Türkiye hiç yoktan, türban tartışmasına benzer bir don-fistan tartışmasının kenarından geçti. Niye? Mine Kırıkkanat Kentin Marmara sahil bandındaki açık alanlarda piknik yapan ve denize don fistan giren “halk”ın sergilediği çirkin manzarayı, Radikal’deki köşesinde, gördüğünü aynen tasvir eden bir uslûpla eleştirdi. İslamî yazarlar bunu, halkı aşağılayan, seçkinci bir tavır olarak niteleyip tepki gösterdiler, kumsalda mangal çevirip tavuk kızartanları ve denize don fistan girenleri savundular. Başı, “temsilen” Hürriyet gazetesinde köşe yazdırılan biri, Ahmet Hakan çekti. Kırıkkanat’a “faşist” dedi. “Tamam ama bu uslûpla söylenmez,” demeye getirdi.

Bu anlaşılır bir şeydir, İslamî kesim yazarları bundan kendi kimliklerine saldırıldığı sonucunu çıkarmış olabilirler. Sadece belki İsmet Özel alınmamış, hattâ Mine Kırıkkanat’a, bu karşılıklı bir savaş olduğu ve kendisi de savaştığı için, tersinden hak vermiş bile olabilir! İslamî politik hareketin yazarı-çizeri “primitif” bir kültürü temsil ettiklerini bilerek temsil ettikleri şeyin hâkimiyetini savundukları için kendilerinden beklenen tavrı göstermişlerdir.

Ama hemen bütün köşe yazarları, görüşü sorulan liberal kılıklı aydın takımının tümü ve bu arada laik Kemalistlerle aynı kefede tartılmamak için sol bilinç ve tavırla ilişkisini gevşetmiş veya koparmış olan kimliksizler, İslamî kesim sözcülerinin tepkisini desteklediler. Kemalist yazarlar ise, sorun böyle oportünizme alan bırakmayacak kadar akla-kara konulunca, söylenmesi caiz olanın binde birini bile söylemeyen Mine Kırıkkanat’ı savunma cesaretini –tek tük istisna dışında– gösteremediler. Yazar Mine Kırıkkanat radikallik yaptığı gerekçesiyle “Radikal”(!)’den kovuldu, konu kapandı.

Oysa “mühim” bir olaydı. “Sorun” Türkiye’nin kendisiydi, tartışma derinleştirilerek sürdürülmeliydi.

Bu bir kılık kıyafet tartışması değildir. Biraz derinleştirilse, entelektüel potansiyelimizin harabiyetini gösterecek bir fırsattı. Nasıl çarpık bir bilinçle çarpıldığımız ve bunun da bütün toplum hayatını nasıl çarpıttığı anlaşılmış olacaktı. İslamî kesim yazarlarının savunduğu “halk” mıdır? Değildir. “Halk”ı savunanları savunanların savunduğu da demokrasi değildir. Bunlar açığa çıkacaktı.

Kırıkkanat’ın resmettiği çirkin manzara Türkiye’de toplumsal deformasyonun nerelere vardığıyla ilgili değildir. Ya nedir?

Mesele dünkü “göç”ebe bir toplumun “piknik” merakı olsa halledilmesi kolaydır. Avrupa’ya ilk giden Türkiyeli işçiler olur olmaz yerlere bir kilim serip yayılmaya başlayınca Avrupalılar ilk şaşkınlığı üzerlerinden çabuk atıp tedbir aldılar. İlgili yerel idareler uygun piknik yerleri düzenlediler. Uygun olmayan yerlere “Piknik yapılamaz” levhaları astılar. Piknik yapacakların bir gün önceden başvurup izin kâğıdı alması kuralını koydular. Sonra da kendileri Türk piknikçilere katılıp başka kültürlerden insanlarla birlikte olabilmenin insanî tadını çıkardılar. Bunda da bir “Avrupalı dehası” yok, insan aklının pratik çözümü vardır. Bizdeki mesele farklı. Modernitenin sunduğu bütün fırsatları da sonuna kadar kullanan, cami-çarşı eksenli bir ekonomik örgütlenmeyi ve sermaye birikim tipini temsil ediyor. Soyutlaması ideoloji, kültür ve sanat düzleminde İslamî kesimin yazarlarına, müziğine, resmine, piyesine, şiirine, siyasette de AKP’ye gidiyor. Bu somut toplumsal bağlamı ıskalayarak, geçtik geleceği olan maddi ve estetik değerden, folklorik bir değeri dahi bulunmayan bu mezbeleye karşı tolerans, hattâ sahiplenmeye varan ikiyüzlülük, Toplumun entelektüel potansiyelindeki çöküntüye, daralmaya tekabül ediyor, demokratlıkla, çoğulculukla, “öteki”ne saygıyla bir ilgisi yok. Kabzımalların “toplumun kanaat önderleri” olduğu hâli gösteriyor. Rasyonel ölçülerini yitirmiş, çıldırmış bir toplumu haber veriyor. Geleceğini tartışmaktan korkan bir topluma denk geliyor.

Kim bu, bizim de karşı olmadığımız türbanda direnen, şimdi de buna don fistan, mangal ekleyen?

AKP’nin beslediği ve beslendiği kaynaktır bu. Kırıkkanat bunu görüp göstermiştir. Besbelli ki sert uslûp, aşağılayıcı uslûp piknikteki veya plajdaki figürlerin oransız bir erkek hâkimiyeti veya dişi köleliği arz etmesi hariç tutulursa, bu insanların siyasî bilincinedir, ki bu bilincin ters dönmüş ve AKP’de somutlanmış sonucu, sadece göze dokunan bir şey değil, milyonlarca hayatın, bilimin, sanatın, kültürün, ahlâkın temellerine saldıran, bir toplumun geleceğini karartan ve fakat gene o toplumun basiretsizliği demek olan somut gerçeklikten dolayıdır. Kırıkkanat’ın uslûbu fazla mı sertti? Milletin çoluğunun çocuğunun, kızının, eşinin önüne paçalı donla ve kıllı bacaklarla çıkmaktaki uslûp nedir, peki? Kim kime saygısızlık etmektedir. İslamcı yazarların ve onları savunan liberal yazarların arka çıktığı, halkın kendisi veya pikniği veya donu fistanı değil, bu yamukluğudur. Hattâ daha ileri gidip gönül rahatlığıyla söylemek gerekir; bunların yaptığı, –bekçiliği veya sözcülüğü daha makul olurdu– sermaye uşaklığıdır. Çünkü sermaye toplumdaki her türden hegemonyasının gerçek temelini halktaki bu yamukluğun üzerine tesis edegelmektedir. Halkı mı savunmuşlar? Halkın kendi doğrusu için doğrulduğu ender zamanlarda bunlar nerdeydi? Bunlardan düzene eleştiri hiç gelmiş midir? Hadi Tanrıya itiraz edemezler, peki Tanrının bu çapaçul düzenin hâmisi rolüne ne demişlerdir? Demezler. Hiçbir şey dememişlerdir. Eşitlikçilikleri fitre, sadaka, zekâttan ileri gitmez. Bu İslamcı yazarların son bir kaç yılda, iğneyi kendi sistemlerine batırdıklarına, dinde reform isteklerine, “dindar, inançlı ama aydın” pozuna girmelerine de aldanmamalı. Bunu da, 11 Eylül’le birlikte içine girdikleri kompleksten kurtulmak için yapmakta, bir korku ve yozlaşma olarak yaşamakta, Bush’a yaranmanın bir yolu olarak görmektedirler. Yani bir tür El Kaide’ye –o ters bir yöne savrulduğu için– cephe almaktadırlar.

Elleri fakir fukaranın cebinden çıkmadığı halde, halk, hakkını mülkiyet tartışmasına götürmeyegörsün, bunların feryadı başlar: “Harama el uzatmayın!”

Gidi haramiler!

Halkçıymışlar! Halkı savunmak onlara düşermiş!

“Halk” diyoruz da, içini açmıyoruz. Genel bir halk davranışı var, bir de bunun içinde, her biri milyonlarca sayıda zümre ve katman var. Bunların bazıları, bazan, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullara ve hâkim eğilime bağlı olarak ekonomik, kültürel ve siyasî ilişkilere öylesine egemen konuma gelirler ki, “halk” dediğinizde görünen odur. Türkiye’de bu şimdi, kimdir?

Gözümüze metropollerde görünmektedir. Buna dikkatli bakmak lazım. Uygunsuz yerde ve uygunsuz vaziyette mangal yakarken, denize don atlet girerken, orada, göz önünde bile “helâl”ini helâlinden köle gibi kullanırken gördüğümüz, “halk”tandır da “halk” değildir. Bunlar ne moderniteye tepki duyan pleblerdir, ne de içinde kendilerini insan olarak algıladıkları bir kırsal kültürü temsil etmektedirler. Ayrıca siz onları bir de evlerinde, işlerinde, mahallelerinde görün. Ne kendilerine saygıları vardır, ne de başka insana. Maraşlı, Sivaslı, Rizeli, vb. göç menşei olarak belli bir tanım içine alınabilselerde geldikleri kaynağı asla temsil etmezler.

Oturdukları, kuruluşuna ön ayak oldukları, rantını dağıttıkları, ekonomik hayatını kontrolünde tuttukları gettoları bilinen insanî yerleşkelerden değildir ya da öyle olmaktan çıkmıştır. İlk icraatları, komşu gettonunkinden bir balta sapı daha geniş, mimariye ziyan ve günah bir cami kondurarak ilk iktidar çekirdeğini kurmaktır. Camiden çıkmazlar, çünkü işyerleridir. Ticari, sosyal ve siyasal ilişkilerini, nüfuz değiş tokuşunu, parti, vb. tercihlerini, tehdidi, şantajı burada kurar ve işletirler. Irz düşmanı tüccarların evine girerken kameraya yakalananlar, “Oy istemek için gittim,” demişlerdir.

Dinle imanla alakaları var mıdır sanırsınız? Demokrasi de dahil, “kent”i kent yapan hiçbir şeyle ilgilenmezler, ama kentin nimetlerini kapışmakta birbirlerini yemektedirler. AKP iktidarı suretinde karşımıza gelen şey budur. İncelip, yazar olmuşu da Ahmet Hakan’dır. Bu, “halk” mıdır?

Bunu başlangıcından almak, Özal’dan başlatmak lazım. İslamî modernitenin papazıydı. Faşist bir askerî rejimin başbakanı, demokratlık taslayan bir rejimin faşist cumhurbaşkanıydı. İdeolojiyi, inancı, ahlâkı şort ve tişört gibi giyerdi. Bütün ideolojileri yeri geldi giydi. Bir tatil yerinde askeri şortla –şortluydu– selâmladı diye ondan demokrasinin talihini değiştiren bir ikon yaratmaya kalkışanlar da halkın donunu-atletini demokrasiye işaret sayan bugünkü medya mezbelesi “aydın”lardı. Aralarından Özal’ın resmî, gayrıresmî el çabukluğu marifet yoluyla derlediği oylardan sağladığı iktidarı “anasının ak sütü gibi” helâl sayan kıdemli solcular bile çıkmıştı!

Savundukları “halk” değilse kimdir?

Metropollere binbir türlü ekonomik ya da sair nedenden zorâki ya da “gönüllü” göçmüştür. Varoşlara oturmuş, tutunmuştur. “Tutunma” süreçlerinde –her zaman her yerde olduğu gibi– hayat hayat olmaktan, o da “halk” olmaktan çıkmıştır. Bu bir insan bozulmasıdır. İnsanın çürüyüp kokuşmasıdır. Bozulma başlı başına bir piyasadır. Din, aşiret, hemşeri, kadın, çocuk, her şey ticarîleşme ve metalaşma basıncı altındadır. Fahişelik, hırsızlık, cinayet kültürünü sıradanlaştıran bir insan piyasasıdır bu. Buraya kadar halk gene halktır.

Sonuçta bu “bozulma” da bir yaşamaktır, örgütlü olur. Varoş piyasasında bütün örgüt biçimleri, rantın üleşilmesi üzerinedir. İş bulan işçi, bulamayan kapkaççı, dolandırıcı, işportacı, mafya olmuştur. Siyasî partiler, belediyeler, muhtarlıklar varoşlarda bu insan bozulmasına dayanır.

Zaman içinde kent altyapısı kurulmuş olsa bile orada herkes birbirinin üzerine çıktığı için insani gelişme gerçekleşmez. Kuşaktan kuşağa giyim kuşam, çocukların isimleri değişir ama öz değişmez. Sermaye varoşa yukardan, ama yapıyı bozmadan girer. Bir alt piyasa imkânı olarak girer. Kendini ora kalitesine uydurup girer. Değiştiren devrimci bir dinamik olarak değil, pekiştiren bir çıkar olarak işler.

Bundan sonrası “halk” değildir. Üç kaçak kat, bir minibüs veya taksi, belki de bir halk otobüsüdür bozulan adam. Fırıncıdır, bakkal irisi markettir, tefeci, üfürükçü veya kadın tüccarıdır. Ya da kooperatifçi veya belediyenin kaldırım-kanal taşeronudur. Hattâ belediye başkanıdır! Bunların siyaseti de vardır: Alevi ise CHP, değilse AKP’dir. Artık bu fotoğrafta halk yoktur.

İslami yazar-çizer zevat ile bunları ve bunların kaynaklarını savunmayı “demokratlık” sayan liberal zevat Mine Kırıkkanat’a “seçkinci-faşist” derken güya halkın devlete ve Kemalizme geleneksel öfkesini de sahiplenip savunur pozundadırlar. Tamamen sahtekârlıktır. Kemalizmle bir alıp veremedikleri yoktur. Siz hiç bunlardan bir tekini, bu öfkenin gereğini yaparken ve bedelini öderken görmüş müsünüz? İnsanı kavramamışlardır. İnsanı tanrıdan yukarı çıkardı diyerek Yargıtay Başkanı İmran Ökten’in cenazesine saldıran nefesi çorap kokusu hergele takımının torunlarıdır. Halk sınıflarının somut sınıf dertleriyle ve sınıf mücadelesindeki konumlarıyla ilgili tek cümle kurdukları görülmemiştir.

Kimin adamı oldukları, diş gösterdikleri yazar Mine Kırıkkanat’ın “Radikal”den kovulup tartışmanın kesilmesinden belli değil mi?