Doğu Karadeniz yaylalarını ranta açmak amacıyla başlatılan “Yeşil Yol” projesine engel olmak için direnen Havva Ana’nın yerel ağızla “Devlet nedur? … Kimdir devlet yav! Devlet bizum sayemizde devlettur.” diye haykırması uzun zamandan beri dillerden düşmüyor.
Havva Ana doğru söylüyor da, tam olarak neyi kastettiği açıklanmaya muhtaç. “Halk olmasa devlet de olmaz” mı demek istiyor, yoksa “halkın söz söylediği yerde devlet konuşamaz, esamisi okunmaz” mı diyor, tam olarak anlaşılamıyor. Ne fark eder demeden aradaki nüansın önemi üzerinde durmak gerekir devletin ne olduğunu açıklayabilmek için.
Sondan başlayalım: Devletin “derin”i, sığ olanı yoktur. Devletin kendisi “derin”dir, hem de çok “derin”! Devlet, yüzyıllarca yaşadığı deneyimlerden kazandığı refleksle, sahiplerinin ihtiyaç duyduğu kadarıyla gerçek yüzünü gösterir çoğu zaman. Bazen çok yakınımızda, berrak ve dibi görünüyormuş gibi hissettirdiği anlar olur ki ilk bakışta “şeffaf” bir “devlet” görürüz karşımızda. Görünen şeyin bir yanılsama olduğu, zaman zaman devletin bulanık sularda girdap oluşturmayı, kendisine direnenleri alabora etmeyi yeğlediği anlara tanık olununca ortaya çıkar. Bu durum, ortada sanki iki ayrı devlet varmış gibi algılanmasına neden olur. Oysa aslında kendisini farklı biçimlerde pazarlayan, tanımlanması güç bir yapıdan söz edilmektedir.
Devletin başka bir ilginç özelliği de gerçek sahibinin kim olduğunu sır gibi saklayabilmesidir. Havva Ana da kendisini devletin sahibi zanneder, siyasetçi de, bürokrat da, asker de, halk da… Kime sorsan devletin asıl sahibi kendisidir. İşin ilginç yanı gerçek sahipleri dışında herkes devleti sahiplenir, yüceltir. Oysaki devlet, bir avuç sermaye sahibinin ve onların hizmetine kendisini adamış çok küçük bir yönetici elitin kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kullandığı bir aparattan başka bir şey değildir. Yüceltilmesi, korumaya alınmak istenmesi de, “sonsuza dek yaşatılması” için yeminler edilmesi de bu yüzdendir.
Devletin başka bir özelliği de ortada paylaşılacak bir çıkar, teslim edilecek bir hak, dillendirilen herhangi bir talep yokken alabildiğine tarafsız davranabilmesidir. Böylesi bir durumda devletin kendi yönetimi altındaki insanlara tam bir eşitlik ve adaletle davrandığını inkâr etmek haksızlık olur. Ne zaman ki paylaşım söz konusudur, işte o zaman devlet, büyük payın asıl “sahip”lerine verilmesi konusunda var olan tüm olanaklarını devreye sokar, bu konuda daha önce uymayı taahhüt ettiği tüm kuralları yok sayar, yıkar, geçer. Aynı şeyi insanların hak taleplerini gündeme getirdikleri anlarda da acımasızca uygulamaya geçirir.
Devletin en önemli özelliği ise devamlılığıdır. Devlet, organlarını kim yönetirse yönetsin belli konularda hiçbir şekilde bir önceki uygulamalarından vazgeçmez. Sözünün eridir; bu anlamda da güvenilir olarak bilinir. Böyle olmasına rağmen hiç kimse devletle ortaklığa sıcak bakmaz, onunla arasına hep bir mesafe koymayı tercih eder. Çünkü devlet alırken titiz, verirken cimri olarak bilinir. Oysa bu durum sadece geniş halk kitleleri için geçerlidir. Mülk sahipleri ve sermayedarlar işin içine girdiğinde devletin bu görüntüsü flulaşır hatta tam tersi hareket etme ihtimali çoğalır. Zaten herkes çok iyi bilir ki devlet yoksulu sevmez, zengine müpteladır.
Devletin en nefret ettiği iki şey “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarıdır. Bu nefreti o kadar büyük boyuttadır ki bu iki sözcüğü kullanırken beddua eder gibi iniler ama kullanmaktan da vazgeçemez, çünkü bilir ki kendi meşruiyetini korumak için bu iki kavrama sahip çıkıyor görünmesi çok önemlidir. Ürettiği her metinde, yöneticilerinin attığı tüm nutuklarda bu iki kavramı sık sık duyar, görürsünüz. Dışarıdan bakıldığında devleti “eşitlik” ve “özgürlük” sevdalısı, deli divane âşık sanırsınız. Oysaki onun bu iki kavramla ilişkisi takıntı düzeyindedir. Ola ki bir başkaları –özellikle de halk kitleleri– bu kavramları sahiplenir ve kendilerine mal eder diye ödü kopar, onun için de kıskanç davranır. “Eşitlik” ve “özgürlük” “ya onundur ya da kara toprağın!” Devlet için kendisine yâr olmayan, başkaları tarafından kullanılabilen “eşitlik” ve “özgürlük” tam bir karabasandır.
Devlet “demokrasi” kavramından hoşlanmaz dersek karşımızdakini yanıltma ihtimali çok kuvvetlidir. Devlet, “demokrasi”yi sever sevmesine de nasıl bir “demokrasi” devlet için muteberdir onu bilmek gerekir. Belli aralıklarla vatandaşın sandığa gidip oy kullandığı, hele hele var olan düzene aykırı iddiaları olan “marjinal” partilere oy vermediği; yürürlükteki düzene tehdit oluşturabilecek hiçbir eyleme tevessül etmediği; vergi verme, askerlik yapma gibi görevlerini yerine getirdiği bir “demokrasi”, devletin tam da tercih ettiği cinstendir. Kitlelerin düzenin gidişatına müdahil olduğu, hoşuna gitmeyen karar ve uygulamalara itiraz ettiği, devlete rağmen sık sık hak taleplerinde bulunduğu, iktidarı değiştirmenin yolu olarak sadece seçimleri görmeyip sokakta ve yaşamın her alanında değişimi talep edebildiği bir “demokrasi” devleti çok rahatsız eder. Böylesi bir “demokrasi” devletin bekası ve selameti açısından tehlike oluşturabileceği için asla tercih edilmez. Devlet için en iyi demokrasi “devlet demokrasisi”dir. (Demokrasinin başka türlüsü –örneğin sivil demokrasi– var mıdır, ayrı bir tartışma konusu.)
Ülkemizdeki demokrasi, uygulanmaya başlandığı ilk günden bu yana “devlet demokrasisi” türündedir. Küçük farklılıklarla hep devletin hoşnut olduğu bir “demokrasi”miz olagelmiştir. Devletin hoşlanmadığı genişlemeler görülmesi durumunda, mevcut demokrasimize devletin talepleri doğrultusunda bazı müdahaleler de olmadı değil. (12 Mart, 12 Eylül vb.) Tabii bu müdahaleleri sadece faşist darbelerle sınırlı tutmak doğru olmaz. Zindana atıp, oradan kurtulabilmek için Nazım’ı “Kurtuluş Savaşı Destanı” yazmak zorunda bırakmak da, Sovyetler Birliği ile ekonomik ortaklıklara yönelen Menderes’i yönetimden uzaklaştırmak da, “Toprak işleyenin, su kullananın!” gibi devletin bekası açısından sorun yaratabilecek sloganlarla halk kitlelerinin karşısına çıkan “Karaoğlan”a iktidar yüzü göstermemek de, devletin kuruluş ilkelerine aykırı bulunan İslam referanslı partileri kapatırken de, devletin üniter yapısını tehlikeye düşürdüğü var sayılan ve bölücü olarak tanımlanan Kürt partilerini kapatıp yöneticilerini hapse atarken de, işçi sınıfının iktidarını savunarak mevcut egemen sınıfların (dolayısıyla devletin) egemenliğini tehlikeye düşürdüğü iddia edilen sosyalistleri işkenceden geçirip siyasi örgütlerini yok ederken de, iktidara gelebilmek için birilerini “millî görüş” gömleğini çıkarmak zorunda bırakırken de devlet hep müdahale halindeydi.
Devlet böyledir ve bu tür müdahaleleri yapmak üzere var edilmiştir. Üstelik bu tür müdahalelerinde kullanmaya hazır tuttuğu birçok mekanizması bulunmaktadır. Bazen kolluk kuvvetleri, bazen adalet mekanizmaları, bazen ekonomik yaptırımlar, bazen yasama organı, birer birer ya da birlikte devreye sokularak devlet bu görevini ifa eder. Her durumda devletin gerçekleştirmekte olduğu müdahaleye meşruiyet kazandırmakla görevli bir medya ordusu hazır tutulur. Geniş kitlelerde böylesi müdahalelere rıza üretmek üzere uygulanmakta olan eğitim, kültür ve sanat politikalarını da unutmamak gerekir.
Çıkarlarını korumakla görevli olduğu sınıfın ve kendisinin varlığına yönelik bir tehdit görmediği durumlarda devlet, “halkın hizmetinde”, “vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlayan” bir kurum olarak kendini gösterir. Genellikle de kendisini geniş halk kitlelerine böyle pazarlar ancak sözünü ettiğimiz tehditlere karşı da her zaman teyakkuz halindedir. En iyi becerebildiği şey, böylesi durumları önceden fark etmesi ve var olan tehdide karşı en sert reaksiyonu gösterebilmesidir. Bu becerisini ihtiyaç duyduğu anda şüphe götürmez bir şekilde sergiler çünkü tamamen bu görevi icra etmek üzere teçhiz edilmiş ve konumlandırılmıştır.
Sosyalistler ve Kürtler, devlete göre her daim önemli bir tehdit unsurudurlar. O yüzden onlara karşı tutumu hep düşmanca olmuştur. Son zamanda CHP’ye karşı da benzer bir tutum gözlenmektedir. Özellikle Özgür Özel’in genel başkan olduğu dönemden sonra devletin, CHP’ye karşı topyekûn saldırıya geçtiği bir gerçektir. Yapılacak ilk seçimde iktidara gelme potansiyeli bulunan CHP’nin devlet açısından tehdit olarak görülebilecek bazı tutumları, devletin bu saldırıya yönelmesine neden olmuş gibi görünüyor. Yönettiği belediyelerinde gerçekleştirdikleri hizmetler sayesinde halk kitleleri ile yakınlaşma sağlayan CHP’nin, Özgür Özel’in liderliğinde bu kitlelerle kurduğu ilişki birilerini rahatsız etmişe benziyor. En çok da sisteme muhalefet etmeyi, Ankara ve TBMM sınırlarının dışına taşırıp yoğun mitingler düzenlemesi, bu mitinglerde “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” türünden sakıncalı sloganlara sahip çıkması; dışındaki muhalefet güçleriyle (özellikle Kürtler ve sosyalistlerle) yan yana görüntü vermesi oldukça rahatsız edici bir durum olarak değerlendirilmiş gibi görünüyor. İktidar partilerinin yöneticileri tarafından sık sık uyarılmasına rağmen siyaseti sokakta sürdürmeyi tercih eden CHP yönetimi devlet açısından tehdit olarak algılanmış ve gereği yapılmaya başlanmıştır.
İktidar sahiplerinin mevcut pozisyonlarını en azından bir dönem daha (bazılarına göre ömür boyu) sürdürme istekleri de son yaşanılanların önemli bir nedenidir ancak burada devletin kendisini yönetmeye talip olan siyasetçilere biçim verme çabasının da görülmesi gerekir. Bu çaba küçümsenmemeli, aksine önemsenmelidir. Birilerine gömlek çıkartan devlet, şimdi de başkalarına siyaseti kendi belirlediği alanda yapmasını dayatmaktadır. Hele hele sokakta halk kitleleriyle dirsek temasına girerek yapılan siyasetin alışılagelmiş “devlet demokrasisi”ne ne kadar aykırı olduğunun anlaşılması istenmektedir. Öyle görünüyor ki bu gerçek, muhatapları tarafından iyice anlaşılıncaya kadar da CHP’ye yönelik saldırılar durmayacaktır.
Erdoğan ve Bahçeli’nin sözü edilen devletle ilişkileri nedir? Devlet onların dışında mıdır? Yoksa devlet onlar mıdır? Çeyrek asırdır devleti yönetenlerin devletle bütünleşmemiş olması mümkün müdür? Bunlar da anlamlı sorular ve tartışmaya değer başlıklardır.
Doğu Karadeniz’in dağlarından seslenen Havva Ana’nın aslında ne demek istediğini anlamak için çaba harcamalıyız.