Her taraf mafya dolu, mafyayla yatıp mafyayla kalkıyoruz, günde yirmidört saat mafya soluyoruz… Medyada mafya dosyasız gün yok artık… AB, Irak’ın işgali gibi haberler artık “ikinci sınıf haber” olmaktan öteye gidemiyorlar. Türkiye’de insan hakları açlık, sefalet, işsizlik gibi sorunlar “havadis” olmaktan çıkalı zaten yıllar oldu.

Her sabah mafya babalarımızın medyadaki geçit törenleri neredeyse “resmi seremoni” haline geldi. Ulusal gelirin nasıl dağıtılacağını belirledikleri gibi, adaletin dağıtımına da mafya babalarımız el koymuş durumdalar. Paşalarımız içtimaya geçmiş, otuziki kısım tekmili birden, babalarımızla hiçbir ilişkileri olmadığına dair yemin billah ediyorlar; ama “yanlışlıkla” aynı fotoğrafta yer almış olabileceklerini de gizleyemiyorlar. Hakim ve savcılarımız, babalarımızın oldukları yerlere uğramıyorlar ama “haberleri olmadan” evlerini tamir etmiş olabileceklerini de itiraf ediyorlar… Valilerimiz silah ruhsatları dağıtıyorlar ama “yanlışlıkla” dağıttıklarını ilave ediyorlar…Emniyet müdürlerimiz mafya babalarımızdan daha üst görevlere tayin istiyorlar.

Peki mafya nedir? Mafya babası kimdir?

Her ne kadar tarihte değişik adlar, değişik fonksiyonlar almış olsa da, mafya tarih sahnesine mülkiyetin özel biçimiyle çıkmıştır. Her toplumsal düzende değişik görevler yüklenmekle beraber, değişmeyen görevi mülkiyetin özel biçimini korumak olmuştur. Dolayısıyla mafyaya özel mülkiyetin öz evladı diyebiliriz; çünkü temeli özel mülkiyete dayalı düzenler gelmiş geçmiş ama mafya - değişik adlarla da olsa – hep baki kalmıştır.

MAFYASIZ KAPİTALİZM OLMAZ

Mafyasız kapitalizm hayatını devam ettiremez. Kapitalizmin temeli olan serbest piyasa ekonomisi, “Televole iktisatçıları”nın vurgulamaya çalıştığı gibi, “görünmeyen elin hakemliğinde oynanan ve kurallara uymayanın oyun dışı kaldığı” bir ekonomi değildir; karşısına çıkacak tüm engelleri (yasal, dini, ahlaki, kültürel, geleneksel, toplumsal) her türlü aracı kullanarak aşmaya çalışan bir ekonomidir. Bu engelleri aşmak için kullandığı en önemli araçlardan biri de mafyadır. Mafya kapitalizm için vazgeçilmez bir araçtır. Niçin böyledir?...Çünkü:

Sermayenin dolaşım aracı olarak mafya:

Kapitalizm, sermayenin önündeki, yukarıda belirtilen engelleri kaldırma çabalarını her zaman meşrulaştıramayabilir. Özellikle ahlaksal, dinsel ve geleneksel engelleri aşma çabalarını kolayca ve kısa sürede meşrulaştıramaz.

Bunun için, bu engelleri aşma işini mafyaya havale etmek zorundadır. Mafya, bu hizmeti yerine getirecek en iyi örgütlenmedir.

Sermayenin azami kâr aracı olarak mafya:

Sermaye serbest dolaşırken tek amacı vardır: Azami kâr… kârını azamileştirmek için kullandığı meşru araçları çoğu kere yetersiz bulur. Özellikle silah tekelleri, finans kuruluşları ve değerli maden şirketlerinin “pazarlama” faaliyetlerinin yanında, bütün sektörlerde grev kırıcılığı, ucuz işgücü için insan kaçakçılığı ve günümüzde “esnek üretim” stratejisine uygun olarak taşeronlaştırma gibi görevler, sermayenin mafyaya havale ettiği görevlerdendir.

Taşeronlaştırma görevi, sermayenin “çevre ülkeler” de uygulamaya koyduğu bir stratejidir. “Çevre ülkeler”in emekçilerini çok düşük ücretlerle, sendikasız, sigortasız, belirli bir mesaisi olmadan, özellikle kadın ve çocukları çalıştırmak için, o ülkenin mafyası devreye sokulur; eğer o işe uygun mafya yoksa yaratılır.

Emeğin örgütlenmesini bastırma ve terörize etme aracı olarak mafya:

Sermayenin ezeli ve ebedi düşmanı emekçidir. Bunun bilincinde olan sermaye, bir sınıf olarak iktidara geldiği 1789 Fransız İhtilalinden beri emekçilerin siyasal ve ekonomik örgütlenmelerini önlemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Nitekim, Devrim Hükümeti’nin ilk çıkardığı kanunlardan biri, 1791’de işçilerin her türlü dernek kurmasını yasaklayan bir kanun olmuştur. O günden beri, işçi sınıfının çok uzun mücadeleler sonucu elde ettiği kazanımlar, doğal olarak sermayenin huzurunu kaçırmaya başlamıştır. Sermaye, zaman zaman, doğrudan faşist darbelerle, kaybettiği mevzileri geri almayı başardıysa da, bu alandaki “başarıların” kalıcı olması gerekiyor. Bunun için de, işçi sınıfı ve müttefik olan kitleleri terörize etmesi gerekiyordu. Devreye, paramiliter hale getirilmiş mafya çetelerini sokmak gerekirdi ve öyle de oldu. Dünyanın son ikiyüz yıllık tarihinin tanıklığının yanında Türkiye’nin yakın tarihi de bunun tanıklığını yapmaktadır. 12 Eylül öncesi olaylar: 1 Mayıs katliamı, Çorum ve Kahramanmaraş katliamları, İÜ 16 Mart katliamı; 12 Eylül sonrası: Gazi Mahallesi katliamı, Sivas katliamı, cezaevlerindeki “Hayata Dönüş” operasyonları, vs.

Sermayenin siyasal örgütlenme aracı olarak mafya:

Mafya, siyasal örgütlenme aracı olarak sermayenin gündemine 2. Dünya Savaşından sonra girdi. Komünizme karşı “hür dünya”da CIA tarafından örgütlenen “Gladyo” tipi oluşumların, kendi finansmanlarını sağlamaları için, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kara para aklama, altın ve tarihi eser kaçakçılığı gibi “kârlı” işler “Gladyo”nun denetim ve gözetimi altında yapılmaya başlandı. Bunun için, “hür dünya” ülkelerinin milliyetçi-faşistleri özellikle seçildi.

Bu tür örgütlenmenin sadece komünizme karşı olmadığı, dünyanın her tarafında sermayenin çıkarlarına karşı olan tüm devlet yöneticilerine, partilere, tek tek siyasetçilere ve bilim adamlarına karşı da her türlü eylem ( darbe, suikast, vb.) gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Sermayenin birikim aracı olarak mafya:

Yukarıda belirtildiği gibi, sermaye, gayrimeşru yollarla engelleri aşarken, doğal olarak bir “kâr” elde eder. Bu “kâr”, kara paradır. Bu “kâr”ı, birikim olarak meşru – veya şu ya da bu biçimde kayıtlı – sermayesine katabilmek için bu karaparanın aklanması gerekir. Mafya için bu aklama işi hiç de zor değildir. Bu iş için, devletlerin her türlü kurumları da hazır ve nazırdır. Siyasetçiler, bu aklama operasyonlarında önemli görevler üstlenirler. Örneğin, “karapara aklama” terimi yazılı basında ilk kez 1973 Watergate Skandalı ile yer aldı.

“Kapitalizmin kara kutuları” diyebileceğimiz İsviçre, Malta, Cayman Adaları, Liechtenstein, Singapur gibi, ekonomisi “kara para aklama hizmeti”ne dayalı devletler olduğu gibi, kıyı bankacılığı, serbest bölgeler gibi, sermayeden başka hiçbir şeyin giremediği, tamamen “özgür” alanlar da vardır. Ayrıca, “bankacılık hizmeti” dışında başka işlerle uğraşmayan bankalar da “kara para aklama hizmeti”nde kusur etmemeye özen gösterirler.

Rekabette caydırıcılık aracı olarak mafya:

Bütün bunların yanında, sermayenin bir de kendi içinde, rekabet denen bir “ölüm kalım” mücadelesi vardır. Bu mücadelede mafyasız olmak demek, kavgaya girmeden kaybetmek demektir.

Bu kavga, bilindiği gibi, her sermaye grubunun pazardaki payını genişletme kavgasıdır; en çok da ihalelerde, bayilik ve temsilcilik açmada, ülke içi ve ülke dışı finans kurumlarının açtığı kredilerden nasiplenmede ortaya çıkar.

Bu kavgalardan galip çıkabilmek için illa “vuruşmak” şart değildir. Örneğin, bir ihaleye giren sermaye grubunun arkasındaki mafya grubunun kim olduğu belli ise ve yeteri kadar “güçlü” ise, diğer sermaye grupları için “yeteri kadar” caydırıcı olabilir; veya bir kentte bayilik veren bir sermaye grubu, eğer o kentin “en iyi” mafyasıyla anlaşıp bu işi ona yaptırırsa, aynı işi yapan diğer sermaye grupları o kentte bayilik yapacak adam bulamayabilir.

Yukarıda da gördüğümüz gibi, çağdaş ekonomi, özünde bir mafya (yeraltı) ekonomisidir. Modern devlet de, bu “çağdaş ekonomi”nin hizmetinde olan bir devlettir. Dolayısıyla, devlet mafya ilişkisi, burjuva medyası kalemşörlerinin özellikle vurgulamaya çalıştığı gibi, “ mafyanın devlete uzanan eli” ilişkisi değildir. Bu ilişki, mafyatik örgütlenme (yeraltı illegal örgütlenme ) olmadan varlığını sürdüremeyen “modern devlet” sorunudur. Tüm “modern devletler”in gizli istihbarat servislerinin mafyayla (derin devletle) ortak operasyonlar düzenlemeleri, ya da, bilfiil yeraltı dünyasının “ reisleri”nden emir almaları rastlantı değildir. Bugün, tüm gizli servislerin asıl görevlerinin mafya (yeraltı) çalışmalarına servis hizmeti yapmaktan ibaret olduğu bilinen bir gerçektir.

Bugün tüm medyanın hemfikir olduğu bir görüş var; “Türkiye AB kapılarını aralayınca toplum şeffaflaşmaya başladı, bunun sonucu olarak da kirli çamaşırlar da ortaya dökülmeye başladı” diyorlar. Evet, son günlerde medyanın gündemini mafyanın işgal etmiş olması sorununun AB ile ilişkisi var; ama patronlarının siparişlerini yerine getirme çabasından başka bir düşüncesi olmayan yazarların dediği gibi, sorun “kirli çamaşır” sorunu değildir; bu söylem kamuoyunu manipüle etmeye yönelik bir söylemdir. Sorun, Türkiye’nin tüm kurum ve kuruluşlarının olduğu gibi, mafyanın da “AB müktesebatına” uygun hale getirilmesi sorunudur. AB’ne girmek için her türlü yolu deneyen sermaye için kağıt üzerindeki “uyum değişiklikleri” yeterli değildir. Çağdaş kapitalizm, gerek meşrulaştırma ve gerekse diğer yeraltı faaliyetlerini başta “Think-Tank” ve “Vakıflar” olmak üzere bir sürü “çağdaş kurum” aracılığıyla yürütüyor. Türkiye de kapitalizmin bu en önemli kurumunu, “mafyayı”, çağdaşlaştırmak zorundadır. Bunun için tüm devletin yeraltı ve yerüstü- ve hatta gökyüzü (dinsel)- kurumlarının uyumsal değişikliği şarttır. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın direktifiyle oluşturulan “ilmi heyet”in yaptığı “ilmi çalışmalar” sonucu, “kıyamete kadar baki” olan Kuran’ın çağdaş yorum çalışmaları da yine “AB müktesebatına” uyum çabalarından başka bir şey değildir.

İşte mafyanın kamuoyumuzun gündemini işgal etmesinin nedeni budur.