AKePe Partisi iktidar oldu da, kim iktidar oldu? Bu soruya işkembeden atılmış bin bir cevap var. Herkes kendi cevabının doğrulandığını görmek için AKePe Partisi’nin bir bölgesine bakıyor. Aradığını göremezse “vakit erken” diyor; AKePe Hükümeti de bu fırsattan yararlanıp gideceği yere doğru hızla gidiyor.
Bir kanı, AKePe’nin iktidar olmasıyla birlikte Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in koyduğu “Batılılaşma” çerçevesi içine girmediği için devlet ve siyaset alanı tarafından hep dışlanmış olan “halk sınıfları”nın talep ve özlemlerinin siyasetin merkezini ele geçirmiş olduğu biçimindedir. AKePe iktidarını böyle açıklamaya meyilli olanlar nezdinde sorun aynı zamanda bir “kimlik sorunu”dur da. Yani AKePe Partisi bugüne kadar kaale alınmamış “halk”ın temsilcisi oluyor, AKePe milletvekilleri de “halk temsilcileri”!
Çıplak bir gerçekten bu kadar çarpık bir sonuç çıkarabilmek için, ufkunu bir ara sola da çevirmiş türünden ulema olmak gerekir. Hangi yanlış kanıdır bu? Sandıktan bir meclis çıkacak ve bu, “halkın temsilcileri”nin meclisi olacak! Kapitalizmin sandığı “halk”a teslim ettiği ve dönüp sonuçlarına razı olduğu nerde görülmüştür? Ya da yerinde oturup dururken önüne sandık konulunca uyanıp “Halk Meclisi” kuran bir halk nerde vardır?
AKePe hakkında bir diğer yanlış kanaat, aslında buna kanaat de denmez, kasıt, Kemalistlerde olanıdır. Kemalist odaklar ve aydınlar AKePe’nin devleti sinsice ele geçirip şeriat düzeni kurmak isteyen malum odakların partisi olduğundan emindirler. Kemalistler AKePe’nin, halkın “dini duyguları”nı istismar ederek iktidar olduğunu söylemektedirler. Yani, örneğin halkın ezilmişlik, yoksulluk, itilip kakılmışlık, çaresizlik gibi gerçeklerini asla değil de, illaki “dini duyguları”nı... Yalan. Halkı istismar etmek öyle kolaysa, sen et de görelim! AKP’nin aslında istismar ettiği şeyi saklayarak Kemalistler halkı kandırmaya çalışmaktadırlar. Böylelikle AKePe’nin gerçek sınıfsal kimliğini gizlemesine ve gerçek sınıfsal çelişkiler temelinde alaşağı edileceği günlerin gecikmesine neden olmaktadırlar.
AKePe kim, demokrasi ne?
AKePe hakkında en çok kafa karıştıran kafa tipi AKePe’nin “bizi en iyi bunlar anlıyor” deyip parlattığı tiptir. Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, vb... Yakasını bir cumhuriyetten kurtaramadan öteki cumhuriyete kaptıran, kendi marjinal ama ifade ettiği çıkar marjinal olmayan bir burjuva sınıf çıkarı olduğu için etkileri de marjinal olmayan bu aydınlara göre, AKePe despotik devletle sürekli çatışma halinde varolup gelen bir tarihsel damarı temsil etmektedir. Bu damar laik Kemalist devlete karşı İslami halk eğilimidir. Dışlanmış kimlik budur. Toplumun gerçek sivil damarı da budur ve sivil toplumu geliştirecek ve ona dayanacak Batı tipi bir demokrasi bu hareketten çıkacaktır. Askerler AKePe’nin getireceği demokratikleşmenin önünü kesmektedirler, aklı olan ve demokrasinin sınırlarının genişletilmesinden yana olan herkes bu çatışmada AKePe’yi desteklerse Türkiye hem demokrasiyi, hem AB üyeliğini, hem de refahı kazanacaktır.
Devlet engellemezse ve biz de AKePe’yi desteklersek, Türkiye hem gerçek kimliğini kazanmış, hem de demokrasisini genişletmiş olacak!
Demokrasinin böyle algılanması ile hiç anlaşılamamış olması arasında bir fark yoktur. Bunun Kemalist demokrasi anlayışından da bir farkı yoktur. Devlet AKePe’nin üstüne gitmesin ki demokrasi gelişsin! Demek ki demokrasiyi AKePe değil, devlet geliştirecek. Devlet AKePe’nin kimi taşkınlıklarını tolere edecek ki bize demokrasi gelsin. Biz de AKePe’nin ne olup olmadığını ola ki sınıf ve sermaye gerçekliği açısından sorgularsak Türkiye’nin yakaladığı demokratikleşme şansına zarar vermiş olacağız...
Ve AKePe durup durduk yerde işçiye “sıfır” ücret artışı önerecek!
Ne demek kendini ezilmiş, dışlanmış “hisseden” İslami kimlik? “Kimlik?” ne demek? Son dönemde solun diline de fazlasıyla bulaştı. Sınıf yok mu, insanların yaşadığı somut ve gerçek herhangi bir durum yok mu da “hissettikleri” bir “hal”den söz ediyoruz? Ezilmişlik, dışlanmışlık gibi sorunlar kimlik sorunları olamazlar; din sorunuymuş, kültür sorunuymuş gibi ele alınamazlar. Her yerde herkesi sımsıkı kuşatmış ve belirlemiş olan dünyevi gerçeklerimiz “İslami kimlik” diye uydurma bir ideolojik safsata içinde eritilemezler.
Sermaye sahibi sınıf ve zümrelerin pek çok partisi var. AKePe de bunlardan herhangi biridir. Bir “taban hareketi” görüntüsü mü vermektedir: sermayenin de bir “tabanı” vardır. Sermaye ülkenin tepesinde avize gibi asılı duran bir şey değildir. Bin bir ilmik atarak sivil toplumu kuşatması ve hegemonyası altına almıştır. Tabanı olmasa şimdiye kadar çoktan tabanları yağlamış olurdu. Bir zaman solun bir kesiminin “keşfettim” diye “sarmaşık” fidanı dikmeye heveslendiği yer, her yer, önceden tutulmuştur. Orda giriştiğiniz her kavganın sesi bu nedenle siyasetin merkezinden gelmektedir. AKePe’nin geldiği “taban” da sermaye tarafından tutulmuş böyle bir tabandır.
Halkın Müslüman olduğuna bakarak “İslami siyaset”in Türkiye’de “halk” temelli bir itiraz olduğunu ileri sürmek kurnazlıktır. AKePe’nin devlet ile bir alıp veremediği olduğunu ileri sürmek de yalancılıktır. AKePe’nin “Merkez” denilen devlet üzerinde bir basıncı ve iddiası oluştuysa, “İslami siyasettir” denilerek arkasına bakılmayan bir sermaye geleneğinin basıncı ve iddiası olarak oluştu. Yok türban yasağı, yok bilmem ne yasağı denilerek üstesinden gelinemiyorsa, sermaye olduğu ve bu kadar büyüdüğü içindir. Ne kadar büyüdüğü, Özalcı sermaye gruplarına (örneğin Uzan grubuna) saldırmasından bellidir. Belki daha gözü kara bir sermaye kesiminin temsilcisi olduğu söylenebilir AKePe’nin. Nitekim elini tutamamış, aynı kaptan çıktığı Kombassan grubunu kendi “Ülker”ine yem etmek için operasyonu başlatmıştır. Petkim özelleştirmesinde ortalıkta dolaşan, onu alamazsa Tüpraş’ı alırım hesabıyla sütre gerisine yatan Zorlu, SANKO gibi Anadolu’dan bitme grupların AKePe’nin toplumsal dayanakları olduğunu, bunların maddiyatını ve maneviyatını “merkez”e taşıdığını bilmeden veya bilerek ahkâm kesenlere kulak asmamak gerek.
Kaldı ki, AKePe’nin kendisi bile kendi gerçek yüzünü örtbas etmede, AKePe’den demokrasi bekleyenler kadar ölçüyü kaçırmıyor. AKePe’ye şurdan burdan ideoloji hazırlayan entelektüel potansiyel bile bir partinin kendi gerçek yüzünü faş etmekte bu kadar acele davranmasına şaşırıyorlar. Çünkü onlar AKePe’ye bazı sıfatlar yakıştırmada, “soldan gibi” konuşanlardan daha samimidirler. AKePe’ye bir de kendi arkasındaki bu entelektüellerin gözüyle bakalım.
AKP ile devlet arasındaki çatışma, toplumda tarihsel derinliği olan çatışmalardan hangisine tekabül etmektedir? Batılılaşma ile İslam’da kalma tercihlerinin çatışması mı? Emperyalizmin ya da mazlum halkların yanında olma mücadelesi mi? Merkez olma veya dışlanma ikilemi mi? Hangisi?
Önce şunu ayırmak gerekir: Modernleşme süreçlerinin ilk dönemlerinde Batılılaşma ile İslam’da kalma tercihleri arasındaki çelişkilerle bugün su yüzüne vuran çelişkileri, söylem benzerliğine veya M. Akif sevgisine bakarak karıştırmamak gerekir. Artık modern toplum sınıflarıdır sözünü ettiğimiz. Eşraf, tefeci bezirgân elindeki “İslam” sopası ile AKePe’nin dilindeki İslam aynı şey değildir. AKePe’nin İslamlığı. İslamcı entelijansiyanın da fark ettiği gibi, emperyalizm karşısında “mazlum bir direniş” olarak belirmeye aday İslam’a karşıdır. İslamcı aydınlar bunun dozunu algılamakta güçlük çekmektedirler. Şöyle düşünmektedirler: AKePe hükümeti Irak’ın boğazlanmasında ülkeyi emperyalizmin koridoru haline getirdi. Ortadoğu’nun “halli”nde kullanılmak üzere bütün limanlarını ve havaalanlarını, bu işe yardımcı olacak bütün ülkelere açtı, devamında ABD ile her türlü işbirliğine hazır bekliyor ama bütün bunları “istemeyerek”, mecbur ve muhtaç olduğu için yapıyor. Yani AKP’nin iddiası doğru da, eylemi yanlış!
Böyle düşünce olmaz, böyle felsefe yapılamaz. Topluma bu köksüz düşüncelerle tarihsel devinim mekânı hazırlanamaz. AKP’nin icraatına yön veren belirleyici temel olgular, kıytırık mahcup eleştirilerle düzeltilecek rota sapmaları değildir. Temelden sapmadır, tarihsel doğrultusundan sapmadır. AKePe için zorunlu doğrultu budur. Sermaye birikimini, bugün bile modern kapitalist çerçeve içine oturtursa ayakta kalamayacağını bilen bir sermayenin “demokratikleşme” gibi, “bağımsızlık” gibi, “mazlumlar” gibi el yakan konularla uğraşmasını beklemek, AKePe’ye bundan başka misyonlar biçmek “İslam saflığı” veya siyaset körlüğü demektir. Bu körlük islam entelektüellerinin dünyayı ve ürettiği sorunları kavramasını engelleyen bir körlük değil. Bu alanda düşüncelerini derinleştirmekte güçlükleri yok. Tarihin içinden geçtiğimiz kıvrımına ilişkin sezgileri, tezleri, analizleri değme Kemalist aydından çok daha ilerde seyrediyor. Ama önerileri eksik ve yanlış. Bir açmazı işaret ediyorlar. Çıkılmaz bir yoldan çıkış gösteriyorlar. Bir tarih şuurları var ama sanki bu tarih “şuur olarak” yaşanmış. Hiç öyle değil. Sınıfların mücadelesi olarak yaşanmış. Tarih şuuru da burdan çıkmış. İslam aydınlarının tarih şuurunda Batı ve Batı karşısında mazlumlar kavramı var da “sınıf” kavramı yok. Bu olmazsa, söyledikleri hayatın gerçekliğinde nereye oturacak? Hiç olmayacak yerlere, gidip AKePe’ye oturması bu nedenledir.
Bunu hınzırcasına biliyor da buna rağmen “sınıf”tan konuşmanın kapsayıcı islam felsefesini paramparça edeceğinden korkuyorlarsa, bunun da ecele faydası yoktur. Arkalarında oraya buraya savrulan, asker postalını görünce sinip oturan bir kitle’den fazlası bu nedenle olamıyor. Ortaya koydukları felsefe, düşünce ve inanç Cumhuriyet burjuvasının kalıplarını, hatta Cumhuriyetin tarihsel doğrultusunu bile kırıyor, zorluyor ama arkasındaki şekilsiz kitle hiçbir şeyi zorlamıyor. Yarattıkları akım bir siyaset de yaratıyor ama modern burjuvanın her kılıç darbesinde bölünüyor. Çünkü sınıf değil, belirlenmiş ortak çıkar değil. Belli bir sermaye kesimi mi bu aydınları kullanıyor, belli değil. Kendi yerleri sözde Kemalist devlete karşı ama besledikleri ve beslendikleri siyasetin devletle bir çelişkisi mi var?
AKePe’nin devletle ne çelişkisi olacak ki? Çelişki varsa demokrasi konusunda mıdır? Saçmalık! Onun esas çelişkisi halkladır. Çözümsüz çelişkisi bu çelişkidir. Bu çelişkiyi kılıçla çözecek kılıcı olmadığı için “suyunda” çözmeye çalışmaktadır, güya “ince siyaset” yapmaktadır. Günübirlik bocalamaları, çözümsüz bir çelişki üzerine oturuyor olması nedeniyledir.
AKePe kendine atfedilen değerler sisteminden de kopmuştur ve esasen ona iktidar verilmişse, bu nedenle verilmiştir. Örneğin Erbakan çizgisi ile uzak yakın hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Erbakan’ın tarif ettiği yerde, “Bush tarikatı”nın içindedirler. Dışişleri Bakanı Gül, tam da ABD’nin istediği yerde ve zamanda, Tahran’da İslam Konferansında İslam ülkelerine “dininizi değiştirin” çağrısı yapmıştır. Bu çağrı, Arap, Türk, Fars, Kürt, vd. İslam halklarına, çıkarlarınızı ABD çıkarları ile bütünleştirmenize engel tarihsel “takıntı”larınızı hayatınızdan ve siyasetinizden ayıklayın anlamına gelmektedir. Oysa Erbakan dinde bulduğu “direniş” noktalarına sarılmaktadır. Böyle olunca AKePe için “felsefe” üretmeye değmediği açıkça görülecektir.
AKePe’nin tabanında da böyle bir saflık bulunduğu asla ileri sürülemez. Sermayenin tabanı her ne ise AKP’nin “taban”ı da odur. Uzağa gitmeniz gerekmez. İstanbul’un merkezinden biraz açılın, AKP’yi hazine arazilerini parselleyip gecekonduculara satarken yakalarsınız. Üçe alıp beşe satan, kısa günün kârı deyip tesbih çeviren marketçi olarak yakalarsınız. Altı depo-dükkân kirada, her tür ticari lobi faaliyetlerinin kubbesi altında toplandığı estetik rezaleti camilerde bağış toplarken yakalarsınız. Otopark kâhyası odur, fırıncı odur, toplu taşıma mafyası odur. Deprem hepsini yıkacak dediğiniz İstanbul’u, kat kat ve kaçak, o kurmuştur. Kaç para getireceğini kesin bilmeden, dinden imandan asla söz etmeyen de odur.
Bu tabanı evirip çevirenler ve sömürü birikimini merkezileştirenler, servete veya daha büyük sermaye yapılarına dönüştürenler ise o partide liberal, bu partide sosyal-demokrat, öteki partide muhafazakâr olarak dolaşıp durmuş siyaset kurtlarıdır. Belki bir kategoriyi daha eklemek gerekir. “Millî burjuva”ları!..
Bu “Millî burjuvalar” sağın da dilindedir, solun da. Burjuvadan milliyetçi olur mu? Olduğu zaman olmuştur. Olması gerekmediği zamanda da olmamıştır. Şimdi zaman, olmadığı, olamayacağı zamandır. Türkiye’de zaten hiç olmamıştır. MÜSİAD çevresinde toplanmış bir sanayi kuşağı eskiden Erbakan’ın, bugün AKePe’nin arkasına, ama öyle varsayıldığı gibi anti-emperyalist nedenlerle değil, iç piyasa üzerindeki sermaye rekabetinden dolayı geçmiş ve yığınak yapmıştır. Bu yığınak bugün elini Petkim özelleştirmesine uzatacak kadar büyümüştür. Bu yığınak kendi içinde de rekabet halindedir. A. Latif Şener-R. Tayyip Erdoğan’ın özelleştirmeler konusundaki çelişkileri bu “kaplanlar”ın kendi aralarındaki pençeleşmelerdir. Özelleştirme pastasına, Koç’u, Sabancı’yı, Doğan’ı bile ürkütecek bir canavarlıkla saldırmaları, bir yerden nereye geldiklerini göstermektedir. “Millî sol” diye “yükselişe” –veya çöküşe– geçen solun üzerine varsayım kurduğu “taban” da bu tabandır.
Bu “taban”ın İslam felsefesiyle veya demokrasi talebiyle ne ilgisi olabilir ki? Halkı evirip çevirmesinin ve kandırmayı becermesinin nedenlerine gelince, bu zaten siyaset biliminin çoktan çözdüğü bir meseledir. Bu “taban” halkın boynuna ne ilmikler geçirmiştir! Ne tarafa çekerse, halk o tarafa sürüklenmektedir. 3 Kasım’da ip AKePe’ye çekilmiş, halk oraya, Türkiye de buraya gelmiştir.
Demokrasi ve demokratikleşme için bir çıkış yolu varsa, bugün bu, AKePe’ye karşı mücadeledir. AKePe etrafına yerleştirilmiş bir demokrasi veya tarih tartışması içinde, demokrasilere bakınca ilk gördüğümüz şey olan “işçi, emekçi” hakları, “sendikal örgütlenme hakkı” ve “grev özgürlüğü” gibi konularda tek bir kelime dahi konuşulmaması rastlantı mıdır? Demokrasi çıkacaksa, işçi ve emekçi hakları için mücadeleden çıkar. Ancak işçi ve emekçi hakları için mücadeleden başka şeyler de çıkabilir. Bu “başka şeyler”den duyulan korku nedeniyle demokrasi lafına işçi ve emekçi hakları asla ve zinhar dahil edilmemektedir. Bu aydın cambazlığıdır. İşçi ve emekçi haklarını dahil ettiğiniz zaman ortada herhangi bir AKePe illüzyonu kalmamaktadır. (AKePe muhibleri böyledirler de AKePe’nin Kemalist muhalifleri, işçi hakları hangi birinin dilini eşek arısı sokmuşa çevirmiyor? Aynı illüzyona onlar da muhtaçtır.)
Sosyalistler elbette ordunun ve devlet bürokrasisinin AKePe üzerinde uyguladığı baskıyı onaylamayacaklardır. Çünkü bu baskı ne türbana baskıdır, ne namaza, ne niyaza. Bu baskı TÜSİAD adına baskıdır. Doğan grubu, Koç, Sabancı için baskıdır. Özelleştirme pastasının gürültüsüz paylaştırılması için baskıdır. “Şeriat gelir!”le bir ilgisi yoktur. Demokrasi gelir mi gider mi ile hiç bir ilgisi yoktur.
İşçilerle, emekçilerle AKePe arasındaki çatlak yaklaşmaktadır. Bu çatlağı türban, namaz, şeriat simgeleri üzerinden yürütüp asker desteğini yanına almaya çalışan CHP’nin “muhalefet”ine hiç bakmamak gerekir. Çatlağı ekmek kavgası üzerinden derinleştirmenin imkânları genişleyecektir. Bu ülkenin insanlarına, “Gözünüzü toprak doyursun!” demek dilinin ucuna kadar gelen ve orda kalmayan bir hükümetten kimseye bir hayır gelmez. Gitmelidirler ve büyüyüp derinleşecek ekmek kavgası üzerinden gönderilmelidirler. Başka türlüsü –28 Şubat benzeri bir manevra, mesela– hiçbir işe yaramaz. Ha bunlar, ha ordan gelecek başkaları... Ne ki, yerlerine başkaları, daha da beterleri gelecek olsa dahi, “sıfır zam”cılığa çalışanların doğrudan tepkisiyle gönderilmeleri, salt bu bile, ilerisi için paha biçilmez bir kazanım olur. Mümkün mü? Pekâlâ mümkün. Mümkün ama, mümkün olmayanı isteme iradesi yoksa, imkânsız!
Solun dikkatlerini bu noktaya yoğunlaştırması gerekiyor. Ama bu haliyle değil elbette, kendi durumuna yeni çareler arayıp bularak.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma