Alevilik-Bektaşilik, Anadolu kökenli bir felsefe/inanç, öğreti ve yaşama biçimidir. Felsefe boyutuyla bir “düşünceci-idealizm/materyalizm” bileşimi olan Alevilik-Bektaşilik, genelde, Antik Aydınlanma Çağı ve XVIII. yy. Aydınlanmacılığı’nın temelini oluşturan “metafizik bir aydınlanma” zeminine oturur. Özelde ise düşünceci-idealizm açılımlarıyla edindiği “metafiziğin”, bireysel ve toplumsal akıl tarafından sürekli beslenmesini, sorgulanmasını, yaşanan anda anlamlı olacak biçimde değiştirilmesini bir zorunluluk olarak öne çıkardığı için kimi durumlarda, XIX. yy.’ın ikinci yarısında “diyalektik ve tarihi materyalizm” üzerine yapılandırılan “gerçek aydınlanma”ya adımlar atar.

Tanrı’dan çıkıp yeniden Tanrı’ya dönen bir “çevrim” üzerinde, “kurgusal” bir başlangıçla “kurgusal” bir son arasında gezinirken yarattığı idealizmini, kendi nesnel tasarımlarını aklayacak/kutsayacak biçimde kullanır; bu yönelimle hemen her şeyin “sentezi”, bunun da ötesinde kanıtı olarak algıladığı insanı kullanarak son “kurgusal metafizik halkayı” parçalamaya, insanı ve doğayı özgürleştirmeye, girişir.

Yunan-Anadolu İlkçağı’ndan gelen, İsa şeriatını yadsıyan/yalanlayan aydınlanma değerleri; Arap Yarımadası’ndan gelen, Muhammed şeriatına karşı köktenci bir duruş alan Hz. Ali Yandaşları Hareketi’nin muhalefet değerleri ve Asya’dan gelen, yerleşik topraktaki feodal devlete, bu devletin kurumlarına tavırlı kandaş toplum değerleri, Anadolu’da buluştu. Ortaçağ’da ve Küçük Asya’da, temel üretim zemininde, belirleyici üretici güçlerin bireysel-toplumsal kurtuluşunu sağlamak üzere XI.-XII. yüzyıllarda felsefi bir din, bir eren-evliya öğretisi ya da bu felsefeye, öğretiye uygun yaşama biçimi olarak yapılandı; yapılanmaya koşut, bireyi ve toplumu kurtuluşu taşıyacak bireysel-toplumsal bir proje, bu bağlamda Anadolu halkının geleneksel düşüncesinin felsefesi, kuramı, kısacası aydınlanmanın çocuğu, halkın “vicdanı”, “geleneği” olarak öne çıktı.

Bu felsefe-inanç-öğreti biçimlenirken çağdaşı durumunda bulunan kimi düşünce-inançlardan beslendi: Öncelikle Asya kökenli kandaş toplum değerlerinin egemen olduğu Babailik’ten, ardından Şii değerlerle kandaş değerlerin harmanlanmış olduğu Ahilik’ten, daha sonra, kaynağını Yunan-Anadolu ilkçağından alan ve harfleri dil olarak kullanan Hurufilik’ten ve son olarak da Osmanlı egemenine karşı artı-değer üreticisi durumunda bulunan göçer ve yarı-göçer halkın düşünsel-inançsal-siyasal isteklerini kucaklayan Kızılbaşlık’tan etkilendi.

Bu nedenle; Anadolu insanını esenliğe kavuşturacak laik-demokrat güçlerin başında Alevi-Bektaşi topluluğun geldiği savı, hemen herkesin ortak yargısı durumundadır. Bu yargı yapay değildir; bu yargı, Alevilerin-Bektaşilerin, Anadolu insanının toplumsal mücadelelerinde oynadıkları onurlu rolün bilince çıkardığı bir gerçekliktir.

Bizler Anadolu’da Ortaçağ kurumlarıyla/değerleriyle yeterince hesaplaşamadık; yani, Cumhuriyet’le birlikte başlayan demokratik devrimimizi tamamlayamadık; şeriat değerlerini birey ve toplum yaşamımızdan söküp atamadık. Bu nedenlerle Ortaçağ’dan günümüze uzanan ve “kara yazgı” çağına duyulan derin bir özlem biçiminde dışa vuran köktendinci bağnazlık, gelip karşımıza dikildi. Şeriatı, toplumun tümüne dayatmaya kalktı; bu dayatma yoluyla demokrasiyi, demokrasi mücadelesini, laikliği, laiklik mücadelesini boğmaya yeltendi.

Kuşatmanın getirdiği yabancılaşma ortamında, laiklik de yabancılaştı. Din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması temeline dayanan laiklik, “din ve devlet işlerinin” birbirinden ayrılması biçiminde algılanmaya/anlaşılmaya ve uygulanmaya başladı. Süreç içinde toplumsal yaşam şeriata terk edildi: “Şeriatla birlikte özgürleşelim” anlayışı egemen duruma yükseldi.

Kısacası, Cumhuriyet’ten bugüne laik olmanın gerekçelerini yerine getirememenin “bedeli”ni ödüyoruz.

Bu genel gidiş koşutunda Aleviler-Bektaşiler:

a) Sünni kuşatılmışlığa “boyun eğme”yle belirgin “Türk-İslam (Sünni) Sentezi” zemininde boy veren düşünüş biçimlerinin tanımladığı “kimliksizliğin” kırılamadığı;
b) Alevi-Bektaşi kesimin genelde politik alanın dışına itildiği;
c) Alevilik-Bektaşilik pratiği açısından anlamlı olan “laik-demokratik” ve “siyasal” mücadelenin bir türlü amaçlanan politik öze kavuşamadığı bir dönemi yaşamaya başladı.

Şimdi Aleviler-Bektaşiler:

a) Alevi-Bektaşi kimliğinin yeniden yapılanmasını olanaklı kılacak, ona hak ettiği saygınlığı kazandıracak araçları biçimlendirmeye ve örgütlemeye;
b) Laiklik-demokrasi mücadelesi zemininde sosyal pratiği bir ucundan yakalayarak temsil edici/kimlikli bir mücadeleyi yaşama geçirmeye;
c) Alevi-Sünni “mezhep” çatışması oyununu bozmaya, halkın ortak çıkarı kanalında geçmişten günümüze taşınan Alevi-Bektaşi halk hareketinde ve örgütlenmesinde “çimento” olma görevini üstlenecek biçimde toplumsal muhalefete aktarmaya çalışıyor.

Yani:
1. Çağdaş olmayı ya da çağdaş olanı yaratmayı;
2. Aklı inançtan, bilimi dinden bağımsızlaştırmayı;
3. Kendini özgürleştirirken Sünnileri de özgürleştirmeyi ve bu yolla gerçek Alevi-Sünni kardeşliğini kurmayı;
4. Çağdaş insanlık ve demokrasi değerlerine sahip çıkarak toplumu ve bireyi “kilitleyen” zincirleri kırmayı;
5. Özgürlükleri, eşitliği, halk egemenliğini, ideolojik ve siyasal çoğulculuğu, kısaca, demokrasiyi yaşama geçirmeyi, temel ve vazgeçilmez görev kabul ediyorlar.

Çünkü, Alevilere-Bektaşilere göre “şeriatla birlikte özgürleşme” yolu terk edilmeden, “şeriattan özgürleşmeden” laik olunmaz.

Alevi şeriatı, felsefi düzlemde, köktendinci şeriata karşı, maddeci düşünce temelinde ve aklın yol göstericiliğinde, bireysel/toplumsal etikten de beslenerek yapılanıp biçimlenmiş başkaldırıdır. Bu bağlamda Alevi-Bektaşi şeriatı üç biçimde tanımlanır:

1. “Kutsal köken”in bir yansıması ya da “tanrısal öz”ün görünüşe çıkmış biçimi olarak algılanan görünür nesnel-toplumsal dünya.
2. Bu nesnel-toplumsal dünyaya ilişkin insan kararları, yani insan aklının sonuçları.
3. Kaynağını bu nesnel-toplumsal dünyadan alan ve kolektif bir ürün durumunda bulunan gelenek-görenekler.

Ancak “mistik maya” ya da “dinin felsefeleştirilmesi” nedeniyle “sentez ürünleri” ters durur. Öğretide “sır” denilen şey “ters duran bu ilişkiyi” düz olarak algılamak ve anlatmaktır; onun nesnel ve inançsal tasarımlarını yerli yerine oturtmaktır. Felsefi düzlemde “düşüncede görmek” olarak tanımlanan bu durum “mistik sunumda” tanrısal öz’ün görünüşe taşınması; nesnel sunumda ise artık bölünemeyen ve duyu organlarıyla algılanamayacak denli küçük “parçacıkların” (atomların) bir araya gelmesi ya da birbirini tutmasıyla görünmeyenden varlığa geliş (hava, su, toprak ve ateş) olarak algılanır.

İdealist-düşünceciliğin “düşüncede görme” tasarımı ilk esin kaynağını, düşünce tarihinde derin etkisi olan İlkçağ’ın ünlü filozofu, Elea Okulu’nun kurucusu Parmenides’in (İ.Ö. 540-?) görüşlerinden alır. Parmenides, algıyla bildiğimiz dünyayı aldatıcı bulur. Buna karşılık, akılla anlaşılan, akılsallık sınırları içinde kalan her düşünce algıladığımız dünyanın olgularına hiç uymasa da doğruya daha yakındır yargısını ileri sürer. Gerçekliğin, algılanan dünyanın dışındaki bir varlık alanı olduğu savı, O’nun temel savıdır. İnsanların sıradan deneyimleri, algıları ile ulaştıkları inançları yalnızca sanı ve görünüştür. Oysa bu doğruluğu vermez; doğruluğa ancak akılla ulaşılabilir. Çünkü, der Parmenides, “Var olan ve düşünülen aynı şeydir... var olmayanı düşünmek, hiç bir şey düşünmemektir.” Görüldüğü gibi Parmenides’te, hakkında düşünce yürütebildiğimiz her şey varlıktır. Algıyla kavrananların varlıkları anlamında varlık taşımasalar bile, bundan daha “gerçek” bir anlamda vardır onlar.

Gelelim materyalist tasarıma: “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim-dönüşüm” kapsamında nesnel tasarım kaynağını Anadolu İlkçağı’nın büyük bilgesi Empedokles’in (İ.Ö. 492-432) “Dört Öğe Öğretisi”nden alır. Algıyla kavradığımız nesneler, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen dört temel öğenin (hava, su, toprak ve ateş) çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşur.

Bu iki tasarımın idealist-düşünceci ayağı Parmenides düşünceciliğinin izini sürerek Platon’un “idealar tasarımı”na; Aristoteles’in (İ.Ö. 384-322) “potansiyellik tasarımı”na; oradan Plotinos’un (205-270) “ışık tasarımı”na uzanır. İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i vücutçu” bir tasavvuf anlayışına evrilir; Ortodoks İslama “dinsel felsefe” açılımları getirir; süreç içinde Irak, Iran ve Horasan’a kadar “gider”.

Tasarımın “maddeci düşüncecilik” ayağı, Empedokles’in “Dört Öğe Öğretisi”nin izini sürerek Demokritos’un (İ.Ö. 460-370) “atomculuğuna”; Platon’un “kopya-gölge kuramı”na ve Aristoteles’in “aktüelliğine” uzanır. Daha sonra İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i mevcutçu” tasavvuf anlayışıyla Ortodoks İslamın doğasına başkaldıran bir “materyalist açılım” getirir. Süreç içinde bu anlayış da Irak, İran ve Horasan topraklarına ulaşır.

Bu topraklarda her iki tasarım Asya kökenli Şamanizmin, Vedaizmin, Brahmanizmin, Budizmin ve Zürdüştlüğün “sezgici-doğacı” değerleriyle beslenir ve Anadolu’ya taşınır. Anadolu’da “maddeci-düşüncecilik” temelinde “vahdet-i mevcut” anlayışında bir felsefe olarak yapılanırken, “inanç” yanını “idealist düşüncecilik” doldurur. Sonuçta temel tasarım “vahdet-i mevcut” yolunu izler; “vahdet-i vücut” anlayışını edilgenleştirir; giderek “dinsel felsefe”nin sınırlarını aşar ve bir “felsefi din”, bir “bilgelik öğretisi” olarak yaşama geçer.

Görüldüğü gibi Alevilik, idealist düşüncecilik-maddeci düşüncecilik bileşimi bir felsefe-öğretidir. Bu felsefede, öğretide, maddeci düşüncecilik, yani materyalizm egemen, idealist düşüncecilik, yani idealizm tamamlayıcı ve kutsayıcıdır: Bu ayrım, vahdet-i vücut ve vahdet-i mevcut kavramlarının açılımlarında kolaylıkla izlenebilir. Vahdet-i vücut, varlık birliği anlamına gelir. Vahdet-i vücutçulara göre dünyada ve âlemde var olan her şey, Tanrı’nın sıfatlarının ortaya çıkışı, onun her şeyin üzerindeki gücünün belirişi olduğu için onda birleşir, ondan vücut bulur. Her şeyi var eden Tanrı’dır. Bu nedenle de o ‘Vücud-u Mutlak’tır (Mutlak Varlık). Bu tasarım ortodoks İslamın kabul etmediği bir yaklaşımdır: Çünkü, Kuran’da Allah’ın adları sayılırken “vücut”, yani “varlık” adı geçmemiştir; Allah’a bu adı yakıştırmak, onu var olan şeylerden biri olarak görmektir. Ne var ki sonraları kökeninden uzaklaştırılarak tümüyle idealist bir uca taşınmış Aristotelesçi geleneğin oturduğu tasarım, yine de sonunda dinsel felsefe zemininde ortodoks İslamla anlaşmaktadır. Çünkü vahdet-i vücutçu sufilere göre her varlığın dışında ve üzerinde onu yaratan, ona hükmeden bir Allah (Mutlak Varlık) vardır. Böyle düşünüldüğünde, ortodoks İslama göre heterodoks bir düşünce/inanç evreni yaratılmakla birlikte, doğa ve insan “tutsaklıktan” kurtulamamaktadır.

Anadolu Aleviliğinin temel aldığı, Doğatanrıcılık ve İnsantanrıcılık anlayışlarıyla yeni açılımlara taşıdığı vahdet-i mevcut kavramına gelince, ortodoks İslamla, uzantısında “resmi İslamla” tam bir kopuş yaşanır. Vahdet-i vücut’daki ‘varlık birliği’ vahdet-i mevcut’ta ‘varlıkların birliği’ anlamını alır. Buna göre Tanrı, varlıkların, doğanın, evrenin birliğidir, bütün var olanların birliğidir ve bu varoluşun başı ve sonu yoktur. Doğatanrıcılığın diliyle konuşursak, canlı ve cansız her şeyin toplamı Tanrı’dır; canlı ve cansız her şeyi yok sayarsak Tanrı da yoktur. Oysa bu, İslam’ın en temel inançlarından yaradılışa vurulan bir darbedir. Yaratmak ve yaratılmak bu inançta yok olmuştur. Bu nedenle vahdet-i vücut’çular ortodoks İslam uzantısında ‘resmi İslam’ için tanrı tanımaz maddecilerdir. Vahdet-i mevcut’un doğa tanrıcılık açılımında doğasal diyalektik “Tanrı-Doğa-İnsan” üçlemesiyle dile getirilir; toplumsal diyalektik ise İnsantanrıcılık anlayışının açılımıyla ulaşılan “Hak-Muhammed-Ali” üçlemesiyle anlatılır. Birinci üçleme Tanrı’nın dönüşümünü/değişimini ve doğanın kimliklendirilmesini zorunlu kılar; üçleme sonunda doğa, insanın yüceltilmesiyle yaratılan “kutup”un “vücuduna”, doğanın iç yasaları ise yine “kutup”un “can”ına dönüşür; insan, bir “Doğatanrı” olup çıkar. İkinci üçlemede ise insan doğrudan “Konuşan Tanrı”dır. Bu anlayışla Anadolu Alevileri, insanın ve doğanın üstünde insana ve doğaya hükmeden bir “Tanrı”yı yadsımışlardır; insanı ve doğayı özgürleştirmişlerdir.

Alevilik-Bektaşilikte bu türde felsefi bir tasarım dinin “felsefeleşmesini” sağlamış ve aydınlanmanın temel kanalını açmıştır. Ortodoks dinin özü olan “vahyin” yerine aklı koymuştur; “vahiy” ve “inanma” üzerine yapılanan ortodoks dinin/dinlerin, yani ortodoks tanrıbilimin karşısına, “düşünme” ve “akıl yürütme” üzerine yapılanan felsefeyi yerleştirmiştir. Bir bakıma bir “akıl dini” yaratmıştır.

Süreç içinde felsefe tanrıbilimden, tanrısal kayra doğadan, insan inançtan bağımsızlaşmış, doğa ve insan özgürleştirilmiştir.

Bu kanalda tarihsel sürecinde, doğaüstü güçler’den, metafizik kuramlar’dan uzaklaşan insan, felsefeleştirilmiş din olarak algılanan bilgelik öğretisi sayesinde bilime sarılarak nesnel gerçeklik alanında yürüyüşünü sürdürmüştür. Anadolu Aleviliğinin ulaştığı bu noktayı yüzyıllar sonra Hegel, daha çerçeveli olarak tasarımlamıştır. Doğanın düşünce tarafından “kurulduğunu” söyleyen Hegel öğretisi, tanrıbilimsel öğretinin felsefe diline çevrilmesinden başka bir şey değildir. Yine felsefi bir din kurmaya çalışan Feuerbach, düşlem konusu dinsel dünya’dan gerçek dünyayı özgürleştirmeye çalışmıştır. Bu özgürleştirme çabasını Anadolu Aleviliği yüzyıllar öncesinden yakalamış görünüyor.

Aleviler-Bektaşiler Ortodoks Sünni inanca inançla kafa tutmazlar; kendi onurlarını ancak düşünerek kurtarabilirler, inanarak değil. Çünkü, “deneylerle doğrulanamayan inançlar, her zerresi deney alanına çekilebilen doğanın dışında kalmak zorundadır” da ondan.

Tek bir tanrıya inanmaya “ilerlendiğinde”, Tanrı’nın tekliği, Tanrı’ya tapınmanın da tekliğini getirdi. Ardından inananların birliği yaşama geçti. Tanrı’nın tekliği, tapınmanın tekliği ve yaşama birliğinin tekliği şeriatın ürünü olarak belirdi. İşte Aleviler-Bektaşiler bu “tekliğe” felsefelerinin aracılığıyla kafa tuttular.

Anadolu doğumlu olan Alevilik-Bektaşilik, her şeyden önce hümanist bir evren görüşüdür. Bu evren görüşünün görevi, yaşamın ve toplumun entelektüel ilkelerini araştırmaktır. Halk adına dünyayı yorumlamak, dünyanın ve yaşamın anlamını temellendirmek, ama bütün bunları felsefeleştirilmiş bir din aracılığıyla, yani mistik bir mayayla sunmak.

Anadolu coğrafyasında Aleviler-Bektaşiler, tektanrıcı üç dinin (İbrahim-İsa-Muhammed dinleri) şeriatıyla kendinden “kopartılıp” gökyüzüne çıkarılan insanı, önce felsefenin ve öğretisinin yorumuyla kuşattı. Akıldan inanca atlanılan zeminde kendi ürünü inanç yaratısınca zincire vurulan ve zavallılaşan insanı, inançtan akla inilen çizgi üzerinde “yukarıdan aşağıya uçurarak” yere, ait olduğu toprağa indirdi. İndirir indirmez de hümanizmin bireysel-kitlesel tabanını yaratmış oldu.

Toprak üzerinde gezindirdiği insanı; önce bireyselleştirdi, sonra toplumsallaştırdı. Onu bir inanç varlığından bir yorum ve yetenek varlığına dönüştürdü: İnsan ya da insanlık sorunlarına akılcı çözümler bulma yolunda hizmetli yaptı. Hizmetli olmanın aydınlığında, devletin ve şeriatın uzağında, ona karşı kanalda, hümanizmi yaratan (üreten) asıl toplumsal tabanı yakalamış oldu. İçinde yer aldığı toplum katında, uygarlık öncesi eşitlikçi toplum değerlerinin taşıyıcısı durumunda bulunan muhalefet insanının yaşama yordamı olarak algıladığı hümanizmi, devlete karşı halkla taraf etti.

Gökyüzünden yeryüzüne indirildiğine inanılan Tanrı buyruklarına göre bedenleşen ve egemenin güdümünde canavarlaşan insana karşı üretici/yaratıcı insanı, konuşan Tanrı durumunda ve halk kimliğinde kişilendirdi. Bu potada, yani mazlumlar katında 72 milleti eritti; bir yaptı. İnsan-evren-Tanrı sorununu yeniden irdeledi: İnancın yerini akıl aldı. İnanca dayanan tanrıbilimin karşısına, inancı aklın denetimine veren bâtıni felsefeyi yerleştirdi. Tanrı-evren sorunu inanç sorunu olmaktan çıktı, bir insan sorunu durumuna geldi.

Batı’da burjuva hümanizmi daha tarihin gündemine gelmeden Anadolu toprağında Aleviler-Bektaşiler, İlkçağ aydınlanmacılığının uzantısında ve İlkçağ hümanizminin kuşatıcılığında insanın bedensel ve ansal yeteneklerini geliştirdiler. Bu yolda, genelde şeriatçı dinsel değerlere, özelde feodal despota ve onun uşaklarına başkaldırdıklarında, burjuva sınıf kimliğinin henüz ufukta gözükmediği bir toprakta, ilkel eşitlikçi toplum değerlerini bayraklaştırarak, mistisizm bağlamında ancak sezgiyle ulaşılabileceğini varsaydıkları insanlığın son kurtuluşunu tarihin gündemine taşıyıverdiler. Ütopik de olsa toplumcu hümanizmi en üretici halkasından yakalamış oldular.

Hümanizmi, halk memnuniyetsizliğinin uzantısında iktidara yönelik özlemlerinin taşıyıcısı durumuna getirmekle, kendilerini de tanrıbilimin karşısına koydular. Mistik maya biçiminde algıladıkları hümanizmi, egemene yönelik isyanla bugünlere taşıdılar. On binlerle seslendirilen kıyımlara uğradıklarında ödedikleri bedel, toplumcu hümanizmi yaşama geçirebilmek için ödedikleri bir bedeldi bir bakıma.

Alevi-Bektaşi hümanizmi bugün: Ortaçağ’dan günümüze feodal değerlere/kurumlara karşı verdiği kavganın, bu yolda kazandığı deneyimlerin güvencesinde; kendisini geleceğe hazırlıyor. Kendisine yardımcı olacak toplumsal dinamikler özlenen toplu davranışı yaratamamış olsalar da Aleviler-Bektaşiler, mistisizmlerinde “ters” duran gerçekleri ayakları üzerine oturtarak tarihin nesnel yasalarını, insanın özgürce gelişebileceği ve insanlığın hızla ilerleyebileceği insanlık çağına geçişin maddi koşullarını yakalama uğraşında kararlı gözüküyor.

İnsanı aşağılaştırarak, uşaklaştırarak hümanizmi boğmaya çalışan sistemin dayatmasını, insanın insanı sömürmesine son verecek asıl kimliği, emekçi kimliğini öne çıkararak-onurlandırarak çözmeye çalışıyor.

Talihin hep talihliden yana güldüğü bu toplumsal “cangıl”da Aleviler-Bektaşiler, inadına aklın yolundan yürüyerek, insanı, okunacak en büyük kitap olarak algılayarak, idealizmini çağdaş insanı okşayacak bir “damak tadı”na dönüştürerek, genişleyen akıl alanında toplumcu hümanizmin tohumlarını ekiyor.

Görüldüğü gibi Alevilik, doğaüstü ya da ötesi bir gücü, anlayışının merkezine koymaz. Tam tersine, şeriattan özgürleşilerek kazanılan nesnel-toplumsal zeminde, insanı merkeze alır. Onu kutsar, onu sever. Bu da laikliğin insansal-toplumsal zeminidir. Bu anlayışı Aleviler dünden bugüne taşımıştır: Bu nedenle bir Alevi, ben hümanistim diyorsa aynı zamanda laikim demek zorundadır.

Yine Alevilik-Bektaşilik toplumsal bir etiktir.

Alevi etiği nedir?

Alevi etiği, etikle felsefenin anlamdaş olduğu geçmiş “anının” yeni bir yorumla “görünüşe taşınması” olarak algılanır. Görünüşe taşınanlarsa “kaynağını nesnel-toplumsal dünyadan alan ve kolektif bir ürün durumunda bulunan gelenek-görenekler”dir. Özünde ise halk katının ahlak ilkelerine göre düzenlenmiş bir toplumsal felsefedir. İnanç alanının dışına taşınarak yaratılmış olan İlkçağ ahlak anlayışının, akıl alanında ve mistik bir örtü altında, tektanrıcı dinlerin ahlak anlayışına karşı tasarımlanmış bir “manifesto”sudur.

Alevilik-Bektaşilik, temelde sözel bir kültürdür. Onun yazılı yanı, söylence yüklü kimi özgün yapıtlann sayfaları arasında gizlidir ve açığa çıkartılabilmesi ancak aydın katkısıyla olanaklıdır. Bu nedenle Aleviler-Bektaşiler bugün kültürlerini:

a) Geleceğe uzanmak üzere güncele taşımak;
b) Sözel kültürün taşıyıcısı bireysel/toplumsal “bellek” körelmeden, asıl belirleyici olan felsefe yanını ve kutsayıcı olan inanç yanını, insanın yetişmesine, bireysel/toplumsal yaşama ve doğasal sürece ilişkin bilimsel seçenekler üreten öğreti yanını ve bütün bunların kanıtı durumunda yaşama yordamını, sözel malzemeden süzüp yazılı malzeme durumuna getirmek;
c) İnancın sınırları dışına çıkarak, insanı ve doğayı sorgulamak, süreç içinde insanı ve doğayı özgürleştirmek;
ç) Tanrı’yı, insana ve doğaya dirilik veren “can”a indirgemek; “can”ı insantanrıcılık temelinde kimliklendirerek “insantanrıya”", doğatanrıcılık temelinde kimliklendirerek “doğatanrıya” dönüştürmek; insanın ve doğanın üzerinde, insanı ve doğayı güden her türden tanrısal algıyı yadsımak, bu dünyayı bu türden bir tanrının tasallutundan kurtarmak; “din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan laikliği yaşama geçirmek;
d) Tektanrıcı dinlerin bağımsızlaştırarak tanrı yaptıkları “ruh”u, bireysel/toplumsal zeminde tasarımlayarak önce birey “ben”ine/”bilincine”, sonra toplumsal “ben”e, “bilince” dönüştürerek nesnel olanı bilmeye yönelmek, insandaki zıtlıkların, çatışmaların aşılması biçiminde yaşanan “çevrim” sürecinin sonunda, kendini tanıyan, doğal ve toplumsal olanı dinsel tutsaklığın dışında algılayan, bireysel/toplumsal bilincin yabancılaşmasına izin vermeyen, ortodoks dinleri/inançları kaynağında kurutmaya çalışan bâtıni kimlikte bir insan yaratmak;
e) Nesnel olanı ister düşünce evreninde olsun, ister duyulur evrende olsun, bilgiye kaynak oluşturan ve belli nitelikler taşıyan bir “varlık” olarak algılamak, doğasal çevrimi, “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim/dönüşüm”le açıklamak;
f) Duyulur evrendeki canlı-cansız her şeyi, tanrı olarak algılanan ve insana-doğaya dirilik veren “can”ın görünüşe taşınması ya da düşüncede görülmesi yoluyla kutsamak;
g) Felsefelerini, dünya felsefe literatürünün, öğretilerini dünya bilim literatürünün bir parçası yapmak istiyorlar.

Esat Korkmaz, Kızılcık, sayı 19, Ocak/Şubat 2004, s. 22-26.