, Eczacıbaşı’lar, Sabancı’lar ve sair sermaye sahiplerinin ihtiyaçları, istekleri ve uyarıları doğrultusunda tasarlanan yeni anayasa (“Demokrasinin bir daha kesintiye uğramamasını sağlayacak olan anayasa!” diyordu K. Evren buna) üyeleri merkez ve taşra bürokrasisinin tepe noktalarından derlenen sözde bir “Kurucu Meclis”in mutî ve heveskâr ellerine emanet edildi. O günden bu yana esas itibariyle sürüp gelen o anayasanın demokrasi bir daha kesintiye uğramasın diye ne gibi hükümleri topluma ve yurtdaşlara dayattığını burada bir kere daha sayıp dökmeye gerek yok. Çok iyi biliniyor. “Demokrasi”nin 30 şu kadar yıldır sahiden de 12 Eylül tarzı bir kesintiye uğramamış olması, K. Evren cuntasının 1983’de sözde bir seçim yapıp idareyi baş yardakçı T. Özal’ın eline –başına yine de Kenan Evren’i dikerek– emanet etmesinin ardından geçen bütün o yıllar içinde gelip geçen sivil iktidarlar, Demirel’iyle, Ecevit’iyle, Erbakan, Erdal İnönü, Baykal’ıyla ülkeyi yönetmek için ellerinde öyle bir anayasa olmasını tarihin ve talihin kendilerine bir lûtfu saydıkları için değildiyse ne içindi? Asker korkusu ve dayatması nedeniyle idiyse, “devlete ve millete hizmet” yolunda siyaset yapmaya heveslenenler askerden neden o kadar çok korkmuşlardır; ellerinde pekâlâ yeterli anayasal yetkiler ve imkânlar, yeterli parlamento çoğunlukları varken o anayasada zaman zaman dostlar alışverişte görsün kabilinden değişiklikler yapmakla yetinmişlerdir?
Bugün ülkeyi asker vesayetinden arındırmaya sözde gayret etmekte olan Milli Görüşçü/Fethullahçı karışımı takımın da o zaman yaptığı başka bir şey değildi. Hepsi ülkeyi komünist tehdidine açacak olduğunu söyledikleri “anarşi”den kurtardığı için Kenan Evren Cuntasına minnettar ve müteşekkirdiler. (Dolayısıyla da o “kurtuluş”a hazırlık olarak her gün 15-20 insan canına mal olan “12 Eylül öncesi anarşi”yi maharetle sevk ve idare et-tiği için de Cuntaya müteşekkir ve minnettardılar!) Cuntayı, ayrıca ve hassaten, getirdiği zorunlu din dersleri ve İmam Hatip Okulları uygulamaları nedeniyle bağırlarına bastılar. İktidar gasbına değil direnmek, en ufak bir itiraz bile akıllarından geçmedi. Geçtiğine dair en ufak bir belirti var mıydı? Vardı diyen çıksın söylesin! Kaldı ki, 1960’ların, 70’lerin Komünizmle Mücadele Dernekleri, aynı işi gören İlim Yayma Cemiyetleri, Türk Ocakları, MTTB gibi gerici/İslamcı karışımı yuvalarda yetişenlerin kendileri gibi oğulları ve torunları etrafında, bugünkü AKP hükümetinin muhkem kadro havuzunu oluşturan yığılışmanın yükü nerden nasıl devşirildi ki? Cemil Çiçek’ler, Nevzat Yalçıntaş’lar, Korkut Özal’lar, Mustafa Erdoğan’lar, Melih Gökçek’ler, vb... Cuntanın kanatları altında geleceği birlikte kurma planları yapmaktaydılar. Fethullah Gülen Efendi Kenan Evren’e ve cuntasına övgüler düzüp minnetler arzediyordu: “Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz... Karakol, sükûnetin, huzurun ve emniyetin remzidir. Ondaki düzen, huzur ve orada gözlerin uyanık oluşu, umumî emniyet ve muvâzenenin en büyük teminâtıdır. Ondaki kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felâkettir.” (Fethullah Gülen’in 1/10/1980 tarihli yazısından).
Çok söylenir, durmadan tekrar ve tekrar söylenir: “Cunta 82 Anayasasını halka zorla onaylattı. %92 kûsur kabul oyunun nedeni budur,” denilir.
Hayır, efendim! Daha önceki 1961 Anayasası halkın %40’ı aşan red oyuna rağmen kabul edilmişti, o oylama daha yeni dikilmiş üç idam sehpasının gölgesinde yapıldığı halde... Demirel’lerin, Ecevit’lerin, Türkeş’lerin, Erbakan’ların 1980’lerin başı Türkiyesi’nde –Eylül Cuntası’nın onca vahşetine rağmen– o kadarcık da mı sözleri geçmiyordu? Hakikaten isteselerdi, Türkiye gibi bir toplumda feleğin onca çemberinden geçmiş onca siyasî ne yapıp edip Cunta’ya şu kadarcık olsun bir çelme takmanın bir yolunu bulamazlar mıydı? %92 kûsur oy Kenan Evren’e ve anayasasına zor altında verilen oy değildir; halk Kenan Evren Cuntası bir an önce gitsin de kurtulalım diye de vermemiştir o oyu. Bir an önce gitsin de biz işimize bakalım diyenlerin hesabıdır o. Polis devleti nizamnamesi benzeri anayasayı gelecek için kendi yararlarına yatırım olarak görmüşlerdi çünkü. Hepsinin pekâlâ içine sinen bir anayasa söz konusuydu. 82 Anayasası için halk oylaması, Ertuğrul Özkök gibi insanların, “Oh, asker nihayet geldi, anarşinin ardı kesildi, her gün sokaklarda yirmi insan ölmez oldu, kurtulduk!” heyecanı ve sevinciyle faşist cuntayı kutsadıkları bir atmosfer ve kamuoyu baskısı altında yapılmadı mı? Yaşar Kemal bile bir kaç yıldır yaşadığı İsveç’ten darbenin ertesi günü dönmüş, “Artık canımdan korkmadan yaşayabileceğim, onun için koştum geldim,” demişti!
Öte yandan 83’de yapılan uyduruk ve göstermelik genel seçimde askerlerin adayı orgeneral ve partisinin uğradığı hezimette asker sözüne riayet etmenin genel kural olmadığını, her seçimde “harikalar” yaratmasıyla ünlü Türk seçmeninin de öyle bir anayasayla ülke mukedderatının hangi ellere emanet edilebileceğini (nasıl olduysa?!) pekâlâ bildiğini göstermemiş miydi?
Askerî vesayetin sırrı buradadır. Ardındaki temel olgu ve saik, gecikmiş burjuva cumhuriyetin ve o dolayımla ülke nüfusunun hâlihazır ve potansiyel tüm hayat damarlarına el koyan sermaye ve mülk sahibi sınıfların varlık/egemenlik koşullarının sürdürülmesidir. O koşullar tehlikeye girmedikçe ya da gerektirmediği sürece askerî vesayet adına kendi başına askerin (aklından olmadık şeyler geçse de) elinden bir şey gelmez. Darbe filan olmaz, söz gelimi. 2002 yılından sonra bir kaç yıl bir sürü darbe planının düşünülüp edilip de rafa kalkmış olması bundandır. Hiç birine, teşebbüs dahi edilmediği anlaşılıyor. Çünkü hepsinin iç ve dış sivil siyaset ayağı eksik kalmıştır. Şu hâle bakın, önüne gelen çıkıp, “Darbe filan olmaz. Olmayacak. Çünkü darbenin koşulları yok!” diyor. Böyle abukluk nerede görülmüştür? Niye birileri de çıkıp, “Ne demek darbenin koşulları yok? Olsa ne olacak?” demiyor! Demez. Askerî vesayetten kurtulmayı sağlama yolunda o vesayete karşı verilecek kavganın esas alanı sivil toplumun kendisidir. Askerî vesayetle ve onun ürünü darbe geleneği, hırsı, alışkanlığı vb... ile –ne derseniz deyin adına– alâkalı her türlü melanetin yatağı orasıdır. Onca darbe içinde en solda görülen 27 Mayıs hareketinin kendini radyolarda yüksek perdeden “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız!” nakaratıyla ilan etmesi boşuna mıydı? NATO’su da, CENTO’su da sapına kadar sivil siyasetlerin soğuk savaş cephesindeki askerî paktlarıydı.
