Kendi kendini kandırmanın anlamı yok. Soru bıçak gibi. Kapitalizmden nasıl kurtulacağız?
Kapitalizmi yıkmak isteyenler, birleşip içinden yürüseler, içinde genişleseler, etkinleşseler acaba onu dönüştürebilirler mi? Kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkarabilirler mi? Veya yıkarak, arkasına geçerek, yerine başka bir şey koyarak kapitalizmden kurtulmak mümkün değil midir?
Hangisi mümkünse onu yapalım, yapalım da şu gayri insani yaşam biçiminden kurtulalım.
Mümkün müdür?
Herkesi ilgilendiren bir sorudur. Bireyleri, toplumları ve bütün insanlığı... Başkası da sorabilir size, siz de sorabilirsiniz kendi kendinize. Yanıt vermeden önce düşünmelisiniz. “Mümkündür dersem ne olur, değildir dersem ne?” diye düşünme hakkınız yoktur. Çünkü tarihin sorulmuş bütün sorularından daha büyük bir sorudur bu. Hiç kimse dışında kalamaz.
“Mümkün değildir,” derseniz insanlığa başka, “Mümkündür,” derseniz başka bir gelecek beklemektedir. Başka bir gelecek, başka bir bugün demektir; çünkü hiçbir gelecek “bir gün” gökten hazır inmez. İyisi de, kötüsü de... Geleceğe dair hükmünüz, bugünü nasıl yaşadığınızı belirler.
Mümkün değildir demek ne demektir?
Kapitalizmden kurtulmak mümkün değildir demek, farkında olmadan tarihin dışına çıkmaktır, evrimin dışından konuşmaktır. Bilmemek, anlamamak, kavramamaktır. Eksik insan olmaktır.
Dehşet verici bir şey değil mi? Mümkün değildir demekle sadece kendi geleceğinizi karartmış olmuyorsunuz, aynı zamanda “suç” işlemiş oluyorsunuz. İnsana gayri insani bir durumu, sömürülmeyi, ezilip dışlanmayı, köleliği yakıştırıyorsunuz. İnsana karşı işlenen bütün suçları bağışlıyor, onaylıyorsunuz. Hepsine ortak oluyorsunuz. Özgürleşmeyi, kendinin efendisi olmayı küçümsemiş, yok saymış, insanın insan olarak küçültülmesini, çökertilmesini onaylamış, hatta kutsamış oluyorsunuz.
Mümkün değildir demekle insanlığım geleceğini karartıyorsunuz. Peki, “Mümkündür,” derseniz ne olur?
Hiçbir şey olmaz! Mümkün olanı gerçekleştirmeye davranacaksın. İşte o zaman olur.
Konuyu sadeleştirmezsek içinden çıkamayız. Ortalıkta yığınla bilgiçlik, ukalalık dolaşıyor. Kafa karıştıracak her şey alınıyor, işlenip inceltiliyor, süslenip en ucuzundan piyasaya sürülüyor. İnsanlık umutsuz ve çaresiz görünüyor ya, alıcısı da çok oluyor.
Bunlardan biri, sınıf mücadelesinin, o halde aynı zamanda kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin bir zorunluluk, bir ihtiyaç olmaktan çıktığı anlamında “çağ dönümü”dür. Çağın döndüğüne dair bütün sözler, görüntüler, kurgular “küreselleşme” adı verilen ve yeryüzünde hayatın maddi manevi her düzlemde tekleştiğini söyleyen bir analizle temellendiriliyor. Çağ dönmüş gibi geliyor. Bit yeniği burada.
Reel sosyalizmin tarih sahnesinden adeta kendi rızası ile çekilip gitmesi herkesin aklını çeldi. Akıllar döndü. Kapitalizme karşı dünya çapında mücadele reel sosyalizmin varlığında somutlanıyordu. O varken, onun sosyalizm olmadığını söyleyenlerde bile kapitalizme karşı duracak bir moral ve cesaret vardı. Kimse “kendi kapitalizmini” alt etmek için reel sosyalizmin desteğine elbette güvenmiyordu, herkes kendi gücüne güveniyordu, ama bu güç ve moral, kapitalizmden başka bir dünyanın mümkün olduğunun reel sosyalizm tarafından kanıtlanmış olmasından kaynaklanıyordu. Nitekim, Sartre gibi bir düşünür bile reel sosyalizmi kapitalizme karşı dünya çapında mücadelenin ekseni olarak görüyordu.
“Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmamız isteniyor. İyi ama, niçin? Soruyu bizim savaş kışkırtıcılarına yöneltelim. Yanıtı fazla beklememize gerek kalmayacak, çünkü onlar bize şöyle diyecekler: Ruslar güzel Fransa’mızda ‘bölücüleri’ besliyorlar. Bırakalım desinler. Fransa’yı SSCB ile bir anlaşmazlığa sürüklemek isteyen kimse, genelinde işçi sınıfına karşıdır. İddia ediyorum ki, SSCB’ye karşı savaş yürütmeye hazır olanların esas amacı kendi ülkelerindeki işçi sınıfına karşı savaş yürütmektir.”
Reel sosyalizmin böyle, kapitalizme karşı dünya çapındaki mücadelenin sıklet merkezi olarak algılanması hiç de yanlış değildi. Çünkü kapitalizmi yöneten gücün ve düşüncenin kendi algılaması da böyleydi. Her şey apaçıktı. Kapitalizmi zora sokan, dünya çapında hegemonyasını kıran, biçimi ve sınıf temeli her ne olursa olsun özgürlük ve eşitlik için verilen bütün mücadeleleri ayakta tutan güç kaynağının reel sosyalizm olduğu inkârdan gelinemiyordu. Kapitalizme muhalefetin başka biçimlerini deneyenlerin eylemi bile, ancak reel sosyalizmin arkasına yığınak yaptığında, ya da reel sosyalizm tarafından desteklendiği zaman anlam ve etkinlik kazanıyordu. Sermayenin meseleyi ne kadar doğru, hatta bizden de doğru anladığını dünyanın bugünkü halleri yeterince göstermiyor mu?
Reel sosyalizmin içinde, yanında, arkasında birikmiş, proleter olan ve olmayan güçlerden oluşan dünya çapında bir blok vardı. Sömürüye karşı mücadelenin bütün boyutlarını kotarıp birleştirmiş bir dünya iktidarı mücadelesi veriliyordu. Kapitalizme karşı mücadele görünür bir mücadeleydi. Algılama güçlüğü yoktu.
Şimdi reel sosyalizm yok. Yok da, ne idi, ne değildi, dünya tarihi açısından ne gibi bir mahiyet yüklenmişti, bunların da yanıtı yok. Bu sosyalizmin, kendi özgün evrenini anlatabilmek için kendine yaptığı tanım olan “reel sosyalizm” onun mirasına karşı bir silah olarak kullanılıyor. Sonuç? Sonuç, bugünkü gerçekliğimizdir. Gerçek odur ki, kapitalizme karşı dünya çapında görünür ve hatırı sayılır bir mücadele de yok.
Bu durumun adını doğru koyalım. Tarihsel evrim açısından, geri gitmeye, çürüyüp çökmeye, savrulmaya, içine büzülmeye açık riskler taşıyan bir “vites boşluğu” dur bu. Bu boşluktan bir an önce ve mümkünse eğer, bir vites ilerden başlayıp çıkmak gerekir.
Ancak kapitalizme karşı mücadele bilincini hantallaştıran, vaktiyle pabucu dama atılmış, ama bu umutsuz günde yeniden çıkıp gelen ağırlıklar var. Bunların başında “soyut insan”a yapılan çağrı geliyor. Sanat=sanat der gibi insan=insan diyerek hiçbir şey söylemeyen Kantçı felsefe geleneği muzdarip insanları “kolay”ından yakalıyor. Somut insan kaybolunca insanı kuşatan somutluk da (kapitalizm) kayboluyor. Gidişat bu yönedir.
Bu gidişat kapitalizme kendi ideolojik pozisyonunu pekiştirmek için zaman kazandırıyor. Her yerde değilse de bir yerlerde yıkıldı, yerine yeni bir şey koymak için yetmiş yıl savaşıldı, ama sonuç?... Demek ki, “Yerine yeni bir şey konamayan şey çürütülemez”. Demek ki kapitalizm çürütülemez!
Çürütülemez denilen şey her şeyi çürütüyor ama!
Bu ideolojik bir bozgundur. Kapitalizme karşı iradenin çürümesi, çökmesidir. Marksizm işi somut insanda çözmekle bu kurgusal safsatanın hakkından gelebilmişti. Yenilgi dönemlerinin kurdudur bu safsata, azar. 1905 yenilgisinden sonra Rusya’da azgınlaşması Lenin’i az terletmemişti. Demek ki Marksist düşünce, kendi gelişme doğrultusu üzerinde ayakta durabilmek için, bugünkü yenilginin ve karamsarlığın hakkından gelebilmek için, dikkati yeniden somut insan hayatlarına çekebilmek için terleyecektir. Terlesin!
Eskinin devamı yeni bir başlangıç noktası yaratabilmek için nereye bakmak lazım diye uzun boylu bir muhasebeye gerek yoktur: bakılacak yer insanın insanla ilişkisidir. Kendi gerçekliği içinde insan, toplumsal ilişkilerinin tümünden başka nedir ki?
İnsan hali, onun ilişkilerinin halidir. Dünyanın hali insanın ve insanlığın halidir. Bu hal’de ne var?
Ne varsa işte o “hal”de var. Yeryüzünde çatışmasız tek bir ilişki var mı? İnsan da bu işte. Bu ilişkiler!... Bunlar değişmedikçe insana rahat yüzü yok, ama değişmesi için değiştirilmesi şart.
Bir çıkış noktası bulmak lazım. Düşüncede kalınarak olmaz, bakarak olur. Yeryüzüne bakmak gerek. İnsanın ne yaptığına, ne yapmak istediğine ve ne yapmak zorunda olduğuna bir silsile içinde bakmak lazım. Bakınca görürüz: Başka bir dünya mümkündür ve kolları bunun için sıvamak lazım.
Önce şu, bilinç midir nedir, her neyse onu bir kenara koymak lazım. Lazım olmadığı için değil, bulanık olduğu zaman her şeyi kördüğüm ettiği, gerçeğin görülmesini engellediği için... Bilinci bir kenara itmenin hiç zararı yoktur; çünkü tarihsel evrimin gidişatına teşhis bilinçten değil, “gerçek”ten konulmuştur. Gerçeğin üzerine oturmayan, onu kapsamayan ve çözmeyen bilinci kim ne yapacak?
Kapitalizme yontan yorumuyla nereye dönmüştü çağ, bir kere daha bakalım. Emek-sermaye arasında ortak bir dünya ve gelecek (“genel insanlık çıkarı”) kavrayışına dayanan bir çağ, emek sermaye kavgasının “mahvettiği” bir çağın yerini almamış mıydı? Öteden beri kapitalizmi savunagelenlerin de, kapitalizmin alt edilemeyeceği kanaatine vardıktan sonra ona karşı mücadeleden vazgeçenlerin de tezleri böyle. Önümüzde ortak ve güzel, “birlikte” kuracağımız bir dünya var. Sınıf çatışmaları dönemi bitti. Hepimiz aynı teknedeyiz. Kapitalizm de işte aklın buyruğuna giriyor, sosyalleşerek kendi karşıtına dönüşüyor, bırakın dönüşsün! Bu görüşte olan haddinden fazla solcu, sosyalist, komünist var. Haksız da sayılmazlar. Reel sosyalizmi yöneten bütün komünist partileri kurdukları reel sosyalist rejimleri ya kendi elleriyle yıkıp kapitalizme çevirdiler, ya da bu işi yapan partilerin programlarına ortak oldular.
Çıkış noktası, yani Marksizmin kılıç sallaması gereken yer burasıdır.
Kılıcı önce şu küreselleşmeye sallamak gerek, çünkü Marksizmin içine kadar girdi. Artık kimsenin kendi kapitalizmi kalmadı deniyor ya, sermayenin yaptığını sosyalistin kendine yapmasıdır bu. Ne çıkıyor bundan? Kapitalizme karşı mücadelenin iktidar anlamında sonuç vermesi, bu mücadelenin dünya çapında kazanılmasına koşullu olduğu için, dünya çapında kazanmak gerek. Dünya çapında kazanmak gerekiyorsa, kapitalizmi alt etmek düne göre daha zor. Bunu anlayan, şunu da “anlar”: “Belki de imkânsız!”
Reel sosyalizmden böyle bir ders çıkmamıştır. Kapitalizme karşı mücadelenin eski biçimleri bu noktadan eskitilemez. Reel sosyalizmi başlatanlar da dünya çapında kazanmak için başlatmışlardı. Antikapitalist mücadelenin eskimiş denilen şekli de dünya çapında sıkı bir enternasyonalist birliğin mücadelesiydi. Mücadelenin kurgusu bakımından değişen bir şey yok. Ne olacaksa gene dünya çapında ve gene dünya emekçilerinin birliği üzerinden yükselen bir mücadele ile olacak.
Kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğine dünya çapında bir antikapitalist mücadele son verecektir. Çünkü bir güç meselesidir, olur olmaz biçimlerde teorize edilmesi gerekmez, aritmetik meselesidir. Ne ki kapitalizme karşı mücadele ne zaman, nerede ortaya çıkacağı belli olmayan böyle bir nirengi noktasına endekslenerek verilemez. Kimsenin “kendi kapitalizmi” yoktur ama, dünya kapitalizmi herkesin başına kendi kapitalizmi ile beladır. Her işçi-emekçi kendi kapitalizmini yaşamaktadır. İşçi karşısında kapitalist, emek karşısında sermaye en dar satıhta patron olarak somuttur ve sadece o somuttur. Somut mücadele, işçiyi somut biçimde içine alan mücadeledir. Denebilir ki kapitalizme karşı mücadele, bire bir, yüz yüze verilen bir mücadeledir.
Elbette “Küreselleşme karşıtı” hareketlerin, dünyanın belli noktalarında birleşip orada simgesel bir güç oluşturmaları ve “temsili” bir sınıfsal mücadeleyle kapitalizmin gayri insani yüzüne dikkat çekmeleri anlamsız değildir. Aksine, çok anlamlıdır, öğreticidir ve kendine enternasyonal bir zemin ve çıkış noktası arayan dünya çapındaki antikapitalist mücadelenin gücünün ve zaaflarının konuşulmasını kışkırtmaktadır. O halde konuşalım.
Ağrı’da mandıra işçisi, Ağrı’dadır. Aliağa’daki petrol işçisi Aliağa’dadır. Sömürü onun bulunduğu yerde gerçekleşmektedir ve gerçekleştiği yerde algılanmaktadır. Çelişkiler nerde can acıtıyorsa ve acıyan can neredeyse, kapitalizme karşı mücadele oradadır. Kollar, nerede ihtiyaç doğmuşsa orada sıvanır.
Dikkati işçinin olduğu yere, artısı kime ve nereye giderse gitsin sömürünün gerçekleştiği yere çekmemizin yerelliğin gücüne ve erdemine dikkat çekmekle ilgisi yoktur. Emekçi sınıfın davası yerellik kaldırmaz. Sömürünün somutluğu orada olduğu için sınıfın enerjisi de orada açığa çıkar. Kurnaz burjuva bu durumu kendi tanımıyla saptırmak ister, işçinin yerini “millî zeminler” içine alarak onun enternasyonalist karakterini deforme etmeye çalışır. İşçi sınıfının kapitalizme karşı ideolojik ve siyasi mücadelesine en büyük zararlar, onun yerelliğine getirilmiş burjuva tanımlardan çıkmıştır. Millî sol musibetinin yüzkarası örneklerine geçmişte çok rastlandı, Türkiye’de bunlardan hâlâ var. Yeni yeni türleri ürüyor.
Ama bu nokta, yerelliği burjuva sınıf ve onun devleti kendi kavramlarıyla açıklıyor, sınıf hegemonyasını bunun üzerine bina ediyor diye, terkedilecek yerlerden değildir. Bu alanı (ekonomik-demokratik kazanımları, bağımsızlığı, yurtseverliği, vb...) sosyalistlerin sahiplenmesine “milliyetçilerle aynı kefeye düşülür” gerekçesiyle karşı çıkanlar ne sınıftan, ne tarihten, ne de sosyalist mücadeleler tarihinden haberdardırlar.
“İşçi sınıfı geçmişte takındığı yalnızca muhalif ve eleştirici tavrını bırakarak, bugün tutarlı demokratik güçler yanında ülkenin kurtuluşu ve demokratik bir rejimin kurulması için mücadelede öncü rolünü bizzat üstlenmek istemektedir. Bu sınıf mücadelesinin terkedilmesi mi demektir? Hayır. Ulusal politika ile komünist partisinin sınıf politikası arasında çelişki yoktur. İşçi sınıfı kendi mücadelesinin gelişimi içinde, tüm ulusal sorunları da bildiği, bu sorunların doğru çözümünü gösterdiği ve bu çözüm için mücadele ederken ulusun sağlıklı katmanları olmaları koşulu ile proletaryadan uzak katmanların taleplerini kendine mal ettiği ölçüde yalnızca bir eleştiri rolü değil, ulusal bir öncü rolü oynar.” (Togliatti. Marksizm ve Gelecek dergisinden, Sayı: 1. Haziran 1989.)
Demek ki, kapitalizme karşı dünya çapında mücadele, herkesin sömürüldüğü yerde verdiği mücadeledir. Evrenselliği, karşılıklı somut destek ve dayanışmada, gerektiği yerde ve gerektiği anda ortak eylemde, ufkunun evrenselliğindedir.
Bu söylenenlerin hepsi söylenmiştir denilip geçilemez. Söylenmiştir de, sonuç?.. İşte o sonucu alıncaya kadar söylenmelidir. Başarı elde etmediği için eskimiş mücadeledir, kapitalizm değiştiği için eskimiştir denilen mücadele, soyut bir tarihsel “tasarım”a dayanmadığı, “eşya”nın kendi özünü açığa vurmasından neşet ettiği için, üstünde yaz boz oynanmaz bir mücadeledir. Demek ki antikapitalist mücadele, nereye gerilemiş olursa olsun, her yerde al baştan bir mücadeledir.
Kapitalizm değişiyor ama nedense, söylendiğine göre, hiç eskimiyor. Kapitalizme karşı mücadele neden, değişse de “eskimeye” mahkûm?
Baştan alalım.
Baştan alınca, Marx’tan alıyorsunuzdur, unutulmasın. Baştan alınca, emek-sermaye savaşının dişe diş verildiği yerden başlıyorsunuz, gözden kaçırılmasın. Başında bu işin, sömürüyle uzlaşmak yok. Pes etmek yok, çünkü sömürülen insan olmaktan ve çevrende onları göre göre yaşamaktan daha alçaltıcı bir insanlık hali yok. Alçalmaya karşı mücadele son tahlilde ve özünde insanın yok sayılıp yok edilmeme, hayatta ve ayakta kalma mücadelesidir. Var olma mücadelesidir.
Baştan alınca gene aynı yoldan yürünecek, çünkü kapitalizme karşı mücadelenin başka yolu yok.
Antikapitalist mücadele kazanmak içindir, kazanılabilir. Dünya çapında kazanılmaya şartlı kılınması, kazancın garantiye alınması içindir. Bu açıdan da, değişen koşullar kazanmayı kolaylaştırmıştır. Fark edilmesi ve çözümlenmesi gereken budur. Yenilik denecekse, yenilik budur.
Yeni olana bakalım.
Antikapitalist mücadele “geriletmek”, “sıkıştırmak”, “yolmak” için değil, yıkmak için mücadeledir. Ancak, reel sosyalizm ortadan kalktıktan sonra bu mücadelenin iktidar stratejileri değişmiştir. Değişmiş olmalıdır. Her halde, sınıf mücadelesini yöneten ve yönlendiren akıl vardır, zorunluluklar vardır, objektif koşullar tarafından belirlenmişlik vardır; bütün bunlar bir vuruşta kırılacak “zayıf halka” arama döneminin kapandığına işaret etmektedir. Öte yandan kapitalizmin topyekûn muazzam gücü ve hakimiyeti onun topyekûn zafiyeti haline gelmiştir, çünkü bu güç ve hakimiyet kapitalizmin çelişkili doğasından ötürü insanın bütün varoluş biçimlerini tahrip ettiği bir yerdedir. Çağ dönmüşse, bu anlamda dönmüştür.
Bu yere geleceği, ne olup olmadığının bilimsel olarak saptandığı ilk gün, tarihsel manada söylenmiştir. İlerleme denilen tarihsel sürecin bütün sonuçlarını ve bunların insana kattığı ile birlikte insanı kendi temeli haline getirmiştir. Getireceği bilinip söyleniyordu. Başından beri böyleydi. En “devrimci” döneminde dahi onunla savaşılması, bu doğası bilindiği ve yaşandığı içindi. Yapa yapa geldi, yapacaklarını tükettiği bugüne. İnsanın tarihsel bütün birikimini, yaratıcı bütün gücünü insanın kendisine karşı örgütlediği bir durumdur bugünkü kapitalizm.
Her şeye rağmen ve ona karşı verilen mücadele içinde ve bu mücadele sayesinde, Fransız Devrimi’nden bu yana birikmiş ve sosyalizme de miras kalacağı varsayılmış bir tarihsel müktesebatı vardı kapitalizmin. Kendini bundan da sıyırmış, arındırmıştır. Üretici güçlerin gelişmesini hepten engelleyeceğine işaret edilen yere gelmiştir. Teknolojik devrim, gen bilimi, bilgi toplumu vb. laflar kapitalizmin geldiği yerin derin bir tarihsel kırılma noktasına işaret ettiği gerçeğini örtmeye yetmemektedir.
Durum bu iken kapitalizme karşı sosyalizm için mücadelenin iktidar stratejisi de “zayıf halka” aramaktan çıkmıştır. Artık kapitalizmin tümü zayıftır. Bir yerinden kırılacağı varsa, gene kırılsın elbette ama kapitalizme karşı mücadelenin stratejik hedefi, şartları olgunlaşmış kaçınılmaz bir tarihsel hesaplaşmayı, eş zamanlı olmayan sıkışık bir dönemde dünya çapında bitirmektir.
Kapitalizme karşı mücadelede böyle bir yerde bulunup bulunmadığımız çeşitli teorik çalışmaların da değişmez konusu haline gelmektedir. Bu çalışmaların ilk ve ham ürünlerinden bile, kapitalizmin panik halinde olduğu sonucu çıkmaktadır. Örneğin, şu “küreselleşme” adı verilen kendi iddiası bile dönüp kapitalizmin kendisini vurmaya başlamıştır. Artık kendine açacağı bir yol, bir açılım kalmadığı için ateşten soluğu ile dünyanın şurasında burasında, ona ecelini hatırlatan her yerde durup dururken hır çıkarmaktadır.
Dünyanın yeniden kavranması diye yeni bir durum varsa, işte bu durumdur. Her yerde güçlü halkalar oluşturmak, antikapitalist mücadelenin hedefi olmalıdır. Güçlü halkanın zayıf halkadan farkı, yapılacak şeyin artık bundan böyle, devlet eliyle değil, devlet aracılığıyla yapılacak olmasındadır. Topluma geri dönülmez ve döndürülemez biçimde kök salmış özgürleşme tutkusuna dayanılarak, gerektiğinde kendi devletine rağmen yapılacak olmasıdır.
Güçlü halka(lar) her ülkede emekçi sınıfların “kendi kapitalizmleri”ne karşı yürüttükleri mücadeleyle oluşacaktır. Bu mücadeleyi hayatın bütün alanlarına yayılan, ekonomik-ideolojik-siyasal mücadelenin bütünlüğü olarak geliştirmek, dün olduğu gibi bugün de şarttır. Bunlardan birine ağırlık verilmesi kapitalizme karşı mücadelenin denklemini bozduğu için dün de makbul bir sosyalizm mücadelesi sayılmamıştı, bugün de öyledir. Düne göre bugün bu konuda tartışmaya açılmış düğüm noktası siyasal iktidar olma sorunuyla ilgilidir. Proletarya diktatörlüğü olarak siyasal iktidarın ele geçirilmesinin sosyalizm için dönüm noktası bir başlangıç sayılarak teorize edilmesi eleştirilmekte, reel sosyalizmin tarihsel zafiyetinin bu olduğu ve bunun da Ekim Devrimi’nin gerçekleşme biçiminde saklı bulunduğu söylenmektedir. Bu eleştiriye göre işçi sınıfının sosyalist siyasi mücadelesi “fırsatını yakalayıp siyasi iktidarı ele geçirmeye” yoğunlaştırılmamalıdır.
Bu eleştirinin kendisine değil, klasik Marksist teori ile tartışmak istediği şeye bakmak gerekir. Bu eleştirinin tartışmak istediği aslında egemenlik-hegemonya ilişkilerindeki denklemdir ve kendini, hiç hak etmediği biçimde Gramsci’nin görüşleriyle temellendirmek istemektedir. Ancak, hedefini yanlış seçmiş bir eleştiridir. Reel sosyalizmin etkisi altındaki bazı asker ve sivil aydın gruplarının, örneğin Sudan’da El Atta, Afganistan’da Muhammet El Taraki gibi hükümet darbelerine, Afrika’da Frelimo, MPLA, vb. gibi işçisiz-sınıfsız devrimci hareketlere uyan bu eleştiriyi aynı zaman kuşağından örneğin Karanfil Devrimi’ne (Portekiz), komünist askerleri öne çıkardığı gerekçesiyle yöneltemezsiniz. Komünistleri iktidar histerisine kapılmış hastalıklı iktidar düşkünleri yerine koyan bu eleştiri Ekim Devrimi’ne ise hiç mi hiç uymaz. Ekim Devrimi’nin iktidar meselesini iktidar tutkusuna dönüştürdüğünü, bir Kışlık Saray Darbesi ile çözdüğünü sanmak, hayal sukutuna uğramış olmanın ezikliğinden değilse, cehaletten kaynaklanır. Orada, Kışlık Saray’a iktidar almaya gidilmemiş, iktidar ile birlikte gidilmiş, sokakta ve bütün ülkede kurulan gerçek iktidardan sonra fuzuli hale gelen, hayatı kaybettiği için her şeyi kaybeden bir sınıfın Saray İktidarına son vermek için gidilmiştir.
Olup bitmiş bir tarihsel devrimi, gerçekleştiği zemin ve zamana geri dönerek mahkûm etmeye çalışmak, yetmiş yıl sonraki yıkılışın genetik tohumlarının bu devrimin ve ardındaki öğretinin içinde saklı olduğunu düşünmek, olsa olsa bir teori hastalığıdır. Yetmiş yıl nelerle yaşanmıştır, nasıl yaşanmıştır, hesaba katmayan bir hastalıktır bu. Peki maksat nedir? Maksat bu büyük devrimden emekçi sınıflara miras kalmış tarihsel doğrultunun kırılmasıdır. Çünkü emekçi sınıflar nerede, ne zaman kendileri için bir iktidar hesabına yatacak kadar siyasi bilince erişirlerse kapitalizm sallanmaktadır.
Emekçilere, reel sosyalizm hatırlatılarak iktidar için mücadeleden vazgeçmeleri öğütlenmektedir. Bu öğüt emekçilere hem sağdan, hem soldan gelmektedir. Sağdan geleni hınzırlıktan, açık kasıt ve kötü niyetten, soldan geleni teslimiyetten kaynaklanan bir öğüttür, ama ikisi de kapitalizme karşı bütün tarihsel kurguyu yıkmaktadır. Perspektifini, sermaye sınıfının perspektifinden, bugünden bağımsızlaştırmış siyasi iktidar mücadelesi yerine sınıf mücadelesinden neşet etmeyen siyasi mücadelelerle avunmayı istemektedir. Siyasi sınıf mücadelesini ortadan kaldırmaktadır. Kapitalizmle siyasi hesaplaşmayı ortadan kaldırmakla emekçi sınıf mücadelesinin defterini dürmektedir.
Bu öğüdün hakkından nasıl gelinecek? Bu da “yenilik” gerektiren işlerdendir. İdeolojik temeli belirsiz siyasi mücadelelerin eksikli ve kusurlu olduğu bilinirse, kapitalizmin tahrip ettiği bütün toplumsal sınıfları iktidar hedefine yönelten kapsayıcı siyasal örgütlenme çözümleri yaratılabilirse, hakkından kolayca gelinecek bir safsatadır, iktidardan vazgeç, uzlaş öğüdü. Bu uzlaşma bütün Avrupa’yı sarmış, sınıf mücadelesini pasifize etmiştir. Eskiden olduğu gibi, gene sınıf mücadelesiyle hakkından gelinebilecektir. İflas etmiş sosyal demokrasinin diriltilmeye çalışılan mirasıyla ilgili bu konuda Marksist solun keskin bir ideolojik mücadele geliştirebilmesi belirleyici olacaktır.
Kapitalizme karşı mücadeleyi zenginleştiren daha başka yeniliklere de –her birinin hakkını verebilmek için ilerde daha geniş kapsamda ele alınması gerektiğini belirterek– burada kısaca değinelim.
Bunlardan biri, işçi sınıfının niteliği ve durumuyla ilgilidir. İşçi sınıfı bu mücadeleyi kazanabilir, tarihin gidişatını değiştirebilir mi gibi, beyinleri burkan soru geçmişte de vardı. Marx’ın bu soruya evet demesi, işçi sınıfına körü körüne güvendiğini göstermiyor. Manifesto için yazdığı önsözlerden birinde Engels, onun işçi sınıfının entelektüel gelişmesine umut bağladığını söylemektedir. İşçi sınıfı bu gelişmeyi göstermiş midir? Bunu görebilmek için analitik bir göz gerek. Göstermiştir. İşçi sınıfının entelektüel gelişmesi iki yönlü bir süreç olarak gerçekleşmiştir ve bu süreç halen kapitalizmin hâkim eğilimi olarak sürmektedir. Yüksek ücretli, faaliyeti kafa emeğine dayalı, giderek genişleyen bir işçi (çalışanlar) zümresinin varlığı yeni bir durum olarak dikkat çekicidir. Beyaz yakalı diye adlandırılan ve yeni bilgi ve iletişim teknolojileri sektöründeki yoğunluğuna sıkça vurgu yapılan bu işçi zümresinin “kapitalizmin gücü” olduğuna dair değerlendirmelerin gerçekle ilgisi giderek hızla azalmaktadır. Beyaz yakalı işçiler, üstelik stratejik konumlarından ötürü, eylemleriyle sermayeye çoğu yerde, çoğu kez kök söktürmektedirler. Bu gelişmeye işçi sınıfının entelektüel potansiyelinin genişlemesi olarak bakılmamalı mı? Üretim teknolojisinde hızlı ve kapsamlı gelişme, eskisinden farklı olarak, ücretli kafa emeğini öne çıkarmakla onu kapitalizme karşı sınıf mücadelesinde giderek daha işlevli kılmıyor mu?
Kapitalizmdeki gelişmeler, ara sınıfları eritmektedir. Aydınlar denilen toplum katmanlarını işçileştirmektedir. “Küçük burjuva” nitelemesi artık eskisi kadar cuk oturmamaktadır. Çalışanlar sermaye sınıfının karşısında pozisyon olarak birleşmektedir. İşsizler eskiden olduğu gibi görünmez bir toplumsal tortu değil, hatta fiili çalışanlardan bile daha nitelikli, işsiz bırakılmış kapitalizm mağdurları olarak görünür bir toplumsal güç haline gelmektedir. Bu olguda mündemiç potansiyeli harekete geçirecek nesnel ve özellikle de öznel (iradi/siyasal) koşulların yaşanması hemen yarın değilse, öbür gün neden mümkün olmasın?
Çalışan sınıfların, sayıca ve üretim etkinliği yönünden gerilediklerini ileri süren sözde bilimsel fantezilerin aksine giderek çoğalıp büyüdükleri gerçeğine, şeklen sınıfsal bir belirlenim gibi gözükmeyen öğrencileri, kadınları, hastaları, emeklileri ve bunların, çalışan sınıfların çıkarı ekseninde bütünleşmekte olan çıkarlarını da, vb. eklemek gerekir. Bunlar yeni kategoriler değiller ama antikapitalist mücadeledeki yerleri bakımından yeniden tanımlanmaları gerekmektedir.
Mücadelenin sınıfsal zenginliğini görebilmek için, köylülerin kapitalizm tarafından yüz yıl öncesine göre bugün nasıl mahvedilmiş, gerçek anlamda proleterleştirilmiş olduğuna da bakılmamalı mı? “Mahvedilen” köylünün yerini alan, ekonomideki yerleri ve siyasetteki etkileri nüfustaki oranlarını çok aşan bağımsız tarım işletmecileriyle tarım proleterlerini göz ardı etmemek gerekir. Söz gelimi, AB’nin tarım sektörünü kollayan ve koruyan ünlü destekleme politikaları nedir? AB sanayi sermayesinin tarımdan “geçinen”lere bir lütfu, ihsanı mı? Giderek sanayileşen tarım sektöründe çalışanlar sayıca önemsiz, küçümsenebilir görünseler de, çağdaş kapitalizmin işleyiş çıkarlarının tam göbeğinde sistemin bütünsel çıkarları açısından hiç küçümsenemeyecek –ve küçümsenmeyen– bir yere ve öneme sahipler. Vurdukları yerden ses getirdiklerinin örnekleri hiç az değil.
Bu bağlamda, bugün hepten gözden çıkarılmış, 3. Dünya’nın taşıdığı antikapitalist dinamiklere de dikkat çekmek gerekir. Tabii, yüz yıl öncesinden farklı olarak, sermaye sınıfına giderek tarım ürünlerinden çok sözgelimi bilgisayar çipleri üreten özelliği ile birlikte bakılarak... Buradan sosyalizm çıkmaz, cennet çıkmaz, barbarlık çıkar diyenlerin sesine hiç kulak asılmamalıdır. Çünkü “geri” 3. Dünya sömürüsü metropol kapitalizminin sömürü çarkının bütünleyici organik bileşenine hızla dönüşmekte, dolayısıyla o çarkın “ileri” metropol ülkelerde de kırılmasına yol açabilecek dinamiklerle hızla yüklenmekte olduğu gibi, ayrıca, burada da insan vardır, hem de 5 milyar kadar çok insan vardır. Kendi insanlık halini görmek için kişinin dönüp işçiye bakmasının yettiği gibi, insanlığın halini görmek için de bu 3. Dünya denilen cehenneme bakmak yeter. Vaktiyle kendi ülkesinde geleneksel yapısı yıkılan “köy”ün isyankâr çığlığına kulak asmadan insanlık değerlerini kurtarmaya çalışan Tolstoy’un Lenin’den aldığı övgüyle yediği zılgıtı Batı’nın büyüsüne kapılmış olanlara hatırlatmak gerekir.
Bütün bu yeni olgular karşısında, Enternasyonalist dayanışma/işbirliği bağlamlı örgütlenme ve siyaset bazında sonuç alınamayacağı öngörüşü ciddiye alınamayacak kasıtlı bir önyargıdır.
“Emekçi sınıflar” denilen toplam böylesine zenginleşiyor ve çoğalıyorsa bunun elbette sınıf mücadelesinin biçim ve araçları üzerinde etkisi olacaktır. Bu gelişme Marksizmin siyaset diline de yansıyacaktır. İşçi sınıfının misyonu bu yeni gelişmeleri de kapsamak zorunda olduğuna göre, sanayi proletaryasının katıksız gücü üzerine bina edilmiş siyasi mücadele anlayışının yerini, daha kapsayıcı, geniş ve etkin örgütlenme biçimlerine doğru bir gelişme üzerinde dikkat ve gayretlerin yoğunlaştırılması alacaktır. Bu “yeni” durumun, eskinin sosyalist mücadele anlayışı ile bir çelişkisi olduğu varsayılırsa, bu gerçi bir çelişki olur ve asla çözülemez. Ama böyle bir çelişki yoktur. Yeni denilen şartlar ve yeni mücadele anlayışı, eğer sınıf mücadelesi olacaksa, eskinin –özünden sapmadan araçlarını geliştirip yetkinleştiren, nesnel koşullar bağlamında ara hedefleri de gerektiği gibi değerlendirmekten uzak durmayan– bir devamı olacaktır.
“Yenilik” tartışması yaratan bir başka nokta da, sosyalist mücadeleye yöneltilen, demokrasi ve siyasal özgürlüklerle ilgili eleştiridir. Sermaye sınıfının ideolojik saldırı silahlarından biridir bu ve sosyalistleri ve sosyalist mücadeleyi –ve giderek sosyalizmi– “demokrasiyi, siyasal hak ve özgürlükleri” küçümsemekle eleştirmektedir. Açık konuşmak gerekirse, bu eleştiri sosyalist mücadele saflarında büyük tahribata yol açmıştır, açmaya devam etmektedir.
Kapitalizmin sosyalizme yönelik, siyasal demokrasiyle ilgili eleştirisi iki yanı keskin bir kılıç gibidir ve iki yanı da sosyalist mücadeleyi kesmektedir. Bunun nedenleri üzerine kafa yorulmalıdır. Demokrasi ve siyasal özgürlüklerle kalıcı ve en derin ilişkisini tarihsel olarak “Avrupa” platformunda geliştirdiği varsayılırsa, kapitalizmin sosyalist mücadeleye eleştirisinde kriter olarak bu platformun demokratik değerler sistemini kullandığı söylenebilir. Hangi “Avrupa”dır bu? Sermayesi başı her sıkıştığında siyasal tercihini faşizmden yana ve dünya halklarına karşı yapmış, akıttığı kandan toprağı vıcık vıcık çamur, bildiğimiz Avrupa... Üstelik, yine bildiğimiz bir başka Avrupa’yı özgürlük, sınıf mücadelesi ve insanlık değerlerine onca katkısıyla birlikte adeta yok olmaya götürmekte olan bir “Avrupa”! Buna rağmen eleştirinin etkin olabiliyor olması sosyalistler için düşündürücü olmalıdır.
Neden iki yanı da keskindir bu eleştirinin? Birincisi, kaynağına, maksadına, ideolojik aidiyetine aldırmadan ciddiye alınırsa, sosyalist mücadeleyi liberalleştirmekte, salt demokrasi mücadelesine dönüştürmekte, sınıf mücadelesi olmaktan çıkarmaktadır. Ciddiye alınmazsa, sosyalist mücadeleyi sosyalizm için mücadele olmaktan çıkarmaktadır. Ne ki, “Dinime söven bari müslüman olsa” denecek türden bir konu değildir bu. Sosyalist mücadele, siyasal demokrasiyle ilgili eleştiriyi fazlasıyla ciddiye almak zorundadır. Ama boynunu sermayenin kılıcına uzatarak değil.
Lenin’in siyasal demokrasiyle ilgili olarak dilini ve dikkatini demokrasinin sınıfsal özü üzerine yoğunlaştırması demokrasiyi ciddiye almadığından değil, hak ettiği gibi çok ciddiye almasındandı. Bam teli burasıdır. Demokrasi sınıfsaldır. Yani somuttur. Yani şöyle somuttur: Karnı tokların, hukuk, felsefe, hümanizma ulemasının baktığı yerden görünen şey midesi boş insanların baktığı yerden de görünmüyorsa, burda bir “FİL yeniği” vardır! Bunu ayıklamak gerekir.
Bu püf noktası, nerede, nasıl ve niçin böyle yaşandığının nedenlerine aldırmadan reel sosyalizmden ders yerine ters sonuçlar çıkaran teorilerle çözümlenemez. Sermaye sınıfı siyasal demokrasiyle ilgili teorisinin kapsamını geniş tutmuştur, arkasında Fransız Devrimi gibi bir tarihsel birikimi vardır. Bu kapsama hümanizmanın her türü girdiği gibi, şiddet felsefesine tapınç da girmektedir. Bu geniş kapsam, konuyu, yaşayan insandan uzaklaştırarak ancak elde edilebilen, soyut bir kapsamdır.
Reel sosyalizm nereye giderken demokrasiden uzaklaştı? Aç ve işsiz insanlarının karnını doyurmaya giderken. Ama o, o zamandı. Bugünden sonra tersi niye olmasın? Olamaz demek, geleceği geçmişe mahkûm görmektir. İdealizmin daniskasıdır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma