Hoca efendi Amerikalar’da on yıldır sürdürdüğü orucunu bozdu, bozar bozmaz ilk yumurtladığı hikmet şânı milletimize lâyık “Osmanlı mirâsı” ile ilgili endazesi kaçık lâflar oldu.
İlginç. Değil mi?
Epeydir buralardaki sağcılı, solculu müridlerinin de ağızlarında hep aynı ciklet çiğnenip duruyor. Ne tarihle, ne bölgenin dünya içindeki yeri, ne de bölge ülkelerinin her birinin iç dinamikleri ile bağdaşır, ağız burun bulaşığı cıvık balon!
Ortadoğu’da herkes çok iyi tanır Batılı dostlarının bölgedeki işlerine koşmaya her daim hazır NATO üyesi ülke olarak Türkiye’yi! ABD’nin yeni başkanının böyle bir ülkeyle yakından ilgilenmesinin, Türkiye’nin Ortadoğu’da barış ve halkların geleceği uğruna Türkiye’yi hâlen yönetmekte olan ekip eliyle üstleneceği tasavvur edilebilir herhangi bir misyonla değil, ABD’nin bölgeye ve ötesine (Kafkasya, Orta Asya...) dair emelleri ve eski/yeni politikalarının hayata geçmesine somut katkı yolunda sunacağı hizmetle ilgili olduğu çok açık.
Senaryoyu, daha doğrusu bizim görebildiğimiz kadarını hatırlayın; gerisini hatırlamasanız da olur. Davos’ta senelerin Peres’ine dünyanın gözü önünde haddini bildirdikten sonra Tayyip bey, “Daha buralara gelmem!” diyerek kalkıp giderken, tatlı tatlı omuzunu sıvazlayan Ignatius’un elinden alıp götürdüğü neydi dersiniz?
ABD politikalarının yeni açılımlara gebe olduğu bir zamanda, tam da NATO’nun 60. yıldönümüne rastgelen günlerde, bir kere daha niçin Türkiye –başındaki malûm iktidar ekibiyle– Batılı hesaplarda, öngörülerde ve tasavvurlarda öne çıkıyor? İran’la hesaplaşma günün birinde eğer –evet, eğer– silahlı çatışmaya varırsa ve bu Türkiye’siz olamazsa Türkiye’yle nasıl olur? 150 bin mevcutlu ABD ordusunun Irak topraklarından takım taklavat çıkıp gitmesine Türkiye methaldar olacaksa, nasıl olacak? Böyle bir operasyonun karışık ve karmaşık bir sürü düğümü nasıl çözülür? Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda Kürt sorununun ABD’nin müstakbel hamlelerine zemin sağlayıcı bir “proce” bağlamında “çözüme” bağlanmasına NATO üyesi Türkiye’den beklenecek katkı ne olabilir? ABD’nin Ortadoğu destekli Avrasya stratejilerinde sadık ve vefakâr taşeron ortaklık vecibelerinin geçerliliği nereye kadardır? vb...,vb...
Yeni Osmanlıcılık filan, işin garnitürüdür. Bizimkilerin bunca yıllık dostluğun, ittifakın, stratejik ortaklığın filan gereklerini yerine getirmek için ellerinden geleni yapmak istemeleri yadırganacak bir şey değil gerçi ama, “bizimkiler”i herşeye rağmen iyi tanımak gerekir. Tayyip bey bir yana, Abdullah bey ve yârânının da Necip Fazıl’ın rahlei tedrisinden kaptıkları “Büyük Doğu”cu tefeci bezirgân hikmetinde, bu ülkede ve hele bu bölgede eşeğini sağlam kazığa bağlamadan maceraya –NATO’nun içinden ve ABD’nin yedeğinde de olsa– atılmak yoktur. ABD’ye o kadar güvenmek kadar, Türkiye’nin at pazarında övülen küheylan misali göklere çıkarılan potansiyellerine de güvenmenin başlı başına bir macera olduğunu bilirler. O nedenle, “Siz Avrupa Birliği’ne katılma sevdasına boşverin, Ortadoğunu’nun başına geçin!” yolunda bir süredir yine bir takım Amerikalı ve Amerikancı mahfillerden estirilen, eski Osmanlı mirasına dair hatırlatmalarla bezenmiş birtakım uçuk kaçık telkinata fazla kulak asmayacaklarına bahse girebilirsiniz. Osmanlı mirası türünden lâfı güzaf kadar ABD’yle stratejik ortaklık lâfının da hoşluğu, fiyakası iyidir, buralarda iç siyasetin sıcak/soğuk sularında işe yarar da, varılacak “ortak” hedefin ve sağlanacak yararın ne olduğu tam bir muammadır.
AB’yle palamarları çözüp ABD’ye büsbütün yaklaşma gibi bir akılsızlığı kimse bu ekipten beklemesin.
Petrol/doğalgaz deposu Ortadoğu’da startejik ve politik her sorun yumağının sarılmasında da, çözülmesinde de ABD’nin belirleyici tek kutup olmadığını, enerji kaynakları sorununun, dünya güç dengeleri bağlamında özel olarak Avrupa ile Amerika arasında alttan alta temel bir karşılıklı güvensizlik/niza alanı oluşturduğunu, gözlerini güç tapıncı bürümüş kimi solculuktan dönme liberal Amerikanofiller daha hâlâ kavramamış olabilirler; Davutoğlugiller ise pekâlâ kavramış ve künhüne varmışlardır. Öyle görünüyor.
Bu, tabiî, Ignatius’un eli her halükârda havada kalmaya mahkûm demek değil. Sadece şu: Bunlar kendilerini AB palamarıyla sağlama almadan (onunla nereye kadar, nasıl gitmeye niyetlendikleri ya da niyetlerinin ne kadarını hayata geçirebilecekleri ayrı bir konu) ABD’yle stratejik ortaklık dedikleri özel ilişki düzeyinin gereklerini yerine getirmeye birilerinin sandığı kadar hevesle ve gözü kapalı dalmazlar. Obama’yı göreve başlamasının hemen daha ferdasında, kriziyle mriziyle onca işin başından kaldırıp buralara getiren de bu olmuş olsa gerektir. 60 Yıllık stratejik ortaklık ya da dostluk tecrübesinden ne de olsa ABD’li siyaset mahfilleri de kendi paylarına bir şeyler kazanmış olmalılar.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma