Kızılcık’ın 17. sayısında yayınlanmış “Diktatörlükler rastlantı mıdır?” başlıklı yazım için derginin bazı okurları tarafından uyarıldım. “Ne demek istemişsin, anlaşılmıyor...”
Uyaranlar haklıdır. Kızılcık “demek isteme”meli, demelidir.
Ben yazımda şunu demiştim: Ortadoğu’da, Irak’ın işgali ile birlikte kendine özgü özellikleri olan yeni bir durum öne çıkmıştır. Bu durum Arap milliyetçiliğini değil, bu milliyetçiliğin tarihi işlevini de üzerine alan “din”i öne çıkaracaktır. Böyle bir gelişmeye “olumsuzlukmuş” gibi bakılmamalı; tersine, olumlu bir gelişme sayılmalıdır. Çünkü bugünkü tarihsel koşullarda –Müslüman toplumlar genelinde ve Ortadoğu/Arap kimliği özelinde– “din”in milliyetçiliği de üstlenerek öne çıkması anti-emperyalist mücadelenin “halklaşması” –kitleselleşmesi– imkânlarını da yaratmış olacaktır. Bu bir cephe sorunu değildir, çünkü bizim anladığımız anlamda bir cephenin belirginleşmiş sınıfsal ve politik unsurları sözgelimi Irak’ta mevcut değil. Farklı kesimleri birleştirici, harekete geçirici etken, din. Din adına insanları harekete geçiren ise, gerçekte, sınıf mücadelesi.
Nasıl Vietnam, “halklaşmış” bir anti-emperyalist mücadele sayesinde ABD emperyalizmini bitkin düşürüp ülkesinden çekilmeye zorlamıştı, Ortadoğu halkları da, başka bir dolayım ile “halklaşmış” bir anti-emperyalist mücadele yoluyla ABD emperyalizminden yakayı kurtarabilir. Üstelik anti-emperyalist mücadeleler açısından dünyanın bugünkü koşulları Vietnam’ın savaşı kazandığı koşullardan çok daha elverişsizdir. Yani emperyalizme karşı mücadeleler bakımından bugünkü dünyanın koşulları ve güç dengeleri, iki sistemli dünya koşullarının verdiği imkânları vermemektedir.
Şu da var: Yeni bir dünya durumu söz konusudur. Emperyalist güçler açısından dünyanın yeniden paylaşılması zarureti ortaya çıkmıştır. Paylaşım adım adım gerçekleşmektedir. Yugoslavya, Afganistan, Irak... Suriye, İran, Sudan, Pakistan gibi, yakın vadede sıçrayacağı alanlar için işaretlerini de vermektedir. Artık bu yeniden paylaşım süreci, üstüne tahmin ya da spekülatif tartışma yapılacak konu olmaktan çıkmış, sıcak bir hadise haline gelmiştir. Bugünkü paylaşımın, bundan önceki emperyalist paylaşımlara hem biçim, hem de sonuç olarak benzemeyeceği görülmektedir. Çünkü ABD emperyalizmi emperyalist mihraklar içinde, “emperyalistler arası çelişkiler”in dahi caydırmakta zorlandığı ölçüde belirleyici güç konumuna yerleşme iddiası güdüyor; görünüşe göre, bu iddiasını desteklemeye elverir imkânlara da sahip bulunuyor. Dünya, şimdilik bu kadarı belli olmuş bir niyetin önü kesilemezse, önemli altüst oluşlar yaşayacaktır. Bundan önceki paylaşım savaşlarının insanlık durumu üzerindeki tahribatına şükrettirecek kadar tehlikeli bir geleceğe sürüklendiğimiz besbellidir. Kullanılan araçlara bakıldığında, yetmiş yıl önceki Avrupa faşizmine benzemeyen yeni bir dünya faşizmine doğru gidildiğinin işaretlerini görmek mümkündür. Bugünkü aşama, her şeye rağmen bir “başlangıç” aşamasıdır; dünyayı ABD emperyalizminin pençesinden kurtarıp alabilmenin imkânlarını da içermektedir. Bu açıdan bakınca, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da Vietnam’da olduğu gibi kesin bir yenilgiye uğratılamasa da en azından burnunun sürtülmesi bile dünyanın geleceği açısından paha biçilemeyecek bir kazanımdır. Kaldı ki, şimdiki ABD yönetiminin emperyal iddialarına karşı hem dünya çapında, hem de Amerika’nın kendi içinde baş gösteren itiraz ve direnç de, aslına bakarsanız, moral ve etik değerden külliyen yoksun askerî kaba kuvvette her istenilen yere varılamayacağını zaten göstermeye başlamıştır.
Bu nedenlerle bugün, naif de olsa, “İslam” adına da olsa, üç beş kişiyle bile olsa birilerinin çıkıp emperyalizme diş göstermesi, önemlidir. Hiç kimse ABD emperyalizminin Irak’ta yarattığı cehennemden kurtulmak için cennet hayaliyle ölüme gitmez. Cehennemi iptal etmek, dünyayı değiştirmek için gider. Yalnız Irak’ta, Ortadoğu’da değil, hemen bütün Müslüman ülkelerde din, toplumların ve bireylerin hayatında özel alana ait olmaktan çıkmış, emperyalist saldırıya direnme bağlamında politik örgütlenme ve mücadele alanına dönüşmüştür. Söz konusu olan, bir inançlar ya da medeniyetler çatışması değil, “hayat memat” kavgasıdır. İntihar saldırısı fenomeni ardında din fanatizmi mi var? Filistin’de, sapan savuran çocukların üzerine tank mermileri yağdırılması, Bağdat’ın on tonluk bombalarla berhava edilerek sivil halkın uranyumlu misket bombalarıyla “uzaktan” öldürülmesi var! Her türlü çaresizlikle kuşatılmış insanların çaresizlik surlarını başlarını çarparak yıkmaya davranmalarının “fanatizm” denilerek küçümsenecek, yerilecek bir yanı olmadığını düşünüyorum.
Anti-emperyalist mücadelenin, milliyetçiliğin dar sınırlarını din aracılığıyla aşıp halklaşması olgusuna ya da fikrine soldan itirazın gerekçesi nedir? Mümkün değildir deniyorsa, olgulara bakmamız gerekecektir. Yanlıştır, özgürleşme mücadeleleri açısından zararlı bir gelişmedir, teokratik diktatörlükleri güçlendirir diye itiraz ediliyorsa, bu itiraza kaynaklık eden sol ideolojide bir yapaylık var demektir. Bu durumda denilen şu olmaktadır: Din güç ve itibar kazanır. Din geriye, karanlığa götürür. Din toplumun bilincini bulandırır. Din özgürleştirmez, köleleştirir... Doğrudur. Ama bu defa, bu zamanda, sonuç gerçekten öyle mi olacaktır? Anti-emperyalist mücadelenin din saikiyle de olsa olabildiğince halklaşmasıyla başka “daha sağlıklı” dinamiklere de mi hiç yol açılmaz? Açılmayacağını düşünmek, olayı gerçek temelinden, sınıf mücadelesinden soyutlamakla mümkündür. Sınıf mücadelesi kimi zaman, kimi yerde böyle “yadırganacak” kanallardan da akabilir. Tarihte görülmüştür.
Ortadoğu’da kapitalizm sanayileşme ve modernleşme, “demokrasi” ile bir yerlere varma anlamında gelişmemiştir. Artık gelişmesi de mümkün değildir. Ortadoğu’da hiçbir toplumda burjuva sınıfın böyle bir güdüsü yoktur. Sanayileşme, modernleşme, vb. anlamında bölgede burjuvası en ileri adımları atmış olan Türkiye’de bile burjuva sınıf, ulusal teması olan ekonomik kavramlarla bağını tümden koparmış ve kendini “küreselleşme”ye teslim etmişken, gerçek anlamda sadece “para” olan petrolden başka elinde hiçbir şey bulundurmayan Arap burjuvasının, işine yaramayan bir Arap milliyetçiliğini alıp taşımasını ummanın bir anlamı yoktur. Böyle bir kapitalizm gelişmemiştir ama bugünkü gelişkin kapitalizmin en gelişkin ilişkileri ve kurumları Ortadoğu’ya egemendir. Halkların, emekçilerin canına okuyan da, kimi çevrelerin diline pelesenk “feodal, arkaik, şu bu gericilik” değil, ona yaslanarak ayakta duran ve sömürünün kaymağını yiyen o egemenliktir. Mali sermayenin ve kapitalist ticaretin bölgedeki gücü ve hakimiyeti tartışmasızdır. Bu hakimiyet, uluslararası tekellerin ve onlara “memur” işbirlikçi Arap burjuvaların hakimiyetidir.
İşbirlikçi burjuva zümrenin “milliyetçilik” gerektirmeden oluşmuş veya bugün artık milliyetçilik gerektirmeyen bu işbirlikçi hakimiyetinin doğal sonucu olarak Ortadoğu’da milliyetçi tutum, modern bir emekçi sınıf da olmadığından, aydınların ve kentlerdeki orta sınıfların üstüne kalmıştır. Türkiye’de dahi “ulusallık”, ortalık durgunken boşlukta, sınıf mücadelesi gerginleştikçe solun sırtında kalmamış mıdır?
Arap milliyetçiliğinin zaman zaman ilerici, devrimci bir işlev gördüğü, savrulup sola yaklaştığı, emperyalizme karşı mücadelede birleştirici bir ideoloji olarak işlev kazandığı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde böyle bir evrim geçirdiği bilinmektedir. Nasır dönemi buna örnektir. Ancak sınıf temeli olmadığı ve olduğu kadarıyla da tarihen gecikmiş olduğu için bu milliyetçilik, belli bir zaman ve koşulda edindiği anti-emperyalist/ilerici/devrimci özelliğini kalıcılaştırmakta, sonuna kadar götürmekte âciz kalmıştır. Giderek, neo-kolonyalist sömürü aracı, emperyalistlerin suç ortağı olmaktan kurtulamamıştır.
Arap milliyetçiliği, tutarlı bir politik çizgide kalıcılaşmamıştır ama bu milliyetçiliğin kendisi kalıcı olabilmiştir; çünkü –her şey bir yana– Filistin-İsrail gibi kalıcı bir paradigması vardır. İsrail söz konusu olunca, ona karşı milliyetçilik ister istemez hem “Arap”lığı, hem din alanını kapsamış, hem de din tarafından kapsanmıştır. Ama, temelde, ne Araplık adına, ne de din adına. Filistin’de Bush/Sharon cephesi insan öldürüyor; üzerlerine buldozer sürerek ev bark yıkıyor; insanları eşten, işten, aştan yoksun kılıyor; geleceklerini bugünden karartma kararlılığının her tezahürünü fütursuzca sergiliyor. Canlarını, geleceklerini insanlıklarını savunma durumunda olan insanlar söz konusu. Buna, ölülerini gömerken Allahuekber! diye haykırıyorlar diye yan bakmanın ne âlemi var? Filistin halkının direnişi gözü kara emperyalist saldırganlığa karşı dünya halklarının direniş simgesidir. O direnişi, ardındaki din kardeşliği saikli moral ve maddi destek payından soyutlayabilir misiniz? Din ile milliyetçiliğin birbirini tamamlar hale geldiği koşullarda en zalim “laik”ler bile kendilerini dinden koparıp milliyetçiliğe hapsetmekten kaçınmışlardır. Saddam Hüseyin’in bile bugün direnişe çağırdığı, “Arap”lık değil, “Müslümanlık”tır!
Ortadoğu’nun dinle; milliyetçilikle ilgili bu gerçeğine soldan muhalefet edilse ne olur, edilmese ne olur! İtirazın nedeni “solculuk” ise, bu geç kalmış bir itirazdır, çünkü solda, bundan daha kötüsüne de itiraz edilmemiştir. İşte Filistin Kurtuluş Hareketi ve Türkiye solu... FKÖ’nün savaşçıları değil ama finansçıları Ortadoğu’da ticaretin en mahir Filistinli tüccarlarıdır. FKÖ şurda burda direnirken ne tarım yapıyordu, ne de sanayi; ne köylüsü vardı, ne de işçisi. Sadece “nakit parası” vardı. Ünlü Tel Zaatar katliamının Arafat-Esad arasındaki 200 milyon dolarlık alacak-verecek dâvasından çıktığını bildiğimiz halde Türk solu olarak FKÖ’ye sempatimiz hiç eksildi mi? Eksilseydi ne olurdu ki? Ya da şimdi, geç kalmış bir sitem olarak kaydedelim: Yurt topraklarında tarım yapan, olduğu kadar sanayi yapan, yerel yönetimlerde kendini yönetmeyi öğrenen, bu somut varlığına dayanarak Filistin direniş hareketinde önemli bir rol oynayan insanların içinde yer aldığı Filistin Komünist Partisi’ne Türk solu literatüründe ayrılmış bir tek satır bulabilir misiniz?
Demek ki, toplumların dindarlığından ve din aracılığıyla ifade ettiği eylemden korkan, ama tüccarların başını çektiği bir özgürleşme eylemine sempati duyan solculuğun, bir temel “kusur”u vardır.
Sorun şu: Milliyetçilik, dünyanın bugünkü halinde ve bundan sonra artık, nerde olursa olsun kendi kendini taşıyamaz ve kendini taşıtmaya istekli, bunda çıkarını gören bir sınıf bulamaz, yaratamaz.
“Dinden sola ne çıkar ki?...”
Elbette dinden sola bir şey çıkmaz, ama dinden emperyalist saldırganlığa karşı belli durumlarda bir şeyler bal gibi çıkar! Soyut genelleme ile değil, somut durumun somut tahliliyle bakılırsa çıkar. Ne çıktığına bakmak ve çıkanı ciddiye almak, uzaktan yan bakarak mızmızlanmak yerine, mücadelenin halklaşması bağlamında eylemli solun ne yapması gerekiyorsa onu yerine getirmesinin icaplarını üstlenmek gerekmez mi?
Önce din hakkındaki eksik bilginin ve yanılsamanın düzeltilmesi gerekir. Din, “dindar” varsa vardır ve her “dindar” bir insandır. Bu nedenle bir yerde “dinden bir şey beklenmiş” ise, insandan bir şey beklenmiştir. Çünkü zaten, inancıyla yetinip oturmak yerine canını ortaya koyup savaşan örgüt bilinçli ve disiplinli dindar insanın dindarlığı da dinden değil, hayattan, dünyadan somut beklentisidir. Fanatizmden bir şey çıkmaz, doğru. Ama dinden her durum ve koşulda fanatizm çıkar, başka şey çıkmaz demek de gerekmez.
Ortadoğu’da din –İslam dini– Arap milliyetçiliği yerine anti-emperyalist işlev üstlenirken bu işlevde, saklı “burjuva çıkar”dan elbetteki arınmış olmamaktadır. Üstelik din bu işlevi “kurumsal” olarak üstlenmektedir, bir inanç sistemi olarak değil. Yani Kur’an âyetleri için savaşılmamaktadır. Dinin örgütlenmesi –kurumlaşması ya da siyasallaşması– nerde, hangi durumda burjuva sınıftan, Ortadoğu için bakılırsa burjuva zümreden bağımsızlaşmıştır ki? Bu nedenle dinin anti-emperyalist direnişi en başta Arap burjuvanın direnişidir. Bunun milliyetçilik olarak gelişmesi halkın dışlanmasıyla sonuçlanıyor. Din üzerinden gelişmesi geniş halk topluluklarının mücadeleye katılmasının yolunu açıyor. Bizim burada yaptığımız, dinin olumlanması değil, emekçi sınıfları emperyalizme karşı mücadeleye sevk etme şansı yüksek bir eğilime dikkat çekmektir. Biz dikkat çeksek de, çekmesek de bu eğilim bir “olgu” olarak gelişmekte ve temellenmektedir. Solun işi bu olgudan hareketle kendi işini görmeye bakmaktır.
Irak’ta, Filistin’de, başka yerlerde siyasallaşan dinin yüklendiği anti-emperyalist işleve yan bakmanın altında, Türkiye burjuvazisinin kendi denetimi dışına taşan her hareketten ve hareketlenmeden duyduğu içgüdüsel korku yatıyor. Bu korku Türkiye’nin kendi özgül koşullarında ne denli irreel olursa olsun, benim diyen birçok solcunun bu korku çemberi içine kaçmaya yatkın olduğu, Irak olayıyla birlikte her türden solun saflarında Kemalizm’in yükselişe geçmeye başlamış olmasında da görülüyor.
Dünyada ve şimdi bugün Ortadoğu’da olup bitenler, sınıf gözlüğüyle bakılıp durulaştırılmadığı için “karmakarışık” gözükmektedir. Milliyetçilik, din-iman, etnisite birbirine karışmaktadır. Somutluktan koparılmış bir tartışma yürümektedir. Gericilik-ilericilik, çağdaşlık-çağdışılık filan diye, solculukla, sosyalistlikle ilgisi olmayan kriterler kullanılmaktadır. Bütün bunları “emekçilerin yararı” nerde diye sorup sadeleştirmedikçe solculuğun, sosyalistliğin hiçbir yerde bir hükmü olmayacaktır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma