Kenan Somer’in 1. sayımızdaki yazısı eksik yayınlandı. Yazardan ve okurlardan özür dileyerek yeniden yayınlıyoruz.
İçinde miyiz, dışında mı? Yanında mıyız, karşısında mı? Bu ve benzeri soruları yanıtlamak, küreselleşmeden ne anladığımıza bağlı. Peki, küreselleşme denince ne anlamamız gerekiyor? Marksizm ve Gelecek dergisinde Prof. Sadun AREN’in küreselleşme üzerine üç makalesi yayınlandı. 1) Uluslararası bütünleşme-küreselleşme üzerine (Ocak 1994, no. 7); 2) Gene küreselleşme üzerine (Yaz 1998, no. 14) ve 3) Küreselleşme ve Avrupa Birliği (Bahar 1999, no. 15). Ben burada Prof. Sadun AREN’in son iki makalesini harmanlayıp özetleyerek, küreselleşmenin neresinde olduğumuzu irdelemek istiyorum.
KÜRESELLEŞME VE BÜTÜNLEŞME
İnsanlar arası ilişkilerde devletlerin asli ve belirleyici öğe olmaktan çıkmaları, uluslararası ilişkilerde niteliksel bir değişim olduğu anlamına geliyor. İşte bu niteliksel değişmeyi anlatmak ve ön plana çıkarmak için “uluslararası birleşme ya da uluslararası bütünleşme” terimleri yerine “küreselleşme” terimi kullanılıyor. (Marksizm ve Gelecek, no 15, s. 5) Gerçi küreselleşme olayının temelinde uluslararası ekonomik bütünleşme, yani karşılıklı bağımlılık ya da işbölümü yatıyor. Gerçekten de küreselleşme, ancak ülkeler arasında yüksek bir karşılıklı bağımlılık düzeyine erişildikten sonra söz konusu olabiliyor. Ancak küreselleşmeyi çok eskilerden beri süregelen bu karşılıklı bağımlılıkla eşanlamlı bir olay olarak görmek, olayın özünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü küreselleşmenin özünde ve mantığında her şeyden önce devletlerarası bağımlılık ya da işbirliği değil, ama devletlerin aşılması olgusu yatıyor (no. 14, s. 6). Küreselleşme ulus-devletin, yurttaşları üzerindeki yönetme ve yönlendirme yetkilerinin sürekli olarak azalması ile bir arada yürüyor (no. 15, s. 6).
Bir ülke için küreselleşme, yalnızca bir dış olay niteliği değil, ama bir iç olay niteliği de taşıyor. Küreselleşme sürecinin başlayıp gelişmesi için tüm bireylerin, bağlı oldukları devletin kendilerine dayattığı kural ve denetimlerden özgürleşmeleri gerekiyor. Örneğin 24 Ocak 1980 kararlarıyla ülkemiz, bir yandan tümüyle dışa açılırken öte yandan içerde para, sermaye ve döviz piyasalarının serbestleştirilmesi, bu olayın yakın geçmişimizde yaşadığımız somut bir örneğini oluşturuyor. Bu olaya kurallardan kurtulma ya da kuralsızlaştırma (dérégulation) gibi bir de ad yakıştırılıyor (no. 15, s. 6).
Öyleyse Avrupa Birliği ile küreselleşmeyi, örneğin AB ülkelerinin Euro’da simgelenen birlik ve bütünleşmelerini küreselleşme olayı ile karıştırmamak gerekiyor. Çünkü küreselleşme, devlet kavramına ve olgusuna karşı, onu giderek ortadan kaldırmaya yönelik bir oluşum niteliği taşıyor. Oysa Avrupa Birliği, üyesi olan devletleri ortadan kaldırarak, onların yerine çok daha güçlü tek bir devlet kurmayı amaçlıyor. Küreselleşme ise, ister küçük ister büyük olsun, devlet olgusuyla bağdaşmıyor. Ama öte yandan, küreselleşmeden güçleriyle orantılı bir kazançları olmayacağı için büyük devletlerin bu konuda pek hevesli olmamaları gerektiğini de biliyoruz. Bu çok büyük azman devletler, kendiliğinden gelişegelmekte olan küreselleşme yerine, küçük devletleri egemenlik ya da hegemonyaları altına alıp onlara kendi çıkarlarının bekçiliği ve taşeronluğunu yaptırmayı her halde tercih edeceklerdir. Bu nedenle çeşitli değerlendirmeler yapılırken, Avrupa Birliği'nin tek bir devlete dönüşmesinin gerçeklikte küreselleşmeye ters düşen bir gelişme olacağının da gözden kaçırılmaması gerekiyor (no. 15, s. 6-7; no. 14, s. 6).
Küreselleşmenin iki temel koşulunu 1) tek tek ülkelerde devletin ekonomik etkinliklere hiçbir biçimde karışmaması, bu etkinliklerin yalnızca kişiler ya da şirketler tarafından serbest piyasa kurallarına göre yürütülmesi; 2) girişimci kişi ya da şirketlerin hiçbir engel ve kısıtlamaya uğramadan istedikleri her hangi bir ülkeye serbestçe girerek ve buralarda ticaret ve yatırım yapabilmeleri oluşturduğuna göre küreselleşme, en tam biçimde, dünyadaki tüm ülkelerin serbest piyasa ekonomisi temelinde kayıtsız koşulsuz dışa açılması olarak da tanımlanabiliyor. Ancak küreselleşme birimini ülkeler değil, etkinlik alanları oluşturuyor. Örneğin ülkemizde telekomünikasyon, petrol, bilgisayar, havayolları gibi bazı alanlar küreselleşirken, öteki bazı alanlar henüz bu sürece girmemiş bulunuyor. Özelleştirmelerin asıl gerekçesini de bütçe açıklarını kapatmak, verimsizlik ve yolsuzlukları önlemekten çok, küreselleşmeye hazırlık yapmak, ona zemin hazırlamak oluşturuyor (no. 14, s. 7-8).
Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark, eskiden niceliksel bir nitelik taşıyordu. Yani aşağı yukarı aynı çeşit ve kalitedeki mal ve hizmetleri yoksul ülkeler az, zengin ülkeler çok üretiyorlardı. Oysa bugün zengin ülkelerin ürettikleri mal ve hizmetlerin pek çoğunu yoksul ülkeler hiç üretememektedirler. Bilgisayarlar, süpersonik uçaklar, uydu haberleşme sistemleri, sağlık hizmetleri bunun yalnızca bir kaç örneğini oluşturuyor. Öyleyse zengin-yoksul farkı artık yalnızca niceliksel olmaktan çıkmış, niteliksel bir özellik kazanmış bulunuyor.
Bu demektir ki gelişmiş zengin ülkelerin üstünlüğü daha çok diş sıkılarak ya da savaş söz konusuysa daha çok cesaret gösterilerek giderilebilecek bir nitelik taşımıyor. Arayı kapatmanın tek yolu, bilim ve teknolojide onlarla aynı düzeye çıkmaktan geçiyor.
Bu durumda yeterince gelişmemiş bir ülke olarak Türkiye’nin izlemesi gereken siyaset, dünyadaki değişme ve gelişmelere ters düşmemek, bunun için de bir yandan küreselleşmeye uyum sağlamaya, öte yandan Avrupa Birliği 'ne girmeye çalışmak oluyor. Dünyanın bugün ulaşmış olduğu bilim ve teknoloji birikiminden pay almanın da, giderek bu birikime katkıda bulunabilecek bir düzeye çıkabilmenin de tek yolunu işte bu siyaset oluşturuyor (no. 15, s. 7-8).
KÜRESELLEŞME, ENTERNASYONALİZM VE SINIF SAVAŞIMI
Kuramsal açıdan küreselleşme, insan toplumlarına özgü doğal, yani kendiliğinden durması ya da önlenmesi olanaksız bir olay niteliği taşıyor. Gerçek anlamda küreselleşmiş bir dünyada, egemen ve işveren durumundaki sermaye karşısında, ulusal aidiyetler ister Amerikalı, ister Türk, ister Mısırlı olsun, tüm çalışan insanlar aynı konumda bulunuyor. Bu durum da tüm çalışan sınıfların birliğinin, bir başka deyişle çalışan sınıflar enternasyonalizminin temelini oluşturuyor. Eskiden çeşitli ülkelerdeki çalışanların sermaye karşısındaki konumları, özellikle ücretleri ve öteki çalışma koşulları bakımından farklı farklı olduğu için, çok vurgulanmasına rağmen, “proleter enternasyonalizmi”nin yaşama geçirilemediği biliniyor.
Tam küreselleşmeye öngelen bir dünyada, yani tüm ülke pazarlarının birbirlerine açıldığı ve tüm ekonomik etkinlikleri büyük şirketlerin yürüttüğü, bunun yanı sıra henüz tek tek devletlerin, yetkileri son derece daralmış olmakla birlikte, varlıklarını sürdürdükleri bir dünyada, artık ülkeler arası sömürü ortadan kalkmış ve yalnız ulusal aidiyetlerden soyutlanmıştekbirsermayenin sömürüsü söz konusu olacağına göre, ülkeler arası savaşların da ortadan kalkması beklenebiliyor. Buna karşılık dünya, sınıf savaşımının en katıksız en su katılmamışına sahne olacaktır. Bu sınıf savaşımının amacının üretim araçlarını kamulaştırmak değil, ama ilgililerin üretim araçlarının yönetimine olduğu kadar toplumsal yaşamın öteki alanlarındaki yönetimlere de (devlet, belediye, okul, hastane, vb.) doğrudan katılmaları olacağı açıktır. [Söz konusu ilgilileri, yeni kafa emekçileri ya da “bilgi işçileri”nin oluşturacağını ekleyebilirim.] Nitekim sosyalist sınıf savaşımının da şimdiden bu biçimi almakta olduğunu görüyoruz. [Ekleyelim: Küreselleşme döneminin Marksizmi de işte bu çizgiler altında ortaya çıkacakmış gibi görünüyor.]
Ne var ki küreselleşmenin, böyle değil de bir ya da birkaç büyük devletin (adaylar ABD, AB ve Rusya'dır) siyasal egemenliği altında yürütülmesi olasılığı da vardır ve bu olasılık oldukça da büyük görünüyor. [Belki bu durumda terimin gerçek anlamında küreselleşmeden çok, ileri götürülmüş bir bütünleşmeden söz etmek daha doğru olacaktır.] Yeni tür bir emperyalizm [Kautsky’nin ultra emperyalizmini anımsatan bir emperyalizm] demek olan böyle bir küreselleşmenin hiçbir olumlu yanı yoktur. Bu nedenle doğal ya da gerçek küreselleşme dediğimiz süreci bu yeni tür emperyalist öğelerden dikkatle ayırmak, sınıf savaşımını doğru yönlendirebilmenin temel koşulunu oluşturuyor [no. 14, s. 8-9]. [Ve bu temel koşul, anti-emperyalist savaşımın küreselleşme döneminde bürünebileceği yeni biçimi de dışavuruyor.]
Kenan Somer, Kızılcık, sayı 2, s. 14-15.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma