Kutsal 2000 yılı dünyevi ve uhrevi bir karmaşa içinde sürüyor. 2000. doğum yılında İsa babasının evinde neredeyse tek başına kalmış, bundan sonra neler yapabileceğini düşünürken, bizler yeryüzünde, tam bir Luna Park yaşantısı içinde gerçek ile sanal arası bir ortamda yönümüzü ve yordamımızı bulmaya çalışıyoruz. Işık gölge oyunları, renkli, yatay dikey, eğik devinimleriyle alışılmış yerçekimi kurallarını dışlayan atlıkarıncalar ve neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunu anlamanın mümkün olamadığı, tüm normların, duyguların, algıların bozulduğu, birbirine karıştığı "şeytan tünelleri" ile o Luna Park yaşantısı ortamının şaşkınlığını yaşıyoruz. Dengelerimizi koruyabilmek kaygısı ve sağlam bir zemin bulunduğu sanısıyla, bütün gücümüzle üzerine bastığımız zeminin, içine bindiğimiz küçük araçların döşemesi olduğunu anlamaya zaman bulamadan bu araçlar/vagonlar ile birlikte havalanan dönme dolapların içindekiler ile onları dehşetle seyredenlerin karşılıklı şaşkın ve çaresiz bakışları arasında her bir parçanın diğerinden bağımsız ve kendi mantığı/otonomisi ile devindiği post modern−yaşantı... Hemen hemen tüm mekansal, zamansal ve bireysel-psişik yönelimlerin (oryantasyonların) yitirildiği, insan aklının ve duygularının içinde bulunduğu reel-sanal karışımı ortamın bir eklentisi durumuna dönüştüğü, sersemleştiği, ama gene de insanların heyecandan, coşkudan mutluluk çığlıkları atmaya çalıştıkları, seslerin, renklerin, ışıkların, gölge oyunlarının gerçek ile yanılsamaların birbirine karıştığı ve tüm bu karmaşanın gerçek dünyanın yerine geçmeye başladığı bir −simülasyon− Luna Park yaşantısı...
Burada, sözü çok uzatmadan, büyük Goethe'nin daha 1797 yılında yazdığı Büyücü Çırağı şiirini anımsamamak olanaksız. Goethe'nin günümüzden iki yüz yıl önce yazdığı bu ünlü şiir belki şöyle özetlenebilir:
Ustasının iş yerinden uzaklaşmasından yararlanmak isteyen büyücü çırağı, ustasının denetim altında tuttuğu ruhları kendi istemi doğrultusunda kullanma sevdasına kapılır... Ustasının tüm gizemli sözlerini ve yapıtlarını ezbere bildiğini ve güçlü bir akılla mucizeler yaratabileceğini sanan yeni yetme büyücü çırağı, bir yandan ihtiyar ustanın yaşam tarzı ve araç gereçleri ile alay ederken, öte yandan da −artık− denetim altına aldığını sandığı ruhlardan denetim altına alınmış tüm suları havuzlara akıtmasını, şelaleler oluşturmasını ister... Şelaleler oluşur. Havuzlar, kanallar dolar taşar... Ancak, büyücü çırağı, son anda suların bu ölçüsüz akışıyla oluşan felaketi önleyecek ve görece de olsa önceki dinginliği sağlayacak "sihirli sözcüğü" yeniden anımsamakta zorluk çeker. İhtiyar ustasını yardıma çağırmak ister ama olanlar olur... Artık çok geç kalınmıştır.
Goethe'nin bu anıtsal yapıtında sorguladığı konular, 1848 Komünist Manifestosu'nda Marx ve Engels tarafından yeniden işlenir. Onlar da Goethe'den aşağı kalmayan bir şiirsellik içinde, o zamanlar bile yaşamsal bir önem almaya başlayan bu konuyu yapıtlarında odaklarlar. Ve içinde yaşanan durumu "kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu, böylesi devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum, ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık denetleyemeyen büyücüye benziyor," diye tanımlarlar.
Ancak bu büyücünün, rasyonalizmin ve teknolojinin ölçüsüz fetişleştirdiği, biraz da zorlama gelişme sürecine itildiği günümüz koşullarında "yeraltı güçleri" artık gerçekten de denetlenemez konuma gelmiştir.
Sağduyulu düşünen hemen her insan, bugün, gene büyük Goethe'nin tanımladığı Dr. Faust'un konumundadır. Dr. Faust gibi odasının içinde şaşkın, çaresiz dolanmakta, ne yapabileceğini bilememektedir. Anımsanabileceği gibi, daha yapıtın başında, Dr. Faust, gece yarısı yazı masasının koltuğunda yoğun huzursuzluklar içinde kendi kendine konuşur:
"Araştırdım, ah, ateşli çabalarla / Felsefe, hukuk ve tıp bilimlerini / Bir de ne yazık ki ilahiyatı / Şimdi de duruyorum burada, bir ahmak gibi / Hiç bir şekilde akıllanmış değilim / Yüksek unvanım, doktoram bile var /...Bir şey bilemeyeceğimizi sonuçta anlamak için / Bir şeyler bildiğime kandıramıyorum kendimi / Dolayısıyla kendimi büyüye verdim şimdi / Ruhun gücü ve belagatı / bana bazı sırlar açıklasın diye..."
Dr. Faust da bu dünyayı değiştirmek ister. Hem de ne bahasına olursa olsun. Bunun için de tek yol akıldır. Modernleşmektir. Dr. Faust, bu amaçla şeytanla bile işbirliği yapmaktan kaçınmaz. Ama gelin görün ki, tüm ussallaşma çabaları sonunda bu gelişme süreci Auschwitz ve Hiroşima'ya dayanır. Sonra Körfez savaşına, Kosova bombardımanlarına... Özcesi, tam trajedi olur modernleşme çabalarının sonu.
Engels, Kapital'in Birinci Cildinin İngilizce baskısına 5 Kasım 1886 tarihinde yazdığı önsözde, içinde yaşanan o zamanki durumu ve beklentilerini şöyle açıklamıştır:
"Üretici güçler geometrik oranda arttığı halde, pazarlar olsa olsa aritmetik oranda büyüyor. 1825'ten 1867'ye kadar durmadan tekrarlanagelen onar yıllık durgunluk, refah, aşırı üretim ve bunalım dönemleri, gerçekten ömrünü tamamlamış gibi görünüyor, ama yalnızca bizi devamlı süreğen depresyonun batağına bırakmak için. Özlemle beklenen refah dönemi gelmeyecek; bunu haber veren belirtileri görmemizle bunların ufukta kaybolmaları bir oluyor. Bu arada, birbirini izleyen her kış, ‘Bu iş-sizleri ne yapmalı?’ büyük sorununu yeniden ortaya çıkarıyor, ama işsizlerin sayısı yıldan yıla kabarırken, bu soruyu yanıtlayacak kimse yok; ve biz, sabırları tükenen işsizlerin kaderlerini ellerine alacakları anı neredeyse hesap edecek hale geldik..."
Ancak, bu beklenen "an" gelmemiş, işsizlik, yoksulluk, umutsuzluk insanlardaki devrimci enerjinin kaynağını oluşturmaya yetmemiştir... Daha başka bir söylemeyle, psişik yapı temel yapıların insana birebir yansıması olmadığı için, işsizlik, yoksulluk ve umutsuzluk insanların ileriye yönelik atılımlar yapmalarını koşullayacak birikimi pek de oluşturamamış, tersine, kapitalist düzen, modernleşme süreci Marx ve Engels'in tespit ettiklerinden de daha hızlı ve tahripkâr bir biçimde insanların psişik yapılarını özümlemiş ve soğurmuştur. Belki de bu barbar düzenler, insanların tahripkâr kişiliklerine tam da denk düşmüşler, özne, nesne ilişkisi içinde birbirlerini sürekli olarak yeniden ve yeniden üretmişlerdir.
Ayrıca, son iki yüz yılın tarihsel deney birikimi de büyük kültürel ve psişik gelişmelerin, işsizlik ve yoksulluk koşullarından çok, umut, heyecan, coşku dolu dönemlerde ve ortamlarda ortaya çıktığını göstermektedir.
Bu tür modernleşme çabalarının hep dönüp dolaşıp büyük trajedilerle sonuçlanmasının, dünyanın giderek büyük bir “toplama kampı”na dönüşmesinin ardındaki gizi sadece sınıf çelişkisi ya da sömüren sömürülen ilişkisi ile açıklamak bana pek de kolay görünmüyor. En azından, ben anlayamıyorum... Her şeye karşın, bu denli büyük ekonomik, kültürel donanımlı insanlar bu denli barbar saldırganlıklarını birazcık olsun dizginleyemezler miydi? Neden, her gelişme bizi biraz daha güçsüzleştirip kendi köşemize tutsak ediyor?
İnsanların beyinleri, merkez sinir sistemleri artık anti-depresif ilaç, uyuşturucu ya da alkol almadan, günlük yaşamın sorunlarının altından kalkamaz duruma geldi. Bunun nedenleri salt sınıf çelişkileri ile anlaşılır ya da anlatılabilir mi? Bilemiyorum. Daha somut: anlamıyorum. İnsanlar sokaklara çıkacaklarına monad’laşıp odalarının bir köşesine saklanıyorlar. Giderek daha fazla kendi içlerinde kapsülleşiyorlar.
Dr. Faust dünyayı modernleştireyim derken ellerini kana buladı. Batı dünyasının diğer bir büyük kahramanı Hamlet, kısacık ömründe ve küçük dünyasında gözünü kırpmadan ne kadar çok insanın kanına girdi. Batı dünyası tüm bu trajedileri yaşarken, Avrasya, yaşadıklarının trajedi olduğunu bile bilmeden sürekli vahşet uyguladı.
Gelişmek, modernleşmek hep kanla ve soykırımlarla birlikte yürüyor. Geride, tarihin neredeyse doğal akışından kaçırılan ve çok kez birkaç saati geçmeyen “artı yaşamlar” kalıyor. Sanat ve aşk dolu birkaç saatlik “artı yaşamlar...” Daha da sonrası? Gerisi Hamlet'in ölürken söylediği gibi: “sessizlik.”
Büyük sessizlik.
Serol Teber, Kızılcık, Sayı 3, Mayıs 2000, s.17-18.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma