Nereden girdi gündemimize gene bu terim? Ne güzel Reis’in kâh Çin-i Maçin’de Putin nâm Moskofla çektirdiği fotoğraflarını, kâh New York BM binasında bilcümle âleme nizamat vermesini ve dahi –neofaşizme vasıl olmaya ramak kalmış– Donald Trump ile “White House”da, al takke ver külah, “koreografik” hallerinin “renkli-Türkçe-sinemaskop” sûretlerini yerli ve millî medyamızdan seyralıp kıvanıyorduk!.. Ki “pat” diye patavatsız bir lakırdı düştü ortalığa: Güya Trump, Reis’e “meşruiyet” bahşedecekmiş! “İhtiyacı” varmış çünkü..!
Kim etti bu gafı, peki? (Lâf-ı güzaf diyemiyorum, çünkü “boş” değil!) Bizzat Trump’ın müstemleke valisi işlevi ve selahiyetiyle Ortadoğu’ya tayin ettiği zat –kankasıymış– uluorta söylüyor bunu… Kolonyalistler artık kolonyal şapkalarından tanınmıyor; lâflarından şıp diye anlaşılıyor..! Bu tepeden bakan dil, bırakalım diplomatik dili filan, tek kelimeyle terbiyesizlik!..
Peki “White House”a konuk edilen heyet ne yapıyor bu arada? Hiiç! Fotoğraflarda sırıtıyor… Amerikanca “cheese” derken suretleri çıkıyor çarşaf çarşaf… “Yarabbi şükür”...
Ve elbette en önemlisi “meşruiyet”i ülkende, toplumsal ve siyasal olarak kazanmaktan umudu kesmiş bir halde “dışarıda” ararsan (pozisyonları belki “yasal”dır; ancak bugün gelinen konjonktürde artık “meşru” değildir), işte böyle –“ücreti mukabili”– metalaştırılmış meşruiyet pazarlarlar “adama” ve hem de olur-olmaz istiskal ederler “adamı”..!
Üstüne de Dışişleri Bakanının (Secretary of State) ağzından “beş dakika görüşüp elini sıkmaya hamledebilmek, ‘photo opp’ (bir siyasetçi veya liderle önceden planlanan fotoğraf çektirme seansı, “photo opportunity” tamlamasının kısaltılmış hali) verebilmek için yalvar yakar oluyorlar” şeklindeki çirkin, aşağılayan sözlerine muhatap olursun.
Bir de ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff diye biri (tatara-titiri!.. Operadaki hayalet değil!) New York’taki Concordia Zirvesi’nde, “Diplomasinin Sesleri: Amerika’nın Dünyadaki Rolünü Şekillendirmek” başlıklı panelde; “Tom (Barrack) Türkiye’de, o bölgede olan biten her şey için çok önemli olan iki kişiye sahip. Biri İbrahim adında bir beyefendi, kendisi oranın istihbarat başkanı, diğeri de Hakan, onların dışişleri sorumlusu” diyor…
Yumurtlanan her bir herze için ayrı ayrı diplomatik kriz tanımıyla “kınama” yoluna gitmek ve yumurtlayanlar için “persona non grata” ilan etmek mümkün belki amma velakin “viran olası hanede evlad-û ıyâl” var!
Tabii bu “meşruiyet malı”na “müşteri” oluyorsan, bedelinin Don Jr.’a (Baba Trump’ın mahdumu) Eylül’ün ikinci haftası, İstanbul gezisinde “elden” cash ödenmiş olabileceğini ya da “satınalma vaadiyle bir protokol” düzenlenmiş olabileceğini tahmin etmek için kâhin olmak da gerekmiyor. Kapalıçarşı’ya halı bakmaya değil, Dolmabahçe’ye –nazik bir konuda– “nezaket ziyareti” yapmaya geldiği ifade edildiydi ya!..
Veyahut belki de sadece “White House”da yenecek öğle yemeğinin “adisyon fişini” peşin peşin elden getirmiştir mahdum…
Yirmi yılı aşkın bir süredir iktidar, siyasal meşruiyetini büyük ölçüde seçimlerden aldı. Seçim meşruiyeti, popülist siyasetinin temel dayanağıydı; kendisini “halkın” yegâne temsilcisi olarak konumlandırmasına imkân tanıdı.
Bu temsile dayalı meşruiyet, iktidara bir tür koruma kalkanı sundu. Uluslararası eleştirileri savuşturdu, iç muhalefeti etkisizleştirdi ve derin toplumsal kutuplaşmalara rağmen krizlerle dolu bir ülkeyi yönetilebilir kıldı.
Daha da önemlisi, Türkiye'yi pek çok benzeri rejimden ayıran temel unsur, olağanüstü kutuplaşmış siyasal ortamda bile iktidar değişiminin sandık yoluyla mümkün olduğu inancıydı. Partiler üzerinden siyasal rekabetin tüm asimetrik kaynaklara rağmen korunabiliyor olmasıydı. Demokratik kurumların ve sivil alanın zayıfladığı bir bağlamda bu inanç, sistemi ayakta tutan en temel dayanak olurken, iktidara dolaylı bir rıza kaynağı olarak işlevi görüyordu. (Evren Balta, t24.)
Hülasa bu rejim tam da seçimleri yaparak ve seçimlerle iktidarın değişeceği hayalini besleyerek ayakta kalıyordu…
Ama artık “sayısal çoğunluk”tan siyasal meşruiyet devşirmek dönemi bitti iktidar için…
Hiç “millî irade” bahsine girmek istemiyorum, ama şu kadarını T. Ağaoğlu gibi ifade edecek olursak; tarihte iki kez “millî irade” tecelli etmiştir; ilki 1912’deki “dayaklı” seçimdir ama her sınıf, her ulusallık Meclisi Mebusanda temsil edilebilmiştir. İkincisiyse 1920 Birinci Meclisidir. Seçim yapılma şartları yoktur, ama işgal altındaki İstanbul’dan kaçabilen mebuslar ve her bölgeden, her etnisiteden temsilciler ülke şartları uyarınca temsil edilebilmişlerdir. Her iki “millî irade” tecellisi de, “sandığın dışında” oluşmuştur ama gayet meşrudur.
Peki bugüne gelecek olursak, “millî haysiyet” diye bir şey yok mu? Ülkenin onuru ne menem bir şeydir? İtibardan “tasarruf etmeye” mi karar verdiniz? Bütün boyutlarıyla yenilir-yutulur gibi olmayan bu küstahlığı sineye mi çekmek salık veriliyor? Toplumun şerefi bu denli ayağa düşürülür mü?..
Günümüz şartlarında oluşmuş olan tabloyla bir analoji yapılacaksa eğer, hem toplumsal ve hem de siyasal bakımdan “meşruiyet”in nerede olduğunu bilmeyen kaldı mı?..
Ve apaçık olan ise “meşruiyet”e müşteri olunmaz!..
“Meşruiyet” dışarıdan devşirilmez!..
Bitirirken… “süreci” unutmuş değilim elbette..! İlgisi olsun-olmasın her konuşmasını “Kartaca yıkılmalıdır!” diyerek bitiren Roma Senatörü M.P. Cato misali ben de;
“Barış-Çözüm-Demokrasi” mücadelemiz sürecek!
diye bitirmek istiyorum…
Çünkü “Somos sosyalistas palente y palente”!..* (Biz sosyalistiz haydi ileri!)
* https://youtu.be/Ndsix6ij4R4.
Not: Lozan da özellikle günümüz ulusalcıları tarafından “ülkenin tapu senedi” ilan edilerek savunulur; bu elbette “meşruiyeti dışarıda aramak”tır! O gün öyle bir “ilan” yoktu, üstelik şartlar da çok farklıydı. Bugünse bir aşağılık kompleksinin ve “bölünme” paranoyasının acziyetinin ifadesidir!