Ülkenin bugün “boğuştuğu” sayısız sorun boğazımıza çökmüş; sıktıkça sıkıyor. Ekonomik planda geniş yığınları pençesinde kıvrandıran kronik bir kriz; toplumsal kapsamda, büyük bir değerler sarsıntısı, yozlaşma ve ahlakî çöküş; siyasi alanda ise gitgide daha da vahim bir hal alan “demokrasisizlik”!..
Diğer yanda kendilerini, olanca nobranlık ve kibirleriyle, “hukukun üstünde” görüp her türlü keyfî tasarrufu kendine “hak” bilenler sadece bir tek “şahsım” değil;
Kendilerini yasaların, anayasanın, “millî irade”nin üstünde yetkilerle donatanlar, emrivakiye “emrivaki” olduğu için siyasi ve toplumsal meşruiyet tanınmasından almışlar “yetkilerini” çünkü… Çünkü biliyorlar ki, her türlü keyfî ve sorumsuz işleyiş ve davranış usulleri, adeta bir nevi “naturalizasyon”a uğratılarak, “normal” işleyiş adı altında geçerliğini sürdürecek, dahası “kanıksanacak”... ve bu bağlamda “sandık”, her türlü muhalefeti yok etmek için suistimal edilecek; siyasi iktidarın her yaptığı veya yapmadığını “caiz” ve meşrû sayma dayatılacak..!
“Sınıf mücadelesinin sonuçsuz kaldığı hallerde toplum yozlaşır, çözülür ve çöker.”(K. Marx.)
*
“II. Paylaşım Savaşı” ertesi oluşturulan sosyalist sistemin −kendisinden sonra bile− ağırlığı, etkisi, caydırıcılığıyla uzunca bir süre yaşanan “savaş sonrası” dönem sona ermiş görünüyor; artık “savaş öncesi döneme” (Grant Shapps, Birleşik Krallık savunma bakanı) girmiş bulunuyoruz..! “3. Paylaşım Savaşı”nın ayak seslerinin duyulduğu, bütün dünyanın gözü önünde bir “soykırım” cereyan ettiği, ABD ve hempalarınınsa buna “suç ortağı” yazıldığı, yancılık, yandaşlık ettiği, uluslararası hukukun berhava olduğu, BM’nin “etkisiz eleman” derekesine düşürüldüğü, dünyanın “batı yakası”nın üç maymunu oynadığı, geri kalanlarınsa “ses kısıklığı”ndan mustarip olduğu, bu halin dalga dalga Ortadoğu’yu ateşten bir anaforun içine çekme eğilimi gösterdiği, dahası tsunami efektiyle “vekâlet” savaşlarının ya da bölgesel savaşların coğrafi olarak da yayılma eğiliminin bir hayli arttığı, hatta “uzay savaşları” ihtimalinin belirdiği, hatta ve hatta ABD’nin NATO’yu uzaya “uzatma” niyetleri ya da NATO’nun uzay “versiyonu” peşinde olduğu şu günlerde Türkiye’nin gündeminde olan yerel seçimleri konuşmak ne kadar anlamlıdır emin değilim…
Bir defa baştan belirtelim, bu seçimlerle “Godot” (“demokrasi” olarak da okunabilir) gelmiş(!) olmayacak; demokratik kurumların bulunmadığı, demokratik normların geçerli olmadığı, temel demokratik hak ve özgürlüklerin yer almadığı şartlarda “genel oy”un da demokratikliğinden bahsedilemez!.. Öyleyse demokratik hak ve özgürlükler uğruna vermekte olduğumuz mücadele, seçimlerden sonra da hayati önemini korumaya devam edecek..! Ülke gündeminin seçim öncesi de seçim sonrası da, birinci ve temel maddesi demokrasidir!..
Ve demokrasi, ona ihtiyaç duyanların tahakküme göğüs gerip direnerek ve zora karşı durarak, zora baskın çıkarak kazanacakları bir şeydir. Özü ise özgürlüktür!..
Önümüzdeki yerel seçimlerle ilgili karamsar olmak için birçok neden var. Faşizan rejimin “diktayı”/”faşizmsi”yi kalıcılaştırmak ve her alanda hâkimiyetini pekiştirmek için atakları sürüyor. Yerel seçimlerde de, mutad olduğu üzere, hile yapmaya başladığı seçmen kaydırma haberleriyle görünür bir gerçek halinde... Ayrıca kayyım tehdidi sabit..!
Ve günün sonunda “atı alan Üsküdar’ı geçecek”; terkisinde de YSK adı verilen yüksek yargı…
*
2024’te 70’ten fazla ülkede neredeyse dünya nüfusunun yarısı seçim sandığına gidecek. Tüm bu ülkelerde “yeniyi inşa etmek” iddiasındaki adayları, partileri değil otokratik, popülist, şoven, otoriter faşist/faşizan hareketlerin yükselmeye devam edip etmeyeceğini ya da iktidarlarını sürdürüp sürdüremeyeceklerini sorguluyoruz. 2024 yılında küresel krizler yumağının alevlenen yeniden küresel bölüşüm kavgası, şu ya da bu araçlarla, sürecek örneğin… 2024 sonuna geldiğimizde muhtemelen yine ve hâlâ aynı meseleleri konuşuyor olacağız… Bu arada başımıza bir felâket gelmemişse eğer..!
O nedenle “2024 hiç değilse 2025’ten iyi olacak” istihzası yaygın…
Ülkeyi alın misal; elbette ülkenin ekonomik krizden çıkış ve yerel seçim gibi dünya ile paralel bir gündemi var… Egemen sınıfların, uluslararası finans piyasalarından sağlayamadığı finansmanı, ciddi tavizler karşılığında gayrımeşru veya etik olmayan başka yollardan ya da Körfez ülkeleri gibi ülkelerden, adeta “kapitülasyonu andırır” şekilde temin etmeye yönelmesine neden oluyor. Bu durum, ülkede yolsuzluk, kara para aklama, rüşvet, siyasetin etik olmayan yollardan finansmanı ve burjuva hukukunun dahi çiğnenmesi başta olmak üzere ciddi sosyal sorunlara yol açıyor. Bunun yanı sıra anti-demokratikleşme toplumun en küçük hücresine dek nüfûz etmiş ve “ucube” bir rejimde denge denetleme mekanizmaları yoksunluğu, siyasal kutuplaşma, ulusal sorun (Kürt meselesi), kadın üzerindeki sömürü, eril baskı, şiddet, cinayet, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, mutlak derin yoksulluk ve hızlanan yoksullaşma, gelir eşitsizliğinin “müstehcen” boyutları, zıvanasından çıkan despotiko-faşizan, hubris merkeziyetçilik, komşulara “tasallut” eden yayılmacı, alt-emperyal irredantist otoriterlik, çöken yargı, hukukun üstünlüğü yerine gugukun üstünlüğü ve üstünlerin hukukunun ikamesi, ortak yaşama iradesinde gittikçe artan zayıflama, buna mukabil mütemadiyen körüklenen toplumsal polarizasyon, çocuklarımızın beslenme, barınma yoksunlukları ve maruz kaldıkları çağ-dışı eğitim sistemi gibi oldukça karmaşık, çok aktörlü ve çok katmanlı yapısal ve kendine özgü meselelerimiz var. Ve elbette kayyım tehdidinin “güncellenmesi” dahil edilmeli bu listeye..!
Memleket artık tam anlamıyla “her şeyin olabilir” olduğu bir yer oldu..! Olmayacak “hiçbir şey” kalmayacak..!
Yerel seçimlerin bu meselelerin çözüm tartışmaları zemininde olmayacağını şimdiden söylemek kehanet değil. Yine de yerel seçimler ülkenin ve dünyanın krizler yumağı içinde meseleleri nasıl ele alacağımız, nereye bakacağımız, nereyi hedefleyeceğimiz konusunda tartışma imkânı bulacağımız bir zemin olabilir. O nedenle artık uzun süreden beri olduğu gibi genel seçim ile yerel seçim seçmen davranışı bakımından farklılık üretmeyecek. Çok az sayıdaki kasaba, belde ve ilçe dışında, yerel adayların oy oranlarına etkisi oldukça küçük olacak. Bir kez daha genel seçim havasında ve genel gidişatı etkileyecek bir yerel seçim süreci yaşayacağımız beklenir. Zaten “seçimi yorumlayanlar” da “yerel” sonuçlara bakarak “genel seçim olsaydı” projeksiyonları yapacak..! Hülasa yerel yönetimleri hiç kimse kaale almayacak..!
Peki seçmenden neyi, ne için seçmesi istenecek?..
*
Katılımcı demokrasinin ya da yerelden yönetimin dünyada, 1871 Paris Komünü’nden başlayarak, pek çok örneği var. Paris Komünü önemli bir örnek. Paris Komünü gerçekte büyük ölçüde bir kent konseyiydi: Aralarındaki derin görüş ayrılıklarına karşın, mahallelerden başlayan seçilmiş temsilcilerle Paris’in yaşamı üzerinde demokratik, özgürlükçü bir düzen oluşturdu. Komün Meclisi en üst karar organıydı. Meclis’in komisyonları vardı ve kararları bunlar alıyordu. Komünde polis dağıtıldı, zorunlu askerlik kaldırıldı. Din eğitimine son verildi. Memur ve işçi maaşları eşitlendi. Sanat etkinlikleri baştan düzenlendi. İfade özgürlüğünün önündeki engeller kaldırıldı. Büyük bir özgürlük ortamı yaratıldı…
Mesele özünde basittir; kent yönetimine yerel nüfusun katılımı öngörülüyor, hedefleniyor mu?.. Bu soruya verilecek cevap belirleyicidir!.. Yerel iktidar odakçıklarının birer “rant kapısı”, kirli siyasetin “finans kaynağı” mı/yoksa “katılımcı demokrasi”nin odağı mı olduğu bu cevapla anlaşılır!..
“Yerel inisiyatifler”in işlevleri hususunda bazı şeyleri Meksika’da Zapatistalar hayata geçirdiler; ve çoğunu özellikle Kürt hareketi etrafında politikayla uğraşan kesimler de telaffuz ettiler, bir kısmını da denediler. Özeti şu: Seçim-ertesi dönemde yaşam tarzımıza yönelik baskı, zor, müdahale ve taciz ve taarruzların hızla artacağı aşikâr. O halde biz de bir yandan karşı koyarken, diğer yandan da “yeni bir yaşam” kurmanın yolunu arayacağız; yeni-alternatif bir yaşam inşasını planlamalı, hedeflemeli, örgütlemeliyiz..!
Mevcut kapitalizmin temel dinamikleri arasında doğanın, emeğin ve kadının “yağması” ön plana çıkıyor. Bunun için yerel yönetimlerde, yaşadığımız yerlerde toprağın, suyun ve havanın korunması öncelikli politikamız olmak zorunda. Kapitalizmin doğayı tahribine karşı toprakları, havayı, suyu yeniden kazanmayı hedefleyen bir süreci öngörmeliyiz. Ve ötekileştirilen kadının “özgürlüğü”nü..!
“İnsanlarla bire bir ilişki içinde olmak, yaşama ve çalışma koşulları üzerinde bizzat kendilerinin söz ve karar sahibi olmaları için özerk halk örgütlenmelerine gidebilmek, merkezî ve hiyerarşik-bürokratik yönetim dışında, hatta ona karşıt alternatif, katılımcı ve adem-i merkeziyetçi yolları açmak için yerel yönetimler son derece önemlidir. Yerel yönetimlerde bu yolda etkin olabilmek için de her beş yılda bir iki ay seçim meydanlarında koşuşturmak değil, iki seçim arasındaki yıllarda örgütlenme ve siyasi çalışmayı aralıksız sürdürüp ileri mevziler elde etmeye elverir düzeye çıkarmak gerekir.” (“28 Mart seçimleri”, Kızılcık, sayı 20, s. 78, Mart-Nisan 2004.)
Yalçın Yusufoğlu’nun bu konudaki yazılarını özetlemeyi sürdürecek olursak;
“Halkın özerk kurumları”nı yaratma çabalarının yerel yönetimlerde etkin olabilmenin çok ötesinde, çok daha uzun vadeli bir konsept olduğu, siyasal çalışmaların yanı sıra sosyal, ekonomik, demokratik kültürel nitelikli toplum kurumlarının yaratılması ve/veya güçlendirilmesi uğraşı olduğu bilinçlere çıkarılmalıdır. Tüm yurt sathında her düzeyde oluşturulması, demokratik işleyiş ve işlerliğe kavuşturulmaları, geniş yığınları birleştirecek bu özerk kurumlar eliyle halkın toplumdaki tüm alanlara ağırlık koymasını sağlayacak doğrultuda davranması, toplumu değiştirme ve dönüştürme hedefinin vazgeçilmez gerekliliğidir. Üretim, yerleşim, eğitim birimlerinin ve sokağın, yani yığınların özerk, demokratik, çoğulcu, katılımcı kurumlarını yaratma süreci, özünde siyasi karakterli bir süreçtir.
Ancak −lâf aramızda− Kürtlerin belki de görmek istemediği, “demokratik özerkliğin” her şeyden evvel bir siyasi karakter taşıdığı, siyasi “örgütlenme” işi olduğu ve yerel yönetimlerin işi olmadığı gerçeğidir. “Belediyecilik” üzerinden inşa edilemeyeceğidir. “AKP karşıtlığı”na indirgenemeyeceğidir...
*
Yerel seçimlere genel seçim havasında, söylemleriyle ve seçmen dürtüleriyle gidişin ülkenin gidişatına etkisi bakımından özellikle iktidarın yapmak isteyecekleri ve yapabilecekleri açısından etkisi olacak.
Çünkü seçmenin neredeyse üçte ikisi gidişattan rahatsız, yarıdan fazlası siyaset marifetiyle meselelerin çözümünden umutsuz, herkes kabuğuna, kozasına çekilmiş durumda ama kimliğinden ve güvenlik arayışından beslenen oy tercihlerinden de vazgeçmiş değil henüz…
“Ana akım” siyasi aktörler bocalamaya, seçmenden ve hayattan kopmaya devam ettikçe tepkisel seçmen, daha sert söylemlerle gündeme gelen partilere yöneliyor…
Ama vahim olan, artık acılarına bağımlı hale gelmiş, düzen tarafından terbiye edilmiş kitleler bundan kurtulunabileceğini umut etmeyi bile tabu olarak görüyor. Asıl sorun bu..!
Henüz daha Cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde yaşananların sonucunda cereyan eden hezimetin tam olarak atlatıldığı söylenemez… Yılların yorduğu bu kitle her manada inanç kaybı yaşamakta. Büyük bir kısmı sandığa gitmeme eğiliminde.
‘Demokrasi’ komedisinin “sandığa” sıkıştırılmasını reddetmenin yollarından biri oy kullanmamaktır. Doğru. Ancak belirli şartlarda..! O “şartlar”, en genelinde, emekçi sınıfların siyasi iktidarı devralmalarının “olgunlaştığı” hallerdir… ki hegemonik sınıflar “o şartların” imkân dahiline girmesini… gerçekleşmesini… geciktirmek, oyalamak, zaman kazanmak, dağıtmak, sulandırmak, sündürmek, çürütmek için hareket edip, davranırlar… Bu yüzden “sandığı” ortaya getirirler…
Boykot her şeyden evvel bir toplumsal çözüm yolu olduğunda başvurulması gereken bir yöntemdir; bugün için somutu ise demokrasinin kazanılmasına hizmet edecekse başvurulur. “O şartlar” mevcut değilse “tersi” doğrudur. Özgürleşmek isteyen, eşitlik talep eden insanın, kendini ücret köleliğinden kurtarmak isteyen emekçi sınıfların bunu insanlığın kurtuluşu gibi genel, soylu bir amaca bağlamaktan başka hiçbir maksadı yoktur. O zaman da “demokrasi şeysi” sınıf mücadelesinin alanı, konusu olur. Salt sıradan bir “demokratik hak”kın kullanımı değil, genel bir demokrasi sorunu olur. Çünkü “ücret köleliği”nden kurtulmak için bunlara ihtiyacı var; özgürlüğünü gerçekleştirdiği an kendini de inkâr edecek! Bilinir; buna yegâne “mezûn” olan da hayatın üreticisi, temeli bir sınıf olan proletaryadır.
Ve demokratikleşme süreci bu sınıfın mücadelesine dolaysız olarak bağlıdır. Demokrasinin gerek niteliğini, gerekse de genişliğini sınıf hareketinin kazanımları belirler; bu hareketin tarihsel etkinliğine ve yetkinliğine uygun düşen bir demokrasiden söz edilebilir. “Ekmek kavgası”nda bütün diğer sosyal, sınıfsal mücadele biçimleri mündemiçtir… “Demokrasi” nosyonu ve mücadelesi de dahil…
Ve dünyada ve ülkede sınıf mücadelesi −şu bilinen, kitaplarda okuduğumuz, tarihe “doğru” bakmasını bileliberi bildiğimiz sınıf mücadelesi− sürüyor. Hem de olanca şiddetiyle. Değişen dünyada, değişen koşullarda sürüyor. Kimi alanlarda global sorunların öne çıkması, kimilerinin girift, “çözümsüz”, kördüğüm olması, sınıf mücadelesini gündem dışı kılmamış, içeriğini boşaltmamıştır; sadece mücadelenin biçimlenişinde, yönelimlerinde yeni yaklaşımları gündeme getirmiştir. Dünyada değişim olgusu ve dünyayı değiştirme pratiği bağlamında sınıf mücadelesinin içeriğine yeni veçheler ve boyutlar katmıştır. Ülkemizde de en geniş “sınıf güçlerinin” dünyayı değiştirme temel hedefiyle politikaya müdahil olma ve bunun için birlikte mücadele ve örgütlenme arayışı içinde olmaları elzem!. Ve bunun da sınıf mücadelesi pratiğine yansıtılması ve böylelikle etkin bir sosyal muhalefet hareketinin yaratılması…
Ezcümle açık yüreklilikle ve vurguyla belirtmeliyiz ki, sosyal demokrasi hiçbir zaman “umudumuz” olmadığı gibi, belli bir yolu sosyal demokrasinin sırtında geçmek gibi bir niyetimiz de yok! Hiç olmadı!.. Farklı sınıf çıkarlarını savunuyoruz..! Bu “mahallî idare”lerde de, “mahallî idare seçimleri”nde de böyle..!
Ancak ilkeli ittifaklardan, açık ve şeffaf iş ve güç birliklerinden yanayız; buna hep açık olduk…
Sosyalist ideolojinin Kemalist ideolojiye tabi kılınması ve kendi bağımsız ideolojisinden taviz vermesini hiçbir zaman kabullenmemiş, şiddetle eleştirmiştik. Şimdi de “değişen” bir şey yok!.. İdeolojik netlik ve bağımsız sınıf siyaseti bunu gerektiriyor..!
“Türk solu sınıf mücadelesinin parlamenter sistemle ve seçimle diyalektik ilişkisini giderek kavramaktadır. ‘Demokrasi körü’ olmadan bu kavrayışını her seçimde derinleştirmeyi öğrenmelidir. Sol hareketin giderek sınıf temelli devrimci bir siyasal dinamik olabilmesi, ‘yapmak’ durumuna geldiğine alanı boş bırakmaması buna bağlıdır. Seçim başlı başına bir politikadır ama ayrıca bir de ‘seçim politikası’ vardır ve seçimin kendine has özelliklerine göre oluşturulur.” (“Sol ve seçim”, Kızılcık, sayı 35, Kış 2009.)
“Yerel seçimler Türkiye’de genel olarak solu hareketlendirmez sayılır ama bu kez farklı. Mart yerel seçiminde Kürtler kendi seçimlerini yapacaklar, Türkler de. Bu nedenle Türkiye ‘Türk illeri’ ve ‘Kürt illeri’ olarak fiilen iki seçim bölgesine bölündü.” (a.g.y.)
“CHP, siyasetinin temelini değil, temel siyasetini halk yığınlarının çaresizliğine dayandırmıştır.” “Aslında yaptığı ‘açılım’larla CHP, Türk siyasal hayatında işlevini tamamlamış, fuzulî hâle gelmiş olduğunu bir kere daha kanıtlamış oluyor.” “Bu siyasetin hâlâ işlevli olabilmesi Türk sosyalist solunun durumu nedeniyledir: sosyalist sol köşeye sıkıştırılmış çaresiz halk yığınlarının önüne bir siyasal seçenek olarak çıkmayı başarıncaya kadar da işlevli olacaktır.
Sınıf siyasetini buna götürecek yol da, esas itibariyle, her seçim öncesi sosyalistler için ‘en yararlı’ seçim siyaseti arayışına yeniden çıkmak yerine, temel siyasi bir perspektif doğrultusunda her an her seçime, hazırlıklı olmayı sağlayacak bir örgütlenme ve aktif siyasi faaliyet hâlinde olmaktır.” (a.g.y.)
*
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) bağlı Mali Eylem Görev Gücü (FATF), iki yıl kadar önce “kara paranın aklanmasını ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu” gerekçesiyle Türkiye’yi gri listeye almıştı.
Hâlbuki memleketin “akut” sorunu “tasarruf açığı” dolayımıyla sermaye birikimi yetersizliği… hem de “kronik” bir vaka bu… Vaktiyle R. Zarraf’ın vuzuhat ile ifade ettiği üzere, söz konusu bu “kara paracı zevat” da bu “açığı kapatmaya” cehdediyor işte! Ne “grisi”, ne “siyahı”; gözünde hep bu var rejimin!..
Yukarıdaki sözlerin tasvir ettiği “halimiz”, sınıf bilincinin net ve oturmuş olduğu bir toplumda olsak, gülünç olabilirdi. Oysa traji-komik bile olamıyor..!
Türkiye’nin en büyük 500 şirketinin sıralandığı Fortune 500 Türkiye-2022 Araştırması yayımlandı. Buna göre şirketlerin 2022 yılı net satışları bir önceki yıla göre %149’luk rekor artışla yaklaşık 8 trilyon liraya çıkmış. Net kârlar ise yine rekor %245,5 artışla 545 milyar lirayı aşmış. Nasıl oluyor bu peki?
“Mafya yasa dışı kapitalizm, kapitalizm ise yasal mafyadır” (Dario Betancourt, Martha Garcia.)
Benzetmek gibi olmasın ama;
Reimann, Nazi Almanya’sında şirketlerin, devlet ve parti ile ilişkilerini düzenleyecek özel bölümler kurduklarını, yoksa kaynaklara, ihalelere ulaşmanın, yasaları uygulatmanın olanaksızlaştığını aktarıyor. Reimann, Nazi ekonomisinin görünen başarılarının, yağmalama, sömürü, rüşvet, komisyon ve bireysel özgürlüklerin baskılanması temeline dayandığını gösteriyor, Nazi ekonomisini Alman halkının kanını emen bir “vampir” olarak tarif ediyordu. (Günter Reimann, 1939’da Almanya gözlemlerini aktardığı “Vampir Ekonomisi” başlıklı çalışması.)
*
”İnşaat ya resûlullah!” temel mottosunun ve uygulamalarının katlanarak devam edeceği görülüyor; “rezerv alan” yasası, kentsel dönüşüm uygulamaları vb. ile depremi gösterip “mülksüzleştirme”ye, “göçe” razı etme rant-politikası fayrap sürdürülecektir. Çünkü servet/sermaye transferlerinin yanı sıra büyüme oranlarını zıplatıyor, vasıfsız işgücünün istihdamını sağlıyor… İnşaatın “teknoloji yoksunu”, “ucuz işgücü cenneti” eleştirileri ayyuka çıktığında da “yerli ve milli(!)” otomobil “yatsıya kadar” öne sürülüyor. Foyası meydana çıkınca da “Astronot Niyazi” giriyor devreye… Ama hepsinden daha ağırlıklı olarak “alet çantası”nda teknolojik bir oyuncak var; ancak “ölümcül” bir oyuncak: Damat beyin SİHA’ları..! “İnşaat sanayi” kesmediyse, “askerî sanayi kompleksi” verelim! Seçim arifesinde de yine güzel yurdumun cennet köşelerinden bir yerde bir hidro-karbon yatağı, bir fosil yakıt rezervi yahut “stratejik” bir maden cevheri veyahut nadir metal damarı “keşşaflanır”, bakarsın. Ne versen “yiyor” ahali nasıl olsa..! Eh! “bereket versin”! Hepsi biraz oy demek… hep beraber bir yekûn tutuyor...
Öne çıkan-çıkarılan militarist zihniyet-görünüm, “şekillendirdiği sivil yaşamı ‘ikincil bir konuma’ gerilettiği gibi, yurttaşlar arasında da ‘hiyerarşik bir ilişki’ geliştirir.” Ayrıca, “militarizmin ‘şiddete dayalı imgeler, düşünceler, duygular, kavrayış ve tahayyül şekilleri’ yurttaşları etkisi altına aldığında, ‘herhangi bir çatışmanın silah zoruna başvurmaksızın çözüme kavuşturulması’ düşünülemeyecektir. Şiddetin hâkim olduğu toplumsal ve politik bir düzende düşünme ve ifade biçimlerini ‘savaş, mücadele, zafer, dövüş, kan, şehitlik, mağlubiyet, kahraman, hain, ihanet, düşman’ türü kavram seti belirleyecek, medya başta olmak üzere sivil kurumlar askeri terminolojiyi (harekât planı, hedef, imha, operasyon vb.) içselleştirecek, fakat bu ilişki biçiminin beraberinde getirdiği ‘zararlar, acılar, trajik sonuçlar, yıkımlar, nefret söylemi’ görünmez kılınacaktır.” (İsmet Parlak - Erdem Kaftan, “Bir İktidar Pratiği Olarak Militarizm”, Düşünen Siyaset, sayı 32, Kasım 2016, s. 169-209.)
Peki, bütün bunlara mukabil, ana muhalefet başta, “meflûç” hale gelmiş siyasi muhalefetin bir “diyeceği” var mı? Bir “sözü”? Somut bir “seçim manifestosu”? Sade suya tirit kabilinden değil ama..!
Yoksa halkın kaderi, “halkımızı” ikide bir “aklını başına devşirip” AKP’ye/Cumhur İttifakı’na oy vermemeye çağırmakla değişmez!
Puslu havada zuhur edip milletin tepesine tüneyen bu tekfirci, karmanyolacı, “sermayeperest” takımı lâyığını bulmalıdır!..
Hem böylelikle çaresiz yığınlar, dezenformasyonlara, manipülasyonlara kapılmaz; “sahte” seraplar, “fake” hesapların iğvasına kanmaz; kafa karışıklığı, bilinç bulanıklığı yaşamaz; iktidarın dümen suyuna girmez belki… Kim bilir… Belli mi olur…
Şurada ne kaldı ki, “Mart” kapıda; bakalım bir kez daha “kapıdan baktırıp”, elde avuçta ne var ne yok “yaktıracak” mı?..
Tektaş Ağaoğlu gibi söyleyecek olursak eğer;
Memlekette yaratılıp sürdürülen “seçim” illüzyonunu dağıtacak, sosyal muhalefete siyasi muhteva ve dinamizm kazandıracak, sosyalistlerin politik sürece müdahalesinin koşullarının yaratılmasında aktif rol oynayacak, ya da −en azından− bunların gerçekleşmesi yolunda mücadeleyi başlatmayı kendine iş edinecek bir “irade”nin eksikliği bir kez daha yakıcı olarak hissediliyor. Sorunun aslı ve özü burada yatıyor.
Ama memleketin ekonomik, sosyal, siyasal ve idarî yapısının göz göre göre, fütursuzca uğratıldığı ağır, derin, kalıcı tahribata rağmen mevcut siyasi güçler dengesinde siyasi iktidarın hâlâ yerini koruyabiliyor, bildiğini okuyabiliyor olmasının sorumluluğu, kendine ‘muhalifim’ diyen her kesimin boynundadır. Öyleyken hiçbir ‘muhalif’ kesimin bunun idrakinde olduğunu gösterir elle tutulur ciddi bir emare görünmüyor. İşin asıl acı tarafı da burası..!
Muhalefeti böylesi atalet ve rehavet içinde pinekleyen, bocalayan bir memlekette ‘dünya değişirken burada hiçbir şey olmuyor, acaba niçin olmuyor?’ diye sormak bile abes değil midir?
O zaman dönüp başlıktaki soruyu soralım:
“N’olacak da olacak?..”