Bir toplumda yolsuzluk, rüşvet, liyakatsizlik, yalan, iftira ve haksız kazanç sıradanlaşmaya başlamışsa; emeğiyle geçinenler yoksullaşırken haksız kazanç sağlayanlar zenginleşiyor, dürüst insanlar kaybederken ilkesiz davrananlar kazanıyorsa, artık yalnızca bireysel ahlaktan söz edemeyiz. Toplumsal ilişkilerin kendisinde bir çözülme yaşanıyor demektir.

Toplumsal çürüme, insanların birdenbire ahlaksızlaşması değildir. Asıl mesele, etik dışı davranışların giderek olağanlaşması, kabul görmesi ve hatta başarı olarak değerlendirilmesidir. Bir zamanlar utanılması gereken davranışların, zamanla övünme konusu haline gelmesidir.

Peki, bu çürümenin kaynağı nedir? İnsanlar mı bozulmaktadır, yoksa insanları bozulmaya yönelten toplumsal ilişkiler mi?

Bu soruya yanıt ararken kapitalizmin ekonomik ve toplumsal yapısını göz ardı edemeyiz.

Kapitalizm, sermayenin büyümesi ve kârın artırılması, bunu sağlamak için de üretim araçlarına sahip patronların işgücünü satın aldığı emekçilerin ürettiği ürüne el koyması biçiminde işleyen bir ekonomik sistemdir. Ancak kâr ve rekabet mantığının yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmayıp toplumsal yaşamın bütününe egemen olması, ciddi bir değerler sorununu da beraberinde getirir.

Kapitalizmde doğası gereği insanların ne kadar emek harcadığından çok ne kadar kazandığı; nasıl kazandığından çok ne kadar zengin olduğu önemsenir. Başarı, topluma katkı sağlamakla değil, servet biriktirmekle ölçülür.

Böyle bir ortamda şu soru giderek daha az önem taşır: Bu kazanç nasıl elde edildi?

Türkiye’de, üretim araçlarının mülkiyetine sahip bir avuç insanın toplumsal zenginliğin çok büyük bir kısmına sahip olmasının yanı sıra kamu kaynaklarının dağıtımına ilişkin tartışmalar, imar rantları, kamu ihaleleri ve siyaset-sermaye ilişkileri bu sorunun somut örnekleridir. Kamu gücünün özel çıkarlar için kullanılabildiği, ekonomik ayrıcalıkların siyasal yakınlıkla ilişkilendirildiği bir düzende, haksız kazanç yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda adalet duygusunu aşındıran bir toplumsal olgudur.

Emeğiyle geçinen ve kurallara uyan insanların ekonomik olarak zorlandığı; buna karşılık ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden zenginleşenlerin toplumsal saygınlık kazanabildiği bir ortamda, dürüstlük ile kazanç arasındaki bağ zayıflar.

İnsanlar bir süre sonra kurallara uymanın değil, kuralları aşmanın kazandırdığına inanmaya başlar.

İşte toplumsal çürümenin tehlikeli eşiği budur.

Bir toplumda insanların bilgi, yetenek ve emekleri yerine siyasal yakınlıkları ve kişisel ilişkileri üzerinden değerlendirilmesi, yalnızca kurumların niteliğini düşürmez. Emeğin ve bilginin toplumsal değerini de aşındırır.

Türkiye’de kamu görevlerine atamalarda liyakat tartışmaları, bu açıdan önemlidir. Yıllarca eğitim almış, mesleğinde uzmanlaşmış bir insanın karşısına, yeterliliği olmadığı halde siyasal ya da kişisel ilişkileri sayesinde yükselen birinin çıkması, yalnızca bir haksızlık değildir. Aynı zamanda çalışma ve üretme isteğini zedeleyen bir mesajdır.

“Çalışarak bir yere gelinmiyor, önemli olan bir yolunu bularak kendini kurtarmak” düşüncesinin yaygınlaşması, toplumsal çürümenin bireylerin davranışlarına nasıl yansıdığını gösterir.

Benzer bir durum emeğin ekonomik değerinde de görülür. İşçinin, çiftçinin, öğretmenin ya da sağlık emekçisinin çalışarak elde ettiği gelirle insanca yaşamakta zorlandığı; buna karşılık patronların, rant, spekülasyon ve ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden kolay kazanç sağlayanların zenginleştiği bir toplumda, emeğe saygı giderek azalır.

Böylece haksız kazanç yalnızca bir ekonomik faaliyet olmaktan çıkar; toplumsal bir başarı ölçütüne dönüşebilir.

Toplumsal çürüme yalnızca ekonomik ilişkilerde görülmez. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde de kendisini gösterir. Yalan söylemenin, iftira atmanın, gerçeği çarpıtmanın ve başkalarını karalayarak avantaj sağlamanın yaygınlaşması, toplumsal güveni aşındırır. Özellikle siyasal yaşamda gerçeğin yerini manipülasyonun alması, yalnızca siyasetçilerin itibarını zedelemez. Toplumun ortak gerçeklik duygusunu da ortadan kaldırır.

Siyaset kurumunun yıpranması, bu nedenle toplumsal çürümenin hem sonucu hem de nedenidir. Siyasetin kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarak belli bir sınıfın hizmetkârlığına soyunması, kişisel iktidar ve çıkar elde etme aracına dönüşmesi, yurttaşların siyasete ilgisini ve demokratik kurumlara güvenini azaltır. Bu durum toplumun büyük bir kesimini oluşturan emekçilerin ülke yönetimine duyarsız davranması ve böylece kolay yönetilir hale dönüşmesini sağlar.

Bu örneklerin ortak noktası şudur: Kazanmak, nasıl kazanıldığından daha önemli hale gelmiştir.

Toplumsal çürümeyi yalnızca bireylerin ahlaki zaaflarıyla açıklamak, sorunun yapısal boyutunu gözden kaçırmak olur.

İnsanlar toplumsal ilişkiler içinde yaşar. Ekonomik koşullar, siyasal kurumlar, eğitim sistemi ve toplumsal değerler, insanların davranışlarını etkiler.

Bir toplumda dürüstlük ödüllendiriliyor, liyakat esas alınıyor ve etik dışı davranışlar yaptırıma uğruyorsa, insanların bu değerleri benimsemesi kolaylaşır. Buna karşılık yolsuzluk yapanlar korunuyor, liyakatsizler yükseliyor, yalan söyleyenler kazanıyor ve haksız kazanç sağlayanlar saygınlık görüyorsa, etik davranışın toplumsal zemini zayıflar.

Ancak bu durum bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Kapitalist toplumun kirli ilişkileri içerisinde yaşadığı halde insanlık değerlerine uygun davranabilmeyi başaran insanların sayısı hiç de az değildir. Toplumsal çürümenin temel nedeninin kapitalist toplumun dayattığı ilişkiler olması gerçeği, bireyin bu konudaki sorumluluğunu yok saymamızı gerektirmez.

Haksızlığa uğrayan bir insanın fırsat bulduğunda başkasına haksızlık yapması; yolsuzluğu eleştiren birinin kendi çıkarı söz konusu olduğunda yolsuzluğu meşrulaştırması; liyakatsizliği eleştiren birinin yakınını kayırması, çürümenin bireysel düzeyde nasıl yeniden üretildiğini gösterir.

Dolayısıyla toplumsal çürüme, yalnızca kötü insanların varlığından kaynaklanmaz. Kötü davranışları olağanlaştıran bir düzenin varlığıyla da ilgilidir.

Bireyler toplumsal düzenin ürünüdür; ancak aynı zamanda o düzenin yeniden üretilmesine katkıda bulunurlar.

Kârın, rekabetin ve kişisel çıkarın toplumsal yaşamın bütün alanlarına egemen olduğu; sermayenin siyasal ve toplumsal yaşamın temel belirleyicisi durumunda bulunduğu koşullarda, etik dışı davranışların yaygınlaşması kaçınılmazdır.

Bu nedenle toplumsal çürümeyle mücadele, yalnızca bireylere dürüstlük öğütlemekle mümkün değildir. Sınıflı toplumda yolsuzlukla mücadele, şeffaflık ve hesap verebilirlik; liyakat, adalet ve eşitlik; emeğe saygı, insanca yaşam koşulları ve demokratik katılım olmadan toplumsal çürümenin önüne geçilemez.

Bununla birlikte, toplumsal düzenin değişmesi de bireysel etik sorumluluğun yerini alamaz. Toplumsal çürümenin önlenebilmesi için öncelikle insanlar, haksızlık karşısında susmamayı, çıkarları uğruna ilkelerinden vazgeçmemeyi ve etik dışı davranışları normalleştirmemeyi öğrenmek zorundadır. Çünkü toplumsal dönüşüm hem toplumsal ilişkilerin hem de bu ilişkileri yeniden üreten bireysel davranışların değişmesini gerektirir.

Toplumsal çürüme, yalnızca insanların yanlış davranışlarından değil, yanlış davranışların doğru davranışlardan daha fazla ödüllendirildiği bir düzenin varlığından da beslenir.

Öyleyse asıl soru şudur:

İnsanların ahlakını düzeltmeye mi çalışacağız, yoksa insanları ahlaksız davranmaya teşvik eden kapitalist düzeni değiştirmek için mi mücadele edeceğiz?

Sanırım her ikisi de. Sosyalizmi inşa etmek, toplumsal çürümenin ilacı gibi görünse de sınıfsız toplumun insanına şimdiden yatırım yapmak da en büyük görevimiz gibi görünüyor.