Türkiye’de şiddet belirgin biçimde artmakta. Daha da artacağı düşünülmekte ve bundan korkulmaktadır. Nereye varabileceği konusunda fikir yürütenlerin çizdikleri gelecek resimlerinin en iyimser olanları bile tüyleri diken diken etmektedir. Etnik, dinî, kültürel ve ideolojik kaynaklı kanlı iç çatışmaların kapıda olduğuna işaret edenler çoğalmaktadır. Konu siyasal alanda da ana tema hâline gelmiştir ve 2007 genel seçimine bu sıcak atmosfer içinde gidilmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili süreçler Türkiye’de şiddetin, ilerlemiş bir hâmilelik dönemini ima etmektedir. Ancak fikirler ve düşünceler daha ileri gidememekte, bu noktada durmaktadır. Türkiye hâmile ise, ne doğuracağını bilen bulunmamaktadır. Bugünden bilinemeyen bu husus, 22 Temmuz seçim sonuçlarının öyle değil de böyle tecelli etmesine havale ediliyor.
Yükselen şiddetin nedenlerine bakıldığında durum değişmektedir. Türkiye’nin içinden bakan bilim, siyaset ve medya çoğunluğunun gösterdiği neden başka, Türkiye’nin dışından, dünyadan bakanların gösterdiği neden başkadır. Bu da, ayrıca, yükselen şiddetin nedenleri ve kaynakları konusunda kafa karıştırmaktadır. Gerçi içerden bakanlar da Batı’nın yüksek düşünce araçlarını ve siyaset dilini aynen benimseyip kullanmakta, birbirinden çok farklı nedensel kaynakları ve amaçları olan değişik şiddet biçimlerinin hepsine birden “terör” demeye getirmektedirler; şiddetin üstüne bu tanım temelinde gidilmesini istemektedirler. Bu da çok doğru ve doğal bir şey gibi gözükmektedir. O zaman elbette, bu eğer terör ise, onun üzerine, tekeli devlette tek meşrû şiddetle gitmekten başka bir yol bulunmuyor ve bilinmiyor. Türk devlet ve siyaset yapısı zaten toplumsal olayların üzerine, tekelindeki şiddeti hattâ çoğu zaman meşrûiyet sınırını aşan ölçüde kullanarak gitmeye teşne olduğu için sonuç ateşe benzin dökmekten başka bir şey olmuyor. Bu durumda düşünmek gerekir: Türkiye’deki toplumsal şiddet eğiliminin toplumsal sonuçlar yaratmaya aday bir dinamiği var ve bunun ne olduğunu anlamak için olaya değişik açılardan yaklaşılmalı.
Batı’nın düşünce ve siyaset araçlarını kullanarak Türkiye’nin içinden bakanlar nasıl şiddetin kaynakları konusunda çok laf edip hiçbir şey söylemiyorlar ise, bizzat Batı’nın kendisi de, az laf ediyor ama o da hiçbir şey söylememiş oluyor. Batılı Türkiye gözlemcilerinin ve analistlerinin Türkiye’de tırmanan şiddetin nedeni hakkında görebildikleri tek şey, buna “laik”ler ve “İslamcı”lar arasındaki çatışmanın yol açtığıdır. Türkiye “laik”ler ve “İslamcı”lar olarak ikiye bölünmüştür. Devlet laikleri, demokrasi de İslamcıları desteklemektedir. Aralarındaki çatışma hem “demokrasi”ye, hem de “devlet”e zarar vermektedir. AB ve ABD, bu zararlı çatışmada ve elbette Türkiye’nin yüksek menfaatleri açısından “demokrasi”ye destek çıkmaktadır. Bunun somut siyasî karşılığı, Türkiye’nin yoluna, seçimden geçtikten sonra da AKP ile devam etmesinden ibarettir. Bu kestirme, çarpık, ayrıca Türkiye’de iliklere işlemiş liberal görüş ve siyasetin de gerçek yüzünü deşifre eden bir yaklaşımdır. Hal böyle olunca, şiddetin nedeni olduğu varsayılan toplumsal kutuplaşmanın öteki kutbu da ortaya çıkmaktadır. Bu da bir bütün olarak devletçiler, ulusalcılar, bayrakçılar, ırkçılar, CHP-MHP siyasî blokunda ifadesini bulan ve sol siyasî güçlerin önemli bir kesiminin de kendini içinde bulduğu yurtseverler blokudur.
Bu tabloya soğukkanlılıkla bakan kimi çevreler, kişiler ve siyasî gruplar “faşizm” tehlikesinden söz etmektedirler. Böyle bir kutuplaşma “demokrasi” ile “devlet”i birbirinden ayırıp karşı karşıya getirmekte ve sonuç olarak da her ikisini birden sahipsiz bırakmaktadır. Bu durumda devleti tutanların da, demokrasiyi tutanların da eli ister istemez faşizme varacaktır. Bu görüşte olanlara göre sağa da kaçsak, sola da kaçsak faşizme yakalanmış olacağız. Bayrak da bizi faşizme götürüyor, türban da. Ulusalcı görkemli bayrak mitinglerinin faşizme kitlesel taban oluşturmaya dönük bir sermaye faaliyeti olduğunu ileri süren görüşü de, AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin İslamî faşizme veya aynı anlamda olmak üzere “parti devleti”ne götüreceğini ileri süren görüşü de, doğrudur diye değil, şiddetin kaynaklarını irdelerken doğru istikamette gidebilmek için ciddiye almak gerekir.
“Terör” sayılan şiddetin değişik türleri bulunduğuna göre, aynı zamanda değişik nedenleri de olmalıdır. Bir de bu yönden bakalım.
PKK terörü denilen bir şey ve buna karşı devletin ve hükümetin, ordu ve özel güvenlik birimleri aracılığıyla uyguladığı bir karşı şiddet politikası var. Bu şiddetin kaynağı elbette farklı ve kim ağzını açarsa, nedenlerinin, bu devlet ve bu toplumun kurulduğu koşullarda aranması gerektiğini söylüyor.
Büyük kentlerimizde ayyuka çıkan, kendini çeteleşmeler ve hırsızlık-kapkaççılık biçiminde gösteren özel bir şiddet türü daha var. Buna güvenlik zafiyetlerinin ve artan yoksulluğun yol açtığı söyleniyor. Yoksulların karnını doyuran sosyal yardım politikaları izlenebilirse duracağı umulan bu şiddetin nedenini İslamcı kesim, genel ahlâkın bozulmuş olmasıyla açıklayıp, yoksulluğun üzerine iaşe torbaları, Ramazan çadırları, Fak Fuk Fonlarla ve vakıf sadakalarıyla giderken, ulusalcılar kanadı modern güvenlik (baskı) tedbirlerinin arttırılmasını öneriyor.
Bir şiddet türü de papaz Santoro, Hrant Dink ve Malatya’da üç Hristiyan misyonerin öldürülmesi gibi, daha derin siyasal ve ideolojik anlamları olan vahşi cinayetlerle kendini göstermektedir. Devlet ırkçı değil, İslamcılar ırkçı değil, milliyetçilerimiz, ulusalcılarımız ve yurtseverlerimiz de ırkçı değil ama bu cinayetlerimiz tamamen Türk ırkçılığına işaret ediyor... Bu nasıl oluyor?
Adliye önlerinde işlenen “adalet” cinayetlerinin haddi hesabı yok. Kadına karşı uygulanan erkek şiddeti ayrı, toplumsal şiddet ayrı olmak üzere Türkiye tam bir Batı Ortaçağı’nı andırıyor. Farklı toplulukların farklı biçimde, Kürtlerin ise “Töre cinayeti” biçiminde sürdürdükleri şiddetin ise önü bir türlü alınamıyor.
Bu noktada, şiddet olmasa konusu da olmayacak olan medya, “bilim”i yardıma çağırıyor. Revaçta olan “bilimsel” öngörülerse, insana bakışta tek penceresi “Freud” olanları. Bize öğretiyorlar: Emzik emerken açık etmişiz içimizdeki şiddet güdüsünü. Dinimizde yokmuş ama şiddet, yanlış dinsel yorumlarımızda varmış. Babalık duygumuz da bu toplumsal şiddeti arttırıyormuş. Devletin egemen ideolojisinin de teşvik edici rolünü unutmamak gerekirmiş. Yoksulluk da yaygınlaştı ve toplumsal değerler sistemimizi erozyona uğrattı, bu da görülmeliymiş. Kültürümüz de asıl olarak şiddeti hoş görmeyen bir kültürmüş fakat o da deforme olmuşmuş. Kim etmiş? Niçin etmiş? Bunlar belli değil.
O zaman bilimle gidelim bu şiddetin üzerine: Dünya Bankasından yardım alıp yoksullara ekmek verelim. İşsizliğe çare bulalım. Dilimizi yumuşatmamız, kışkırtıcı konuşmaktan da kaçınmamız lâzım. Avrupa hoşgörü kültürünü kültürümüzün temeline yerleştirmemiz, şiddetle şöyle ya da böyle hiçbir alış verişi olmayan (!) dinimizi doğru öğretmemiz, insan haklarına ve bunun içinde özellikle kadın haklarına kafamızda, toplumda ve kurumsal olarak devlette daha geniş bir alan açmamız lâzım. Avrupa Birliği yolundan geri dönmenin şakasını bile yapmamak lâzım. Devletin de Kürtlere karşı biraz insaflı olması lâzım. Siyaseti kin ve nefretten arındırmamız lâzım, vb., vb....
Bütün bunları bir kenara koyarak artan bu şiddete başka ve yeni bir açıdan bakamaz mıyız? Bakarsak ne görürüz?
“Terör” veya “toplumsal şiddet” diyerek sadeleştirdiğimizi sandığımız, ama büsbütün anlaşılmaz kıldığımız bu azgın toplumsal şiddet eğilimini, herkesin aklını bir parça karıştırmış olan liberal özgürlükçü, serbestiyetçi, Avrupacı yaklaşım, yani sermaye birikim konseptini buna hapsetmiş kapitalizm azdırıyor olmasın? Buna hemen itiraz yükselecektir. “Liberalizm şiddeti savunmaz!” denecektir. Böyle bakmak “sınıfçılık”a şartlanmış olmak demektir; sınıfçılık eninde sonunda şiddetin en büyüğüne (devrime) götürür denilerek karşı çıkılacaktır.
Olsun! Nereye götürürse götürsün, biz eskiden bilip şimdi unuttuğumuz sınıfçı yerden bakalım. Liberal itirazda hiçbir haklılık, doğruluk, bilimsellik payı yoktur. Liberalizm kafaları büsbütün karıştırdığı için artan şiddetin kaynağını açıklamakta hükmü de yoktur. Ayrıca –ama son tahlilde– Türkiye’de yükselen bu şiddet liberalizme karşı yükselmektedir, çünkü şiddeti o yaratmaktadır. Bunu açalım:
Buradan sözü hemen ekonomi ve siyaseti yöneten örgütlü alana aktarmalıyız. Çünkü şiddetin kaynakları buradadır. Örneğin sadece Kürtlerde olduğunu varsaydığımız, ama başka toplulukların başka biçimler altında devam ettirdikleri “töre cinayeti” denilen şeyi bu bölgenin feodal tarihinden ve bugünkü toplumsal yapısından bağımsız düşünemeyiz. Bölgenin bugünkü yapısını da bir "iç sömürge" gibi şekillendiren ve demokratik-modern bir kültür doğrultusunda dönüşümü engelleyen, bölgede kendi temelini –ve çıkarını– bunda gören Türk tekelci burjuvazisinden ve kuruluşundan beri devletiyle et ve tırnak olan Türk tekelci sermayesi değilse, kimdir? Sadece kendi çıkarı gerektirdiği için liberal olan bu tekelci sermaye gücü, şimdi mi görüyor töre cinayetini?
Ülkenin 5-15 milyon nüfuslu büyük kentlerini yaşanmaz hâle getirdiği söylenen kapkaççılık ve hırsızlık gibi şiddet eylemlerine bakalım. Nedeni, siyasete, bilime, medyaya, liberal düşünceye, polis şeflerine göre “genel ahlâkın bozulması” ve “yoksullaşma” imiş. Yani yoksullar ahlâksız olurmuş! Devlet Bakanı Ali Babacan ya da Libadiye Camii avlusunda bal ve köy peyniri satan imam ahlâklı oluyor da, Dolapdere mukimleri veya bağı bahçesi yakıldığı için İstanbul’a göçmüş, burada toplumsal hayatın dışına itilmiş Kürt çocukları ahlâksız! Ahlâkî çöküntü veya yoksulluk denilen şey durup dururken mi ortaya çıktı ve yaygınlaştı? Bu dediklerimiz, liberalleşme derinleştikçe artıyorsa, bu bir rastlantı olabilir mi?
Lâmı cimi yok, toplumun AB ve küreselleşme denilen süreçlere intibakını da zora sokacağından ve liberalleşmenin önünü tıkayacağından endişe edilen şiddete yönelim doğrudan doğruya siyasal ve ekonomik liberalleşmenin ürünüdür. Ama liberal sermaye dalkavukları şiddet eğilimini, özgür piyasa ekonomisinin gelişmesine karşı “millî” bir tepki olarak niteliyorlar. Yani “millî” birileri özgürlük istemedikleri için şiddete başvuruyorlar. Hiçbir şey açıklamayan bu açıklama apaçık olan şeyi gizliyor. Şiddeti liberal kapitalizmin bizzat kendisi, ve pek tabii ki “ulus devlet” eliyle uyguluyor. Tekelindeki bilimi, medyası, siyaseti, hattâ üzerinde mutlak bir hegemonya oluşturduğu sivil toplumdaki kurumsallaşmış uzantıları vb. araçlarıyla toplumun bütününe yayıyor. Şiddet kapitalizmin ayrılmaz bir sektörüdür. Bunda itiraz edilecek, anormal sayılacak, şaşılacak ya da tartışılacak bir yön de yoktur. “Özgür piyasa” denilen şeye, bunun engelleri olan “şey”leri bertaraf etmeden ulaşmak mümkün müdür? “Özgür piyasa”ya geçiş iradesini siyasî iktidar olarak örgütlemek ve iktidar olarak tutmak, “şiddet”i zorunlu kılmaktadır. Liberal söyleme “değişim” olarak yerleşen şey gerçekte budur ve toplumun alışkanlıklarını, kültürünü, yaşam felsefesini ve kendini algılayış biçimini kökten ve toptan değiştirmeyi hedeflemiştir. Bunun için elbette şiddet gerekir. Başka nasıl olacak? Liberal kapitalist konseptin “Türkiye versiyonu” diye ayrıca bir şey olamaz. Yani liberalizm içerdeki engellerine ve yarattığı sorunlara göre esneyemez, emperyalist kapitalizmin dünya çapındaki amaçlarına ve programına mutlak anlamda bağımlıdır ve ülkesine özgü siyasette seçeneksiz olmasının nedeni budur. Amerikancı ve Avrupacı olunmadan liberal olunamıyor, nedeni budur. Tersinden de doğru; ister din iman sahibi ol, ister azgın allahsız bir faşist, Amerikancı veya Avrupacı olunca liberal oluyorsun.
Sömürücü sınıf pozisyonundan uygulanan şiddet yasaldır ve devlet şiddeti olarak gözükmektedir. Aynı şiddet sömürülen, ezilen, dışlanan, horlanıp aşağılanan insanların, toplumsal grupların ve sınıfların eline düştüğü zaman satıra, falçataya dönüşmektedir. Savunma amaçlı şiddet araçlarından da (örgütlülük) yoksun bırakılmış olmaları nedeniyle bu kesim olabildiğince doyabilmek için alabildiğine şiddete başvurmaktan başka çaresi olmadığını kitaplardan değil, hayattan öğreniyor. Ayrıca bu kesim insanlarının “terörist” sayılmaları için adam öldürmeleri gerekmiyor. Onların parmaklarını oynatmaları bile şiddet tanımına sokulmaları için yeterli oluyor.
Toplumsal şiddetin kaynakları konusunda bir buzlu cam gibi görüş daraltan unsurlardan biri de “devlet şiddeti”ni tanımlarken başvurulan çarpıtmadır. Bu bir hastalıktır ve sağlı solludur. Başımızda bir devlet var, topluma şiddet uygulamaktadır. Uygulamazsa, devlet şiddeti diye bir şey kalmamış olacaktır. O zaman ne oluyor? Bu İçişleri Bakanı Aksu bakanlıktan çekilsin, devlet şiddeti dursun! Şiddetçi polis şeflerini alın görevden devlet de rahatlasın, toplum da! İyi ama “özgür piyasa”da bu insanlar sadece İstanbul vilayetinde otopark, çay bahçesi, vb. ile rantlardan, uyuşturucu ticaretinden, vb. oluşan 3-5 milyar dolarlık meşrû ve yasal bir pazarı yönlendiriyorlar. Onların yerine kimi koyacaksın? Sanatçı ruhlu insanları mı? Kenan Evren resim yapıyor. Türkeş bile şiir okumuştu, hem de Nâzım’dan! Demek ki devlet şiddeti sanat veya edebiyat veya felsefe işi değil, sınıf işi bir şeymiş.
Devlet hâkim sınıfların şiddet aracından başka bir şey değildir. Bunu sınıfçı bakış söylüyor diye, yanlış mı oluyor? Bu doğrudan daha doğru bir genellemedir. Buna itiraz etmek yerine, Türk devleti ölçüsünde şuursuz şiddet uygulayan başka devlet yoksa veya az bulunuyorsa buna kafa yorman, o devletlerin şiddetini göğüsleyen toplumları geçmişine, örgütlenmesine, devlete karşı mücadele tecrübesine bakman gerekir. Bu zahmetli bir iş olacaksa, o zaman kendi devletinin kuruluşuna, onu kimin nasıl kurduğuna, İlhan Selçuk’un “Kemalizm yoktan var etmektir” demesindeki anlama bakacaksın. Demek ki Türk devleti yoktan var edilmiştir. Yani maddî temelleri oluşmamışken oluşturulmuştur. Türk devletinin ilginçliği ve biricikliği de buradadır. Türk milliyetçiliğinin neden aynı zamanda ırkçılık olduğunun açıklaması da buradadır. Bunlara açıklık kazandırmaya çalışacaksın.
Liberal şiddeti, ya da şiddetin kaynağındaki liberal kapitalizmi görebilmek için kitap karıştırmak gerekmez, hayatın çıplak gerçekliğine bakmak daha doğrudur.
Önce şunun farkında olunmalı: Günümüzde artık liberal olmayan kapitalizm kalmamıştır. Bu liberal kapitalizmi, şurada liberal partilerin, burada sosyal demokratların veya hattâ komünistlerin, başka bir yerde askerlerin ya da sivil despotların yönetiyor olması gerçeği değiştirmiyor. Kapitalizmi yönetmek açısından bütün siyasî ve ideolojik farklılıklar gibi farklı ekonomik programlar da ortadan kalkmış, bunun nasıl olacağının uluslararası kuralları oluşmuş ve oturmuştur. İşin bu yönünün ayrıca dünya çapında bir ideolojik hegemonyası da büyük ölçüde kurulmuştur; kurulamayan yerlerde silahla kurulmaktadır. Şu anda yeryüzüne yayılan şiddetin sebebi budur.
Bu, sözünü ettiğimiz liberal kapitalizmin ülkeden ülkeye değişmeyen özelliği, en başta işçi sınıfına olmak üzere, liberal kapitalizmin yıkıp yok ettiği tüm çalışan/çalışmayan emekçi toplum katmanlarına karşı, en çabuk sonuç verecek olanı önce olmak üzere, şiddetin bütün biçimlerine başvurmasıdır. Latin Amerika’da köylüleri, Güney Kore’de veya Bangladeş’te işçileri, Türkiye’de bir de ayrıca kırda oldukları için Kürtleri, Afrika’da hâlâ ekmek diye direten yoksulları kırıp geçirmektedir. Silah gerekmeyen yerde en büyük toplumsal şiddet aracı hâline getirdiği işsizliği kullanmaktadır. İşçi sınıfını sendikalarının çoğunu etkisizleştirip teslim almıştır; hepsini öldürmek istemektedir. Türkiye’de mevcut, tarım dahil 15 milyonu işçi 23 milyon çalışandan hepi topu 1 milyonunun örgütlü olmasından da rahatsızlık duymaktadır. “Demokratikleşme paketleri”nin biri gidip öbürü gelmekte ama hiçbirinde “işçi” veya “sendika” sözüne rastlanmamaktadır. Sendikalaşma, sektörlerin yarısında yasaktır. Manisa’da çevre yıkımına karşı yüz bin, Ordu’da devlet-tekelci fındık politikasına karşı seksen bin yoksulun meydanlara çıkması medya’da ancak magazin haber olabilmektedir.
Liberal kapitalizmin amacı, 20. yüzyıl kapitalizmine damgasını vurmuş, hattâ bir çok ülkede kapitalizmi yıkabilmiş olan işçiler ve emekçiler sınıfını paramparça ederek aynen korumak, yani işçi sınıfının sınıf örgütlü bir toplumsal güç olarak varlığına son vermektir. Kapitalizmin kendi doğal mecrası içinde özgürce gelişebilmek için yapmak zorunda olduğu budur. Bunu ikna ederek, korkutarak, kandırarak yapmak olanaksızdır. Fiilî şiddet kullanılması kaçınılmazdır. Kullanılmaktadır. 1 Mayıs’ta işçilere kendi geçmişlerini çağrıştırır ve eski sınıf mücadeleleri ruhunu geri çağırır diye Taksim Meydanı’na çıkan işçilere devletin panzerle ve gaz bombalarıyla saldırmasının başka ne gibi bir nedeni olabilir?
Günümüzde şiddetin kaynağı “mülksüzleştirme”dir dedikten sonra, artan şiddet hakkındaki görüşümüz berraklaştığı gibi, burdan çıkış yolu üzerine görüş geliştirmek de kolaylaşmaktadır. Kitleleri liberal kapitalizm, yani insan ve toplum hayatı hakkında sorumluluğu reddeden kapitalizm yoksullaştırmaktadır; dolayısıyla, kapitalizme karşı mücadele, aynı zamanda şiddete karşı verilen bir mücadeledir.
Türkiye’de toplumsal şiddetin yükselmekte olduğu gözle görünür bir hâdise hâline gelmişse, bunun üzerine düşünelim.
Bugünkü toplumsal şiddet sınıf zeminine oturmuyor, bambaşka bir problematik üzerinden gelişiyormuş gibi, devleti ve cumhuriyeti savunanlarla, demokrasiyi savunanlar karşı karşıya gelmişler görüntüsü var. Şiddet bu çatışma mecrasında artacaktır korkusu yayılıyor. Nisan-Mayıs aylarındaki milyonluk “bayrak mitingleri” buna delil olarak gösteriliyor.
Böyle gören veya gösterenler, devletin devlet ve demokrasinin de devlet olduğunu unutuyorlar. Ancak meseleye dünyanın ve Türkiye’nin siyasal mücadeleler tarihini de hesaba katarak konuşanların söyledikleri başka bir şey var: Bu mitingler yoluyla faşizmin kitlesel tabanı hazırlanmaktadır. Çünkü bu mitingleri Genelkurmayın uzantısı olduğu besbelli bir dernek ve yandaşı çevreler düzenlemektedir. Bunların söylemleri böyle bir yorumu destekler mâhiyettedir. Baykal da, açıktan, kendi siyasetinin önü tıkanırsa Türkiye’nin açık faşizme mecbur kalacağını söyleyip durmaktadır. Karşıt kutbu oluşturan AKP’nin de bir İslamî faşizme açılan kapıları zorladığı söylenmektedir (Aydın Menderes). Demek ki 22 Temmuz seçiminden önceki ve sonraki tüm demokratik gürültü, sağlı ve sollu faşizmin işini kolaylaştıracak diye bir kanaat topluma pompalanmak isteniyor.
Toplumsal şiddet eğer önümüzdeki dönemde siyasete sınıf çıkarlarının çatışması olarak değil de, bugünkü siyasal kutuplaşma üzerinden yansıyacaksa, bundan hakikaten korkmak gerekir. Hâkim sermaye zümresinin siyasetteki uzantılarının halkın sırtından geliştirdikleri bu çatışmada en büyük zararı halk kendisi görecektir. Yapılması gereken, fuzûli iç barış çağrılarını artırmak veya faturası gene emekçi halk tarafından ödenen uzlaşma kültürünün çığırtkanlığına soyunmak değil, şiddetle gerçek kaynağında cebelleşmektir. Ulusalcılar ile demokrasiciler uzlaşsalar da, çatışsalar da mülksüzleştirme, yani şiddetin gerçek nedeni sürecektir. O durumda kitleler, başka çıkış yolu bulamadıkları için şiddetten daha çok medet umar hâle geleceklerdir. Çünkü liberal kapitalizm şiddetsiz yolabildiği, mülksüzleştirme politikasının açık ya da örtük şiddet olmaksızın uygulandığı ve başarı sağladığı tek bir örnek görülmemiştir. Bugün de siyasal demokrasinin sınırları açısından bakıldığında tek meşrû şiddet, liberalizmin şiddeti olarak tanımlanmaktadır. (Dünyanın bütün liberal ekonomilerinin baş tacı “esnek istihdam” ilkesi ve uygulaması çalışanlara fütursuzca uygulanan şiddetin ta kendisidir.) Mülksüzleştirme devam etsin, fakat şiddet de olmasın isteniyorsa, yoksulların kendilerine uygulanan şiddete o şiddetle mütenasip bir karşı şiddetle direnmeleri (sözgelimi, bir iş yerinde birkaç işçinin işten atılmasına karşı birçok iş yerinde birçok işçinin birden toplu greve çıkarak karşı durması) meşrû sayılmalıdır. Liberaller demokrasi tanımını, böyle bir “şiddeti” meşrûlaştıracak kadar genişletirlerse, artık şiddet uygulamak zorunda kalmayacaklardır. Var mıdırlar buna?
Bu soruya liberal kapitalizmin dehşetle bakacağı sır değildir. Ama tek çıkış yolu da budur. Solun, yani sınıf siyasetinin başarmak zorunda olduğu şey, liberal kapitalizmin kendine hak bilip, çalışanlar için meşrû saymaktan fellik fellik kaçtığı sınıf şiddetinin bütün biçimlerini meşrûlaştırmak ve “demokrasi mücadelesi” denilen şeyi bu içeriğe kavuşturmaktır.
Özetleyecek olursak: Toplumsal şiddet denilen şey, toplumun içine yuvarlandığı marazî bir durum değil. Yoksullukla, değerler sisteminin aşınmasıyla filan hiçbir ilgisi yok. Kaynağı, mülksüzleştirme siyaseti. Bu siyaset bugün liberal kapitalizmin tekelinde ve dünya çapında işleyen bir çarkın Türkiye uzantısı. Buna bir cevap verilmelidir. Aksi halde mülksüzleştirme artarak süreceği için, toplumsal şiddet dedikleri şey de artarak sürecektir. Verilecek cevap sınıfsal olmak zorundadır. Devletin şöyle devlet veya böyle devlet olması hâkim sermaye zümresinin, “halkın meselesi” hâline getirdiği, gerçekte kendi meselesidir. Şiddetin bu zeminde siyasallaşması hâkim sermaye zümresinin şu veya bu kesiminin önünü biraz daha açmak içindir. Halkın hayatını zindana (faşizm) çevirmek içindir. Kürt meselesinde gelinen özel aşama da bu hesaba doğal bir faktör olarak ekleniyor. Bu, tehlikeli bir gidişattır.
Ne derseniz deyin, sonunda çivi çiviyi sökecek. Sökümün veya çözümün “sol” çivisi nerede?

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma