Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “değiştirilemez” birkaç ana maddesinden biri şu:
"Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir."
Bu nitelemelerin hiç biri doğru değil. Olmadığını herkes biliyor. Hukuk devleti? Hani nerede? Sosyal mi? Hadi canım siz de! Laik? Din işlerine bakan devlet dairesinde nerdeyse yüz bin personel çalışıyor! Demokratik? Seçmenin sadece dörtte bir oyunu alabilmiş bir parti TBMM’de tek başına iktidar!
Yani bu madde zaten içerikten yoksun. Böyle olunca, ola ki değiştirilmesine de hiç gerek yok. Ama orada, Anayasa’da, öyle dururken değiştirilemeyeceği vurgulanıyor. Bu ne demektir? Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti pratiğinin −Türkiye’de geçerli tarz ve usulünün− değişmesinin daha baştan yasaklanmış olduğudur.
Bu nitelikler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “çağdaş” olmanın bir gereği olarak yakıştırılmıştır. Bunlarla çağdaş olunur diye düşünülmüştür ve bir süredir bu cumhuriyeti “çağ dışına taşıma” yönünde bir girişimin gündemde olduğu söylenmektedir. Bu girişimin TC’yi bir tür “din devleti”ne dönüştürme girişimi olduğu −Anayasada sayılan değişmez niteliklerden laiklik ilkesi özenle öne çıkarılarak− her türlü medyada, siyaset ve üniversite kürsülerinde, halka açık merasimler ve halka kapalı “resepsiyon”larda büyüklü küçüklü asker/sivil ağızlardan ilan ediliyor. Bu girişime karşı Cumhuriyet’i kanlarının son damlasına kadar çarpışıp savunmaya ahdeden, dün ateşli ve dogmatik komünist iken bugün liberal sol görüşlü olduğunu gururla ilan eden zamanımızın kahramanı kılığında solcular bile var. Hangi cumhuriyeti? Zamanımızın sözde “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” nitelikli cumhuriyetini, yani onun değiştirilemez somut gerçekliği neyse onu... (Demagoji mi yapıyoruz? Yapmıyoruz da, diyelim ki yapıyoruz. N’olmuş? Dinsizin hakkından imansız gelir! “Çağdaş Cumhuriyet” adına hamaset arzına çıkanlar hangi somut bağlamda ahkâm kestiklerini bilsinler. Bilmiyorlarsa, bildikleri farz olunur!)
xxxxx
Bu girişimin bir de simgesi var, söylendiğine göre: Türban. Çağdaşlık ve Cumhuriyet karşıtı girişimin simgesidir diye türbanlı genç kızları üniversiteye sokmuyorlar. Birkaç yıl önce, seçilmiş bir milletvekilini aynı gerekçeyle Meclis’den atmışlar, ona verilen oyları resen iptal etmişlerdi.
Malum girişimin destekçisi, militanı filan olduğu söylenen sakallı makallı erkek öğrencilere bir şey denmiyor ama! TBMM’de de bir alay hacı sakallı eski/yeni Milli Görüşçü var. TC’nin sözde sosyal devlet niteliğine dahi taban tabana zıt yasa tasarılarına asker kıtası gibi rap rap sıraya girerek oy veriyorlar. Sakalları simgeden sayılmadığından olsa gerek, çağdaş Cumhuriyet için bir tehlike olarak görülmüyorlar.
Simgeyi kadınlar taşıyınca neden Cumhuriyet tehlike altında oluyor?
“Cumhuriyet düşmanı” türban Üniversitede, okulda, TBMM’de yasak. Sokakta (otobüste, çarşıda, sinemada filan) yasak değil. Buralarda tehlike olmaktan çıkıyor mu? Nasıl çıkıyor? Simgenin Meclis kürsüsünde görünmesine tahammül edemeyenler “Cumhuriyet düşmanlığı”nın sokakta alabildiğine sergilenip çağdaşlığa meydan okunmasından niçin gocunmuyorlar? Sokak −tabir caizse− halktır; TBMM (ya da Üniversite) millet! Bundan olmasın?
xxxxx
Türbanlı genç kadınların yüksek öğrenim görmeleri engellenirken, sekiz-dokuz yaşında kız çocukları, aynı yaşlarda erkek çocuklarla yan yana, başları örtülü olarak akın akın Kuran kurslarından geçiriliyor. Neden? Çünkü çocuklarımızın dinlerini öğrenmeleri gerekiyormuş; çünkü “laikçi” denilenlerin en laikçi olanlarının bile dediklerine göre, “din halklara lazım”mış! Bu yeni bir görüş mü? Nerdeyse −önceki bin şu kadar yılı saymazsak− TC ile yaşıt bir görüş; uygulaması, devlet denetiminde Kuran kursları ve daha sonra −altmış küsur yıldan beri− İmam Hatip okulları, son yirmi beş yıldır da bütün okullarda zorunlu din dersi. Tabii, bir de, yüz bin kadrolu, eski Şeyhülislamlıktan arta kalma Diyanet İşleri Başkanlığı... Laikçilerin çok azı İmam Hatip okulları niye var ya da, en azından, o okullarda kız öğrencinin ne işi var diye soruyor, ama hepsi, niçin o kadar çok (“aşırı” sayıda) İmam Hatip okulu var diye kıyameti kopanyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını önermenin parti kapatma nedeni olacak kadar TC devletinin temel nizamları arasında sayılmasına da hiçbir itirazları yok.
xxxxx
Bu İmam Hatip Okulları hepten kapatılmalı. İlk başladıklarında gerekçe, “devrimci, cumhuriyetçi” imam, müezzin vb. yetiştirmek değil miydi? Yani din olacaktı, ama öylesi değil, böylesi olacaktı! Burdan başlayınca nereye varıldığına niye şaşılıyor ya da kızılıyor? Nereye varıldı? İmam Hatipler sözde meslek okulu olmaktan resmen çıktı, devletin din ağırlıklı paralel eğitim kurumlarına dönüştü. “Devrimci cumhuriyet”in ne olduğu anlaşılınca, dini bütün halkımızın ağzına bir okka bal niyetine İmam Hatipler furyasının önü açıldı. Kenan Evrenler, S. Demirellerle yarıştılar. 91’de zar zor Meclis’e girebilen Erbakan 94 yerel ve 95 genel seçimlerinde en çok oyu alıp bu okullardan “arka bahçemiz” diye söz eder olunca devrimci, cumhuriyetçi laikçilerin akılları 28 Şubatta başlarına geldi... (Geldi de ne oldu? “Arka bahçe”nin yetiştirmeleri bugün yine, hem de tek başlarına hükümet!)
Halkın dini varsa çocukları o dini öğrenmesin mi? Elbette öğrensin. Ama bırakın halk dinini çocuklarına kendisi öğretsin. Binasını, hocasını, gereğini gerecini kendi sağlasın; her türlü masrafını kendi karşılasın. Bunun “suistimal” edilmesini akıllı, esnek, gerçekten laik hukuk devleti uygulamasıyla engellemeye kamu denetimi yetmez mi? Bütçeye yüzlerce trilyona mal olan Diyanet’le yetinmeyip Milli Eğitimi de işgal eden onca teşkilata, onca kaynak tahsisine ne gerek var? Hangisi doğru din, hangisi yanlış, inancın yararlısı hangisi, tehlikelisi hangisi... Bunu tayin etmek laik devletin işi mi? “Laik” TC’nin yetmiş iki buçuk üniversitesinin hemen her birinde kaç ilahiyat profesörü var, hiç saydınız mı? Bunlardan biri daha geçen ay yüksek rütbeli emniyet mensupları ve kimi devlet erkânı huzurunda Şiiliğin tehlikeli bir “sapıklık” olduğunu söyleme cüretini nerden almıştı?
