veyahut…
iflâh olmaz milliyetçi “solculuğumuz”..!
* Kemalist (“Atatürkçü” olarak okunur) “solculuğun” bulanık sularında “avlanmak” cümlesinin yüklemi olan “avlanmak” mastarı pasif (edilgen) fiil kategorisindedir. “Avcı” ve “av” yer değiştirebilir yani…
“Demokratik olmayan, sivil toplumda temeli bulunmayan, şark despotizminin bütün çizgilerini kurduğu cumhuriyete taşıyan, ulusal kimlikleri tanımayan, dahası kanla ve ateşle bastıran ve siyasi işçi sınıfı hareketini daha doğmadan boğmaya uğraşan Cumhuriyet’in ‘Bânisi’nin irşatları doğrultusunda oluşturulmuş bir doktrini ‘sorun’ olarak tartışıyoruz bugün, neticede...” (Ş.Ç., “Ulus kavramı ve… I”, Kızılcık, 5 Ekim 2023.)
bir burjuva ideolojisi olarak milliyetçilik…
“Feodal aristokrasiyi yıkan burjuvazi, kendi sosyo-ekonomik sistemini getirirken, milliyetleri ulus düzeyine yükselterek merkezi ekonomik birimler halinde birleştirdi. Böylelikle burjuvazi, ulusal bir pazar yaratmak için feodal birimlerin yerine, genellikle aynı milliyetten olan unsurları tek bir ulus paydasında toplarken, aynı zamanda ulusal duvarları da örmüş ve gümrük düzenlemeleriyle de ‘bu milli pazar benim çöplüğüm; sadece ben sömürebilirim, burada benim borum öter’ demiş oluyordu... Bu çabalar ise ideolojik planda milliyetçilik akımını beraberinde getirmekteydi. Feodal sistemin ekonomik temelinin üzerinde yükselen üstyapısı ve belirleyici ideolojisi olan dinin yerine, resmî ideoloji olarak milliyetçilik geçiriliyordu. Milliyetçilik başlangıçta, üretici güçleri geliştirmeye, iç pazarı bütünleştirmeye ve feodal bölünmeleri sona erdirmeye yönelik olduğu için tarihin akışına uygundu ve bu nedenle de ilerici bir ideoloji ve eğilimdi. Ayrıca ortaçağın özellikle dinde odaklaşan feodal üstyapısına karşı milliyetçi ideoloji, burjuva demokratik ilkelerle beraber, o zamanın şartlarında toplumun ilerlemesine uygun olan bir yönelimi ve siyasal akımı teşkil etmekteydi.” (Ulus Kavramı, a.g.y.)
“Burjuvazi feodal bölünmelere karşı ulusal birliği esas aldı, ulusu ön plana çıkardı, ulusal duvarlar ördü; feodal baskı ve sömürüye karşı serfleri, kent emekçilerini ve bizzat kendisinin sömürdüğü işçileri kendi çevresi etrafında birleştirebildi. Çünkü toprak kölelerinin ‘özgürleşme’ özlemlerine ve feodaliteye karşı ortaya koyduğu siyasî (burjuva demokratik) ilkeler işçilerin de ekonomik ve siyasi taleplerine uygun düşüyordu; geniş emekçi kesimlerin temel yurttaşlık hakları lehineydi.” (a.g.y.)
“’Ulusal Kurtuluş’ mücadelesinin ve/veya ulusal kurtuluş ‘yolunda’ verilmekte olan ulusal demokratik acil haklar ve güncel talepler uğruna mücadelenin karakteri, anti-emperyalist, anti-feodal görevleri ihtiva ettiği, ‘ulusal bağımsızlığı’ öngördüğü için ilericidir!.. Ancak yine de belirli tutucu yanlar, özellikler ve fikirler taşıma riski ihtiva etmekte olan bu milliyetçiliğe karşı ve Bilimsel Sosyalizmle milliyetçilik hiçbir vakit bağdaşmadığı için işçi sınıfı, azami bir dikkat ve uyanıklık göstermek zorundadır. Bu yüzden de, ‘ulusal kurtuluş’ mücadelesini ‘sosyal kurtuluş’ mücadelesiyle tamamlamak misyonuyla hareket etmek, bunun gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür!..” (a.g.y.)
işçi hareketinin ekonomik mücadeleden uzak “millî steril” hali…
Erken cumhuriyet döneminde sadece iktidar tekeline sahip tek parti ve onun devleti –veya sadece ve sadece tek “legal” örgütlü yapı olan devlet ve onun partisi– toplumsal ve siyasal “sahnede” yer alabilirdi ancak. Ve o yüzden diğer siyasi partilere müsaade edilmediği gibi örneğin sendikalara da izin verilemezdi. 1930’ların sonunda “sınıf esasına dayalı” yapılar oluşturmak “yasaklanıyordu”. “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” değil miydik.?! Zaten “işçimiz, amelemiz ve esnafımız milliyetçi, cumhuriyetçi” değiller miydi, mecburen.?!
“Türk işçisi evvela Türk olduğu için, ondan sonra da Atatürk ve onun partisine inandığı ve dayandığı için milliyetçidir. […] Türk işçisi Atatürk’ün ulu ırkına mensubiyetiyle, Atatürk’ün partisiyle ve Atatürk partisinin prensipleriyle kıvanç duyuyor, beraber yürüyor ve gelişip yükseliyor.” (CHP İzmir İşçi ve Esnaf Birliğinin Genel Büro Yayını, sayı: 1, 1935, “Türk İşçisi Milliyetçidir” başlıklı yazıdan.)
Çalışma Bakanı Sadi Irmak ise TBMM’deki bir konuşmasında; “işçimizde bu proleterlik duygusunun ve durumunun husule gelmemesine en fazla dikkat edeceğiz” demektedir (1947). Kurulacak olan sendikaların “yabancı ideoloji oyunlarının dışında hür ve millî duyguya dayanan bir gelişmeye kavuşmalarını sağlayacak bir kanun tasarısının” hazırlandığını dile getiriyordu. Başbakan Recep Peker ise, hazırlanmış olan Sendikalar Kanunu’nun milliyetçi karakteri hakkında şu haberi veriyordu: “Millî telakkilere aykırı ideolojik zihniyetlerin tesiri altında tutulmak istenen işçi meslek teşekküllerini işçilerimizin yurtsever duygularına ve millî ruha uygun esaslar üzerinde kurmayı temin için bir millî sendikalar kanun tasarısı hazırladık ve Meclis’e sunduk.” Sendikaları milliyetçi karakter taşıyan kurumlar olarak düzenleyecek olan sendikalar yasası konusunda muhalefet ve iktidar aynı görüşü paylaşmaktadır. Demokrat Parti’nin ileri gelenlerinden Fuad Köprülü tasarı ile ilgili görüşlerini açıklarken “kanunun millî bir ruhla yapılmasını” memnuniyetle karşıladıklarını belirtmektedir. Sendikalar Kanunu’nun 5. maddesi de tam da bunu vurgulamaktadır: “Sendikalar millî teşekküllerdir. Milliyetçiliğe ve millî menfaatlere aykırı hareket edemezler. Bakanlar Kurulu kararıyla her türlü milletlerarası teşekküle iştirak edebilirler.”
Zaten “Türk işçisi de grev istememektedir”!.. DP muhalefetinin önde geleni Fuad Köprülü ise İstanbul İşçi Sendikaları Birliğinin yıllık kongresinde grev hakkının tanınabilir olmasının şartlarını sıralarken “içtimaî adalet ve millî tesanüd, hareketlerimizde daima rehber olacaktır. Esasen mevcud olmayan sınıf mücadelesini bu toprağın içine asla sokmak istemiyoruz” demektedir.
Nitekim grev hakkını savunan sendikacılar da “milliyetçilikten ve millî menfaatlerden” ödün vermeyeceklerini her fırsatta dile getirmişlerdir; “fedakâr ve vatansever Türk işçisinin grev hakkını memleket menfaatlerine aykırı olarak kullanacaklarını ve solcu propagandalara alet olacaklarını tasavvur etmek büyük bir haksızlık, büyük bir günahtır.” şeklinde sık sık açıklamalarda bulunmuşlardır.
Öyle ki Genel Sekreter Şaban Yıldız tarafından yapılan açıklamada (1995); “Mevcut kanun ve nizamlar çerçevesi içinde milliyetçi bir teşekkül vasfını kaybetmeden […] Türk-iş memleketimizin sosyal tarihinde bir merhale olacaktır” ifadesiyle tüzüğün 3. maddesindeki “Konfederasyon çalışmalarında milliyetçi bir teşekkül olma vasfını kaybetmeksizin” şeklindeki düzenleme otuzlu yıllardan itibaren dile getirilen milliyetçiliğin işçi sınıfı ve örgütsel yapısı içinde kök salmış olduğunu göstermiş de oluyordu..!
Türk-İş’in sınıf temelinde örgütlenme yerine milliyetçiliği ön planda tutmasında iç dinamik ve etkenler kadar dış şartlar ve müdahalelerin de büyük rolü olmuştur. Ellili yıllar boyunca pek çok ICFTU (Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu) temsilcisi Türkiye’ye gelmiş, sendikacılığın anti-komünist temelde gelişmesi için milliyetçiliği ön plana çıkarmaya uğraşmışlardır. İzleyen yıllarda da anti-komünist mücadelenin bir aracı, aygıtı, aparatı gibi görülüp bu mücadelenin bir parçası olarak yapılandırılmaya uğraşılmıştır.
Bunun için de mümkün olduğunca sınıf temelli yapılanmanın içine girmesinin önünün kesilmesi doğrultusunda sınıf bilincine karşı bir anlam ve içerikle donatılmış “milliyetçilik” yaklaşımı ve “millî menfaat” söyleminin sorgulanamayacak derecede “mistifikasyonu” ile sendikalar üzerinde hegemonyasını kurmuş oluyordu.
ve Kemalizm…
Cumhuriyet dönemi boyunca işçi sınıfı ve milliyetçilik ilişkisi karşılıklı teşvik, ödün ve ödüllerle zaman içinde farklı boyutlara ulaşıp, farklı özellikler kazansa da, kaygılar ve beklentilerin nedenleri değişse de varlığını hep sürdürmüştür.
Öte taraftan şu saptamayı yapmak meselenin önemi bakımından elzem olmaktadır. Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler ve V.İ. Lenin, sosyalizme uzanan yolda “tarihsel bir aşama” olarak “millî demokratik devrim”i öngörmekte, bunun bir “fiilî durum” ve buna bağlı olarak “taktik” bir konum olduğunu savunmaktadır.
Nitekim ağırlıklı olarak pre-kapitalist sosyo-ekonomik ilişkileri ihtiva eden Osmanlı İmparatorluğunda siyasi yapıların çözülmesiyle yol alan sosyal ilerleme ve müstevli emperyalist devletlere karşı yürütülen mücadeleler neticesinde emperyalizmin zayıflatılarak mevzi kaybetmesiyle husule gelen kazanım, Ekim’in korunmasında ve sosyalist kuruluş için hayatî önem arz etmekteydi. Ve bu durum “taktik konum”un ağırlığını ve değerini artırmaktadır.
İşte Lenin ve Sovyetler 1920’li yıllarda Mustafa Kemal önderliğindeki “ulusal hereket”i bu “taktik” icabı desteklemişlerdir. Ve her “iki taraf” da bunun bir “taktik” olduğunun bilincindedir. Yalnızca bir “üçüncü taraf” dışında!.. Ne yazık ki bu “taktik”, Türkiye’de mevcut komünist hareket tarafından “ideolojik bir destek”, “bir onay” olarak anlaşılmıştır! (Diğer taraftan ise Sovyet tarafı bir “yanılsama” içinde Türkiye’de bir “mutasavver” millî burjuvazi ve Ankara’da onun iktidarını “keşfetmiş”tir..!)
Ve ne yazıktır ki Türkiye topraklarında neşv-ü nema bulan bu “desteksiz algı”, sol harekette günümüze değin çeşitli dozlarda süregelen fahiş bir hataya sebep olmuş, çok parçalı işçi sınıfı hareketine farklı tonlarda da olsa kendi rengini vurmuştur.
Böyle olmasaydı eğer, TKP Genel Sekreteri olarak Reşat Fuat (Baraner) 1968 yılında “19 Mayıs” vesilesiyle(!) Türk Solu dergisinin 27. sayısına gönderdiği mesajda;
“Bu yıl Birinci Millî Kurtuluş hareketimizin başlangıcı olan bu günü ilerici Türk gençliğinin ve halkımızın İkinci Millî Kurtuluş gayretleri ve hamleleri içinde, NATO’ya hayır haftasında idrak ediyoruz. İlerici gençliğin emperyalizme, emperyalizmin yurt içindeki desteklerine ve işbirlikçilerine karşı giriştikleri bu mücadele Atatürk’ün istilâcılara ve yardakçılarına karşı sevk ve idare ettiği anti-emperyalist mücadelenin tamamlayıcı bir parçasını teşkil eder.” diyemez;
Dr. Hikmet Kıvılcımlı TKP’den koptuktan sonra “Kemalizme” yakınlaşamaz, 1954’te kurduğu Vatan Partisi programını “İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz” olarak adlandıramaz, “anayasa önerisi”nde devleti “Cumhuriyetçi, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik ve İnkılapçı” olarak tanımlayamaz; 27 Mayıs 1960’ı “İkinci Cumhuriyet Devrimi” olarak niteleyemez ve 12 Mart’ı “Ordu Kılıcını Attı” manşetiyle karşılayamazdı..!
TİP’in kuruluş tüzüğünün girişinde Atatürk’ün 1 Aralık 1921 tarihli Meclis’te yaptığı “anti- kapitalist(!), anti-emperyalist(!)” vurgulu konuşmasının bir paragrafına yer vermeye gerek görülemezdi..!
Saltanat ve hilafeti tasfiye etmesi sebebiyle Kemalizmi “ilerici” bir hareket olarak görmeleri, ona karşı –en azından– sempati beslemelerinde önemli bir etken olmuştur.
Ya da daha sonraki yıllarda –diyelim ki 94 yerel seçimlerinde– “dinbazların” aldığı oyların ürküntüsü ile, siyasi İslam’ın önünü kesmek maksadıyla “devletin eteğine tutunma”yı seçip “28 Şubatçılar”ın arkasında hizalanmazlar..! Atatürkçü Evrengillerin tilmizlerinin safına duhûl etmezlerdi!..
Günümüze gelindiğinde de kimi “utangaç” Atatürkçüler “laikliği” dillerine pelesenk edip, “her derde deva ebegümeci” misüllü tesbih çekercesine “zikredemezler” idi..!
Kimi “komünist” etiketli partiler de “Cumhuriyet’in kurucu değerlerine dönmek”ten söz edemez, hem kendi “kuruluş”larını “Bakû Kurultayı” sonrası Mustafa Suphi ve arkadaşlarınca kurulan (10 Eylül 1920) Komünist Partisi’ne dayandırıp ve hem de onları (15’leri) “katlettiren” M. Kemal’e “biat” ifade etmeye cüret edemezlerdi..!
Ve yine aynı çevreden kopanlarca kurulan TİP’in başkanı olarak, Atatürk’ün 1925 yılında “irad ettiği” meşhur Kastamonu nutkunu referans olarak alarak; “Bu ülkenin kuruluş felsefesinde şu var: Türkiye şeyhler, müritler, tarikatlar ülkesi olamaz…” diyemez;
“Bir kavgayla laikliği yeniden kazanmak lâzım…” demeye cesaret edememesi gerekirdi; sosyalist olduğunu ileri sürüyorsa eğer..!
O çok kutsadıkları laikliğin tarihsel somut olgu olarak temel varsayımı ve referans odağı dindir.
“’Laikliği yeniden kazanmak’ devletleştirilmiş dine sahip çıkmaktır.” (“Laiklik kazanılabilir mi?”, H. Hasançebi, Kızılcık, 13 Ekim 2016.)
Bu kadar yanlışın arasında bir önem arz etmekte midir, bilemem ama bir tek “doğru(!)” varsa eğer; o da aşağı-yukarı her çeşit Türk milliyetçiliği tezahürünün kendisini Atatürk milliyetçiliği anlayışıyla temellendirmeye, konsolide etmeye, “hizalamaya” ve böylelikle “meşrûlaştırmaya” gayret göstermesidir.
“Konu”ya dair Cemil Koçak’tan yararlanmaya devam edecek olursak;
“Belki de siyasi ve ideolojik olarak bir hayli paradoksal bir durum, genel olarak solun da Atatürk milliyetçiliğini (ama sadece milliyetçiliği değil!) kendisine bir meşruiyet temeli olarak benimsemesidir. Üstelik bunun samimiyetinden de kuşku duymak için bir neden yoktur.
(…) Solun Kemalizmle teması elbette sadece milliyetçilik ekseninde değildir. Başka eksenler [laiklik, “kamuculuk” vb. gibi “altı ok”un diğer umdeleri…] de bulunmaktadır.”
Ters-ozmoz örneği gibi birtakım filtrasyonlar (örn. sınıfsal bakış açısını titizlikle gözetmek ve ideolojik çizgiyi ısrarla takip etmek) mevcut olsaydı eğer, ideolojik geçişkenlik bu denli kolaylıkla cereyan etmezdi. İşçi sınıfı bağımsızlığının ana ekseni oysa ideolojik nitelikte olanıdır; eğer mevcutsa, örgütsel bağımsızlık da teminat altında demektir..!
“Kemalizmin bir burjuva ideolojisi olduğunu, daha da önemlisi ceberrut devletin ve militarizmin resmî ideolojisi olarak devam ettiğini görmek gerekirdi.” (Yalçın Yusufoğlu)
“Kemalizmle Marksizmi birbirine karıştırmak, aradaki sınıfsal ayrım çizgisini yeterince çizememek” olan ve ne yazık ki sonuçları “sol”da bugün bile görülen bu vahim yanlışlığa hep karşı durduk, eleştirdik, “işçi sınıfının bağımsız ideolojik hattı”nı ısrarla savunduk… neredeyse önde gelen özelliğimizi oluşturdu bu…
Demek yeterli olmamış..!
Bütün mesele sınıf bağlamından kopuk “analiz” ve “öngörüler”den uzak durmakta düğümleniyor!.. Yoksa “ipi kopmuş uçurtma” misali nereye savrulacağı meçhul (“hayırlı” bir yere olmadığı kesin); ama “çakılacağı” mukadder bir “konsept”le karşılaşıyoruz!..
Bütün bu değindiklerimiz, eleştirilerimiz hâlâ kendini “sosyalist” –hadi anti-kapitalist diyelim– çizgide görenlere bir anlam ifade eder. Çünkü eğer “yarın” için aynı “ortak” hedefi öngörmüyorsak, artık o geçmiş de “ortak tarihimiz” olmaktan çıkmış demektir!.. Bir önemi kalmamış demektir..!