Futbol Seyircileri EURO2024* “Hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak sağlık ölçütü değildir.” Krishnamurti

“Gerileyen hegemonya, yükselen yeni güçler ve aralarındaki jeopolitik rekabet, silahlanma yarışını; silahlanma yarışı şirket kârlarını, yatırım ve istihdamı; şirketlerin yatırım ve istihdamı da ister istemez bu ortamın devamını sağlayacak dinamikleri besliyor. Bir uğursuz döngü gelişmeye devam ediyor...” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 24.6.2024.)

“Yığınlar, kendi sorunları üzerindeki kontrolü kaybettiğinde manipülasyona her zamankinden açık hale gelirler ve sürüklenme eğilimleri yoğunlaşır. Yerleşik değerler süratle sarsılır. Dahası egemen sınıfların sahip olduğu hoyratlık artıp, yıkıcılık yaygınlaştıkça umut azalır ve zayıflar.” (Burak Tanyılmaz, biamag, 1.6.2024.)

“(…) ülkedeki hâkim sınıflar ve devleti yöneten iktidar bloku sıcak para girişine dayalı bir ekonomik modelini uygulayıp bunun faturasını halka ödetirken, halkın muhalefetini önleyecek her türden tedbiri alıyor.

Diğer yandan da ‘normalleşme’ adı altında iktidarda bir politik krizin çıkmasını önlemeye ve ana muhalefet partisini de bu işe entegre etmeye çalışıyor. Çünkü hızlı sermaye çıkışlarının ülke ekonomisini (dolayısıyla da siyasal iktidarı) nasıl vurabileceğini en iyi onlar biliyorlar.

Kuşkusuz, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler de ülkede yeni bir kriz çıksın istemezler. Ancak normal zamanlarda elde edilen yüksek kârların patronların cebinde kalırken, sözde "tasarruf" adı altında uygulanan kemer sıkma dönemlerinde zararın emekçilere nasıl ödettirildiğinin de farkında olmaları gerekir.

Muhalefetin yanıtlaması gereken sorun tam da şudur: ‘22 yıldır bu ülkeyi tek başına yönetip de, ülke ekonomisini 2001 krizinden daha derin bir kriz durumu ile karşı karşıya getirenlere karşı daha köklü, daha sonuç alıcı politikalar uygulamak gerekmiyor mu?’” (Mustafa Durmuş, t24, 1.6.2024.)

Öte yandan ise…

Yine biliniyor ki faşizm, kapitalizmin “çıkışsız” bunalımından bir “çıkış” arayışı seçeneğidir. Ve sınıf mücadelelerini bastırmak, örgütlü yığınların örgütlerini dağıtmak −hiç değilse pasifize  etmek− emekçilerin bizatihi kendi ürettikleri toplumsal ürünlerin değerinden aldıkları payı minimize etmek ve böylelikle hâkim sınıflara kaynak aktarmak, “mülksüzleştirilen”lerden sermaye transferi sağlamak vb. gibi bir “son seçenek”!.. Heyhat bu tercihin bir “çare” olamayacağı “bîçarelere” kısa sürede görülecektir… Amma velakin…

Mihail Şişkin, “Mürekkep Lekesi” öyküsünde “Bu mide bulandırıcı hayatta biri büyük biri küçük iki alçaklıktan birini seçmek gerek; küçüğü susmak, büyüğü tribünlere oynamak” der. Günümüzde her ikisine de çok sık rastlamak çok “sıradan”…

Son örneği de son futbol şampiyonasındaki “zafer” işareti olarak bir oyuncunun “kurtbaşı” simgesi yaparak turnuvaya damga vurmasıyla memleket kamuoyunun dalgalanması, “mevzu”yu bir kez daha gündeme düşürdü… Sus-pus olanı mı, tam arazi olanı mı ararsın; medya maymunlarının herzelerini mi… M. Şişkin’e atıf o yüzden…

Yaygın adlandırmasıyla “kurtbaşı”, kendisine biat etmeyenleri yok etmeyi hedefleyen faşist kafanın bir “icadı”... “kurt kanunu”na biat etmemiş olanları yok etmeye çağıran bir kanlı davetiyedir. “Kurt başı” bu ülkedeki faşist hareketlerin, milislerin kitleleri kışkırtmak, korkutmak, manipüle etmek için kullandıkları bir sembol. Bu işaret Türkiye’deki faşist hareketlerin alamet-i farikasıdır ve bugün artık kontrolden çıkmış olan ve kitlelere çok ağır bedeller ödettirilen mevcut ekonomik kriz ortamında yığınları manipüle etmek, tahakküm altında tutmak ve korkutmak, terörize etmek, sindirmek, boyun eğdirmek için egemenler tarafından bir süredir yeniden devreye sokulmuştur.

Faşist şiddetin bir Goebbels manipülasyonuyla “sağ-sol çatışması” şeklinde deforme edilerek tanımlanması, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından yerleşiklik kazanmıştı. Ama günümüzdeyse daha tehlikeli bir yola girildi; faşizmle-antifaşizm “özdeşleştirilerek” tescilli faşist siyasi hareket “meşrû”, “makul”, hatta “makbul” addedilerek −hadi moda deyimiyle söyleyelim− “normalleştirildi”. Öyle ki CHP’nin önceki lideri bile “kurtbaşı” işareti yapmıştı popülizm uğruna... Halefi “nevzuhur” zat da −aklınca “özgürlükçülük” yapacak ya− bütün sembolleri, işaretleri eşitliyor: “Serbest bırakmak lâzım”; önceki bir dönemde bir başka futbolcu “zafer” işareti (parmaklarını victory’nin baş harfi olan “V” şeklinde) yapmıştı da “linç edilmişti” demeye getiriyor. Yani bunlar “özdeş” işaret ve semboller bu zata göre… Ve böylelikle faşist işaret ve sembolleri ve faşizmi “normalize” ediyor! Neye niyet neye kısmet! Olsun, bir yerden başlamak lâzım…

Oysa bilmiyorsa öğrensin; faşizm çekilmiş onca “acı”dan sonra, toplumların gözünde bir “insanlık suçu”dur! Onun işaret ve sembollerini kullanmak da suç işlemektir! Faşizme ait ve onu çağrıştıran, andıran, işaret veya ima eden bütün sembol ve işaretler halklar tarafından lanetlenmiştir; kullanılamazlar! Bu acıya maruz kalan ülkelerde de “yasaklanmışlar”dır!..

Fransızlar buna matuf normalizasyonlara “dédiabolisation” (şeytan olmaktan çıkarma) diyor ki son seçimlerde, bu lanetli siyaset az daha iktidar oluyordu; son anda −aktüel futbol terimiyle− “direkten döndü”.

Bu ve benzeri işaretlerin, özellikle de bazı sosyal demokrat,  ulusalcı sol çevrelerce, Türklerin atalarıyla, vatanseverlikle v.s. bir tutularak “masum” ya da “önemsiz” şeylermiş gibi gösterilmesi, meşrulaştırılması ise çok büyük bir gaflettir. Hatta “dalalet”, hatta ve hatta “hıyanet”tir!

Demek Suriye’deki iç savaş aparatı “paralı” ÖSO unsurlarının atası “Türk” olmalı ki bu “kurtkafası” işaretini kullanıyorlar..! Hani geçenlerde sınır ötesinde Türk bayraklarını yakanlar..!

Hiç kimse “Efendim Batı’nın çifte standarları”, “Zaten yedi düvel bize karşı” gibi bayat bahanelere sığınmasın! Önce kendi gözündeki merteği görmezden gelmesin! Kazanan taraf Avusturya olsaydı da diyelim ki oyuncuları Nazi selamı verseydi? Bütün Avusturya da yekvücût “Hitler, kendi halinde yeteneksiz bir ressam ve bizim milli kahramanımızdır; bu işaret de onun el-kol hareketi olarak tarihsel önemi haiz simgedir” demiş olsaydı?.. Arada bir fark olur muydu? Ya da örneğin Sırp oyuncuların “Çetnik selâmı” (Sırp soykırımcı-faşist sembol) ceza konusu olabilmişti vaktinde… Yoksa bu zevat-ı kurd-a-şen faşizmin sembolünü gamalı haçtan, faşizmi de Nazi rejiminden ibaret mi görmekteler? Yoksa günümüzde faşizmin “gelişinde” Nazi üniformasıyla arz-ı endam edeceğini mi zannediyorlar? (Umberto Eco.)

Dolayısıyla meseleyi kavramsal bir tartışma ya da bir sembolün tarihsel dolaşımı olarak dipsiz manipülatif kuyularda, çıkışsız dezenformatif labirentlerde konumlandırmak, içinden geçtiğimiz faşistleşme süreçlerinin ya ciddiyetini kavramamak ya da ona karşı verilmesi gereken mücadeleden kaçınmak anlamına geliyor. Ki sonuçta aynı kapıya çıkıyor..! “Dehşet verici bir şeyin eşiğine”..!

Fransa’nın son seçimlerde son anda (“son nefeste” mi demeliyim yoksa), “ayıkması”yla faşizmin parlamentoda sayısal çoğunluğuyla temsili ve hükümet olma imkânı engellenip geriletildiğinde yükselmekte olan şiar; “Herkes faşistlerden nefret ediyor” oldu. Bu günlerde buralarda ise bu, “hiç kimse faşistlerden nefret etmiyor!” mu olmalı? Bilemedim!

Son (Avrupa Parlamentosu) seçimlerden itibaren Fransa’daki seçim süreçleri ders konusu” olabilecek denli ilginç “gelişmelere” sahne oldu. Ülke genel seçimlerinin ilk turunda alınan sonuçlar faşizm tehlikesi karşısında takınılması gereken yegâne tavrı işaret etti: Demokrasi İttifakı! Adına da 80 yıl önceki Nazi işgaline direnişin simgesi “Halk Cephesi”ne atıfla “Yeni Halk Cephesi” dediler. Ve Macrongilleri sandıkta işbirliği yapmaya “mecbur” kıldılar. (Nedense hiç kimse “Fransa İttifakı” adını verelim demedi; bizim “aslan sosyal demokratlar”dan mülhem)…

Ve (anti-faşizm 101)… faşizmi durdurma şansına, yalnızca bir sol birliğin sahip olduğunu gösterdi.

Ancak ne ki “tehlike” geçmiş değil; faşizmin kitle desteği sürüyor… Bütün dünyada yaşandığı gibi neoliberal politikalar sonucu oluşan toplumundaki derin bölünmeyle Fransa, hâlâ “dehşet verici bir şeyin eşiğinde” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 11.7.2024.). Ve o “dehşet verici bir şey” koşar adım bir dünya sistemi olma yolunda… yeryüzünün dört bucağında emin adımlarla tırmanıyor..!

Sol, sosyalist, sosyal demokrat, “halkçı”, “özgürlükçü” muhalefet partileri ve işçi, emekçi ve meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ciddi ve kalıcı adımlar atmadığı sürece bu ülkede de faşizmin yükselişi devam edecektir. Hiç kimse 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarına bakarak 2028’te yapılacak genel seçimlerin çantada keklik olduğunu düşünmemelidir.

Özellikle de CHP üst yönetimi..!

TÜİK 2022’de Türkiye’nin gayri safi yurt içi hasılasının (GSYH) 906 milyar dolar, nüfusunun 85,3 milyon ve kişi başına gelirinin de 10 bin 622 dolar (aylık 885 dolar) olduğunu kaydetti.

GSYH’nin yarısını (451 milyar dolar) nüfusun en zengin yüzde 20’si (17,1 milyon kişi) paylaşıyor!.. Bu 17,1 milyon kişinin ortalama yıllık geliri 26 bin 453 dolar. Nüfusun geri kalan yüzde 80’i (68,3 milyon kişi) GSYH’nin kalan 455 milyar dolarlık kısmını paylaşıyor. Bu kesimin kişi başına geliri ortalama 6 bin 666 dolar (aylık 556 dolar).

En düşük gelirlilerin oluşturduğu yüzde 20’lik nüfus grubunda (17,1 milyon kişi) kişi başına gelir 3 bin 134 dolar (aylık 261 dolar). Bu sağlıksız yapının 2023 ve 2024’de çok daha fazla bozulduğu bu yıllara ait gelir dağılımı araştırmaları açıklanınca görülecek… Tekrar altını çizerek belirtelim, bunlar “nalıncı keseri işleviyle yükümlü” TÜİK rakamları…

Ve beri yanda

“Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek eliyle AKP’nin ekonomik politikası milyonlarca emekli ve düşük gelirli insana hayatı zehir ederken...

Orta sınıfı çökertmişken...

‘Tasarruf Tedbirleri’ adı altında anlamsız bir paketi halka yutturmaya çalışırken...

Dolaylı vergilerle halkın tepesine iyice binerken...

[Bir] TV programında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu herkesi şaşırtıyor:

‘Mehmet Şimşek Bey’den doğru adımlar, iyi tedbirler, itibarlı bir yolculuk tarifleme gayreti görüyoruz. Tabii bu birkaç ayda notu verilecek bir durum değil, bir süreç yaşamamız lazım.’

Bu sefaletin neresi ‘doğru adım?..’” (Yalçın Doğan, t24, 31.5.2024.)

“Egemen sermaye, bağımlı olduğu uluslararası mali sermayenin talepleri karşısında, kendisini ayakta tutan toplumsal dokuyu, rejimi yöneten siyasal İslamın sınıflarıyla ittifakını tehlikeye atmaktan kaçınamayacak kadar çaresizdir.

Bu koşullarda, emekçi-orta sınıf halkın çıkarlarını koruyacak, [tekelci] büyük sermayenin yükü üstlenmesini sağlayacak bir program, o krizi daha da derinleştirecek, egemen sermaye ile siyasal İslamın sınıf ittifakının iktidarıyla çatışacaktır. Ne yazık ki böyle bir programı geliştirmek, ana muhalefet partisi CHP’nin sergilemekte olduğu, ‘yumuşama, normalleşme’ gibi reflekslerden (‘Doğru adımlar, iyi tedbirler görüyoruz’gibi saçmalıklardan) çok farklı bir kararlılık ve cesaret gerek[tir]iyor.” (E. Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 1.7.2024.)

Ve bir kez daha gördük ki futbol, “son tahlilde”, hayata benzer fena halde…