Kendine laik diyen bir devlet, “Halka din lazım!” diyerek halkın çocuklarına din öğretmeyi üstlendi mi, Kuran kurslarının da, İmam Hatip okullarının da, üniversiteye türbanla girmek isteyen öğrencilerin de, ilahiyat kürsülerinden polis talimgâhlarına kadar uzanan mezhep tartışmalarının da içinden çıkılmaz kör düğüme dönüşen bir sorunlar yumağı yaratması kaçınılmazdır.
xxxxx
Kara çarşaf da sokakta yasak değil. Hiç olmadı. O neyin simgesi? Ya da −kara çarşaflılar yüksek öğrenim görme gibi bir iddia gütmediklerinden hiçe sayıldıkları için− hiç bir şeyin simgesi değil mi? Onlara tanınan serbestlik, belki de, başı açık gezen çağdaş kadınlarımız “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”nden alamadıkları nasibi dert etmesinler, karafatma kılığına bürünmekten nasılsa kurtulmuş olmalarına şükretsinler diyedir! Ya da türbanın gördüğü bir tür özgürleştirici işleve karşılık, kara çarşaf, kadını ait olduğu yerde tutmak isteyenlerle Çağdaş Cumhuriyet arasında zoraki pazarlık konusu olmuş olduğundandır.
xxxxx
Türbanın özgürleştirici işlevi dedik. Bu “paradoks” üzerinde biraz duralım mı? “Laikçiler”in “şeriatçı”lara cephe alırken gardlarını almayı hiç ihmal etmeyip hep söyledikleri bir şey var: Ülke nüfusunun %99’u Müslümandır. Kendileri de “elbette ve elhamdülillah” Müslümandırlar. “Dinimiz İslam” dinler içinde en akla uygun, en bilime yatkın, en hoşgörülü olanıdır, vb., vb...
İşte bu namazı, niyazı, orucu övgülere layık halkımızı oluşturan ailelerden en bağnaz dindar olanları bile (hiç değilse bir kısmı) karılarını ve yetişkin kızlarını kara çarşafa büründürmeden de sokağa salmaya rıza gösteriyorlar. Üniversiteye gidip gün boyu elin erkekleri arasına karışmalarına ses çıkarmıyorlar. Bu, besbelli, türban sayesinde oluyor. Kimsenin iyi ya da kötü niyetine bağlı olmayan, ardında iyi ya da kötü, siyasi ya da gayri siyasi ne niyet olursa olsun, başlı başına geçerliliği olan nesnel bir olgu. Türban, öyle ailelerin içine doğma ya da katılma bahtsızlığına uğramış kadınları −o bahtsızlığın ardındaki ekonomik/toplumsal realitenin ne olduğu, nerden kaynaklandığı ve nasıl hâlâ sürdüğü, sorumlularının kimler olduğu, vb. sorusu ayrı konu− evlerinden çıkarıp karalara büründürmeden sokaklarda gezdiriyor. Genç kızların üniversite kapılarında, mitinglerde filan türban yasağına karşı bağıra çağıra siyaset yapmalarına imkân sağlıyor. Onlar siyaset yapmıyor, Cumhuriyet düşmanı siyasilere alet oluyorlar demek tam bir safsata. Öyle diyenlerin hangi türden siyasilere kendilerinin alet olduğunu sormak gerekir. Kaldı ki, üniversite kapılarında türban yasağına karşı bağırıp çağıranlar arasında sakallı sakalsız erkek öğrenciler de var. Onların okuma hakkı, birilerinin siyasetine alet oluyorlar diye inkâr edilmiyor. Onların siyasete alet olmalarına cevaz var, kadınların yok! Halen TBMM’de, Erbakan’ın arka bahçesinden çıkıp üniversiteye yatay geçiş yapmış, dilediği gibi eğitim görüp iyi yetişmiş, şimdi de ülke kaderinde söz ve oy sahibi birçok Milli Görüş’çü erkek var. Hani kadınlar nerede? Kaç tane? “Kamu alanı” denilen yerlerde laikçilerin gözü kadınların başındaki örtüyü görüyor da kendilerini niye görmek istemiyor? “Ben kadına insan (yurtdaş) demem, başı açık olmayınca”! Öyle mi?
xxxxx
Safsatanın türlü incelikleri var. Başı kapalı genç kız sözgelimi tıp okuyorsa anatomi dersinin gereklerini yerine getirmem diye tuttururmuş. Ya da doktor çıktıktan sonra ben erkek hastaya bakmam dermiş... Anatomi dersinin gereğini tam yerine getirmeyen öğrenci sınıfta çakar, alır başını −başörtüsüyle birlikte− gider. Erkek hastaya bakmam diyen hanım doktoru da meslekten atarsınız olur biter. Başörtülü genç kadın doktor olmak istiyorsa bunu bilerekten tıp fakültesine kaydını yaptıracağını bilmez mi? Her mesleğin kendine göre, icrasıyla ilgili bazı pratik zorunlulukları ve yükümlülükleri, uyulması gereken kuralları vardır. Doktor olacak kişi kim olursa olsun, kadın hasta/erkek hasta ayrımı yapmaya kalkmasını engellemek mümkün değil midir? Durup dururken, daha üniversite kapısında teşrifat sorunu yaratmanın ne âlemi var?
xxxxx
Var... Kavga. Ekonomik rant kavgası. Dolayısıyla, siyasi iktidar kavgası... Bu konu Kızılcık’ta enine boyuna hep işlendi. Şimdi tekrarı gerekmiyor. Ama şu noktayı vurgulamakta yarar var: Kavga, kadınlar üzerinden yürütülüyor. Sakalı bir karış erkek doktor adayı, ilerde ben kadın hastaya el sürmem diyecek de olsa, mesleğini öğrenmekte bir engelle karşılaşmıyor. Sorun kadınların üzerine yıkılıyor. Bu bakımdan türban sahiden de bir simge işlevi görüyor: iki taraf için de. Sokaktaki türbanlı −ya da kara çarşaflı− kadın laikçiler için bir sorun oluşturmuyor; dincilerse sokakta yetinmiyor, illa üniversiteyi de “feth”etmek istiyorlar. Neden? Dincilerin derdi türbanlı öğrencinin (örtünerek de olsa) kendi başına sahip olması değil. Onlar için bu bir özgürlük sorunu değil çünkü. Ellerine fırsat geçtiğinde her kadının başını zorla örtmeye kalkacaklardır. “Hâşâ, ne münasebet!” diyenler yalan söylüyor. (Yalan söylemeye yanaşmayan İsmet Özel gibileri yollarını onlardan ayırıyor.) Başı örtülü öğrencinin üniversitede okuma mücadelesi bugün bir özgürlük mücadelesidir ama baş örtmemeyi kadına yakıştırmayan anlayış özgürlükle bağdaşmaz. Halen “kendi kadınları”nın başlarının örtülü olmasıyla övünen şu kadarcık iktidar sahipleri, yarın, o iktidarın daha fazlası ellerine geçtiğinde “başkalarının kadınları”nın başı açık olmasına tahammül edemeyeceklerdir. Sorun, bugün içinde yaşadığımız düzende başı açık kadının “özgür” olduğunun sanılması, o kadınlardan birçoğunun da kendilerini “özgürleşmiş” sanmalarındadır.
Nitekim laikçilerin türbanlı öğrencilerin başlarını açmak istemeleri de, onları özgürleştirmek için değil, devlet zoruyla teslim alıp onların üzerinden kavgada üste çıkmak içindir. Zorla boyun eğdirilip başı açılan öğrenci daha mı özgür olacak? Fakültede beş saat başı açık kaldıktan sonra hemen yine türbanına bürünen genç kadın ne kadar daha özgürdür? Çifte boyun eğdirilmeye maruz kalmıştır. Bunun genç insanlarda doğuracağı ruhsal gerilimler, bilinç ve kimlik çatlaması gibi sorunlar “yurtdaş” dedikleri insanları hiç bir zaman insan yerine koymayıp “devrimci Cumhuriyet”in ham maddesi sayan laikçilerin umuru mu?
xxxxx
Özgürleşme, bir biçim sorunu değildir. Kimilerinin kendilerine yakıştırdıkları ve başkalarına da illa yakışır −yakışmasa da yakışsın!− dedikleri “çağdaş” kılık kıyafet de gerçek çağdaşlık kıstası değildir. Hele bir özgürleşme kıstası hiç değildir.
Varı yoğu 3-5 milyon insanın zengin bir hayat sürüp daha da zenginleşmesine adanmış, geçimi, huzuru, geleceği asgari ücret 400 milyon olursa ya da karşılığında vergilerimiz, sosyal güvenlik yükümlülüklerimiz, vb. düşürülmezse “Biz batarız!” diye ağlaşan −haksız da değiller− sanayici/tefeci karışımı iş adamlarının çıkarına bağlanmış (ya da kelimenin her anlamında işi Allaha kalmış!) yetmiş milyon nüfuslu bir toplum ne yapsa çağdaş bir toplum olamaz. Çalışanların en haklı grev girişimleri “yasal” uygulamalarla daha baştan engellenirken siyasi iktidarların cumhuriyetçi/dinci karması, karun kadar zengin patron çetelerine emanet edildiği, ya da “öyle olmasın” diye asker/sivil karması despotik devlet erkânının eline geçmesinden medet umulduğu bir ülkede özgürlükten söz edilemez.
xxxxx
Avrupai “çağdaş” kılık kıyafet 17.-18. yüzyılda İngiltere’de zuhur eden, en mümeyyiz vasfı yoksulları çalıştırıp servet yığma becerisini ilahi iradenin tecellisi saymak olan püriten (mutaassıp, sofu) bir Protestan mezhebi Quaker’lerin kılığından evrilmedir. Çağdaşlığı hani nerdeyse kılık kıyafet tekdüzeliğine indirgeme takıntısı da, Avrupa/Batı merkezci “medeniyetçi”likten, ardındaki sömürgeci dinamiklerle birlikte türemiştir. Ayrıca, merkezi devlet otoritesini tahkim kaygısıyla bağlantılıdır. Vaktiyle Sultan Mahmut (II) Yeniçerilerle dalaşı sonrasında başa sarık sarmayı yasaklayıp “çağdaş serpuş” diye herkese fes giydirmişti. Cumhuriyet’ten sonra fes yasaklandı, şapka geldi. Halen yürürlükte olan ünlü Şapka Kanunu kimseyi şapka giymeye mecbur etmez; fes, sarık, vb.’yi yasaklar sadece. İlk çıktığında ve sonra uzun yıllar hep öyle algılanmıştı, çünkü fesle doğup büyüyen beyler sözgelimi amele kasketi ile sokağa çıkmayı kendilerine yakıştıramadıkları için, şapka giymeye mahkûm edildiklerini sanmışlardı. Bu da merkezi yöneticilerin tam istedikleri şeydi. O gün bu gündür “Fötür” şapka Avrupai çağdaşlık kıstası ve adeta Atatürk devrimciliğinin timsali olageldi.
TC kurulurkenki burjuva devrimci ileri atılımın bütünselliği içinde, o zamanın koşullarında, “şapka devrimi”nin belki bir yeri vardı. Ne ki dünyanın 20. yüzyıl hallerinde burjuva devrimciliğinin barutu daha baştan tükenmeye mahkûm olduğundan, çağdaşlığın öylesi giderek ülke insanlarının hiç bir çağdaş ihtiyacını karşılayamaz da değil, kaldıramaz oldu. Batılı silindir şapkanın 1940’lardan bu yana dolandırıcılığın, vurgunculuğun, her türlü haksız kazanç ve servet birikiminin karikatür malzemesi olmuş olması boşuna değildir.
xxxxx
Düzenin sahiplerinin –“dincisi”yle, “cumhuriyetçi”siyle− kadının özgürleşmesi diye bir dertleri ve sorunları olmadığı, şu her yanı saran “kamu alanı” tartışmasından da belli. Her renkten ve kılıktan devletçi/laikçi zevat bu kamu alanı denilen şeye neden öyle dört elle sarıldılar..?
Kamu alanı, devlettir. Bireyin devletle yüz yüze geldiği ve yüz yüze kaldığı ekonomik, toplumsal siyasal iktidar alanıdır. Bu alan simgesel içerikleri çok açık bir sürü teşrifat ve merasimle yüklüdür. Hepsi Cumhuriyet’e −yalnız bizimkine de değil, bütün cumhuriyetlere− padişahlıktan, krallıklardan, devlet gücünün (iktidar realitesinin) kendini teşhir ve ispat ihtiyacından intikal etmiştir. Örnekse, yargı erki erken Ortaçağ Avrupası’nda feodal beye aitti. Onun mülklerinden biriydi. Zamanla merkezi krallık o mülkü gaspederek kendine ait kıldı. Bugün bile İngiltere’de “adalet” dağıtan yargıca merasimle hitap edilir; kendileri “Majestelerinin yargıcı zatı âlileri”dir. Yargıçların duruşmalara acayip kılıklarda (mesela bizde olduğu gibi yarım metreye yakın sırmalı, atlaslı yakalarıyla göz alıcı cüppeler içinde, ya da İngiltere’de −ve eski/yeni bütün İngiliz kolonilerinde− üç yüz yıl öncesinin modası peruklar kuşanarak) çıkmaları, sanıklara, davalı/davacılara yekten sert muamele ve sen diye hitaplar, mahkeme masrafı diye yurtdaşlara yüklenen ağır harçlar, vb., hep, yargının (adaletin) bir iktidar fonksiyonu olarak telakki edilmesi ve o işi görmesindendir. Mahkeme, mahkemelik olanın yargıçla yurtdaş yurtdaşa yüzleştiği bir alan mı? Yargıç Osmanlıcada adı konulduğu gibi “hâkim”dir, “hüküm” verir; “hükümet”le aralarında kopmaz kan bağı vardır. Onun içindir ki, beş basamak yukarda oturduğu yerde tavus kuşu gibi kabardıkça kabarır, mahkemelik kişi beş basamak aşağıda, haklı mı, haksız mı, suçlu mu, değil mi daha saptanmamışken ezile büzüle ayakta durur. Böyle bir sahnede sözgelimi başı örtülü bir kadın avukatın sokaktaki haliyle yerini alması olacak iş midir?
Özgürleşme, “kamu alanı”nın “sokağa” açılmasıyla, sokaktaki yurtdaşın gerçek yurtdaş ve insan haliyle öne çıkmasıyla gerçekleşecektir. Türkiye’de “adalet” dağıtılan mahkeme salonlarında onca resmiyet ve teşrifatla onun bunun hakkında hüküm kesilirken adliye koridorlarında hemen her gün kopan bıçaklı sopalı kıyametler “kamu alanı” fetişizminin nasıl sokağa düştüğünün resmidir.
xxxxx
Kadınların sokakta, meydanda, her yerde başlarını açıp tacize, hakarete uğramadan rahatça dolaşmalarını, serbestçe öğrenim görmelerini, devlet dairesinde yadırganmadan çalışmalarını sağlayıp teminat altına almaktan aciz, vurdumduymaz bir düzenin −bir devletin− aile ve çevre baskısı altında yaşamaya terk ettiği bir sürü kadının hâlâ daha kara çarşafa bürünmesine göz yumup da, yüksek öğrenim görmek isteyen genç kadınların başörtüsüyle hesaplaşmaya kalkması kadar büyük bir saçmalık olamaz. Üniversite öğrencisinin başörtüsüyle uğraşmadan önce bu düzen −bu devlet− kadınların sokaklarda, meydanlarda başları türbanla bağlı dolaşmalarıyla da yetinmeyip kimilerini kara çarşafa sarınmaya zorlayan babalara, ağabeylere, kocalara, yetişkin oğullara, vb., böyle bir lüksün bedelini ödetmelidir. Bu bedel, laikçi zevatın ilk aklına gelecek şey olan yasaklamaya, hapislere tıkmaya, sürgünlere göndermeye filan gitmeden, şöyle ya da böyle pekala ödetilebilir. Ama 100 bine yakın personel −imam, vaiz, müftü, müftü yardımcısı, şu, bu...− çalıştırarak bütçeden nerdeyse savunmadan sonra en büyük payı alan ve giderek rejimin maddi, manevi “orta direği”ne dönüşme eğilimleri sergileyen Diyanet teşkilatıyla, bu düzende, bu devletle olacak şey değildir.
xxxxx
Kara çarşaf da bir simge çünkü. Geriliğin, gericiliğin, çağdışılığın, vb. değil −yani malumu ilamla vıcık vıcık edebiyat yapmanın ötesinde− bu ülke laikçilerinin kadını, dolayısıyla her insanı bu denli aşağılayıcı bir adet, gelenek ya da inanış −ne derseniz deyin− karşısında sergileyegeldikleri vurdumduymazlığın simgesi! Yani TC’nin, ülke halkının hayat damarını kurutan yoksulluk, haksızlık, eşitsizlik ve tek tek her birey üzerinde tahakküm olgusu karşısında temel aczinin simgesi. Laik TC ne şu partinin, ne bu tarikatın, vb. işi olarak değil, doğrudan devlet politikası olarak yurtdaşlara, “Demokrasi yok, sosyal devlet yok, hukuk devleti yok; bizde size bunları sağlayacak takat ve niyet de yok. Bunlar yerine din verelim!” diyerek kendisi, bizzat, kadını kara çarşafa saran geleneği ve anlayışı körüklemiyor mu? Bu koşullarda çarşafa bürünmenin felaket boyutlara ulaşmamış olması büyük ölçüde türban sayesindedir. Yekten soralım: Siz hiç yolda yürürken çantası kapılıp yerlerde sürüklenen başı türbanlı kadın gördünüz mü? Türban kimi kadınların güvenliğinin ve bir ölçüde de olsa özgürlüğünün güvencesi ise bunun da nedeni, yine, “laik” TC’nin başı örtülü kadına saygı ve dokunulmazlık bahşedici anlayış ve şartlanmaları sürdürüp besleyen maddi ve psikolojik koşulları kendi eliyle yaratarak sürekli yeniden üretmesidir; Burdan doğacak toplumsal/siyasal, “tehlike”ye karşı da halkın dini inancına yaptığı toplumsal yatırımdır.
Halka din lazımsa niçin lazımdır?
Bütün bunlar −ve hepsi ele alındığında birkaç kitap boyu tutacak daha bir sürü olgu− türban sorununun bu ülkenin topyekûn sosyo-ekonomik koşullarından ve sorunlarından soyutlanamayacağını, dolayısıyla, toplumda geçerli siyasi iktidar sorunundan da soyutlanamayacağı için, karakuşi yasakçı yaklaşımlarla ceffelkalem çözüme ulaştırılamayacağını gösteriyor. Kadının özgürleşmesi bu toplumda tek tek her bir kadının ya da hepsi bir arada kadınların sırtına yıkılamayacak kadar derin ve kapsamlı bir toplumsal sorundur. Bunun ağırlığı altında “erkek egemen toplum”un erkekleri de, kadınlar kadar olmasa da, ezilmektedirler. Sorun, emek sömürüsü ve hayatların harcanması temel ilkesi üzerinde varlığını sürdüren mevcut düzenin “altını üstüne” getirecek toplumsal/siyasal süreçler harekete geçmeden çözüm yoluna girmeyecektir.
Hem niye girsin ki, canım? Hepimiz, evli evinde, köylü köyünde, çarşaflısı çarşafıyla, türbanlısı türbanıyla, isteyen de başını açmakta kalmayıp kıçını da açma özgürlüğüyle yaşayıp gidiyoruz işte...
Halim Togan, Kızılcık, sayı 19, Ocak/Şubat 2004, s.17-21.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma