İnsanlık yeni bir bin yılı yaşıyor. İki bin yıllık tarih boyunca biriktirdiği deneyler, bilimin ve teknolojinin geldiği aşama insanların refah içerisinde, demokratik ve özgür bir ortamda yaşamasına olanak tanıması gerekirken bugün dünyada çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 1,5 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Milyonlarca insan, barınma beslenme ihtiyaçlarını karşılayamıyor; eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Bütün bunlara rağmen silahlanmaya ve savaşlara aktarılan paralar her geçen gün daha da artıyor.
Sermayenin yeni sağ politikaları, bütün dünyada emekçilere ve yoksul halka yönelik saldırılara hız verdi. “Yeni Dünya Düzeni” adı altında sermayenin ihtiyaçlarına uygun şekillenen ekonomik ve politik dayatmalar, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar eliyle sürdürülmektedir. Uygulanan politikaların sonucu vahşi kapitalizm diye adlandırılan dönemi aratmayacak ölçüdedir. Yoğun bir emek sömürüsü, açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik ve insan hakları ihlalleri korkutucu boyutlara ulaşmıştır. Dünyanın hemen her yerinde dinci ve ırkçı/milliyetçi akımlar güç kazanırken bölgesel birçok çatışma tekel konumunda bulunan büyük şirketlerce tezgâhlanmaktadır. Bu politikaların tek bir hedefi vardır: daha fazla kâr, daha fazla güç! Güce sahip olmanın üretim araçlarına ve sermaye birikimine sahip olmakla olanaklı olduğu bilinmektedir. Üretim araçlarına sahip olanlar, uluslararası örgütleri aracılığıyla insanlığın bugüne dek mücadele ile edindiği kazanımlara karşı küresel bir saldırıyı geliştiriyor. Bu saldırının somut uygulaması sosyal hakları sınırlandırma, kamu hizmetlerini asgariye indirme ve özelleştirmelerle sendikal örgütlülüğü güçsüzleştirme olarak özetlenebilir.
İDEOLOJIK SALDIRI
Küresel saldırının kurum ve belgeleri (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, MAI, vb...) ile politikaları (özelleştirme, sendikasızlaştırma, sosyal hakların geri alınması, yoksulluk, işsizlik, düşük ücretler, tahkim, vb…) bütün dünyada sistemli bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Sermayenin dolaşımı önündeki en son ulusal engeller de ortadan kaldırılmaya çalışılırken, emek ulusal sınırlar içinde hapsedilmek istenmektedir. Kapitalizmin özgürlük söylemi yoksul halklar için demagojiden öteye gitmemektedir.
Sermayenin saldırılarının önemli bir ayağını özelleştirmeler oluşturmaktadır. Özelleştirme, olumsuz bütün iktisadi ve sosyal sonuçlarından öte ideolojik bir saldırıdır. Devletin küçültülerek ekonomiden elini çekmesi, haksız rekabetin ortadan kaldırılması, verimlilik, mali kaynak, halka arz edilme gibi birçok yalan ve çarpık gerekçeyle gündemimize oturmuştur. Sosyal koruma, kamu hizmeti, kamu yararı gibi kavramları bilinçlerden çıkartmayı hedeflemektedir.
Ülkemizde öteden beri dönem dönem gündeme getirilen kamu kurumlarının özelleştirilmesi perspektifi hayat bulmadığı gibi yeni KİT’Ier kurulmaya devam edilmiştir. Halkın vergileriyle kurulan KİT’ler bir yandan özel sermayenin gelişmesinde kaynak aktarma aracı olarak kullanılmış, diğer yandan siyasi iktidarlar tarafından yaygın deyimle “arpalık” haline getirilmiştir. 80’li yıllarda özelleştirme girişimlerinin artmasıyla birlikte kamu kurum ve kuruluşları bilinçli olarak zarar ettirilmeye ya da zarar etmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
“SİHİRLİ DEĞNEK” ALDATMACASI
Günümüzde de yaygın bir ideolojik propagandayla birlikte, özelleştirmeler, ülkenin bütün ekonomik sorunlarını çözebilecek sihirli bir değnek gibi gösterilmektedir. Özelleştirmeye yönelik sermayenin gerekçeleri daha satış aşamasında bile kendini doğrulamamıştır. Örneğin özelleştirilme gerekçesi olarak devlet kuruluşlarının verimli bir işletmecilik yapamayacağı sürekli vurgulanırken; Orta Anadolu Linyit İşletmeleri’nin (Çayırhan B ve C sahaları) işletme hakkı yine bir KİT olan Alman SAARBERG firmasına verilmiş; ÇİTOSAN’ın beş fabrikası bir Fransız KİT’ine satılmıştır. Diğer yandan Et ve Balık Kurumu işletmeleri üç yıl üretim şartıyla satılmış, ancak “üretim” tanımlanmadığı için tek bir baş hayvan kesimi bile üretimden sayılmış, üretim durmuş, satılan tesisler üretim için değil, arsalar için elden çıkarılmıştır.
SEK’te özelleştirme, EBK’da olduğu gibi üç yıl üretim şartıyla yapılmış ve beklendiği gibi çoğunda üretim olmamıştır. MİS Süt, aldığı dört tesisten üçünü kapatarak, İç Anadolu ve Batı Anadolu’ya hakim olmuş, süt alım merkezlerini de azaltarak üreticiyi bu açıdan da ayrıca mağdur etmiştir. Tayvanlı bir firmaya satılan TESTAŞ (Türkiye Elektronik Sanayi ve Ticaret A.Ş.) ise bugün kapanmış durumdadır. Yine KARDEMİR örneğinde de görüldüğü gibi “halka arz” adı altında satışa sunulan hisseler belli ellerde toplanmaya başlamıştır. Çalışanların elindeki hisseler %40’arın altına düşmüştür. Önümüzdeki günlerde TÜPRAŞ’ta da benzer durumların yaşanacağı gün gibi ortadadır.
Özelleştirmelerin kaynak yarattığı iddiası ise, devletin resmi rakamlarıyla bile yalanlanmaktadır. Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlardan 1985-1998 döneminde sağlanan toplam kaynak 1300 trilyon TL, (4,6 milyar USD) iken, aynı zamanda yapılan özelleştirme harcamaları tutarı ise 1500 trilyon TL, (5,8 milyar USD) düzeyindedir.
Devletin “küçültüleceği” iddialarının gerçekle ilgisi olmadığını 2000 yılı bütçe rakamlarına bakarak söyleyebiliriz. Bu rakamlara göre bütçeden eğitime %7,1, sağlığa %2,3 ayrılırken, milli savunmaya %12,8 pay ayrılmaktadır. Devlet kamusal hizmetleri sırtından atarak özel sektör adına yeni hizmetler ve yükümlülükler üstlenmekte, gitgide büyüyen silahlanma, savaş ve “asayiş” harcamalarına ayırdığı paydan da görüleceği gibi, alabildiğine güçlendirilmektedir.
1980 yılında bütçeden yatırımlara ayrılan pay %17,3 iken. 2000 yılında %5’e düşürülmüştür. 1990’da bütçeden eğitime ayrılan pay %19,1, sağlığa ayrılan pay %4,8 iken, bu oranlar 2000 yılında sırasıyla %7,1’e ve %2,3’e düşürülmüştür. Bu rakamlar da göstermektedir ki özelleştirmelerle istihdam artmadığı gibi, eğitim özel sektöre terk edilerek yoksul halkın ve emekçilerin çocukları eğitim hakkından yoksun bırakılmakta, sağlık hizmetleri özel sektöre devredilerek halkın sağlık hizmetlerinden yararlanması olanaksız hale getirilmektedir, Bütün bunlar özelleştirmelerden aslan payını alan medya aracılığıyla olumlanarak kamuoyuna yansıtılmaktadır.
SENDİKASIZLAŞTIRMA
Ülkemizde özelleştirme çabaları çok yönlü sürerken sosyal hakların adım adım tasfiyesi planları harekete geçirilmektedir. “Sosyal Güvenlik Reformu” adı altında dayatılan mezarda emeklilik hiç kuşku yok ki sosyal güvenliğin özelleştirilmesi planlarının bir parçasıdır. Yasayla birlikte özel emeklilik sigortası yapan şirket sayısı artmıştır. Eğitim ve sağlıkta özelleştirme planları, her yıl bütçeden bu kalemlere ayrılan payın düşmesinden izlenebilir.
Diğer yandan özelleştirmeler sendikal hareketi doğrudan etkilemekte, özelleştirilen kurum ve kuruluşlar sendikasızlaştırılmaktadır. PSI’nın (Uluslararası Kamu Çalışanları Federasyonu) uluslararası düzeyde yapmış olduğu araştırma sonuçlarına göre özelleştirmelerle birlikte:
- Sendikaların bağlamış oldukları toplusözleşme ve yönetime katılma hakları tırpanlanmıştır.
- Özelleştirilen hizmetlerdeki yeni işverenler toplu sözleşme yerine bireysel sözleşmeler yoluna gitmişler ve sendikalar zayıflamıştır.
- Ücret düzeyleri düşmüş, çalışma saatleri atmıştır.
- Parça başı ödeme, ücret dondurmalarını getirmiştir.
- İşten çıkarmalar artmıştır.
- Üst düzey yöneticiler gelirlerini arttırmıştır.
- Sendikaların işyerlerindeki olanakları kısıtlanmıştır.
- Sendikaların işletmeye ilişkin bilgilenme olanaklara ortadan kalkmıştır.
- Sendika temsilcileri ve aktivistleri ayrımcı uygulamalarla, baskılarla karşılaşmıştır.
Ülkemizde de özelleştirme kapsamındaki kurumlarda örgütlü sendikaları etkisizleştirme ve devre dışı bırakmaya yönelik saldırılar çok yönlü olarak sürmektedir.
Sonuç oIarak: Özelleştirmeler her şeyden önce ideolojik bir saldırıdır ve bu saldırı, denetimsiz bir ekonomiye, işsizliğe, düşük ücretlere, sendikasızlaştırmaya, tekelleşmeye ve emekçiler açısından bir dizi olumsuz sonuçlara yol açmaktadır; her yerde olduğu gibi bizde de çalışanların ekonomik/demokratik ve siyasal örgütlenme ve eylem özgürlüklerini kısıtlayıp hepten yok etmeye yönelik genel sermaye saldırısının bir uzantısıdır. Sermayenin ideolojik hegemonyasının etkisi özelleştirmelere karşı verilecek mücadeleyi daraltmıştır. Kapsamlı bir mücadele zorunluluğu ortadadır. Burada başarının önkoşulu ideolojik hegemonyayı emekçiler lehine çevirmek için sınıf mücadelesini yükseltmek, çalışanların gündemini ülke gündeminin en başına oturtmaktır.
Cengiz Uzuner, Kızılcık, sayı 3 (Mayıs 2000), s. 39-40.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma