Daha ilk sayısında Kızılcık, eleştirel işbirliğine açık militan bir dergi görünümü sergiliyordu.

Örneğin, Ekim Devrimi üzerine yazılan Tah­rik etmiş olması yeter başlıklı kışkırtıcı ya­zıyı büyük bir keyifle okudum. Yazının özellikle “Si­vil toplum neyin nesi?” ve “Diktatörlük” başlıklı bö­lümleri, bu iki konuda bir hayli tükenmez mürekkep tüketmiş biri olarak beni sanki eleştirel işbirliğine ça­ğırıyordu. Aynı çağrı derginin birçok yerinde, bu ara­da İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz baş­lıklı bir başka kışkırtıcı yazıda da ısrarla yineleniyor­du. Dergideki birçok yazı gibi imzasız yayımlanan ve bu yüzden “editoryal” vezninde “köstebeksel” diyece­ğim “dumanı doğru çıkan” ama harlı ateşleri zülfü yâri de yakan bu iki ilginç yazıdaki, şimdilik yalnız­ca onlardaki karşı koyulmaz çağrıya uymaktan kendimi alamayacağım. Kuşkusuz “köstebeksel” derken dü­şündüğüm şey, söylemeye gerek var mı, 18 Brumaire’in son bölümünde Marx’ın söz konusu ettiği o “iyi kazan koca köstebek”.

Aslında Kızılcık'ın ikinci sayısında yayımlanması gereken bu eleştirel not, bilge hocam Sadun AREN’in Marksizm ve Gelecek'teki iki yazısından harmanlayıp özetlediğim ve Küreselleşmenin Neresindeyiz? başlığı altında derginin birinci sayısında yayımlanan kısa der­lemenin dizgi ve/ya da düzeltimde uğradığı talihsizli­ğin ancak ikinci sayıda giderilebilmesi* nedeniyle bu üçüncü sayıda yayımlanıyor.

Sivil Toplum

Yazının tümü gibi “Sivil toplum neyin nesi?” baş­lıklı bölüm de, “kendini ‘iktidar fikri’nden temelli kurtarmaya ve devinimi sivil toplumda yaratmaya ça­lışanların” eleştirisine yöneliyor. Yazar arkadaşa göre “Sosyalizm, sivil toplumda filizlenen bir şey değildir. Tam aksine, tarihsel bir kaçınılmazlık olarak iktidar­da filizleneceği öngörülmüştür.”

Sivil toplumu büyük bir cömertlikle “sivil toplum­cu”lara bırakan bu bölümün hemen başındaki “yeni bir sosyalizm için yeni yollar aranır­ken...” iğnelemesi zarif olmasına zarif ama sanki bildiğimiz “eski” sosyalizm için de yeni yollar aranmasına öyle pek de iyi bir gözle bakılmıyormuş gibi bir izlenim uyandı­rıyor. “Ayrıca sivil toplum hem bu kavramın yaratı­cıları, hem de Marksistler tarafından doğru... ama Türkiye solunda yanlış” kavranmış. “Türkiye solu” denilen kabilede (“Amma ne kabîle kıble-î derd”) hiç mi Marksist yokmuş! Marksistler tarafından doğru kavrandığı söylenen sivil toplum kavramı “Türkiye solu”nda yanlış kavrandı ise, önce bu yanlışı düzelt­mek gerekiyor. Ne var ki sivil toplum üzerine yukarıdaki olumlamalara ek olarak, “Sivil toplum ne sosya­lizmin temeli, ne de demokrasinin temelidir. Ayrıca oluştuğu dönem hariç, devletten ayrı bir şey de de­ğildir” gibi olumlamalarla başlayarak söz konusu yan­lış kavrayışı düzeltmek de biraz güç gibi görünüyor. O beğenmediğimiz “Türkiye solu”ndan biri karşımıza dikilip, her ne kadar sosyalizm iktidarda filizleniyor­sa da (bu “filizlenme” her ne anlama geliyorsa) ikti­darın da sivil toplumda filizlenip filizlenmediğini so­rarsa, yazar arkadaşımız ne diyecek? Arkadaşa göre sivil toplum, “Burjuva devletin toplumsal (ve sınıfsal) temelini anlatmaktadır... Sol, iktidara dönük bir hare­ket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burjuva devletin temeli içinde arayan bir harekete dönüşmüş olur. Özgün (iş­çi) bir sınıf temeli olarak düşünülmüş sosyalizm konseptini “sivil toplum” gibi, başka bir sınıfın [...] üze­rine temellendirmeye çalışmaktan, burjuva sosyalizmi de dâhil, hiç bir şey çıkmaz, çünkü vakıanın doğası­na aykırıdır.” Bu arada üç nokta koyarak atladığım yerde bir ayraç açılarak şöyle deniyor: (Burjuva top­lumu hem burjuva sınıfıdır, hem bu sınıfın ideolojik hegemonyasının çevresidir, yani onun “sarmaşığıdır.”) Burada sivil toplum ile burjuva toplumun eşanlamlı sözcükler olarak kullanıldığını anlıyor, ama sosyalizm konseptini sivil toplum üzerine temellendirmeye ça­lışmaktan, neden burjuva sosyalizmi de dâhil, hiç bir şey çıkmayacağını, “vakıanın doğasına aykırı” olum­lamasına rağmen, anlayamıyoruz. “Ayrıca,” diye sür­dürüyor yazar arkadaş, “sivil toplum-devlet ilişkisine getirilen Marksizm dışı bütün yorumlar, Marksizmin dışında oldukları için değil, işin gerçeğinin dışında ol­dukları için birer safsata olmaktan ileriye gitmemiş­lerdir.”

Estağfurullah. Peki ama, “devletten ayrı bir şey ol­mayan”, yani devletle organik bir birlik oluşturan sivil toplum, neden yalnızca burjuva devletin toplum­sal (ve sınıfsal) temelini oluşturuyor? Sivil toplumun, ilkin Gotha programının eleştirisi'nde dile getirilen, ardından Gramsci’nin çeşitli amaçlarla önerdiği bü­tün sivil toplum tanımlarını kavrayıp kuşatan genel bir çerçeve olarak benimseyip yaygınlaştırdığı en öz­lü Marksist tanımı, onu “devletin entelek­tüel ve moral temeli” olarak betimliyor. Devletin (ama “Doğu despotizmi” dışında kalan her tip devletin) entelektüel ve moral temeli olarak betimliyor bu tanım, yoksa yalnızca burjuva devletin entelektüel ve moral temeli olarak değil. Yalnızca burjuva devletin entelektüel ve moral temelini, yalnızca burjuva sivil toplum oluşturuyor. Böyle olmasaydı, sivil toplum “dev­letten ayrı bir şey” olurdu.

Ayrıca sivil toplum kavramı ile sivil toplum ide­olojisini birbirine karıştırmamak, her sakallı babamız olmadığı gibi, her “sivil toplum” diyeni de “sivil top­lumcu” sanmamak, böylece meydanı “sivil toplumcu­lar” ile “devletçiler” kısır çekişmesine bırakmamak gerekiyor.

“Sivil toplumculuk”, sivil toplumun fetişleştirilmesi anlamına, gerçeklikte organik bir birlik oluşturan sivil toplum ile devlet arasındaki yöntembilimsel ay­rımın organik bir ayrım durumuna dönüştürülme­si anlamına geliyor ve burjuvazinin sınıfsal egemen­liğini hegemonik yönetim sınırları içinde tutmayı amaçlayan liberal bir ideoloji oluşturuyor. Oysa Marksizm, burjuvazinin her türlü sınıfsal egemenliği­ne son vermeyi ve proletarya öncülüğünde yeni bir hegemonik sistem, yeni bir tarihsel blok kurulmasını amaçlıyor. Sivil toplum ile devlet arasındaki organik birliğin iyi kavranmaması “sivil toplumculuk” ideolo­jisinin yaygınlık kazanmasına yardımcı oluyor. İşte ancak bu ideoloji çerçevesindedir ki sol, “iktidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dö­nük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burju­va devletin toplumsal temeli içinde arayan bir hare­kete” dönüşüyor.

Peki bu liberal ideolojik çerçeve dışında solun, ik­tidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak, sivil topluma dönük bir hareket haline dönüşmesi ne anlama geliyor? Siyasal toplumda siyasal iktidarı (ya da ege­menliği) fethetmeden önce (ve onu da fethetmenin önkoşulu olarak) sivil toplumda toplumsal yönetimi (ya da hegemonyayı) fethetmeye yönelmek anlamına geliyor. İktidara dönük (ya da siyasal toplumda ege­menliğin fethine öncelik veren) bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük (ya da sivil toplumda he­gemonyanın fethine öncelik veren) bir hareket haline dönüşmek, o zaman devletin entelektüel ve moral te­melini fethederek onun kendisini fethetmeyi amaçla­yan bir hareket haline dönüşmekten başka da bir an­lama gelmiyor. Gerçeklikte bu “yeni” yol, o kadar da yeni bir yol oluşturmuyor. Dönemin koşullarına göre, daha önce de “öngörülmüş” olduğu gibi, “gökyüzü­nün fethi”ne bu her iki yoldan da gidilebiliyor.

Diktatörlük

Sevgili yazarımıza göre “Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, Marksizme karşı çıkmaktır, çünkü Marksizmin ‘keşfettim’ dediği tek şeydir bu." Marksizmin “keşfettim” dediği tek şey midir bu?

Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 günlü mektubunda Marx şöyle diyor: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) sınıfların var­lığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zo­runlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların or­tadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulması­na geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu.”

Birbirine bağlı üç “keşif”! Ama Marx’ın başka ke­şifleri de var. Ekim 1857-Haziran 1858 arasında Marx, Grundrisse adıyla tanınan elyazmalarında, değer teori­si ile artı-değer teorisini de ilk olarak ayrıntılı bir bi­çimde ortaya koyuyor. Bu iki teori, materyalist tarih görüşünden sonra Marx’ın bir yeni büyük “keşfi”ni oluşturuyor.

Uzatmayalım. “Proletarya diktatorasına karşı çık­mak, Marksizme karşı çıkmaktır” olumlaması, Leninizmin (ya da Marksizmin Leninist aşamasının) temel önermesini oluşturuyor. Örneğin Devlet ve İhtilal'de Lenin, “Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatorası’nın kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak,” diyor. Ama Leninizm sonrası da var Marksizmin ve Leninizm-sonrası Marksizm, tıpkı Le­ninizm öncesi ama Paris Komünü sonrası Marksizm gibi, bu konuda o denli kategorik konuşmuyor.

Birinci Enternasyonal’in Eylül 1872’deki Lahey kongresinden sonra Amsterdam'da düzenlenen bir toplantıda sosyalizmin yolları üzerine bir konuşma yapan Marx, “Emekçilerin ereklerine barışçıl yollarla erişebilecekleri Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin varlığını yadsımıyoruz,” diyor ve zora dayanan dev­rimi, öyleyse proletarya diktatorasını, o zamana kadar olduğu gibi Avrupa ülkelerinin hepsi için değil ama artık çoğu için gerekli görmeye başlıyor.

Ancak Lenin’e göre burjuvaziye karşı uygulanan zordan başka bir şey olmayan proletaryanın devrimci diktatorası, emperyalist dönemde yoğunluk ve yaygınlık kazanan militarizm ve bürokrasi nedeniyle, yeni­den zorunlu bir duruma geliyor. Marx’ın söz konusu ayrıklamayı yaptığı (ve Engels’in de genişleterek ka­tıldığı) dönem olan 19. Yüzyılın 70’li yıllarında. İn­giltere ile ABD'de bu kurumlar yoktu. “Oysa şim­di,” diyor Lenin, Proleter devrim ve dönek Kautsky’de, bu kurumlar hem İngiltere’de, hem de ABD’de boy gösteriyor.” Öyleyse, Marx ile Engels’in prole­tarya diktatorasının bırakılabileceği üzerindeki ayrıkla­maları artık, militarizm ve bürokrasinin yoğunlaşıp yaygınlaştığı bu emperyalizm döneminde, geçerli sa­yılmıyor.

Stalin Leninizmi boş yere, “genel olarak proleter devrimin, özel olarak proletarya diktatorasının teori ve taktiği” olarak tanımlamıyor.

Ama sosyalizme barışçıl, yani proletarya diktatorasız geçişin “düşünülebileceği" ülkeler listesine Engels, daha önce Erfurt programının eleştirisi'nde (1891), salt demokratik cumhuriyet olduğu için, bü­rokrasi ve militarizmin anayurdu olan Fransa’yı da ekliyor.

Bitmedi. 14-16 Kasım 1957’de Moskova'da yapılan Sosyalist ülkeler Komünist ve İşçi partileri (12 parti) toplantısından sonra yayınlanan Bildirge’de de, “Halk çoğunluğuna güvenen, kapitalistler ve toprak sahiple­rine ödüncü bir politika izlemekten vazgeçmeyen oportünist öğeleri kesinlikle saf dışı edebilen bir işçi sınıfı, halk düşmanı gerici güçleri yenebilir, parlamen­toda kesin bir çoğunluk sağlayabilir, burjuvazinin sı­nıf çıkarlarının hizmetinde bir araç olan parlamento­yu, bu kez emekçi halkın hizmetinde bir araç duru­muna getirebilir, yoğun bir parlamento dışı savaşım yürütebilir, gerici güçlerin direncini kırabilir ve sos­yalist devrimin barışçı yollarla gerçekleştirilmesi için gerekli koşulları yaratabilir," deniyor.

Aynı düşünce, Komünist ve İşçi partileri (81 par­ti) temsilcilerinin 1960 Moskova toplantısı Bildirgesi’nde de yineleniyor.

Leninizm, işte böyle bırakılıyor. Marksizmin Leninist evresinin aşıldığı, belki biraz da gecikmiş ola­rak, işte böyle ilan ediliyor. Ancak Marksizmin Leninist evresi, bir “devlet ideolojisi” olarak kurumsallaştığı için, retoriği kendisinden uzun sürüyor.

İşçi sınıfının “Özel Doğası”

İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz başlık­lı yazıda ise, “etkinlik arayan sol”, bu sınıfın “özel doğa”sını anımsamaya çağrılıyor. Şiirsel bir belagatle: “İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmektedir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareket­leri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir,” deniyor.

İşin özüyle yetinmek istersek işçi hareketi, işçi sı­nıfının işte bu “özel doğa”sı nedeniyle kapitalist demokrasiye sığmıyor. Çünkü işçi sınıfının bu “özel doğa”sı, işçi sınıfının doğuştan komünist olduğu anlamı­na, komünizmin işçi sınıfının bir özniteliği olduğu anlamına geliyor. Ve geçmişte bu “doğa”nın örtükçe de olsa kabulü, komünizmin güncel durumu ortadan kaldıran gerçek bir hareket olarak tanımlanmasına yol açıyor. Gerçek hareket, yiğidi namıyla anmak gerekir­se, işçi hareketinden başka bir anlama gelmiyor.

Şöyle ki Marksizmin gelişmesinin, yaklaşık Paris Komünü’ne değin götürülebilecek birinci aşamasında Marx ve Engels, emek-sermaye karşıtlığının, işçi sı­nıfının durumunun bilincine kendiliğinden vararak sı­nıf savaşımına girişmesine, bağımsız bir işçi partisi (“Sınıf-parti”) olarak örgütlenmesine yol açacağını ve işçi hareketinin önündeki tek seçeneğin devrimci (ko­münist) bir siyasa olduğunu düşünüyor, ekonomik- korporatif (“sendikal”) düzeydeki siyasal sınıf savaşı­mı ile etik-politik (“siyasal”) düzeydeki siyasal sınıf savaşımı arasında bir ayrım yapmıyor. Kısacası, işçi hareketi ile komünist hareketi bir ve aynı “gerçek ha­reket” olarak görüyor. Komünist Manifesto, Marksiz­min gelişmesinin işte bu ilk aşamasını simgeliyor.

Ancak bağımsız bir işçi partisine dönüşmesini bek­ledikleri İngiliz “trade-unionism”inin burjuva-liberal bir işçi siyasasına yönelmesi, özellikle Paris Komünü de­neyiminden sonra, işçi hareketi-komünist hareket öz­deşliğinin Marx ve Engels tarafından bırakılmasına yol açıyor.

25 Eylül 1882'de, Fransız İşçi Partisi Saint-Etienne kongresinde ikiye bölündüğü zaman Marx ve Engels, bunu işçi hareketi içinde biri devrimci, proleter; öte­ki reformist, küçük-burjuva iki akımın varlığına bağ­lı uzlaşmazlıkların yoğunlaşmasının bir sonucu olarak değerlendiriyor. Bu karşıt eğilimlerin savaşımını Marx ve Engels, artık bağımsız bir sınıf (“Sınıf-parti”) ola­rak değil ama bağımsız bir örgüt (“Örgüt-parti”) ola­rak düşündükleri proleter partilerin bir gelişme yasa­sı olarak kabul ediyor.

İşçi sınıfının “özel doğa”sının değiştiğini söyleyenler, ger­çeklikte olmayan bir şeyin değiştiğini söylüyor. Gelişmesinin Paris Komünü’nden sonra başlayan ikinci aşamasında Mark­sizm, Komünist Manifesto'yu aşıyor.

Gelişmesinin üçüncü aşamasını oluşturan Leninizmden sonra Marksizmi yeniden Komünist Manifesto'ya indirgemek, devrimcileştirmek şöyle dursun, onu yoksullaştırıyor. Yeni bir gelişme aşamasının yeni yolları aranırken işçi sınıfının “özel doğa”sından medet ummak, yoksulun devrimciliğini simgeliyor.

* [1]) Giderilmesi gereken iki “talihsizlik" de bu üçüncü sayıya kalmış. Şöyle ki: 1) Sayı 2, sayfa 14, sütun 2, satır 6'dan başlayan : “Oysa Avrupa Birliği, üyesi olan devletleri orta­dan kaldırarak, onların yerine çok daha güçlü tek bir devlet kurmayı amaçlamıyor.” cümlesinin doğrusu : “...kurmayı amaç­lıyor." diye; 2) aynı sayfa ve aynı sütunun son paragrafındaki ilk cümle: “Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark, eskiden niteliksel bir nitelik taşıyordu." cümlesinin doğrusu da:"...eskiden niceliksel bir nitelik taşıyordu." diye bitecek.

Kenan Somer, Kızılcık, sayı 3, s. 19-21.