Başta 27 Mayıs olmak üzere bütün darbelerin ardında genel olarak Batı (NATO), özel olarak ABD desteği ve hatta inisiyatifi olduğu doğrudur. Ne ki hiç birinde tek yeterli faktör bu olmamıştır. Her darbenin ardındaki esas belirleyici etken, ülke sosyal yapısı ve egemen sınıf çıkarlarıyla ABD’ye bağımlılık arasındaki ilişkidir. Darbe fikri ve “ihtiyacı” sivil toplumun bağrında doğar, beslenir ve dal budak salar. Askerler de durumdan vazife çıkarırlar! Askerin darbe yapıp yönetime el koyması genel hatları itibarıyla rejimin bir süre için asker üniforması giymesidir. Sivil yönetimler sık sık genel ve yerel sıkıyönetime –ihtiyaç baş gösterdiğinde– kucak açmaktan geri durmamışlardır. 85 yıllık Cumhuriyet’in kaç yılının İstanbul, Ankara, İzmir ve özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde sıkıyönetim ve olağanüstü hâl altında geçtiğini hatırlayın. Türkiye Cumhuriyeti bir askerî diktatörlük müdür? Ülkenin ve dünyanın hâlihazır durumunda, Türkiye’de şimdiki kapitalist düzen sürdükçe ve o düzeni tarihe gömmeyi amaçlayan bağımsız işçi sınıfı siyaseti, ardındaki potansiyelin hakkını vererek ve verdiğini dosta düşmana göstererek gerekli ileri atılımı gerçekleştirmeye koyulmadığı sürece, vesayet sürer. Adı ister askerî olsun, ister sivil.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti o vesayeti işlevli kılan, kendisi de o vesayete dayanarak iş gören, işlevini yerine getiren bir yapıya sahiptir. Yani öyle bir cumhuriyettir. Bunun içindir ki darbe yapan askerden hesap sormak kimsenin aklına gelmez, gelecek olursa da kimse bunu ciddiye almaz. Kenan Evren cuntasından hesap sormaya kalkan tek tük savcılar olmuştur, biliyoruz. Hepsinin yolu en baş-tan sivil yönetimlerce kesilmiş, kendileri böyle bir işe kalkıştıklarına kalkışacaklarına pişman edilmişlerdir. Bunun nedeni asker korkusu değildir. Cumhuriyet’in işini, işlevini bozmaya kalkışanlara karşı Cumhuriyet’in sahiplerinin aldıkları tedbirdir. Cumhuriyet’in kendini koruması, kollamasıdır. Hesabı sorulan ya da sorulacak olan, olsa olsa, işte şu sıralarda olduğu gibi, yapılmamış, hattâ teşebbüs dahi edilmemiş darbelerin ardındaki niyet ve tasavvurdan ibarettir.
Alın size tipik bir darbe hikâyesi (asker işi mi sivil işi mi olduğunu siz söyleyin!):
Bir süredir Bülent Ecevit’in de Ergenekon örgütü tarafından öldürülmek istenip istenmediği tartışması gündeme düştü, değil mi? Ecevit’in 99-2002 koalisyon hükümetinin ne gibi bir komployla nasıl düşürüldüğünün ilginç bir hikâyesi var. Bilinmiyor değil ama pek dillendirilmiyor. Süreç –ünü büyük siyaset allâmelerinden Cengiz Çandar’ın 2000 yılında bir makalesinde açıkça ilk işaretini verdiği gibi– ABD’nin Irak macerasına “hazırlık olmak üzere” başlatılmıştı. Ecevit’in sadık gölgesi Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a G. Kurmay’dan en üst rütbeli bir heyet gelmiş, “Bir şeyler yapın da Ecevit’in Başbakanlığı sona ersin, yerine siz geçin!” demişti. Başı o zamanki G.K. Başkanı İsmail Hakkı Karadayı çekmekteydi. Bu biliniyor. Ecevit birden rahatsızlanıyor. O rahatsızlık, bir hastanede (hâlen Ergenekon’dan yargılandığı söylenen Mehmet Haberal’ın hastanesinde) “iflah olmaz” bir hastalığa dönüşüyor. Aynı günlerde medyada, başını Aydın Doğan grubunun çektiği, “Ecevit hasta, kendinde değil, iyileşeceği yok, çişini tutamaz halde!” diye Emin Çölaşan ağzı bir kampanya patlak veriyor. Ecevit hastaneden kaçarak canını zor kurtarıyor. O arada daha başka neler olduğunu da biliyoruz. Nasıl bir ekonomik krizin patladığını, krizi atlatmak için Amerika’dan çağırılıp burada ekonominin işleyişine el koyan Kemal Derviş’in ortalığı nasıl karıştırdığını, kendini Ecevit’in veliahdı bilen İsmail Cem’in bir an önce “tarih yapma” hevesine kapılıp çevirdiği dalavereler ve sonunda ülkenin kaderini üç yıla yakın bir süredir elinde tutmaya karanlık bir süreçten geçilerek lâyık görülmüş DSP adındaki yeniçeri müfrezesinin ortadan ikiye bölünerek, o arada ANAP’ın başı Mesut Yılmaz tarafından kolpaya getirilip ayaklar altında kalacağı korkusuna kapılan Devlet Bahçeli’nin de kanına girilerek ülke biçare Ecevit’in, “Bu bir intihardır, arkadaşlar, ne yapıyorsunuz!” feryatları arasında palas pandıras erken seçime götürülüyor. Bu erken “seçim” tezgâhının içinde TÜSİAD, ordu üst yönetimi, Aydın Doğan medyası, Erbakan’a ihanet edip “değişim geçirme özgürlüğünü kazanmış”, Erbakan’ın deyişiyle Amerika tarafından “büyülenmiş” Milli Görüş’çü bir takım (T. Erdoğan, B. Arınç, A. Şener, A. Gül dörtlü çetesi) var. Belirleyici lojistik destek Nur cemaati külliyesinin en canlı, en aktif, en zengin, en iş bilir/bitirir, kılıç kuşanır dalı Fethullahçılardan sağlanıyor. 95 Seçiminde yüzde 10’un az üstünde bir oyla Meclis’te nal toplayan Ecevit’in partisi 99’da yüzde 22,4’e varan bir ani yükselişle iktidar olurken, iki buçuk yıl sonra yüzde 1,5 oya inip yerle bir oluyor! Seçimi kazanan, bir buçuk yıl önce kurulmuş AKP’nin lideri T. Erdoğan! Lâkin Erdoğan’ın milletvekili olması mahkeme kararıyla engellenmiş. Bir yolu bulunuyor, Yüksek Seçim Kurulu hâkimleriyle CHP Başkanı Baykal’ın da içinde olduğu gıllı gışlı bir manevrayla önce Siirt’ten milletvekili seçilmesi, sonra da başbakan olması sağlanıyor.
Sonrası, malum hikâye...
*****
27 Mayıs bir kaç albay bir o kadar binbaşının iradesinin değil, hızlı ve müstakar bir sanayi atılımına hazır hâle gelmiş, köylü ve tarım ağırlıklı oy dalgalanmalarının olumsuzluklarından âzâde kalmayı özlerken, iki yıl önceki 1958 büyük devalüasyonun sonuçları ve ortaya çıkardığı kısa ve uzun vâde yeni perspektifleri değerlendirme gereğiyle karşılaşan iç dinamiklerin, o zamanki ABD yönetiminin soğuk savaş koşullarında Menderes/Bayar iktidarına artık güven duymamasında somutlanan dış dinamikle buluşmasının ürünüydü. İlk teşebbüs nerden gelirse gelsin, İnönü’nün CHP’si ile onlarla saf tutan sanayiciler ve sanayi çıkarına eklemlen-meye başlayan orta sınıf aydın kesimin aktif desteği olmadan darbe kendine çıkış yolu bulup gerçekleşemezdi. Nitekim 14 Mayıs seçiminden çıkan sonucu hazmedemeyen bir kaç üst rütbeli subayın darbe niyet ve girişiminin kökü seçimin hemen ertesine ve 52 yılına kadar gider. Gider ama, orada kalır. “Halk düşmanı” bürokrasinin sembol ismi Cumhurbaşkanı İsmet Paşa (İnönü) 1950 yılı Mayısında böyle bir şeye iltifat etmemiştir! İşin sırrı asker bürokratların kafalarındaki, zihniyetlerindeki Atatürkçü, ben-merkezci, darbeci takıntıda değil, 1945-60 arası sürecin maddi koşullarındadır. Tarihin seyri toplumsal/siyasal aktörlerin “iliklere işlemiş, değişmez” psikolojik/ideolojik saplantılarıyla açıklanamaz. Bambaşka maddi dinamikler vardır işin içinde. Aynı İsmet Paşa’yı 10 yıl sonra 27 Mayıs darbesindeki sorumluluk payından gelin de sıyırın, sıyırabilirseniz! 1957 genel seçim sonuçları, 61’de yapılacak yeni genel seçimde DP’nin pekâla iktidarı elden kaçırabileceğini göstermişti. 27 Mayısçıların darbe emrivâkisi hiç bir CHP’liyi “niye bizim işimize karışıyorsunuz?” diye itiraza sevketmemiştir. Niye? Çünkü 27 Mayıs olayı doğrudan bir asker komplosu değil, sivillerin askerlerle birlikte gerekli görüp ülke gündemine aldıkları bir komploydu.
Bu nedenledir ki 27 Mayıs olayında darbe sonra-sının gelişmeleri, genelde, CHP’lilerin ve CHP’ye yatkın sivil kamuoyunun uygun gördüğü istikamette olmuştur. Darbeyi derinleştirmeye kalkan 14’ler (Türkeş) hareketi CHP direnince akim kalmıştır. Albay Talat Aydemir Başbakan İnönü’ye karşı iki kez kendi başına bir şeyler denemiş, başaramamıştır.
Bakınız, 27 Mayıs’ta Menderes’i ve iki bakanını darbeci askerler astılar diye bilinir, değil mi? Te-vatürdür! İnfaz olayı o zamanki Komite ve ordu içinde çoğunluğun iradesine karşı küçük bir azınlık grubun emrivâki baskınıyla gerçekleşti. O emrivâkiyi besleyen ve ardında duran örtülü/açık bir dolu sivil baskı grubu vardı. “Düşük DP’liler”den en az iki düzinesinin asılması gerektiğine dair, üç yıl ön-cesine kadar o aynı DP’lilerle aynı partide en üst yönetici mevkileri işgal etmiş olan Fuat Köprülü, Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş gibi şahısların dahi (inanmayacaksınız, tabiî, kolay mı?) o günlerin basınında çarşaf çarşaf demeçleri yayınlanıyordu. Açın bakın, göreceksiniz. Yine zamanın DP karşıtı basınında, “Adalet Divanı” duruşmaları bitmek üzereyken, koca koca manşetlerle, Yassıada’ya elli tane tabut gönderildiği haberlerini 27 Mayısçı askerler Babıâlî basınına zorla yayınlatmıyorlardı. Darbe öncesinde polisin eline düşen kimi nümayişçi gençlerin öldürülüp cesetlerinin kıyma yapıldığı rivâyetinin o günlerin Babıâli koridorlarında değil de, G.Kurmay’ın kriptolu odalarında çıkarıldığını farzetmek için özel bir neden mi vardı? Bu hikâyenin bir ucunun, hattâ, İstanbul Sıkıyönetiminin yasakları nedeniyle gazetelerin kimi sayfa ve sütunlarının beyaz çıktığı günlerde İngiltere’den doğrudan İngiliz hükümeti denetimine tâbi– Türkçe yayın yapan BBC’ye kadar uzandığını bilen bilir.
Yassıada Adalet Divanı denilen hukuk ve adalet ucûbesi, darbenin ilk günlerinde bir an önce sahneden çekilip işleri İsmet Paşa’nın “mâhir” ellerine teslim etmeye hevesli askerlere İstanbul ve Ankara üniversitelerinin –başta bütün hocaların hocası Sıddık Sami Onar olmak üzere– saygıdeğer prof’ları tarafından dayatılmıştı: bu adamları yargılamaz ve en ağır cezalara çarptırmazsanız hareketinizin meşrûiyetine gölge düşer, bir kaç yıl sonra da sizlerin başınıza ne hâller gelir bilemezsiniz diye resmî tebliğler çıkarılmıştır.
On yıl sonra içinde ne idüğü kendinden menkul “sol” eğilimler taşıdığı söylenip duran 9 Mart teşebbüsü niçin başarılı olamadı da elebaşlarının bir çoğu aynı kişiler olan 12 Mart onun ardından bastırdı? 12 Mart Memduh Tağmaç’ların, Faik Türün’lerin başının altından mı çıkmıştı? Yükünü almaya başlayan “ithal ikâmeci” sanayi çıkarı, 61 Anayasasının sağladığı bazı imkânların da katkısıyla başını kaldırmaya başlayan işçi sınıfının yolunu kesmeyi devletin âcil ve kat’i gündemine taşımaya 1963’de işçilerin grev hakkı kanunla tanındığından beri kararlıydı. Sonradan TÜSİAD’ı oluşturacak olan sanayi baronlarıyla S. Demirel’in başını çektiği siyaset bezirgânları ikide birde ağız birliğiyle, “Bu anayasayla bu ülke yönetilemez!” diye bas bar bağırıyorlardı. 12 Mart’tan iki ay sonra sola ve solculara karşı CHP’li başbakan Nihat Erim eliyle o acımasız Balyoz Harekâtı’na girişilirken bir yandan Dünya Bankası’ndaki yüksek memuriyetlerini bırakıp gelen kimi parlak iktisatçılarla kurulan meşhur “Aydınlar Kabinesi” işleri ele alıp memlekete çeki düzen vermeye hazırlanıyor, öbür yandan Meclis’te, muhtırayla alaşağı edilen Demirel’in partisinin oyları ve Ecevit’e karşı orduya ve TÜSİAD’a sığınmayı yeğleyen bir kesim CHP’linin fiilî ve moral desteğiyle 61 Anayasasının özgürlükçü sayılabilecek ne kadar hükmü vardıysa hemen hepsi iptal ediliyordu. Nihat Erim’ler, Turhan Feyzioğlu’lar, yine Coşkun Kırca’lar, anti-komünizm hummasıyla coşan bütün o gerici/faşist karması cemaatler kalabalığı ve Güven Partisi ardına yığılan Atatürkçü devlet ve siyaset erkânı, onların ayakları arasında Nazlı Ilıcak gibi tipler, hepsi yine işin içindeydiler.
Bir hatırlatmaya daha gerek var: 9/12 Mart teşebbüslerinin her ikisinin de elebaşlarından Faruk Gürler Paşa 73 yılı başında görev süresi dolan Cevdet Sunay Paşa yerine Cumhurbaşkanı Paşa olmak isteyince ne oldu? Ardında o sırada CHP’yi ele geçirmiş olan Ecevit’e rağmen darbenin derinleşme-sinde yarar gören yabana atılamayacak bir CHP’li ve CHP yanlısı destek vardı. Gürler Paşa’nın aday-lığının bütün formaliteleri tamamlanıp da Mecliste oy verme günü gelince bütün omuzu kalabalık ordu üst kademesi seyirci localarının doldurmuştu. Gürler Paşa, seçilmek için gerekli 318 oyun 288’ini alan bir başka paşanın, Demirel’in partisi AP’nin sempatizanı Tekin Arıburnu’nun ardında kalarak gürledi gitti! Askerin dediği olmadı. Gerçi askerin “tam ne dediği” belli değildi ama –G.K.Başkanı Semih Sancar Paşa’nın Gürler’in C.Başkanı olmasını istemediği söyleniyordu– “askerin ne istediği”, besbelli, mevcut koşullarda Meclis çoğunluğunun ve onun ardındaki dinamiklerin isteklerinden soyutlanabilir bir şey değildi.
12 Eylül’ün önünün ardının ne olduğunu daha önce gördük.
Daha sonra “28 Şubat”, Çevik Bir Paşa ve hempalarının arkasında Milli Görüş ve Erbakan’dan gocunan bütün o “tedirgin” ya da “damarına basılmış” Cumhuriyetçi/Laik kamuoyu velvelesi, onun da ardında bir yandan “İstanbul-taşra” arasındaki ekonomik çatışmanın vuzuha ermeye başlamış olması, öbür yandan kapalı kapılar ardında yeni stratejik konseptler geliştirmekte olan NATO’nun hasseten Ortadoğu ve Türkiye’ye yönelik tertip ve baskıları olmasa nereye kadar 28 Şubat olabilirdi? Erbakan-Çiller koalisyonunu, ve onun ardından Erbakan’ın kendi partisini, “Aman asker gelecek, hepimizi kesecek” korkusuna kapılan bir kaç düzine siyaset adamı mı böldü parçaladı? “Pazara kadar değil, mezara kadar!” diye âlâyu vâlâ ile Refah Partisi’ne üye yazılan Aydın Menderes’i askerler mi sırtına namlu dayayıp kavganın göbeğinde başka bir âlâyu vâlâ ile partisinden istifa ettirdiler? Susurluk olayı münasebetiyle sol kamuoyunda parlayan o sağlıklı, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” hareketi nasıl oldu da (içinde taşıdığı hangi potansiyellerin etkisi altında) Erbakan-Çiller hükümetinin devrilmesine katkı hareketine dönüştürüldü?
Geçiniz, efendim! “Resmî tarih”in sandık odasında rengi solmuş asker üniformasından başka bir şey görmeyen veya göremeyenler ne dünü, ne bugünü anlayabilirler. Yarını da şaşıracaklardır.
2002 seçimi sonucuna kadar varan süreç ise Erbakan’ın “büyülenmiş” müridlerinin hidayete erip Amerika karşıtı tantanalarını kursaklarına gömmelerini ve 2001-2002 krizine K. Derviş müdahalesini kapsar. 2002’de tek başına iktidar olan AKP’li dörtlü çete ülkeyi az daha bir muz cumhuriyetine çevirmek üzereyken 1 Mart tezkeresi olayında esas olarak CHP’nin direnmesi sayesinde (“yiğidi öldür, hakkını inkâr etme!”) vartayı atlattıktan sonra K. Derviş’in kurduğu ekonomik/finansal yapıdan ve siyasetten milim sapmadan bugünlere kadar geldi. Yepyeni ve taze bir iktidarla iş görmeye hevesli büyüklü küçüklü iş ve sermaye çevreleri global finans kapitalin kanatları altında düşük döviz kuru/yüksek faiz politikalarıyla, rekorlar kıran ithalatla şişen ekonomik büyüme ve görülmemiş cari açıklarla bunlara eşlik eden planlı, metotlu bir yolsuzluk furyası eşliğinde alabildiğine zenginleşmenin yolunu tuttular. 2007 genel seçimi arifesinde zamanın G.K.Başkanınca kaleme alındığı söylenen meşhur e-muhtıra, seçime doğru yükselişe geçmiş olan Atatürkçü “Cumhuriyet mitingleri” akımına âdeta kasden ket vurarak AKP oyunun %47’ye kadar tırmanmasında yabana atılmayacak ölçüde etkin oldu.
Evet, askerî vesayet asker/sivil egemen güçler karmaşasında T.C. rejiminin istifadesine sunulmuş, “meşrûiyeti” rejimin temsil ettiği, koruduğu ve kolladığı çıkarlardan menkûl bir enstrümandır. Bu sorunu son zamanların moda söylemi “değişim” ve “değişime direnen statükocu güçler” tarzında ele alıp irdeleyerek doğru ve sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu söylem bir yanıyla küreselleşmeci vahşi kapitalist dinamiklerin, bir başka yanıyla –daha spesifik olarak– ABD’nin dünya çapında sözde “üstün/süper güç” konumuna odaklanmış güç tapıncı zemininde belirlenen bir ideolojik hezeyan ve takıntıdır. Bu takıntının ardında ne denli işçi sınıfı düşmanı ve sosyalizm karşıtı bir mevzilenmenin sırıttığı dünyada ve ülkede neyin ne olduğunu izleyip görenlerin malûmu olsa gerektir.
Halim Togan, Kızılcık, sayı 38, s.53-62.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma