Konuya lafı gevelemeden, damardan girmekte fayda var. Kapitalizmin krizlerini sadece anlamak için anlamak akademik açıdan meşrû olsa bile, Marksistlerin derdi, anlama faaliyetinin ötesine geçmektir. Amaç, kapitalizmi aşmak, emek sömürüsünü yeryüzünden kazımak için krizlerin yarattığı imkânları kullanmaktır. Bu da, somut olarak, işçileri sosyalizm mücadelesine katmaya çalışırken, aynı zamanda krizlerden doğrudan muzdarip olan emekçilerin maddi durumlarını iyileştirme mücadelesi vermek anlamına gelir. Söz konusu mücadele ihmal edilip, örneğin geçiş önlemleri paketi türünden somut talepler oluşturulamazsa, sadece sosyal devrimin öznesi emekçilerden kopmakla kalınmaz, aynı zamanda, Marksizm de siyasi prestij kaybına uğratılmış olur.2

Kaldı ki, krizleri sadece anlamak için anlamak derdine düşenler, yani akademik, entelektüel gerekçelerle bu anlama faaliyeti içine girdiklerini iddia edenler bile, bilerek ya da bilmeyerek siyasete bulaşmışlardır. Açıktan, burjuvaziye akıl hocalığına soyunanlar dışında, bu çevreler içinde de, kişisel çıkarları için en kaba saba argümanları ikide bir önümüze sürenler dolaylı yollardan burjuvazinin hâkimiyetini fikrî planda yeniden üreterek, geleceklerinin o sınıfın bekasına bağlı olduğunu deşifre etmiş olurlar.

Marksistlerin kapitalist krizleri anlama çabaları teori-pratik, daha doğrusu teori-siyaset ilişkisi içinde kavranmalıdır. Hep böyle olmuştur, bu açıdan bugün de değişen bir şey yoktur. Bir başka deyişle, kriz teorileri, kullanılan kavramlar, çözümleme yol ve yöntemleri, ampirik kanıtlar, kısacası, kriz dinamiklerine ilişkin her türlü tespit, belirli siyasetleri besler ve yeniden üretir. Teorinin niteliği ile kapitalizmi değiştirmenin modalitesi arasında yadsınamayacak bir bağ vardır.

En genel ifadeyle, reformcu ve devrimci siyasetler şeklinde tasnif edilebilecek bu pratiklerin arkasında, bu siyasetleri besleyen farklı kriz teorileri, kapitalizmin dinamiklerini anlama biçimleri vardır. Öte yandan, bu ilişkinin bire bir bir ilişki olmadığının da görülmesi gerekir. Söz konusu teori-pratik ilişkisinin varlığı, A ve B teorisini benimseyince reformist, C’yi benimseyince devrimci siyaset izlendiği sonucunu otomatik olarak doğurmaz. Anwar Shaikh’in Marksist kriz teorilerinin tarihini yetkin ve kapsamlı bir biçimde değerlendirdiği makalesinde belirttiği üzere, tüketim azlığı (underconsumption) kriz teorisi, siyasi oryantasyonları birbirinden çok farklı olan, hem Malthus ve Sismondi, hem de devrimciliğine ancak gıpta duyabileceğimiz Rosa Luxemburg tarafından savunulduğu gibi, daha yakın zamanlarda da, mo­dern tekelci kapitalizm ekolünün kurucuları Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından da savunulmuştur (Shaikh. 1988). Öte yandan, tüketim azlığı teorisi sadece Marx ve Lenin tarafından değil, aynı zamanda klasik iktisadın üstadı David Ricardo tarafından da eleştirilmiştir. Kısacası, kriz teorilerinin tarihine şöylesine bir göz atmak bile teori-pratik ilişkisinde otomatiğe bağlanmış sınıflandırmaların çalışmadığını görmeye yetecektir.

Marksistlerin farkında olmak zorunda oldukları ikinci husus, teori ile olgular ve veriler arasındaki ilişkinin mahiyetidir. Hep yinelediğim, ama bu bağlamda tekrar vurgulamakta yarar gördüğüm bu husus, verili bir kapitalist ekonominin ampirik gözlemlenişi sırasında kullanılan makro veri setinin ve değişkenlerin Marksist teoriye değil, Keynesçi teoriye dayanılarak üretilmiş olduklarının farkında olunup olunmadığı ile ilgilidir. Bu durum, söz konusu verilerin hiç bir zaman kullanılmaması gerektiği anlamına gelmiyor tabiatıyla. Ama, en azından, kullanılan verilerin teorik kaynağının, ampirik gözlemlerimizi belirlediğinin farkında olmamızı gerektiriyor. Marksist teorinin öngörüleri eğer eldeki Keynesçi veri seti ile kanıtlanamıyorsa, yapılması gereken Marksist teorinin orasını burasını budamadan, Keynesçi teorik çerçeveye dayalı kavramların, kategorilerin muhtevasını sorgulamaktır. Tabii, Marksistlerin kriz tartışmalarına ilişkin olsun, kapitalist ekonomilerin dinamiklerine ilişkin olsun, giriştikleri tahlillerde kullanmaları gereken ideal ampirik çerçeve emek-değer teorisinin kategorilerine dayanılarak geliştirilmiş bir makroekonomik muhasebe sistemidir. Bu tercihin önemini de yazının son bölümünde ABD ve Türkiye ekonomisinin performanslarına ilişkin yapacağımız ampirik gözlemlerle kanıtlamaya çalışacağız.

MARX’IN KRİZ AÇIKLAMASI VE GÜNÜMÜZDEKİ DURUM

Marx’tan hatırlayalım: kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryadır; ya da bir başka deyişle, sermaye birikiminin yani kapitalist üretimin gerçek engeli, bizzat sermayenin kendisidir. Ne denmek isten­miştir bu yüklü ifadelerle? Kısa cevap, sermaye birikiminin kârlılığı azaltarak yeniden üretimi olanaksız kılması, yani kâr haddinin azalma eğiliminin kapitalist krizleri doğurmasıdır. İlk ağızda anlaşılmaz gibi gelecek bir biçimde, kârlılığın ana motivasyon olduğu bir ekonomik yapı, aynı zamanda, kendi bağrında kârlılığı azaltan dinamikleri de barındırmaktadır. Bir başka deyişle, yukarıdaki soruya kapsamlı ve tatminkâr cevap, sermaye birikiminin kendi bindiği dalı kesercesine, nasıl olup da kârlılığı azaltan dinamikleri içerdiği sorusu ile yüzleşmeyi gerektirir. Bu yüzleşmenin başlangıç noktası da kapitalist rekabetin mantığıdır.

Marx, radikal ve/veya neo-Marksist kamptaki birçok iktisatçının sorgusuz sualsiz içselleştirdiği tam rekabet anlayışından çok farklı bir kapitalist rekabet yorumu geliştirmiştir. İdealize (ve hattâ matematiksel anlamda estetize) tam rekabet koşullarının şirketleri pasiftir; piyasanın empoze ettiği fiyatları “kabullenirler.” Âdeta kısmetlerine razı şirketlerdir bu kapitalist işletmeler. Oysa “iş hayatı”nın kendisine veya ikinci el anlatımına (örne­ğin Wall Street Journal, Financial Times, Harvard Business Review’a) biraz âşina olanların yakından bildiği üzere, kapitalist rekabet vahşi bir savaş hâlidir. Bu savaşta kapitalistlerin en vurucu silahı birim maliyeti düşürmektir. Marx’ın, “rekabet savaşı, metalar ucuzlatılarak verilir,” sözü âdeta kapitalist rekabetin düstûrudur. Metaların ucuzlatılması da emeğin verimliliğini arttıran ileri teknolojileri icat edip, makinaları canlı emeğin yerine ikame etmekten geçer. İşte, Marx, “üretimin kapitalizasyonu” dediğinde bizatihi bu süreci kastetmiştir.

Kapitalizmin tarihi, her bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (girdiler, araç gereç, makina, v.s.) göreli olarak arttırılmasının tarihidir. Ve işte bu savaş stratejisi ile kimi “şanslı” şirketler (hâkim iktisat akımlarının dediğinin tersine, yani, pasif bir biçimde piyasanın dikte ettiği fiyatları kabullenmek yerine) fiyatlarını kırarak, piyasa paylarını arttırıp, rakiplerini yok edegelmişlerdir. Bu süreçte her şey mübahtır: endüstriyel casus­luktan, ters-mühendisliğe (reverse engineering), hattâ altedilen, piyasadan silinen şirketlerin fiziki üretim kapasitelerine el koymaya kadar.

Bildiğimiz gibi sermaye için en önemli kıstas, yatırılan sermayeye bağlı olarak ne kadar kâr edildiğidir. Kârlılığın, kâr haddinin tarifi de zaten bu davranışı temel alarak yapılır. 100 liralık sermayesinin yarısı ile (50 lira) fiziki girdilerini satın alan, diğer yarısı ile de (50 lira) işçi ücretlerini karşılayarak, sonunda 50 lira kâr eden bir işletmenin, kâr haddi %50’dir [(50)/(50+50)]. Yine bildiğimiz gibi, Marx için yüksek soyutlama seviyesinde, kârın adı artık değer (s), fiziki girdilerin, değişmez sermaye (c) ve işçi ücretlerinin ise değişir sermayedir (v). Dolayısıyla, kâr haddi aslında bu kavramları kullanarak (s)/(c+v) şeklinde ifade edilebileceği gibi, bu formülasyondaki bütün terimler değişir sermaye (v) ile bölünerek (s/v)/[(c/v)+(v/v)] şeklinde de yazılabilir. Marx, (s/v)’yi artık değer oranı (kısaca, ADO; ya da sömürü oranı), (c/v)’yi ise sermayenin organik kompozisyonu (kısaca, SOK) olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla, kârlılığın zaman içindeki seyri, sermaye birikiminin, bu iki oranı (yani (s/v) ve (c/v)’nin) nasıl belirlediğine bağlı olarak vuku bulacaktır.

Verili bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (c), göreli olarak artıp artmadığı Marx’ın geliştirdiği SOK (c/v) kategorisi ile izlenir. SOK’nun kapitalizm geliştikçe arttığını çıplak gözle bile izlemek mümkün. Burada önemli olan, SOK’ndaki artışın kapitalistlerin sürekli vermek zorunda oldukları iki cepheli savaşın, daha çok, şirketlerin kıran kırana boğuştuğu sermaye-sermaye cephesi ile ilgili olduğunun kavranmasıdır. SOK’nu yükselten, birim maliyetini düşürerek rakibini yenmekte, rekabetten üstün çıkmaktadır. Aynı zamanda, ikinci cephede de (sermaye-emek cephesi) bizzat bu makinalaşmanın tezahürü olarak emek üretkenliği artmaktadır. Ki bu artış reel ücretlerin artışını geçtiği sürece ADO’nı (s/v) arttırma anlamına gelecektir. Son dönem ampirik çalışmalarla, Marx’ın kategorilerine sadık kalınarak geliştirilmiş muhasebe sistemleri kullanılarak ölçülen SOK’nun ve ADO’nın yükselme eğilimi gösterdiği, ilkinin daha hızlı artması sonucu, kârlılığın uzun dönemli bir eğilim olarak düştüğü, artık yadsınamayacak biçimde ampirik olarak da kanıtlanmıştır (Shaikh ve Tonak. 1994).3

ABD’DE OLANLAR

Bu krizin en azından nicel boyutları itibarıyla, buharlaşan finans sermayesi açısından en ağır yaşandığı ülke ABD. Ayrıca, ABD giderek daha entegre hale gelen dünya ekonomisinin de en büyüğü.4 Dolayısıyla, günümüzün küresel krizini anlamak ABD ekonomisinin yakın dönem serüvenine yoğunlaşmayı gerektiriyor. 1960’ların sonundan bu yana ABD’nde ve Avrupa’da enflasyon ve işsizlik (stagflasyon, resesyon veya durgunluk denilen ekonomik büyümenin durması sonucu ortaya çıkan istihdam eksikliği) verilerine baktığımızda bu iki göstergenin 1970’lerden itibaren birlikte yükseldiğini, dolayısıyla o döneme kadar Keynesçi anlayışa göre birbirinin ilacı olan bu iki ayrı hastalığın yeni bir hastalığa (stagflasyon) dönüştüğünü gözlemliyoruz.

Yeni hastalık yeni ilaç gerektirecekti! Sonradan adı konacak o yeni ilacın adı “Volcker şoku”dur. 1979’da ABD Merkez Bankası’nın (FED’in) başındaki Paul Volcker’ın uygulamaya başladığı parasalcı iktisat politikası ile nominal faiz haddi %20’lere kadar yükseltilmiş ve giderek Merkez Bankalarının enflasyonla mücadeleyi esas aldıkları, yaygın adıyla neo-liberal denen, devletin küçültüldüğü, piyasacı döneme girilmiştir. Bu dönemin ekonomiyi daraltıcı politikaları enflasyonu kontrol altına almakla birlikte işsizliğin azaltılmasında çok başarılı olamamıştır. İşsizlik artışının Avrupa’ya kıyasla kısmen düşürülebildiği ABD’de bile ortalama işsizlik seviyesinin yerleştiği plato 1980 öncesine göre yükselmiştir.

“ABD’nde olanlar” ara başlığı altında buraya kadar söylediklerim ders kitaplarında, hatta kaliteli gazetelerde rastlanılacak türden. Kapitalizmin krizini aslî, yapısal nedenlerle değil, onların tezahürleri, uygulanan ve uygulanmayan politikalar, hattâ insanların içgüdüsel özelliklerine referansla açıklama tarzı bugün de hâkim. Olguların tasviri bakımından bir yere kadar mazur görülebilecek bu yaygın tarz, hastalığın sonuçlarına odaklandığı için hastalığın gerçek sebebini teşhis edemiyor. Bankacılık sektöründeki denetimsizlikten, sub-prime mortgage, türev5 piyasalarının kontrolsüzlüğüne kadar bir dizi somut sorun krizin asıl nedeni gibi görüldüğünden, kapitalizmin kendisini sorgulamaya vakit kalmıyor! Ama, bir yandan da bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor: tedavinin bir ağrı kesiciden diğerine geçiş ile mümkün olacağı izlenimi de böylelikle yaratılmış oluyor.

O zaman, en azından ABD’de 1970’lere nasıl gelindiği, kapitalizmin o dönemden bu yana krizi aşmak için bulduğu “çözüm”ün günümüz çöküşünü nasıl hazırladığını sistemin en temel özelliklerinden hareketle görmeye çalışalım. Yukarda belirttik, kapitalist işletmelerin hedefi kâr elde etmek; kârın kaynağı da artık değer. Fakat, bildiğimiz gibi, her kapitalist şirket artık değer üretmediği halde kâr etmeye devam edebiliyor. İlk ağızda paradoksal gibi gelen bu durum aslında yaşadığımız krizin anlaşılması için cevaplanması gereken en temel sorudur.

Emek-değer teorisi perspektifinden kapitalist bir ekonomide değerin ve artık değerin yaratıldığı sektörleri üretim sektörü, yaratılan artık değerden aldığı pay ile kendini var edebilen sektörleri de üretim dışı sektör olarak sınıflandırmak mümkün, Şekil I bu ayırımı, üretim dışı sektörlerin en büyüklerinden finans sektörünü kullanarak düzenlenmiş sayısal bir örnekle göstermektedir.

35 AT Sekil I

Üretim sektörü ekonomide üretilen toplam değeri (800) ve parçalarını (C=200, V=200, S=400) yaratmakta, ancak artık değerin sadece bir kısmını (SÜ=100) sektörün kârı olarak elinde tutabilmektedir. Artık değerin geri kalan kısmı (SÜD=300) üretim dışı sektörlerin, örneğin finans sektörünün, maddi varoluşlarını sağlamaktadır. Finans sektörü, yani ticari bankalar, sigorta şirketleri, yatırım ban­kaları, üretim sektöründen aktarılan bu artık değer ile işletmelerinin araç gereç ihtiyaçlarını (CÜD=50), ücret ödemelerini (VÜD=50) karşıladıkları gibi, sattıkları hizmet sonucu kâr (SÜD=200) bile elde edebilmektedir. Paradoks çözülmüştür: artık değerin yaratıldığı tek ekonomik faaliyet üretim sektörünün faaliyetleri ve burada yaratılan artık değerin dolaşım ilişkileri yoluyla üretim dışı sektörlere aktarılışı kavrandığında, finans sektörünün nasıl olup da artık değer üretmeden kâr edebildiği açıklığa kavuşmaktadır. Şekil I’de kullanılan nicel büyüklüklerle ekonominin değer cinsinden temel kârlılığı %100 [(400)/(200+200)], üretim sektörünün işletmelerce gözlemlenen kârlılığı %25 [(100)/(200+200)], finans sektörünün bankalarınca gözlemlenen kârlılık ise %200’dür [(200)/(50+50)].

Finans sektörünün kârlılığının üretim sektörünün kârlılığının 8 katı oluşu haliyle bizim Şekil I’deki örnek için seçtiğimiz nicel büyüklükler yüzündendir. Ama, ABD’ndeki durumdan ve bugüne gelişimizi açıklayan gerçekliklerden çok da kopuk değildir. II. Dünya savaşı sonrası dönemde, Marksist bir muhasebe sisteminin kategorileri ile hesaplanmış temel kârlılık ilkin 1948-80 arası %30,8 azalmış, neo-liberal uygulamaların meyvasını vermesiyle, 1980-89 arası %8,3 artmıştır (Shaikh ve Tonak. 1994). Kısmen farklı bir metodoloji kullanmakla birlikte Simon Mohun da 1965-82 dönemi için kâr haddinde %7,81’lik bir düşüş, 1982-99 dönemi için ise %8,01’lik bir artış hesaplamıştır (Mohun. 2005). Şekil II’de görüldüğü üzere ekonominin genelinde gözlemlenen kârlılık düşüşü 1970’lerin sonuna kadar sürmüş ve devletin burjuvazi adına kârlılığı yeniden yükseltme hedefi ile neo-liberal politikaları uygulaması sonucunu yaratmıştır.

35 AT Sekil II

Kaynak: Mohun (2005)

Ve bu politikaların etkisiyle genel olarak kârlılık yükselmesine rağmen, üretim sektörünün kârlılığı finans sektörünün kârlılığının gerisinde kalmıştır (Şekil III). Bizatihi bu farklılık bir taraftan sermaye için finans sektörünü cazip kılarken, bir taraftan da bu cazip sektörü, ürettiği artık değerle beslemesi gereken üretim sektörünün göreli olarak küçülmesi sonucunu doğurmuştur.

35 AT Sekil III

Kaynak: Bond (2008)

Şişen finans sektörünün büyüyerek var olması için gerekli artık değer üretiminin sınırına yaklaşıldığı 2000’li yılların başından itibaren özellikle emlak sektöründeki balonla hissedilmeye başlanmış (Tonak. 2004) ve nihayet 2008 içinde de kriz banka iflasları ile tetiklenmiştir. Kriz, kapitalizmin yapısal krizidir, sistemiktir dediğimizde kastettiğimiz budur.6

MARKSİST MUHASEBE SİSTEMİNİN ÖNEMİ

Yukarda ayrıntılarına girmeden mantığını ve bazı dışa vurumlarını aktarabildiğimiz kriz açıklamasının dayandığı teorik çerçeve ve ampirik verilerin çoğu yepyeni bir makroekonomik veri tabanına dayanmaktadır (Shaikh ve Tonak. 1994; Mohun. 2005). Bu tür bir ampirik çerçevenin önemini tekrar vurgulamak bakımından ABD’ne ve Türkiye’ye ilişkin bazı yeni bulguları da daha sonraki tartışmaları zenginleştirmesi beklentisiyle kısaca aktarmakta yarar görüyorum.

Aşağıdaki Şekil IV, literatürde birbiri yerine kullanılagelen, oysa muhtevaları farklı olduğu için zaman içinde arzettikleri ampirik eğilimlerinin de farklı olması doğal sayılabilecek Keynesçi perspektifin kâr-ücret oranı (P*/EC) ile Marksist artık değer oranının (S*/V*) ABD’de 1948-89 arası seyrini vermektedir.

35 AT Sekil IV

Kaynak: Shaikh ve Tonak (1994)

Görüldüğü üzere, genellikle yaygın biçimde kullanılan kâr-ücret oranı (0,7’den 0,5’e azalarak), Marx’ın uzun dönem eğilimi olarak artmasını öngördüğü artık değer oranının (1,7’den 2,4’e artışının) tam tersi bir eğilim göstermektedir. Artık-değer oranının bu artış eğilimini kâr-ücret oranının seyrinde gözlemlemeyen burjuva iktisatçılar, Marx’ın öngörüsü tutmadı diye sevinirlerken, radikal iktisatçıların önemli bir kesimi de Marx’ı revize etmeyi, hattâ emek değer teorisini terk etmeyi (ya da hiç kullanmayarak sosyolojik açıklamalarla yetinmeyi) seçmektedir. Oysa, Marksist muhasebe sistemini geliştirerek ve ancak o yoldan Marx’ın öngörülerinin sınanabileceğini savlayanlar yukardaki Şekil IV’de ve aşağıdaki Şekil VI‘daki gibi ilk ağızda gözlemlenmesi olanaksız olan ampirik bulgularla kapitalizmin dinamiklerine ilişkin bambaşka sonuçlara varabilmişlerdir. Şekil V’de, Simon Mohun, bizim geliştirdiğimiz muhasebe sistemi (Shaikh ve Tonak. 1994) içinde hesapladığımız değişir sermaye kategorisini daha sonraki ayrıntılı millî gelir ve ücret veri serilerini dikkate alarak yeniden hesaplamış ve 1989’dan 2001’e kadar getirmiştir. Bu düzeltme sonucu Mohun’un elde ettiği 1980 sonrası ölçümler, genel olarak kârlılığın yükseltilişine pozitif etkisinin yanı sıra, üretim dışı sektörlerin serpilebilmelerini sağlamak için de artık değer oranının ne denli arttırılmış olduğunu (en azından 1989 sonrası için ilk defa) ortaya koymuştur (Mohun. 2005).

35 AT Sekil V

Kaynak: Mohun (2005)

Türkiye ekonomisi söz konusu olduğunda Marksist kategorilerle yapılan çalışmalar hem sayıca azdır, hem de çeşitli açılardan kısmidir (Tonak. 1980). Uzun zamandır Türkiye’nin Milli Gelir serilerini ve Girdi-Çıktı tablolarını kullanarak alternatif, Marksist bir makroekonomik veri setinin geliştirilmesi ihtiyacı vardı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yiğit Karahanoğulları bu yakıcı ihtiyacı derinden hissederek doktora tezinde böylesi meşakkatli bir işe girişti (Karahanoğulları. 2008). Ve bu şekilde, Karahanoğulları’nın titiz çalışmasıyla bundan sonraki çalışmalar için de ampirik temel teşkil edecek bir veri seti üretilmiş oldu. Söz konusu tezden şimdilik iki çarpıcı sonuç sunarak bu tür çalışmaların önemini ve farklılığını Türkiye ekonomisi bağlamında da belirtmek istiyorum.

Şekil VI, Karahanoğulları’nın bizim geliştirdiğimiz metodolojiyi (Shaikh ve Tonak. 1994) Türkiye’ye uygulayarak, bu ekonomi bağlamında elde ettiği artık değer oranı ile kâr-ücret oranının karşılaştırılmasını vermektedir (Karahanoğulları. 2008).

35 AT Sekil VI

Kaynak: Karahanoğulları (2008)

Bir yandan, bu iki göstergenin, özellikle 1999 sonrası dönemde farklı şekilde seyredebileceğini, öte yandan da artık değer oranının, hızlı finansallaşmanın beslenmesi gereği yüzünden de çok kısa bir süre içinde (1999-2006) arttırılmış olduğunu ilk defa bu çalışma ile gözlemleyebiliyoruz.

Üretim ve üretim dışı sektörlerin göreli gelişimi kısmen de olsa değer ve artık değer üreten emeğin istihdamının göreli değişimi ile de izlenebilir. Çıplak gözle de izleyebildiğimiz finans dâhil olmak üzere üretim dışı faaliyetlerdeki genel büyüme sadece bu sektörlerdeki istihdamı arttırmakla kalmamış, söz konusu faaliyetlerin maddi temeli olan değer üretimini yapan üretken emek istihdamının da göreli olarak azalması sonucunu doğurmuştur.

35 AT Sekil VII

Kaynak: Karahanoğulları (2008)

Şekil VII’deki üretken emeğin toplam istihdama oranının 1988 sonrası azalışı ve bu eğilimin 1999 sonrasında hızlanarak sürmesi, üretim sektöründe istihdam edilen emekçilerden daha fazla artık değer emilmesi gereğini yaratmış, bu da artık değer oranını daha da arttıran bir faktör olmuştur. İçinde bulunduğumuz krizi bu anlamda, finans dâhil, üretim dışı sektörleri besleyen artık değer üretiminin sınırlarına dayanmanın kaçınılmaz sonucu ola­rak görmek mümkündür. Dolaylı verilerle ve genel gözlemlerimizle sezdiğimiz bu dinamik de ilk defa Marksist verilerle elle tutulur hale gelmiş olmaktadır.

NE BEKLEMELİ?

Artık yaşanan krizin derinliği ve süresi tartışılmaz oldu. Devekuşu misali başını kuma gömenlerin dı­şında, her cenahtan yorumcular derin, farklı ve uzun süreli bir kriz yaşandığını teslim ediyorlar. Şüphesiz nedenlerin teşhisinde muazzam farklılıklar var. Bu sadece yorumcuların Marksistlikleri ile ilgili değil. Yukarda kısaca belirtmeye çalıştığım gibi sol perspektiften yaklaşanlar arasında da teorik farklılıklar olduğu gibi, ampirik gerçekliğin izlenişinde de tahlillerden çıkartılan sonuçları etkileyecek derecede ciddi ayrımlar var. Bu farklılıklara toptancı yorumları, aşırı iyimserlik ve aşırı kötümserlik eğilimlerinin varlığını da eklersek ortada kol gezen kriz analizleri yelpazesinin niye bu denli geniş olduğunu anlayabiliriz. Krizin teorik açıklamaları ile önerilen çözümler, hatta sol siyaset arasındaki ilişki konusunu taze bir örnekle soyutlayayım.

Muhtemelen, genel olarak sol çevrelerde öteden beri hâkim yaklaşım olması sebebiyle Türkiye’nin radikal kesimlerinde de yaşadığımız krizi kapitalizmin aşırı birikim dinamikleriyle açıklamak çok yaygın. Genellikle aşırı birikimden ne kastedildiği net bir biçimde ifade edilmiyor. Ama, çokluk ima edilen, aşırı üretim (ki genellikle eksik tüketim anlamında kullanılıyor); bazen, kârlılık azalması da anlatımların bir yerine yerleştirilmiş oluyor. Esas açıklayıcı dinamiğin aşırı birikim olduğundan vazgeçmeksizin, kısmen göreli ücret, kısmen SOK artışlarına referanslarla bezeli kriz tasvirlerine sık sık rastlıyoruz. Kriz, temelde eksik tüketimle açıklandığında, çözüm olarak da Keynesçi efektif talebi arttıracak iktisat politikaları önermek meşrûiyet kazanıyor. Kaldı ki, bu açıklama tarzında kullanılan dil ne denli devrimci retorikle süslenmiş olursa olsun, bir süre sonra bu yoldan kapitalizmin reformlarla dönüştürülmesi siyasetinin de savunulabileceği bir zemin sağlanmış oluyor.

Yakın tarihin de bize gösterdiği üzere, krizler ne denli derin olursa olsun, otomatik bir biçimde ka­pitalizmi batırmıyor. Kapitalizm insanlığı tahrip ederek ve üretim kapasitesini değersizleştirerek yo­luna devam ediyor. Her bir krizin yaşandığı konjonktür diğerinden farklı. Bu farklılığın tezahür ettiği iki alanı, krizin etkilerini ve kapitalizmi aşma imkânlarını değerlendirirken özellikle dikkate almamız gerekiyor. İlk ve nispeten az değinilen alan, sermayenin ve devletin krize cevap şekli. Bu cevabı, hem verili coğrafyanın siyasi kültürü, hem de krizin vuku buluş şekli belirliyor. Günümüz dünyasında 1930’ların buhranında yaşananlar yaşanmaya başlamadığı gibi, bir günlük ani borsa çöküşleri ve bunların karşısında ne yapacağını bi­lemeyen kapitalist devletler de yok. İşte Japonya’nın 1990’lar boyunca devam eden sürünmesi ve hâlâ toparlanamaması. Bu tarz, yani sürünerek −ki sürünmenin toplumsal katmanları etkileyişi ülkenin zenginliği ve siyasi kültürü tarafından belirlenecektir− krizi 10 yıllarca yaşamak olasılıklardan biri. İkinci alan ise, solun, daha doğrusu işçi sınıfının örgütlülüğü ve sosyalizmi kurma iştiyak ve enerjisidir. Bu alanda umut verici birçok gelişme olmasına rağmen, dünya genelinde, büyük kapita­list ülkelerde kapitalizmi aşacak bir örgütlülük potansiyeli maalesef gözükmemektedir. Bununla birlikte, küreselleşme ve onun ideolojik ve kültürel ifadesi olan post-modernizmden, sivil toplumculuğa, liberal akımlara kadar birçok eğilim hızla itibar kaybetmektedir. Bu açıdan, önümüzdeki yıllar sosyalizmin cazibesini arttırabileceği gibi, barbarca düzenlerin dayatılma ihtimalini besleyebilecek toplumsal, siyasal ve ekolojik gelişmelere, hattâ in­sanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebedir. Eğer yok edilmezse, insanlığın geleceği, tek tek insanların kendilerini aşan dinamiklerin şuuruyla davranabilen örgütlülüklerinin eseri olacaktır. Yaşadığımız derin kriz, bir yandan bu geleceği tahayyül ederken, bir yandan o örgütlülükleri kurma imkânını veriyor.

E. Ahmet Tonak1.

1) Uluslararası Ekonomi Politik Yüksek Lisans Programı, İstanbul Bilgi Üniversitesi.

2) Bu yazıda, özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz bağlamında böylesi bir geçiş dönemi paketinin muhtevasına girilmeyecektir. Bu alanda bir kaynak Satlıgan (2008)’dir. Türkiye ekonomisinin krize yakalandığı dönemin eleştirel değerlendirilmesi ve açmazları için ise BSB (2008a ve 2008b)’ye başvurulabilinir.

3) Bu yazı bağlamında, kârlılığın uzun dönemli bir eğilim olarak azalmasını gözlemleyebilmek için gerekli kavramsal (temel kârlılık ve gözlemlenen kârlılık) ve ampirik tartışmalara (kapasite kullanımının farklı tanımları ile, bu farklılıkların yol açabileceği farklı kârlılık eğilimleri) ayrıntılı bir biçimde girmemize imkân yok (Shaikh. 2008). Fakat, günümüzde yaşadıklarımız da dâhil olmak üzere, kapitalizmin tarihinin uzun dönem dalgalanmaları (30-40 yıllık) ve bu dalgalanmalar üzerine oturan kısa (3-4 yıllık) ve uzunca (7-10 yıllık) iş çevrimleri temelinde, ekonomi dışı (sa­vaşlar, iklim değişiklikleri, vs.), konjonktürel (arz ve talep dengesizlikleri, vs.) faktörlerin de etkilediği kompleks bir süreç olarak anlaşılması gerektiğini doğru bulduğumuzu belirtelim.

4) 28 Ekim akşamı Habertürk’te yayınlanan ‘Türkiye’nin Nabzı’ programında Korkut Boratav ve Mustafa Sönmez’in karşısındaki Eser Karakaş’ın maddî verileri abartma şeklini alan iyimserliği ile, krize ilişkin genel iyimserliği arasında ilişki olup olmadığını düşünmeden edemedim. Karakaş’ın, ABD’nin dünya GSYİH’nın üçte birini ürettiği iddiası vahimdi. 2007 verilerine göre söz konusu pay sadece dörtte birdir. Ne olacak demeyin, Karakaş’ın yan­lış oranı ile gerçek oran arasındaki fark 4,4 trilyon dolar! Yani, Türkiye GSYİH’nın neredeyse 7 misli. Dalgınlık deyip geçilebilecek kadar küçük, Karakaş’ın iddialı üslubuyla uyumlu bir hata değil anlayacağınız.

5) Medyada adı çok geçen ve hayli mistifiye bir biçimde bazen hava basma aracı olarak gündelik konuşmalara bile sızan türev de bu yeni finansal enstrümanlar arasında. Radikal iktisatçı Michael Perelman’ın verdiği örnekten esinlenerek hem AIG adlı sigorta şirketinin sistemin bekası bakımından niye kurtarılması gerektiğini, hem de türev kelimesinin ne anlama geldiğini açayım. Birisi size gelip, Hacettepe’nin bu yıl ve gelecek yıl arka arkaya şampiyon olacağı üzerine iddiaya girmek istediğini söylese. Ve hattâ sizi ikna etmek için 100 YTL yerse ve eklese, “Olur a, Hacettepe de iki yıl arka arkaya şampiyon olursa sen de bana 100 milyon YTL vereceksin” dese, ne yaparsınız? Bu ihtimalin gerçekleşmesi neredeyse sıfır olduğu ve 100 YTL’yi de kaçırmamak istediğiniz için iddiaya girersiniz. Fakat bir yandan da, içinizi, ya Hacettepe şampiyon olur da, olmayan 100 milyon YTL’yi nasıl öderim diye bir huzursuzluk kemirmeye başlayabilir. İşte AIG bu gibi durumlar içindir. Gider, yandaki sigortacı komşunuzdan ayda 10 kuruş prim ödeyerek 100 milyon YTL’lik bir poliçe satın alırsınız, içinizi rahatlatmak için yani. Komşunuz da, nasılsa gerçekleşmeyecek bir ihtimali sigortalayarak havadan para kazandığı için mutludur. Alan memnun, satan memnun! Ta ki, bu işin piyasası gelişene, iddialar üzerine iddialar, yani ilk iddiaların türevleri, alınır satılır, bu yeni iddiaların iddiaları, yani türevlerin kendisi sigortalanır, ve bu türev piyasasının hacmi trilyon dolarlara varana kadar. Bu arada Hacettepe’nin iki yıl üst üste şampiyon olacağı tu­tarsa, ne sizin, ne sigorta şirketinin 100 milyon YTL’si yoktur. Duruma âcilen müdahale edilmesi gerekmektedir. Tıpkı son aylarda olduğu gibi!

6) Mahfi Eğilmez’in Radikal’deki “Kriz Yaratan Mekanizma” yazısında da Marx’a atıfla (2 Ekim), kriz mekanizmasına ilişkin kimi görüşler dile getirilmişti. Eğilmez’e göre “...insanlar(ın) kendi çıkarlarını maksimize etmeye yönelik adımlar(ı) iyi denetlenmediği ve kurallara bağlanmadığı takdirde hileli ve kural dışı yollara kolayca sapabilmeye yol açıyor. Bugüne kadar çıkan mali krizlerin tamamında bu tür kural dışılıklar ya da denetim eksiklikleri söz konusu.” Mekanizmayı böyle tespit edince, çözüm siyasilerin uygulayacakları denetim (regülasyon) oluyor hâliyle. Fakat, yine Eğilmez’e göre, “bir süre de olsa, yüksek büyüme ve refah” oy getireceğinden, “...(oy) maksimizasyonu peşinde koşan siyasetçi gereken önlemleri zamanında alamıyor.” “(K)apitalizm(in) çöpe atılacak bir sistem…” olmadığını da geçerken hatırlatan Eğilmez için, esas sorun ihtiraslı siyasetçilerdir. Oy maksimizasyonunu bir kenara koyup, adam gibi denetim yapsalar ‘kriz, mriz’ kalmayacaktır. Televizyonlarda da sık sık tekrarlanan bu yaygın görüşün destekçisi mebzul. ‘Kötü idareciler’ diyebileceğimiz bu görüşle, kapitalizmin krizlerini daha sistemlik yapısal dinamiklerle açıklamayı tercih eden Marksist perspektifin uzaktan yakından ilişkisi olmadığı açıktır. Eğilmez’in, “....kapitalizm... sistem gereği kriz yarattı...” derken de ‘sistem’den kastettiği sadece çıkar maksimizasyonunu besleyen sosyo-ekonomik ortam­dır. Garip olan, bu görüşün Marx’a affedilmesi, Marx’ın, modern deyimle, sıradan bir davranışsal iktisatçı seviyesine indirgenmesidir. Maalesef, Eğilmez’in sadece Marx’a değil, Adam Smith’e atfettiği görüş de doğru değil. Ne diyor Eğilmez? “Kapitalizmin ya da şimdiki adıyla piyasa ekonomisinin temelinde Adam Smith’in ünlü sözü yatıyor: ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.’” Bazı şeyler çok tekrarlanınca gerçek mertebesine yerleşiyor. Bu iddia da onlardan: Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye bir sözü yok. İktisadi düşünce tarihi derslerinde çeşitli biçimlerde “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (Laissez faire et laissez passer)” sözü gündeme gelir. Ve bu dersleri alanlar bilir, bu sözün kaynağı Fransa’daki ticari denetimleri eleştiren Vincent de Gournay’dir (1712-59). Yani, malum “ünlü” söz Fizyokratlar ve Smith öncesi tedavüle sokulmuştur. Smith ise bu sözü hiç kul­lanmadığı gibi, özellikle Ulusların Zenginliği (1776) kitabında devlet müdahalesinin elzem olduğu faaliyetleri sayfalarca tartış­mıştır. O kadar ki, Eğilmez’in de yazısında söz ettiği, devlet müdahaleciliğiyle ünlü John Maynard Keynes bile “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözünün Smith’e atfedilemeyeceğini 1926 yılında New Republic dergisindeki bir yazısında belirtmek gereğini duymuştur.

Kaynakça

Bond, Patrick. 2008. The US Financial Meltdown, Part 1: What Really Happened. (http://www.nu.ac.za/ccs/default.asp?11,61,3,1624) [https://ccs.ukzn.ac.za/files/Bond%20CCS%20US%20financial%20crisis.pdfKızılcık’ın notu: Adres güncellendi.]

BSB. 2008a. BSB Basın Duyurusu: Küresel Kriz Kapitalizmin Ta Kendisidir (http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazi­lar_BSB/BSBBasinDec2008.pdf).

BSB. 2008b. 2008 Kavşağında Türkiye: Siyaset, İktisat ve Top­lum. İstanbul: Yordam Kitap.

Karahasanoğulları, Yiğit. 2008. Ulusal Hesaplar Sisteminden Hareketle Marksist Değer Kategorilerinin Ampirik Tahlili: 1988- 2007 Türkiye Ekonomisi için Bir Uygulama. Ankara Üniversitesi, SBF. Basılmamış Doktora Tezi (Yordam Kitap tarafından 2009’da yayınlanacak). [Kızılcık’ın notu: Yordam Kitap tarafından Marx'ın Değeri Ölçülebilir mi? adıyla 2009’da yayınlanmıştır.]

Mohun, Simon. 2005. “On Measuring the Wealth of Nations: the US Economy, 1964-2001.” Cambridge Journal of Economics. 29.5: 799-815.

Satlıgan, Nail. 2008. “Solun Bunalıma Cevabı, ‘Geçiş Önlemleri Paketi’ Olmalı.” Mesele Kitap Dergisi.

Shaikh, Anwar. 1978. “An Introduction to the History of Crisis Theories.” U.S. Capitalism in Crisis, U.R.P.E., New York. (Türkçesi, Satlıgan, N. ve Savran, S. der. 1988. Dünya Kapitalizminin Krizi. İstanbul: Alan Yayınları içinde).

Shaikh, Anwar. 2008. “Competition and Industrial Rate of Returns.” (http://www.anwarshaikhecon.org/sortable/images/docs/publications/competition/2008/Competition%20and%20Industrial%20Rates%20of%20Return.pdf). [Kızılcık’ın notu: Adres güncellendi.]

Shaikh, A. ve Tonak, E. A. 1994. Measuring the Wealth of Na­tions: The Political Economy of National Accounts, New York: Cambridge University Press (Türkçesi İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan 2009’da yayınlanacaktır). [Kızılcık’ın notu: Yordam Kitap tarafından Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi: Ulusal Hesapların Ekonomi Politiği adıyla 2012’de yayınlanmıştır.]

Tonak, E. Ahmet. 1980. “Artık Değer Oranı: ABD ve Türkiye.” Toplum ve Bilim. Kış.

Tonak, E. Ahmet. 2004. “Dünya Ekonomisi Krizin Eşiğinde.” Cumhuriyet. 13 Aralık.