Türkiye yüzdü yüzdü kuyruğuna getirdi. Bin yıllık postundan yakında kurtulacak, Avrupa postuna girecek! Herkes daha şimdiden bu tarihsel zaferin sarhoşluğu içinde. AB’ye giren hiçbir ülkede bu kadar ve böyle olmadı. Bu bize mahsus, üstelik hak edilmiş bir “hal”. Başbakan yolunu kesip iş-ekmek isteyenlere AB veriyor. Esnafın toptancıya verdiği çek senet AB vadeli. Sendikalar toplu sözleşme görüşmelerinde ücret ve sosyal hak istemekten AB istemeye geçtiler. Kitabı satmayan yazar AB’de satar diye umutlanıyor. Çocuklar AB oynuyor. Hamile kadınlar bile nerdeyse doğumu birkaç gün geciktirip AB’li bir çocuk doğurabilmenin çaresini arıyorlar! Tarihsel zaferin farkında olmayan –belki de asıl farkında olan– sokaktaki kapkaççı çocuk, o işine bakıyor.
AB denilen şey, özellikle de aydınlar marifetiyle ideolojik bir konu hâline getirildi. Uygarlığın tek şekli ve Türkiye’nin uygarlık yürüyüşü olarak tanımlandı. Öte yandan halkın uygarlıkla falan ilgilenmediğini herkes bilmektedir. “Demokratikleşme” gibi sorunlar da halkın ilgi alanı dışındadır. Bu durumda halkın önüne AB’deki yüksek GSMH oranlarını, zenginlik ve refahı sürdüler. Böyle olunca her bir şey anlaşılır olmaktan çıktı. Sınıfsal olmaktan çıktı yani. Tartış, tartış da, neyi tartışacaksın?
AB’ye katılmaya, rüşeym hâlinden başlayarak bugüne kadar, Avrupalı emekçi siyasetlerin –hemen tüm Komünist Partilerin de– niçin inatla karşı çıktıklarını Türkiye’deki emekçilere kimse anlatamadı. Bizde karşı çıkanlar idam cezasının kaldırılmasına, kadın erkek eşitliğine, MGK’nın sivilleşmesine, sivil toplumun güçlenmesine karşı çıkmış oluyor, bütün bunların toplam sonucu, Ulus-Devlet’i sözde savunmuş oluyorlar.
Emekçi yığınların meselesi değil bunlar, bu konular üzerinden gelişen bir tartışma onları ilgilendirmiyor. Onların derdi “serbest dolaşım”, mesela: iş. Bunun Brüksel bürokratının kâbusu olduğunu nerden bilsin? Niçin bilsin? %70 çoğunluk şimdiye kadar böyle var olageldi. Şimdi artık bu alandan çıkıyor, gerçeğin içine giriyoruz. 10-15 yıl sürecek bir cehennem (müzakere süreci) başlıyor. Bu süreçte Türkiyeli emekçiler, Avrupalı emekçilerin niçin AB’ye karşı çıktıklarını AB realitesini bizzat yaşayarak anlayacaklar. AB’cilerin arkasına yığılan %70 çoğunluk hızla %40-30’lara düşecek. Avrupa kendi içinde hangi sınıfları vurduysa Türkiye’de de bu sınıfları vuracak. Emekçi sınıfları, orta katman toplum kesimlerini ve aydınları nereden, nasıl vuracağının ipuçları gerçi ortaya çıkmıştı ama ideolojik alanda yaşanan sarhoşluk bunların görülmesini engelledi. Bütün bunlar bitiyor.
Bizim korkumuz yok, aklı olan herkes işlerin er geç buraya varacağını biliyordu. AB’cilerin içinde akıllı adam yok mu? Elbette var, onlar da biliyorlardı. İşte onları korku sarmaya başladı. Artık ideoloji konuşulmayacak. Gerçek konuşulacak. Bir yarı tarım, yarı sanayi toplumunu AB toplumu hâline getirmenin ne demek olduğunu benzeri deneyler göstermiştir. “İktisat” kimin ödediğiyle ilgilenmemiş ama “yüksek maliyet” demiştir. Kim ödeyecek? Emekçiler öder! Ya ödemek istemezlerse? AB’ci aydınlarımızın korktuğu da bu ya. O zaman “demokratikleşme” hüllesi güme gidecek, çünkü karın doyurmadığı anlaşılacak. AB’cilerimizin en akıllıları şimdi korkmaya başladılar. Tek umutları kaldı: Süre 10, 15, belki de 25 yıl gibi uzundur, kim öle kim kala... Bu varsayım kitlelerin ahmak olduğu inancına dayanıyor. Kitleler, gerçek etlerine batınca dâhileşirler. Bu da bin kez doğrulanmış bir başka varsayımdır. Hadi görelim.
Ama önce dünyayı görelim.
21. yüzyıl “gece yarısı” başladı. Yani herkes yorumunu uykudayken yaptı. Sabahı bekleme sabrı gösterilmedi. Sosyalizmden korkusu son bulan kapitalizmin kendini değiştirip demokrasiye yöneleceği zannedildi. Bu “zan”lar birleşti, zırh delen bir teoriye dönüştü. Hemen herkesi bir yerinden teslim aldı. Şimdi gün söküyor. Hayret! Gece yorumlarında hayal edilen “demokratik”, “sosyal”, vb. kapitalizmden eser yok. Hayale kapılan sadece kurgularmış, niyetlermiş. Daha çaresiz ve daha azgın bir kapitalizm ile karşı karşıya kaldık. Kimse bugünkü dünya gibi bir dünya beklemiyordu. “Kaos”a doğru ilerliyoruz.
Birbirini belirleyen iki sistemden biri dağılınca, dünya bir “bütün”dür, bütünlüğü bozulmuştur. Bütünlüğü bozulan dünya kendini, ayakta kalan sistem aracılığıyla yeniden toparlamaya, bütünlüğünü yeniden kurmaya çalışmaktadır. İddiası olan, fakat araçları ve imkânları olmayan bir varsayımdır bu: “küresel yeni bir dünya”! Peki nedir? Bekle gör. Hal bu olunca, dışına kaçanlar, içinde olmak isteyenlerden on kat daha fazla. O halde şimdi, yani bugün, tarihin yeni bir sarmalına doğru hareket hâlinde değiliz. Bu bir tür felakettir. “Nerdeyiz?” feryatları bu nedenle ayyuka çıkmaktadır. Bugünkü dünya hâlini illaki teorileştirmek gerekiyorsa, herkesi içine çeken bir KAOS’tur. KAOS’tan daha kapsayıcı bir teori olamaz. KAOS dünyanın şurasında burasında olup bitene, dine imana, kültürlere, uluslara ve etnik gruplara, bunların taleplerine ve gelişme eğilimlerine bağlı olmayarak var. Sebep besbellidir. Kapitalizm vahşi döneminde bile umuttu. Sömürgeci rekabet döneminde de, ekonomiyi, teknolojiyi, bilimi, felsefeyi, sanatı geliştirmişti. Emperyalizm döneminde de insanlığı ilerlettiği, geliştirdiği şeklindeki varsayımı, sosyalist varsayıma rağmen yıkılmamıştı. Kapitalizmin bütün varsayımları sosyalizm ile birlikte çöktü. Bütün varsayımların yıkıldığı bir dünya KAOS’tur.
Kaosu düşünmeliyiz. Bundan kaçamayız. Kaçıp da, düzen olsun da isterse Yeni Dünya Düzeni olsun demek kaosa teslim olmaktır. Kaos, ondan korkularak düşünülemez. Herkes kendini “kaos”tan korkmamaya alıştırmalı. Düz “ilerleme” yoktur. Tanımı istenmesin, kaos tanımlanabilseydi kaos olmazdı. Ama herkes görebilir, çünkü elifbası var: Durum nesnel bir durumdur der demez bir “irade” (diyelim Usame) çıkıp herkesi şaşırtıyor, gördük. O hâlde “İrade” desek o da değil, olayların mantığı iradeye kulak asmıyor. Şaşırmamak mümkün değil. Bin yıllık soyutlamalar yerle bir olmaktadır. Güzel mi çirkin mi belli değildir, ŞEY ya estetik ufkumuzun ötesinde güzel, ya da taş balta gibi çirkindir; çünkü kaos ölçüyü ilga etmiştir. Bunun nesi olumsuz?! Tarih tepeden tırnağa zaten “kaos”tur, “ilerleme” gibi gördüğümüz düz sanal çizginin doğasıdır. Kaosa karşı sakin olabilirsek sözümüzün bir değeri vardır.
Kaos’un yüzeye çıkardığı bir görüntü var. “Batı”laşma değil, “Batılı”laşma anlamında baskın bir düşünce ve eylem var. Dünyanın bütün burjuvaları Batı’ya gidiyorlar. Bunda herkes hemfikir. Kapitalizmin gereği, bundan kurtuluş yok ama şimdilik yok. Eskiden, yüz yıl önce mesela, vardı. Üretim araçları ihracı emperyalist kapitalizme her ülkede “rakip”ler yaratmıştı. Sermayenin ve burjuvaların kendi çöplüklerinden âzami ölçüde nemalanmak için “ulus” diye tutturdukları bir dönemdi bu. Hafızasına güvenen hemen hatırlayacaktır; bu kadarı bile dünyayı yıkıp yeniden kuran bir neden olmuştu. Nedenleri ile birlikte o dönem silinip gitmiştir. Vatan millet Sakarya burjuvalığı derdik buna, artık tuz ve buz olmuştur. Anlamlı bir maddî temeli yoksa, şimdi nedir? Türkiye’de örneğini görüyoruz. Kumda oyundur.
Burjuvaları, sermayesi Batı’ya gitmeyen ülke var mı? Rusya, Çin, İran, Hindistan, ya da Brezilya mı? Öyle görünüyor, ama sadece görüntü. Tereddütleri, uzak-yakın tarihlerinden gelen direnç gerekçeleri var. Ancak bu dirençlerden, gidişata karşı etkili birleşik bir blok çıkmıyor. Çıkmaz da. Çünkü kendi direnç gerekçelerini emekçi sınıfların baskısı altında bizzat kendileri bastırıyorlar. Batı’ya gidiyorlar.
Her bir ülkedeki sol-komünist-sosyalist hareketlere bakın, hiçbirinden bu gidişe karşı henüz doğru dürüst bir itiraz yükselmiyor. Herkes can havliyle kapağı Batı’ya atmak isterken sol geride mi kalacak? “Gece karanlığı”nda herkes nereye koştuysa sol da oraya koştu. Marx’ın bir zaman “her gün yaptığımız şey”, sonra da “öncü olarak yaptığımız şey” dediği komünizm de düşünce ve eylem alanından çıkıp gitti.
Herkes ve her şey böyle Batı’ya giderse geride karanlık, anlamsız bir boşluktan başka ne kalır? Gidenler, düşüncenin doğrusunu, aklı fikri, felsefeyi, sanatı, “aydınlık” ve “hayat” olarak ne varsa her şeyi alıp götürüyorlar. Batı’da bir adacık cennet kurmaya gidiyorlar. Soyut değil bu, gerçek. Tarihin en büyük zihin ve izan göçü. Büyük göçler tarihin belini kırar, bu göç de kırmaktadır. Bundan olsa gerek “çağ dönümü” denilmektedir. Cennet ve cehennem çağı.
Batı’ya giden gittikten sonra geride kalan karanlığın içinde ne var? Birbirini yiyen, sadece “tür” olarak beş milyar insan var. Sefil, ışıksız bir dünya var. “Hayat” Batı’ya gittiği için, geriye kalan her yerde ölüm var. Peki, Batı’da nasıl bir hayat var? Giden görecek.
Böyle bir dünya eski kavram dizileriyle de, Batı’nın kavramlar sistemiyle de bilinemez. Onlarla bakıp gördüğümüz ya Usame’dir ya da aynı anlamda hiçbir şey. Kimmiş Usame, neymiş, nerdeymiş. Bilen var mı? Her yerde ise –ki her yerdedir– Usame midir? (Siz şimdi bu “Usame”den bir şey anladınız mı?)
Kaos elbette aynı zamanda cinnettir. Sınıf mücadelesi değildir. Tam tersidir. Sınıf mücadelesinin kavramları ile anlaşılamaz. Sınıf mücadelesinin olmadığı yerde ve olmadığı için vardır. Bu nedenle kaos sınıf mücadelesiyle aşılır.
Kaosta mantık yoktur, sınıf mücadelesi mantığın bizzat kendisidir. O halde kaostan sınıf mücadelesi çıkarılamaz! Hayır, bal gibi çıkarılır. Mantıkla değil, mücadeleyle çıkarılır. Batı’ya gidenler gittikten sonra geride kalan karanlık boşlukta mantığın zerresi işlemiyor. Mantık işlemiyorsa mantıkta ısrar etmenin âlemi ne? “Doğru” zaten çok dar bir alana sıkıştı. Bilimden, fizikten, kimyadan çıktı sorun, hayata geldi. Marx’ın felsefeyi bir zamanlar çağırdığı gibi, beş milyar insan da bugün “Doğru”yu aynen öyle, kendi yanına çağırıyor. Ürküntü veren, “doğru”nun bu geriye kalan karanlık boşluğa girince doğru olmaktan çıkmasıdır. Bundan da korkmamak lazım.
Marksizme dönüp şimdi yere basabiliriz.
“Sol” düşünce ve eylem “yanlış”ta kalamaz. Buna Doğu-Batı zıtlığından bakarsak Doğu’da kalamaz. Solu daha dar anlamda Marksizm olarak düşünürsek, bütün başlangıç referanslarını orda bulduğu için Batı’dan başka hiçbir yerde temellendirilemez. En genelinde Batı’nın evreni dışında Marksizm “İslam”a, “Budizm”e, “Konfüçyüs”e, çetrefil milliyetçiliklere, kapalı kültür kozalarına, duygu ve inanç ırmaklarına bulaşır ve Marksizm olmaktan çıkar. Marksizm “Batı”dan hiç kopmamalı, özellikle bu kaosta “Avrupa”dan ayrılmamalı. Ayrılırsa ne olur? Biçimi, dili, amacı her ne olursa olsun söz, yazı, çizi, soyutta ne yapıyorsak; siyaset, grev, eğlence, ölüm-kalım, somutta ne yaşıyorsak bu soruyla ilgilidir. Marksist sol düşüncenin Batı’ya yönelmesi diye bir şey yoktur, çünkü hep Batı’da kalmıştır. Doğu’daki vurgusu da, “Batı”yı geçmektir. Bir şeyi geçmek önce o olmayı gerektirdiği için, “Batı”laşmaktır. Marksizmle kendini hâlâ bağlı sayan düşünce ve siyasî eylem alanında Batı, Avrupa gibi olgular, oraya soyut yakıştırmalarla yüklenmiş anlamında değil, somut tarihsel vaka anlamında, dünya bugün değişirken de değişmemiştir.
Türkiye müzakereye başlar başlamaz bütünüyle AB’nin etki çemberi içine girmiş olacak. Durum ne olacak? AB’ci toplumsal blok düşünür ve sözcülerine göre Türkiye AB’den büyük yarar sağlayacak, AB’nin Türkiye’den sağlayacağı yarar ise bundan az olmayacak. Anladınız mı? Vereceğiz, alacağız, hepimiz büyük yararlar sağlayacağız! Bu lâf kuşatması altında bunalan bilinç kendini “yarar” kefesine koyup “zarar”dan kurtuluyor. Peki somutu nedir bunun?
Somutu, Türkiye “içe dönük” mücadelenin şiddetleneceği bir döneme giriyor. Avrupa’nın bizden alacağını kim ödeyecek? Avrupa’dan alacaklarımız kimin cebine girecek? Şimdi bu sorular sorulacak. AB karşıtı zındıkların soruları olarak değil, bilfiil yaşanan hayatın sordurduğu sorular olarak sorulacak. Bu sorular sadece Türkiye’de sorulmayacak. Avrupa da kendine aynı soruları soracak. Genişleyen, büyüyen Avrupa’nın ne olduğu, olacağı şimdi şimdi Avrupalının kafasına dank ediyor. Türkiye ile AB’nin bu büyük tarihsel alış-verişinde herkes hem alıcı hem verici olduğundan, aynı zamanda taraf olacak. Bu “taraf”lar kimdir?
AB oluştukça, genişledikçe, şekillendikçe kendi içinde amansız bir sınıf mücadelesinin de tohumlarını ekiyor. Avrupa’nın bütün emekçileri sınıf mücadelesinin bu yeni safhasını anlamaya, öğrenmeye çalışıyorlar. Sınıf mücadelesinin koşullarının değiştiğini, eski mücadele biçimlerinin ve araçlarının yetmediğini gördükçe yeni biçim ve araçlar üretmeye çalışıyorlar. Güçleri yetmeyince –hiçbir zaman da yetmeyeceği için– Avrupa’nın dışına, dünya emekçilerine açılacaklar. Bugün mevzilerini 10-20 yıl öncesine göre tarihsel olarak daha geride bir yerde kazıyorlar, çünkü şimdi, kaybettikleri sosyal haklarını geri alma peşindeler. Bu noktada mücadele şiddetleniyor. Klasik işçi mücadelesi araçları yetmediği için değişik dayanışma örgütleri kuruyorlar. AB’yi kapsayan geniş siyasi birlikler oluşturmak için sol-sosyalist AB partileri kuruyorlar. Bu partilere, yüz elli yıla varan mücadele birikimleriyle mevcut komünist, sosyalist partiler ve sol hareketler katıldıkları için “yeni” denemez. “Yeni” olan formatlarıdır. Bu yeni formatta tartışmaya, gelişmeye açıktırlar. “Avrupa”lı olmak, Avrupa merkezli düşünmek, işçi ve emekçi sınıfın çıkarını Avrupa merkezli algılamak gibi yanlışlıklara da açıktırlar. Ancak bütün dünya ve bütün Avrupa bugün siyasî mücadeleler açısından bir deney tahtasına dönmüş bulunduğu için her deney, her girişim bir zenginlik olarak alınmalı, böyle bakılmalıdır.
Bir de şöyle bakılmalıdır. Bu mücadele neye karşı, ne için? AB, olabilecek olanların en iyisi değil miydi? Avrupa Solu Partisi’nin kuruluş manifestosu AB vakıasına savaş ilanı gibi bir şey. Orda anlatılan AB ile burda bize anlatılan AB aynı AB midir? Avrupa solu için gündemde olan, şimdi, AB sapağından kurtulmaktır.
AB’nin içindeki mücadele Türkiye’de gelişecek. Türkiye’de sınıf mücadelesi Avrupa’dakinden de daha geri mevzilerden başlamak zorunda. Tarımdan kopan milyonlarca yeni işsiz “ön proleter” emek dünyasına mayın misali düşüp ortalığı allak bullak edecek. Örgütlü işçi hareketi bu yeni yükleri taşıyacak durumda olmadığı için spontan mücadele alanları açılacak. Bu yeni alanlara hâkim olup yön verecek bir işçi mücadelesi birikimi ve siyasal tecrübesi Türkiye’de bulunmadığı için Avrupa emekçilerinin “yardım”ına ihtiyaç doğacak. Bu ihtiyaç hem ekonomik, hem siyasî mücadele alanında yeni enternasyonalist birlik biçimlerini zorlayacak. Ne ki, bu zorlanmadan bir sonuç çıkabilmesi için o sonuca varmayı iş edinmek gerekir. Enternasyonalist birliğin somut zemini orada da, burada da sınıf mücadelesinin yükselip güçlenmesidir.
“Yapılacak iş” nedir? Herkesin işi kendi önündedir. Herkesin Avrupa’sı kendi çalıştığı yerdedir. Herkesin Avrupası kendi özgün koşullarıyla belirlenmiştir. Ama “Avrupa sorunu” aynı zamanda bir dünya sorunudur. Bu diyalektiği sindiremeyen, işçi-emekçi evrenini “millî”, “bölgesel” zırvalıklarla darlaştıran “sol” siyasî hareketler dökülecektir. Bu anlamda solun kendi kendine “çöküntü” dediği şey “çöküntü” değil, yeni bir başlangıcın işaretidir. Kitlelerin kendi deneylerinden öğrendikleri haklı olarak hep söylenmiştir; tamam, ama siyasî bilinç de salt kendi geçmiş deneyiminden öğrenecekse, o “siyasî” midir, “bilinç” midir?
Gelelim dünya ve Türkiye fotoğrafının “ilham”ına.
Türkiye’de AB’ye karşı bir direnç oluşmadı. Oluşmazdı, çünkü içerde sermayeye karşı bir sınıf direnci oluşamıyordu. En büyük fireyi aydınlar verdi. Topluca denebilecek bir şekilde, önlerine başka seçenek çıkmadığı sözde gerekçesine sığınarak sermaye sınıfına destek verdiler. Başka seçenek yoktu da, TÜSİAD mı seçenekti? TÜSİAD, söz kendine düşmediği için çok konuşmadı, aydınlar konuştular. TV ekranlarını, medya köşelerini, STK dedikleri tiyatro sahnesini onlar doldurdu. Bunu elbette sermayenin AB’den nemalanması veya kendileri sermayeden nemalanmak için değil, muhayyiledeki “Avrupa” için yaptılar. Topluma yalan söylediler. Kendilerini kandırdıkları gibi halkın %70’ini de kandırmaya kalktılar. AB’ye gitmezsek Doğu’da kalır, medeniyetten dışlanırız diye somut fakat gayri insanî bir korkuyu ideolojik silah olarak her fırsatta kullandılar. Kürt yerinde, işsiz-aylak milyonlar varoşlarda, milyonlarca işçi, kız erkek çocuk işçi izbe-salaş fabrikaların, atölyelerin ömür öğüten karanlığında, köylü eşeleyip durduğu bir mezarlık toprağında, yani “halk” Doğu’da kaldı. AB’ye gitmezsek medeniyetten dışlanırız diyenlerin o “halk”la her ne pahasına olursa olsun baş başa kalmamak için öyle dedikleri anlaşılamadı. Bundan sonra daha iyi anlaşılacak. Halk da, biz size kanmamıştık zaten, kendi ihtiyacımıza, çaresizliğimize kanmıştık demeye başlayacak.
Artık direnç, herkesin kendinde, gerçek kapısını çaldığı oranda oluşacak. Soyut siyaset itibar görmeyecek.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma