Geçen sayımızda Halil Berktay’ın Taraf gazetesinde tefrika edilen, yakın siyasi tarihimizi (1978-2008) irdeleyen yazısının, Türkiye solunun bu tarih dilimindeki rolünü görmeye çalışan bölümünü eleştirmiştik. Yazı, solun yakın tarihi hakkında bildiklerimizin tümünü, ters bir açıdan baktığı için, tersyüz ediyordu. Berktay’ın çalışması daha sonraki bölümlerde genelleşmekte ve sık sık başvurduğu referanslarıyla birlikte bütün bir Cumhuriyet tarihini bugüne bağlayarak kapsamaktaydı. Bu yazımızda Berktay’ın bu görüşlerini değerlendireceğiz.
Şunu tekrar kaydedelim: Halil Berktay Marksist bir tarihçidir. SSCB’nin çökmesiyle birlikte Marksizmin de siyasal alanda çöktüğünü söylemiştir. Ancak Marksizmin tarih alanında dimdik ayakta durduğunu söylemekten de vazgeçmemiştir. Haklıydı, çünkü Marksist kuramın en güçlü yönlerinden biri, yaptığı materyalist tarih çözümlemesiydi. Bu çözümleme insan düşüncesinin evrimine parlak bir katkıydı. O halde biz, Halil Berktay’ın bir tarihçi olarak olaylara bugün de Marksist açıdan baktığını kabul etmek zorundayız.
Böyle olunca, Berktay’ın geçen sayımızda irdelediğimiz, somut tarihsel olaylara ve olgulara değindiği, iler tutar hiçbir yanı olmayan görüşlerine, anlatımlarına ne diyeceğiz? Bu çelişki nedir? Nerden geliyor ve nereye gidiyor..?
Marksist tarihçiliğin diğerlerine belirgin üstünlüğü vardır. Gerçi tarihin doğru ve en mantıklı açıklamasıdır ama üstünlüğü bu değildir. Marksist tarih çözümleme yönteminin asıl üstünlüğü tarihin bizzat kendisini açıklama düzeyine yükseltmesidir. Bu tamamsa, buna “tamam” demiş olmak Marksizme yöneltilen birçok eleştiriyi geçersiz kılar. Örneğin, toplumsal evrimin önceden belirlenmiş bir amacı olmadığı halde Marx’ın tarihe bir “amaç” koymuş olmakla eleştirilmesi gibi. Berktay bu eleştiriye katılmaktadır. Halbuki Marksist düşünce sisteminde tarih geleceği (de) açıklar. Sınıf ilişkilerinden koparılmış bir siyasal tarih, yazarı yalancı olmasa bile “yalan” bir tarihtir. Yalan veya yanlış tarih bugünü ve geleceği açıklayamaz. Kızılcık Türkiye solunun yakın tarihinin “yalan” yazılmasına, kendisi de bu tarihin bir parçası olduğu ve ona dayandığı için değil, o tarihten bugüne dersler çıkarılmasını engellediği için itiraz etmektedir. Solun kendi tarihinden doğru dersler çıkarması sol siyasi mücadelenin yarınki yeniden kuruluşu bakımından önem taşımaktadır.
1978-2008 aralığından Türkiye’ye bakan Berktay, bir yüzünde değişim potansiyeli yükselen Türkiye ile öbür yüzünde bu değişime direnen Türkiye görmektedir. Berktay’a göre “Türkiye’nin değişim potansiyeli” dendiği zaman Cumhuriyetin yeniden kuruluşu anlaşılmalıdır: “Cumhuriyet 1923’te kuruldu, 2009’da temizleniyor.”! Yani “yeniden” kuruluyor!! Dünya yeniden kurulurken yeni bir Türkiye kuruluyor!!! Bu akıl yürütme Berktay’ı Marksizmden daha çok heyecanlandırıyor. Ne kadar kolay! Berktay’ın baktığı yere “biz” de bakıyoruz. “Değişim potansiyeli”ni elbette en başta Özal temsil ediyordu, Berktay’a göre. Devletçi geleneğin ezberini bozmaya başlayan Özal’dan başkası değildi. Askerî faşist rejim Özal’ın arkasında sadece edilgen bir fondu. Bir yandan “Ermeni soykırımını tanısak ne olur?” diyordu, diğer yandan şortla askerin önüne çıkıyordu. Faşist askerî cuntanın bu vasat memuru bu şirinlikleriyle Berktay’ın, Marksizmle donmuş tıkanmış ufkunu açıyordu.
Berktay, Özal’a direnen bir Türkiye’yi de görüyordu. Bu nedenle başlattığı değişim on yıl kadar sürdükten sonra kesintiye uğrayacaktı. Kimdi bu direnen Türkiye? Direnen Türkiye, Özal’ın ekonomiyi yönettiği 10 yıllık dönemde akıl almaz ölçüde yoksullaşmış işçiler ve işçileri destekleyen toplum kesimleriydi. Bunlar Özal’ın başlattığı “değişim”in önünü kesmekle tutucu ve gerici bir rol oynamaktaymışlar. Hatırlarsak bunlar Bahar Eylemleriydi. Zonguldak maden işçilerinin Ankara yürüyüşüydü. Kentlerde büyüyen varoşlardı. Tankla ezilmiş gerçek solun bakiyesini de içine ve arkasına alarak canlanan sosyal demokrat siyasi muhalefetti. Demirel’in bir faşizm mağduru olarak demokrasiden –görece– yana tavrı ve nihayet 1989 yerel seçiminde ANAP’ın mağlup edilmesiydi. Bu noktaya dikkat: ANAP’ın salt yerel seçimlerde alt edilmesi bile faşist cuntanın ve ANAP’ın 1980’den beri uyguladığı ücret sistemini emekçiler lehine altüst etmeye yetmiş, reel ücretler ANAP’ın seçim yenilgisiyle, on yıldan sonra ilk kez yükselebilmişti. Yani “değişim”in önünü kesen “değişime direnen güç”tü. Berktay’a göre tutucu ve gerici olan bu güç, ultra liberal Özal’a muhalefet edenlerin gücüydü!
Berktay bu kavgaya banal bir ekmek ve çıkar kavgası diyecektir. Çünkü Berktay asıl olarak demokrasiyle, özgürleşmeyle ilgilenmektedir. Ekmek ve çıkar kavgası bunları vermemektedir. Peki ama burada da bir çarpıklık ve bunu fark etmeyen bir sapıklık yok mu? Çünkü Berktay’ın somutunu Özal’da görüp “değişim” dediğinin önünü kesen “devletçi, tutucu, muhafazakâr” güçler bunu yapmak ve ANAP iktidarını sarsmakla aynı zamanda rejimin normalleşmesinin –bir nebze de olsa demokratikleşmenin, özgürleşmenin– de yolunu açmış oluyorlardı.
Berktay Özal döneminin önünü ve arkasını özetleyerek Özal’ın Cumhuriyet tarihindeki yerini tam ve net görmemizi sağlamak için yardımcı oluyor. Önü (1923-1980) şöyle: “Çok derin bir devletçilik ortak paydası; ekonomide, siyasette, kültürde, her alanda devlet (ve parti, lider, hiyerarşi) fetişizmi. Tek tük, bu boğulmuşluktan çıkış yolu arayanlar. Giderek kemikleşen ulus-devlet için, son bir mola, beş on yıllık: Turgut Özal’la çıkagelen bir nefeslenme...” Arkası da şöyle: “Yok edilmesi... sonrasında, Tansu Çiller, Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli hükümetlerinde somutlanan bir taşlaşma.”
Berktay’ın Özal’ı ve dönemini değişim için, taşlaşmış devletçi cumhuriyet yapısından kurtulmak için, ülkenin demokratikleşmesi ve halkın özgürleşmesi için bir “nefeslenme” gibi görmesi, tam bir pişkinliktir. Bir an için kabul edersek şunlar olacak: Cumhuriyetin taşlaşmış yapısını aralayan ve Özalcı değişim dönemini açan, faşist bir askerî darbedir. Bu askerî darbeyi ABD yaptırmıştır ve Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürleşme yönünde nefeslenmesi için yaptırmıştır.
Bugün aramızda hakikaten böyle düşünenler yok mu? Var. Marksist tarihçi Berktay da böyle düşünüyorsa, ya Marksist tarih anlayışında ya da Berktay’da bir sakatlık olmalı.
Berktay ve Özal ve holdingler ve finans kapital ve Ortadoğu’da köşeye sıkışmış ABD “nefeslenirken” birileri onların bu nefeslenmesinin bedelini çok ağır ödemektedir. 600 bin kadar solcu, sosyalist, komünist demokrat hapishanelere doldurulmaktadır. İşkence, idam, faili devlet yüzlerce cinayet işlenmektedir. Sendikalar, dernekler kapatılmış, basın susturulmuş, sivil ve demokratik toplum yok edilmiştir. Siyaset cuntanın ve ona sadık partilerin tekelindedir. Başbakan Özal, hükümeti ve partisi cuntanın sivil kanadını teşkil etmektedir. Özal kendisine “Devletin Türkiye’de adam öldürdüğünden” söz eden Alman başbakanına, “Siz öldürmediniz mi?” diye cevap vermektedir. Bu kimin nefeslenmesidir? Ayrıca şu da sorulabilir: Berktay’ın bugün, kimi heyecanlandırdığı belli olmayan her uçuk görüşünü bir otorite görüşle güçlendirmek için sürekli referans gösterdiği Murat Belge o “nefeslenme günleri”nde elinde fener ortalığa düşmüş “liberal” aramaktaydı. ANAP ve Özal varken liberal aramak ne oluyordu? Bula bula, Demirel’leri, Cindoruk’ları, Mehmet Dülger’leri... kısaca ve tek tük, faşizm mağduru olan cumhuriyetin taşlaşmış yapısının klasik aktörlerini bulabiliyordu. Ve Halil Berktay bunları bildiği ve yaşadığı halde Özal dönemini bugün kutsuyordu.
Berktay’ın da mensubu olduğu “liberal düşünce tarikatı”nın “değişim” diyerek kutsadığı şey gerçekte vardır ve bu nedir? Bu, 80’li yıllardan itibaren bütün dünyada başlayan ve Türkiye’yi de içine alan değişimdir. Başını emperyalist ülkelerin çekmekte olduğu bu değişim az buz bir şey değildir. 1. ve 2. Dünya savaşlarını zorunlu kılan kapitalist dürtülerden çok daha güçlü bir dürtüyle dünyaya dayatılan bu değişimin politik simgelerinden ilk akla gelenler Thatcher ve Reagan’dır. Bu değişimin Türkiye’de altyapısı, faşist askeri cuntanın himayesindeki Özal hükümetleri eliyle hazırlanmıştır. Türkiye gibi ülkelerde bu işin ancak faşist ve faşizan rejimlerle yapılabileceği siyasetin elifbasıdır. Özal hükümetlerinin yolunu açan 12 Eylül faşizmine de 1977-80 arasının hangi resmî güçler eliyle nasıl tasarlanıp uygulamaya konulduğu artık çok iyi bilinen “günde yirmi insanın öldüğü anarşi” operasyonuyla zemin ve yol hazırlanmıştır.
Bu değişime SSCB’nin ve reel sosyalist sistemin dağılmasından sonra “Küreselleşme” denilmiştir. Berktay’ı heyecanlandıran budur. Geleneksel yapıları altüst etmesi doğaldır. Değişim, karşıtı dirençleri de yaratmıştır. Liberal tarikata giren solcular küreselleşmeye karşı oluşan dirençlerin hepsini aynı kefeye koyarak buna “tutuculuk”, “dinozorluk”, “taşlaşma” demektedir. Ecevit ile Saddam’ı aynı kefeye koyan düşünce yapısı budur. Halil Berktay, daha etkili ve heyecanlı olsun diye, Aren ile söz gelimi Türkeş’i aynı kefeye koyabilecek kadar ileri gitmiş “değişimciler”dendir. İşte bakın: “Solun tarihine, kendi fraksiyonunun içinden bakmaya devam eden, 50-60 yaşlarında (veya daha bile ihtiyar, dolayısıyla akıllandı sanacağınız) tonla insan var ortada.” Ne demektir bu? Bu insanlar, kendileri değişmedikleri için küreselleşme denilen değişime karşı çıkıyorlar. Bu durumda, “...Ne sol kendisiyle hesaplaşıp namuslu bir yenilenme yaşayabilir, ne de doğru tarih yazılabilir.”
Tarihçiye bakın! Solun tarihini yazmak istiyor fakat sol bunu engelliyor. Bunu 50-60 yaş kuşağı yapıyor. Kimdir Türkiye’de bu kuşak? 1960 sonrasının kuşaklarıdır. Türkiye’de işçi ve emekçi sınıfların sosyalizm için mücadelesini geliştirmişler, kitleselleştirmişlerdir. Emperyalizme karşı dünya çapında yükselen bağımsızlık mücadelelerini desteklemişlerdir. Kır ve kent emekçilerinin sınıf bilinci kazanmalarında önemli rol oynamışlardır. Özgürlük için mücadele bu kuşaklar sayesinde yeni bir anlam kazanmıştır. Demokrasiye sığmamışlardır. “Değişim” denecek ise, asıl bunların yaptıklarıdır. Mücadeleleri müziğe, edebiyata, sanata, estetik gelişmeye yepyeni boyutlar katmıştır. Enternasyonalist bir heyecan duymuşlardır. Kübalı kamış işçileriyle, Bolivya köylüleriyle, Ohio’lu gençlerle, Vietnam’ın çocuklarıyla, Allende ve Corvalán’la ölüp ölüp dirilmişlerdir. Bu kuşakların mücadelesinden umulmadık evrensel mutluluklar doğmuştur. Taşlaşan bunlar mıdır? “Akıllanmaları beklenirdi”! Berktay akıllanmış da ne olmuş? Bunların yüzünden doğru tarih yazılamazmış. Yaz da görelim!
Söz konusu olan bu kuşakların “yanlış”ları ise, Berktay’ın kastettiği değişim bu “yanlış”ların terkedilmesi ise, bunun için söylenecek tek söz vardır: Bu sol kuşakların en güzel yanı, yanlışlarıydı. Burada dur bari. Berktay durmuyor: Bu, sol kuşaklarda “İster darbe, ister halk ihtilâli yoluyla gelecek bir ‘düzen değişikliği’ (ve kurulacak bir ‘devrimci diktatörlük’) özlemi, hükümete karşı seçim kazanmak değil, ‘iktidarı’ yıkmak, devirmek, alaşağı etmek üzerine kurulu bir siyasal kültürü besledi. (Aynı anlayış, askerî-bürokratik ulusalcılık tarafından AKP’ye de uygulanıyor.)”
Hani “değişimci” idin? Değişim bu değil de nedir? Yıkmak, devirmek, alaşağı etmek. Yenisini kurmak. Bundan daha büyük değişim olur muymuş? “Yanlış” bunun neresinde? Bunun, “askerî-bürokratik ulusalcılık tarafından AKP’ye uygulanmak” istenenle ilgisi nedir?
Burada Berktaycı değişimin özüne geliyoruz. Özal ile başlayan “nefeslenme”, on yıllık bir kesintiden sonra AKP ile yeniden başlamış oluyor. “Değişim” isteyen bütün sol liberaller veya liberalleşen solcular AKP’nin arkasında toplanıyor. Çünkü AKP, sözde, Cumhuriyetin askerî-bürokratik, ulusalcı yapısını değiştiriyor. Gecikmiş bir tarihsel hesaplaşmayı gerçekleştiriyor. İşte Ergenekon! Bu da aynen Özal’da olduğu gibi, ABD’nin ve AB’nin desteğinde oluyor. Bir solcunun, bir komünistin, bütün bunlardan vazgeçtikten sonra bile bu noktaya gelebilmesi, yani “akıllanması” nasıl açıklanabilir? Bunun sırrı “Avrupa” kavrayışındadır. AKP Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokarak küreselleşme sürecinin dinamik ve güçlü bir aktörü haline getirecek siyasal misyonu üstlenmiş bulunmaktadır; Kemalist devlet bürokrasisi, ulusalcılaşan gerici-solcu blok bunu engellemeye çalışmaktadır. Ancak halk AKP’nin arkasında toplandığı için ulusalcı blok sandık yoluyla üstesinden gelemediği AKP iktidarını darbe yoluyla düşürmek istemektedir. “Ergenekon davası” ile yakayı ele vermiştir ve artık bir savcı marifetiyle Türkiye 1923’ten arınmaktadır.
Tabii mesele böyle konulunca AKP’nin ayrıca, 1923’te yarım kalmış bir hesaplaşmayı da üstlendiğini söylemek gerekir. Çünkü o hesaplaşma yapılmadan Cumhuriyet arındırılamaz. Bu durumda liberal solcularla 2. Cumhuriyetçilerin buluştuğu yeni bir platform doğuyor. Kirli cumhuriyetle değil, temiz bir cumhuriyetle AB’ye gidilecek ve bunun da öncülüğünü AKP yapacak. AKP dediğin kim? Anadolu’da yerel bezirgân tüccarın İttihatçı olamamış kesimi. Kara Kemal’in tüccarları devlet hazinesini açabilen birer maymuncuk ele geçirmeyi becerirken ötekiler cami avlusuna çekilerek mevzilendiler. Birlikte, birbirine diş bileyerek büyüdüler. Serbest Fırka-Halk Fırkası, CHP-DP (ve sırasıyla AP, DYP, AKP) oldular. Müthiş bir “ileri”-“geri” kavgası içinde, halkın sırtından yaşayıp geldiler. Sol, ikisinin ortasında, kısmen güçlendiği dönemlerde, kısmen “bağımsız”laşmış olabilse de çoğu zaman bir birine, bir ötekine daha yakın durarak ömür tüketti. Türkiye’de siyasetin omurgasını teşkil eden ve devletin kanatları altında bezirgân tüccarlıktan kapitalistleşmeye doğru uzun bir evrim geçiren bu iki ayrı sömürücü kesimin ikisi de daha kök saldığı ilk günden beri Avrupa işbirlikçisidir. Aralarındaki fark, işbirliği yaptıklarının farkıdır. Kimi Fransız, kimi İngiliz işbirlikçisi tüccardır, kimisi de Avusturya-Alman işbirlikçisi. Biri Fransız-İngiliz mallarını pazarlarken, kaçak yollardan İran’a aktarırken kimisi de Alman-Avusturya mallarını Türkiye’ye, Kafkasya üzerinden Hazar’ın kuzeyine ve doğusuna pazarlayarak büyümekteydi. Hatta bunları anarken Rus işbirlikçisi Trabzon tüccarlarını da kaydetmek gerekir. Sonuç itibarıyla Cumhuriyet siyasetinin bu sınıf temeli 1960’lara kadar bu şekliyle gelmiş, ancak ondan sonra, ortaya yeni ve modern bir işçi sınıfı çıkabildikten sonra zenginleşmiştir. Liberal deha, bu halkın iliklerine kadar yaşadığı için herkesten iyi bildiği ve zaten siyaseten de ona göre davrandığı somut gerçekliği ne kadar çarpıtabilir ki? AKP AB’ci imiş de, Kemalistler değilmiş! Nitekim, hidayete erip neo-liberalizmin yörüngesinde seyretmeyi değişim belleyen Berktay tipi “tarih spekülatörleri”nin yaptığı, aslına bakarsanız, AKP üzerinden devletle hesaplaşmak değil, tam tersine solcu, Marksist mevzileri terk edip devlete sığınmaktır. Türkiye Cumhuriyeti için AB projesinden daha Kemalist ve de derinden derine koyu milliyetçi kokular taşıyan bir proje mi olurmuş?!
Bağlarsak, şöyle bağlamalıyız: “Liberal solcu + 2. Cumhuriyetçi ve saire” şeklinde tezahür eden “yeni” sol, tarihen “taşlaşmış” soldan daha geriye düşmüştür. Birincisi emek-solundan koptuğu, demokrasi ve özgürlük gibi, ancak içiyle birlikte anlam kazanan olguların boş kalıbına bağlandığı için böyledir. Yani, kalemiyle etrafa heyecanlar dağıtan Berktay, işten atıldığı için belediyeyi basan işçiden daha geride bir yerdedir. İkincisi, yanlışları ve doğruları ile, ama hâlâ emek saplantısından kurtulamamış soldan, emek kategorisinden kopan bir sol sol kalamayacağı için geridedir. Solun geçmişteki bir yerine, “onun”-“bunun” kavgasının âleti olduğu çok eski bir yerine savrulmuş gitmiştir. Berktay, ilgilendiği konuları ciddiye alıyorsa eğer, daha ciddi olmalıdır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma