Bir kişi veya kurum hakkında “Ne kadar çok değişmiş…” veya “o kadar değişim geçirmiş ki…” ile başlayan bir cümle duysak zihnimizde olumlu mu, olumsuz mu bir kanaat oluşur? Muhtemelen cümlenin geri kalan bölümünde söylenenler kanaatimizin ne olacağını belirleyecektir. Bu konuda şunu söylemek yanlış olmaz; “değişim” kavramı toplumun büyük bir kesimi tarafından pek olumlu karşılanmaz; riskli bulunur, şüphe uyandırır…
“Değişim” sözcüğü “başka bir hale girme” anlamında Fransızca ve İngilizcedeki “mutation” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılır. Eğer “değişim” sözcüğü “bir şeyin özünü değil de arızi özelliklerini belirlemek veya değiştirmek” anlamında kullanılıyorsa Fransızcada bunun karşılığı “modification”dur. Türkçede değişim sözcüğünün “mübadele” veya “takas” anlamında kullanıldığını da biliyoruz.
Uzun bir süredir “değişim” sözcüğü sihirli bir kavram olarak ele alınıyor. İnsanlar bu sözcüğü kullanırken vurgu ve tonlamaya özen göstererek sözcüğün “derin” ve “mühim” anlamını karşısındakinin zihnine nakşetmeye çalışıyorlar. Ola ki bir fâni, “değişim” sözcüğü konusundaki bu hassasiyeti fark etmez, hele hele bu sözcüğün kendisi açısından çok da önemli olmadığını hissettirecek bir tavır takınırsa linç edilmeyi göze alması gerekiyor. Kendisine “değişen” dünyada yaşamak âdeta yasaklanıyor: Hakarete varan suçlamalar, yüksek sesle tarizler, azarlar, aşağılamalar…
“Değişim”e karşı olmak, günümüzde işlenebilecek en büyük günah sayılıyor. Kabul edilmesi, anlayış gösterilmesi hatta katlanılması zor bir tutum olarak muamele görüyor.
Herakleitos 2500 yıl önce: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.” dememiş miydi? Eee, o halde “değişim”e karşı olmak da nereden çıktı!..
“Değişim” sözcüğünün en yaygın kullanıldığı alanlardan birisi de politika. Bu alanda o kadar sık kullanılıyor ki, konusu politika olan herhangi bir sohbet veya makalede “değişim” sözcüğünün kullanılmadığına tanık olmak handiyse olanaksız. Politik duruşunuzun ne kadar doğru olduğunu belirtmek için ileri sürebileceğiniz en önemli argüman “değişim”. Eğer “değişim”den yana değilseniz veya bu konuda biraz isteksiz davranıyorsanız politik başarınız söz konusu bile değildir! Bu yaklaşım özellikle günlük siyasette bir tercih sorunu olmaktan çıkmış, âdeta karşı konulamaz bir zorunluluk haline gelmiştir.
Aslında biraz yakından bakıldığında hiç kimsenin, hiçbir partinin tüm bu söylenilenlere rağmen dişe dokunur bir “değişim” yaşamadığını görmek de mümkün.
Nereden çıktı bu “değişim” söylemi? Kimler, kimlerin değişmesini istiyor? Kendileri değişmediği halde birileri niçin “değişim”den yana görünme gereği duyuyorlar? Başkalarını “değişim”e karşı olmakla nasıl suçlayabiliyorlar? En önemlisi de; kimler gerçekten önemine inanıp gündeminin ilk sırasına alarak “değişim” adına bir yığın savrulma yaşayıp ne istediği ve ne söylediği belli olmayan siyasi ucubeler haline dönüşebiliyorlar?
“Değişim” sözcüğüne sihirli bir anlam yükleyenlerin temel argümanı, ezberlenmiş “Dünya değişiyor, bizim de değişmemiz gerekir.” nakaratı. Onlara göre artık dünya, eski dünya değil. Bilim ve teknoloji sayesinde her şey değişti. “Eski” kafalarla günümüz insanının ihtiyaçlarına cevap vermek imkânsız. (Bu argümanın altını doldurmak için verilebilecek örnekleri burada tekrarlayarak yazıyı uzatmak doğru olmayacağı için kısa keselim.)
Peki, günümüz dünyasında düne göre değişmeyen bir şeyler kaldı mı? Israrla değişmeyen, değişmesi birileri tarafından asla istenmeyen, değiştirilmesini talep edenlerin susturulmaya çalışıldığı bir şeyler var mı halen dünyamızda? Örneğin toplumsal sınıflar ne durumda? Patronlar, emekçiler… Zenginler, yoksullar… Ezenler, ezilenler… Sömürenler, sömürülenler… Toplumsal zenginliğin bu kesimler arasında paylaşımındaki eşitsizlik düne göre bugün ne durumda? En zenginlerle en yoksullar arasındaki gelir dağılımı makası gittikçe açılıyor mu, kapanıyor mu? Devletin egemen sınıflar ve halkla ilişkileri kıyaslandığında düne göre bugün daha mı adil? Yoksul ailelerin çocukları beslenme, eğitim, sağlık, barınma vb. temel insan haklarından daha mı fazla yararlanabiliyorlar? Toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusunda yaşanılan sorunlar düne göre daha mı azaldı? Gezegenin kâr uğruna ekolojik yıkımı durdurulabildi mi? Daha mı çok demokrasi var dünyada? Grevler, gösteriler daha mı yaygın? Ezilen ve sömürülen halklar daha mı özgür düne göre?
“Hayır, ama…” ile başlayan bütün itirazların ardındaki niyeti okumak çok önemli.
Kapitalist sistem, kendisini var edebilmek amacıyla bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri kullanarak atmış olduğu adımların “değişim” olarak kabul edilmesini bekliyor hepimizden. Sömürü ve mülkiyet ilişkilerinin özüne dokunmadan göz boyamak amacıyla yapmış olduğu değişiklikleri (modification) önemli “değişim” hamleleri olarak sunmayı çok iyi beceriyor. İstiyor ve bekliyor ki sistemin sürdürülebilmesi için başta politikacılar olmak üzere herkes bu göstermelik “değişim”lere uygun davransın, pozisyon belirlesin.
Asıl misyonu mevcut kapitalist sistemin sürdürülmesi olan politik hareketlerin bu “değişim” hamlelerine ilgi duymaları, ona göre pozisyon belirlemeleri eşyanın doğasına uygun. Onlar, sistemin bünyesinde tahribat yapmayan ve sistemin yeniden tahkim edilmesini sağlayan her türlü hamleyi “değişim” olarak değerlendirerek yüceltebiliyor. Tek ölçütleri bu “değişim” hamlesinin sistem içerisinde gerçekleşmesi ve sistemin bekasına katkıda bulunması.
Kapitalist sisteme karşı olan (sol/sosyalist) hareketlerin “değişim” anlayışı ise üretici güçlerin gelişmesine uygun olarak gerçekleştirilen ve mevcut sistemi aşan sosyal ve politik hamleleri içerir. Daha açık bir söyleyişle kapitalizmin yıkılması, mülkiyetin sosyalleştirilmesi ve bu yolla sömürünün ve sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Yani “değişim” devrim ve sosyalizmi hedefler. İnsanlığa eşitlik ve özgürlük vaat eder.
Günümüz dünyasında “değişim” sözcüğüne yüklenilen anlama bakıldığında sol/sosyalist hareketten talep edilenin yukarıda tanımlanan “değişim” iddiasından vazgeçmesi, “kendisini yenilemesi, başka bir hale girmesi” (mutation) kısaca “çağa ayak uydurması”dır. Devir değişmiştir, dünya değişmiştir, 19. yüzyılın anlayışıyla yeni dünyanın realitesine yanıt verilemez. Zaten Sovyetler Birliği’nin yıkılması da bu durumun en önemli kanıtıdır vb. Sistemin sürdürülmesi çabalarına katkı vermek amacıyla bu söylemi allayıp pullayarak gündemde tutmak isteyenlere söylenecek bir şey yok. Burada asıl sorun sol/sosyalist hareket içerisinde olduğunu iddia ederek bu vahşi propagandanın borazanlığını yapanların tutumu. Onlar, bir yandan sol/sosyalist hareketin “değişim” anlayışını terk etmesini (mutation) dillendirirken diğer yandan bu saçmalığın sol/sosyalist olmanın gereği olduğunu söyleyebilmektedirler. Bu kesim içerisinde “değişim” sözcüğünü Türkçedeki “takas” veya “mübadele” anlamında kullananlar da dikkat çekmektedir. Sol liberaller başta olmak üzere bu fâniler, Marksizm/Leninizm’le liberalizmi takas etmeyi, bu iki düşman ideolojiyi mübadele yoluyla değiştirmeyi ahlaksız bir teklif olarak gündemde tutmaya çalışmaktadırlar.
Sol/sosyalist hareket, “değişim” konusunda kendisine sunulan ahlaksız teklifleri elinin tersiyle reddederek bulundukları pozisyonda ısrar edebildiği oranda tarih sahnesinde yerini alabilecektir. Bu hareket, kapitalist sistemin aşılması, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın yaratılması dışındaki hiçbir “değişim” talebinin gerçek anlamda bir “değişim”i ifade etmeyeceğini bıkmadan, usanmadan anlatmak, bu noktadaki duyarlılığını açık ve net biçimde ortaya koymak göreviyle karşı karşıyadır.
Bulunduğu pozisyonda ısrar etmek muhafazakârlık değildir. Muhafazakârlık mevcut sistemi korumak, değiştirilmesine karşı çıkmaktır. Tam tersine sol/sosyalist hareket muhafazakâr değil, devrimcidir. Çünkü gerçek anlamda “değişim”den yanadır.
Kapitalizmi aşmayı hedeflemeyen “değişim” hamleleriyle halkın çıkarları kapsamında ilgilenmenin, gerekiyorsa bu tür politikaları desteklemenin sol/sosyalist hareketler açısından bir sakıncası olmadığını da belirtmekte yarar var. Ancak halka gerçek “değişim” hamlesinin ne olduğunu açıklamak kaydıyla.
9 Aralık 2023.