Osmanlı askeriyle Anzak'lar arasında dostluk doğmuştu
Geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz aylar I. Dünya Savaşı'nın ilk yılının 90. yıldönümüdür. “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı devletini yıkıp paylaşmak için büyük bir iştahla hazırlanan emperyalistlere bu fırsat, hükümeti Bâb-ı Ali (Sadaret binası) baskınıyla gasp etmiş maceracı Enver-Talat-Cemal troykası tarafından altın tepsi içinde sunulmuştur. Savaşın ilk evresinin Osmanlı tarihi açısından çok önemli üç olayı vardır:
1) Aralık 1914'te Rus cephesinde, Allahuekber Dağları'nda 100.000 insanın karlara gömüldüğü Sarıkamış faciası,
2) Britanya ve Fransa donanmalarının ve taşıdıkları kara askerlerinin Marmara ve Trakya'ya gelip başkent İstanbul'u düşürmek için 18 Mart 1914'te başlattıkları ve 252 gün süren Çanakkale Savaşı,
3) 24 Nisan 1915'te İttihat ve Terakki hükümetinin gönderdiği şifreli bir emirle Teşkilat-ı Mahsusa'nın kalkıştığı −resmi adı Tehcir olan− Ermeni etnik temizleme harekâtı.
** *
Osmanlı'nın Çanakkale savaşı boyunca büyük imkânsızlık ve mahrumiyet içinde göstermiş olduğu direnç, her türlü hamasiyatın ötesinde, gerçekten de olağanüstüdür. Bu kanıyı savaşı bizzat yaşayan veya sonradan bir araştırmacı olarak konuya eğilen taraflı tarafsız herkes paylaşır.
Ulusların tarihlerinde bazı olaylar onlar için bir onur-gurur vesilesi, manevi bir dayanak noktası olabilirler. Bunlar arasında bir savaş veya bir meydan muharebesi de bulunabilir. Savaşmakla değil, başka bir vesileyle övünmek elbette daha iyidir, ama dünyanın en güçlü iki devletine karşı sonsuz bir özveriyle, dayanma gücüyle koyabildiğiniz bir muharebe veya −daha sonraki yıllarda, gene olanaksızlıklar içinde− kazandığınız bir bağımsızlık savaşı elbette ulusunuzun onur konusu olacaktır. Bir halkın en güç koşullarda bile hangi potansiyellere sahip bulunabileceğini gösteren bir özgüven oluşturacaktır.
Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın büyük kayıpları arasında önemli bir yer tutar. Rütbeli olsun, rütbesiz olsun 150 bine yakın Osmanlı askerinin ve onlara destek veren halkın gösterdiği olağanüstü özveriden ne Harbiye Nazırı Enver'in, ne de Talat ile Cemal'in her hangi bir övünç payı olabilir. O kişiler Türkiye'yi felakete sürüklemek isteyen Düvel-i Muazzama'nın işini kolaylaştırmışlar, her türlü maceracı ve sorumsuz politikalarıyla bunca insana kan, acı ve gözyaşı getirmişlerdir. Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Libya'da, Filistin'de, Yemen'de, Galiçya'da emirleri altındaki yüz binlerce insanımızın ölümüne yol açmışlar, aynı zamanda emirleri altındaki resmi güçleri kullanarak çok milliyetli Osmanlı devletinin asli unsurlarından olan Ermenilere karşı giriştikleri harekâtla, başka yüz binlerce insanımızı telef etmişler, daha fazlasını yerlerinden, yurtlarından ederek, Ermenileri kitle hâlinde Anadolu coğrafyasından ve nüfusundan sürmüşlerdir.
Burada not edilmesi gereken bir boyut, I. Dünya Savaşının, zaten çöküntü halindeki bir ülkeyi yerle yeksan etmesi, onun üretici güçlerine büyük darbeler indirmesi, onca insan yaşamını söndürmesi, onların geride kalan ailelerini ve halkın tamamını açlık ve yoksulluk içinde bırakmasıdır. Bu kapsamda, Çanakkale Savaşı bir yandan bir ulusun onur kaynağıyken, öte yandan Darülfünun'dan (Üniversite), seçkinlerin çocuklarının okulu Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) öğrencileri dâhil İstanbul ve Trakya'da idadi (lise) öğrencilerine varıncaya değin halkın silah altına alınarak cepheye sevk edilmesi nedeniyle önemli bir beyin gücünün, kalifiye işgücünün yitirilmesidir. Daha sonra yeni toplum inşa edilirken büyük bir yetişmiş insan sıkıntısı çekilmiştir, Cumhuriyet yola kadrosuz ve elemansız başlamıştır, kendi aydınlarını (muallimlerden başlayarak) sıfırdan yetiştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü savaş okumuşların veya yetenekli insanların, zanaat erbabının, üretken işgücünün büyük bir bölümünü alıp götürmüştür.
Çanakkale Savaşı'nın ilgi çekici bir başka boyutu Anzak'ların Britanya tarafından savaşmaya getirilmesidir. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya Britanya adalarından gidip yerleşmiş olanlar o zamana kadar kendilerini İngiliz sayarlarken, savaş onlarda ulusal bilincin uyanmasında, “Biz ne İngiliziz, ne Britanyalı, biz Avustralyalıyız, Yeni Zelandalıyız,” demelerinde dönüm noktasını oluşturur. Her yıl şimdiki kuşaklardan en az 20.000 Avustralyalı ve Yeni Zelandalının 18 Martta Çanakkale'ye gelmesinin, Anzak Koyu'nda şenlik yapmasının nedeni budur.
Ve nihayet, orada bizzat sıcak savaş içinde haftalar aylar geçtikçe, Osmanlı askerleri ile Anzak askerleri arasında insani ilişkilerin doğması, dostlukların, sigara ve yiyecek alış verişinin başlaması, ciddi ve vahim bir olay olan savaşın zaman ilerledikçe yer yer âdeta bir oyuna dönüşmesi mutlaka altı çizilmesi gereken bir vakıadır. Yayınlanan ve çoğu dilimize henüz çevrilmemiş olan anılar, anlatılar konusunda bu dostluğa ve karşı saflardaki insanların bir süre sonra birbirlerini düşman görmemelerine eğilmek, onu İNSANLIĞIN ERDEMİ olarak görmek, en başa koymak son derece önemlidir. Çanakkale −ya da Anzaklar'ın dilinde Gallipoli (Gelibolu)− Savaşı'ndan çıkarılacak en evrensel ders budur.
Kızılcık, sayı 24 (Mayıs-Haziran 2005).

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma