Bruegel Baba Olumun Zaferi 1562 detayMemlekette “mer’î mevzuata” göre bir anayasa mevcut mudur? Yok, değil midir? “Askıda Anayasa” devrine mi girdik; “askıda ekmek”, “askıda fatura”dan sonra?.. “Kısmen” mevcut bir anayasa olabilir mi? “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayanlar masallardır; anayasalar böyle başlamaz! “Keyfe keder” maddeleri tanımak mecburi olmamalı mıdır? Hatta görmezden gelinmesi iyi olmaz mı? Beğendiklerimizi alıp beğenmediklerimizi almasak n’olur? “Zaten paspasa çevrilmiş anayasayı herkes çiğniyor, ne var bunda?” diye mi düşünüyorlar, bilinmez!.. Anayasanın “anası ağlıyormuş”! Ne gam..!

“Hukuk devleti” ile “guguk devleti” arasındaki fark tek bir harftir, alt tarafı..! Hem ayrıca kim hukuk devleti istiyor ki..? “Hukuk” dediğin sürprizlere açık olmalıdır!.. “Öngörülebilir” olması gerekmez!..

Peru’da seçilmiş Başkan Alberto Fujimori 5 Nisan 1992’de anayasayı ve parlamentoyu “askı”ya almış diktatörlüğünü ilan etmişti. Bu uluslararası literatüre “autogolpe” (“kendine darbe”) olarak geçti.

Marx’ın “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire”i −gelip imparatorluğunu ilan eden Louis’nin amcası Napoléon örneğinde olduğu gibi− bir “autogolpe” eleştirisidir.

Bunlarsa “tutarsa ne âlâ” diyerek bir “autogolpe” mayası çalıyorlar anlaşılan, şu bulanık “bataklığa”… Tutmazsa da “yeni” anayasanın bahanesi olur; anayasa mahkemesini de “Prokrustes yatağında” budarız zihniyetiyle yürürlüğe koyuyorlar bu “Zihni Sinir proceleri”ni, yargıyı da araçsallaştırarak…

Kendinden menkul bir takım “karakuşî” hükümlerle daha fazla “kanırtmayın” bu işi; Tarihin havsalası dışına çıkarmaya çalışarak…”Hukuksuzlaştırarak” insanları da “zıvanadan” çıkarmayın!..

Asıl vahim olanı ise hegemonun tek ve nihaî karar verici olacağı “karar tekeli” ihdas etmek amaç..!

Halbuki “il Duce”, iktidara geldiği 1922’den...1926’ya dek “şıppadak” yargıyı kendisine bağlayıvermişti..! Evrensel değerlere sırt çevirerek, “millî” bir yargı ihdas edip de…

Hukuk, devlet tahakkümünün ve devlet “zor”unun meşrûiyet aracıdır. Devletin politikaları hukuk yoluyla meşrulaştırılır ve korunur. Hegemonun “de facto” uygulamaları, “de jure” haline dönüştürülür. Ve iktidarda olanın sınıfsal çıkarına hizmet eder. Dahası bir üst-yapı kurumu, sosyal bilinç formu olması hasebiyle “ekonomik temele” de hizmet etmekle mükelleftir..!

Ne ki burjuvazi için, burjuva demokrasisinin geniş yığınlara tanıdığı demokratik hak ve özgürlükler genel kural olarak hemen her zaman can sıkıcı baş ağrıları olmuştur. Burjuva demokrasisini demokrasi yapan temel demokratik hak ve özgürlükler işçilerin, emekçilerin bileğinin hakkıyla kazanılmışlardır. Bu nedenle burjuvazi, kendi icadı olan demokrasiye dahi bir bakıma zoraki katlanır. Hele ülkemizdeki tekelci burjuvazi, demokrasiye çok daha tahammülsüzdür. Demokrasinin asgarisine bile “alerjik reaksiyon” gösterir. Kısa erimde bir sosyalist iktidar perspektifi görünmüyorsa, o takdirde “marifet”, onların demokrasiye çarnaçar razı edilmelerini sağlamaktan geçer!

Böyle bir konseptin de toplumsal/siyasal zemini devlet değil, emekçi kitlelerdir, doğal olarak…

Verilmesi gereken uğraş ve verilmediği takdirde başa gelecekleri tarihten öğrenmiş olanların çabasıysa, ortak mücadelenin kotarılmasıdır! “Ortak mücadele” ise, isminden de anlaşılacağı üzere mücadelede “paydaşlar”ın, müttefiklerin olduğu bir eylemdir.

Daha önce de vurgulanmıştı: Bu topraklarda demokrasi gelişememiştir!

Osmanlı feodal topluluğunun çözülüp dağılması ve topluluk içindeki millîyetlerin bağımsız ulusal devletler olarak ayrılıp organize olmaları, şüphesiz belirgin bir kapitalistleşmeden ve bunun üzerinde temellenen ulusal bilinçlenmeden kaynaklanıyordu.

Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin yönetimine ise damgasını vuran Osmanlı zabitânı nedeniyle “Hareket”, daha başında, “halkçı”, “ilerici” motiflerden ve “burjuva demokratik” nitelikten yoksun olarak organize oluyor ve bu, savaşın kazanılmasından sonraki durumu da belirliyordu. Kurulan Cumhuriyet’in mutlak şefleri, Türk burjuvazisi namına ve artık onun bir “unsuru” olarak bu askerî kadrolardı; ve dolayısıyla bu Cumhuriyet ”otokratik” bir burjuva diktatörlüğü olarak doğmuş bulunuyordu... İçiçe geçip kaynaşmış Türk ve Kürt egemenlerinin gerici tahakkümünü temsil eden erken Cumhuriyet iktidarı, kısa sürede topyekûn emekçi sınıf hareketleri ve Kürt ulusallığı üzerinde yoğun bir baskı kurmakta zorluk çekmedi...

Türkiye temel sorunlarını tartışırken zorunlu olarak mevcut devlet yapısını tartışmaktadır, aslında...

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, kurulduğundan bu yana tek bir siyaseti olmuştur: Toplumu burjuva çıkarlar temelinde modernleştirmek, yani çalışan halkın alın terini iç ve dış kapitalistler için sermayeye dönüştürmek.

Cumhuriyet, Osmanlı’nın özellikle devlet örgütlenmesi alanında devamlılık sağlayan siyasi ve idari anlayışlarına da sahiptir. Daha doğru ifade edecek olursak Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki’nin gerek siyasal anlayış ve gerekse de kadro olarak devamıdır!

Ziya Paşa’nın Tanzimat dönemi yazarlarından ve devlet adamlarından olduğu bilinir. “Paşalığı” devlet umuru görmüş olduğundan Padişah seniyyesiyle verilen bir sivil ünvandır. Devletten emekli olup da köşesine çekildiği günlerde devlet nedir, somutta kimlerden müteşekkildir, “mülkiye sınıfı”, devlet işlerinin zorluğu, liyakât gerekirliği vb. gibi tartışmalar alevlenmiş; Ziya Paşa da bu konuda fikrini bir mısra ile belirtme gereği duymuş;

“Asiyab-ı devleti bir hâr da olsa çevirir”
(asiyab: çark, dolap… hâr: eşek…
Bostan kuyularından su çekmeye yarayan düzenektir dolap. “Dolap beygiri” örn.)

Şair Eşref ise cevabı yapıştırmakta gecikmemiş;

Çevirir ama ebesinin örekesine çevirir” …

Tekelci burjuvazi (ve siyasi temsilcileri), ülkemizde hep despot ve demokrasi düşmanı olagelmiştir! Kayda değer bir serbest rekabetçi dönem yaşamadıkları için “demokrasi nosyonu” edinememiş, böylesi bir süreçten geçmediklerinden ötürü “demokrasi geleneği”ne sahip olamamışlardır. Ve zaten şimdi de demokrasiden hiçbir “çıkarları” bulunmamaktadır! “Çıkmazları” ise bir hayli fazladır!..

Anti-demokratik sınıfsal güçlerin “çıkmazları”nın, özellikle de iktisadi “boğuntu”larının büyümesi ve seçim döneminde gözlenen kitlelerin yükselen “demokrasi” özlem ve taleplerinin gericilerde yarattığı endişe ve korkuyla, yeni anti-demokratik baskı tedbirleri peşinde oldukları, toplumun “ilerici”, ”modern” dinamiklerini ezip sindirmek maksadı güttükleri gözleniyor. Bu tutumları, elbette “çözümsüzlükleri”nin itirafı!..

Tekelcilerin “çıkmazları”, “çözümsüzlükleri”, “çaresizlikleri” nesnel bir çözümsüzlüktür; küresel kapitalist sistemden, onun neo-liberal politikalarının iflasından, sistemin “genel krizi”nden, ülke özelinde fena toslamış bulunan ekonomiden, “yönetemez” raddeye gelmiş olmalarından ve nihayet objektif sınıf mücadelelerinden kaynaklanmaktadır! Emekçi sınıflar ve emek yanlısı güçlerin “çözümsüzlüğü” ise özneldir! Örgütsüzlükten, “dağınıklık”tan, bilinç düzeyi düşüklüğünden, demokrasi mücadelesi geleneğinin nispeten yetersizliği ve cılızlığından ve özellikle seçimler ertesinde yaygınlaştığı gözlenen, “tükenmişlik sendromu” ,“terk edilmişlik duygusu”, bedbinlik nedeniyledir, varolan “umarsızlık”!.. Ve belirtildiği gibi sübjektif bir amildir; giderilmesi elimizdedir!..

* Sık sorulan sorulardan bir diğeri de; “Ne zaman?” sorusudur… “Bekleyecek zaman varsa” eğer, bu sorunun bir anlamı vardır!

Parlamentoyu işlevsizleştiriyor, yürütmeyi, kapitalist ekonominin yönetimini, kaynak dağıtma süreçlerini, lider-parti-hareket ‘bir’liğinin iradesine tabi kılıyor… yargıyı ve kolluk güçlerini, mülkî ve idari kadroları bu ‘bir’liğin yandaşlarıyla dolduruyor… basını ele geçirip eleştirileri susturuyor. Bu reel-politiker, millî çıkarcı, hikmet-i devletçi, otoriter, statükocu çizgi global kapitalizmin hüküm sürdüğü yeryüzünün pek çok köşesinde egemen şimdi… Günümüzde kapitalist demokrasinin sınırları, −artık burjuva sınıfının bütünü için bile demokrasi değil− bir avuç tekelci ‘magnatus’ hegemona, (yüzde 1’e) kadar daralmıştır… ‘haklar ve özgürlükler’ ekonomik temellerinden, sınıfsal zeminlerinden koparılarak genel seçimlere indirgenmiş; ‘sandığa’ hapsedilmiştir! ‘Demokrasi’den değil, ‘plütokrasi’den bahsetmek gerekiyor, artık! Bu ‘malî ve sınaî’ tekelci sermayedarlar, finans-kapitalistler zümresi egemenlik rekabeti, nüfuz bölgeleri çekişmesi, stratejik ve jeopolitik kontrol, hammadde ve pazar arayışı, enerji kaynaklarını denetleme, ticaret yollarına hükmetme, millî güvenlik ve ideolojik hegemonya, milletin ve devletin yüksek çıkarları ya da ‘bekası’ gibi ilkel gerekçeler vd. yayılmacı saikler, emperyal emeller için yürütülen ilkel bir mücadele şeklinden,  güç ve şiddet kullanma biçiminden başka bir şey olmayan savaşlar çıkarıyor. Bu pratik, kültürü ırkçı, dinci, millîyetçi, şoven, faşizan, eril, maşist ve homofobik bir ideolojiyle, liderlik kültüyle yeniden şekillendirerek ilerlerken ‘demokrasi’ giderek yok oluyor…(*)

Bu sırada, tüm bu olan-bitenleri, “gericilik” gibi bulanık bir kavramla tarif etme eğilimi, devlet, rejim, siyasi hareket, sınıfsal temel gibi yapısal özelliklerin −en azından− görülmesini ve uygun mücadele biçimlerinin geliştirilmesini de geciktiriyor..!

* Lâf Cumhuriyet’ten açılmışken sürdürelim...

Res publica, bir Latince kelime; anlamı “kamuya ait” demektir. Roma’dan beri ise “Cumhuriyet” anlamıyla kullanılmaktadır. Türkçeye ise Arapça “cumhur” kelimesinden geçmiştir. “Cumhur” toplu halde bulunan halk demektir. “Cumhurî” ise, cumhura, yani “millete, halka mahsus” demektir.

* Demokrasi ise bugünkü anlaşılan konseptiyle bir devlet şekli değil, bu devletin bir takım standartlara uygun yönetilmesidir…

Devlet yönetiminin “veraset” yoluyla işbaşına gelmesi dışındaki her seçenek cumhuriyettir; Devlet başkanının seçimle yahut zor kullanarak işbaşına gelmesinin bir önemi yoktur. Yönetme fonksiyonu “tek adama” da verilse bir “heyete” de fark etmez. Böylelikle bu tanım, bir cumhuriyetin de mutlak veya despotik olabileceğini kabul etmektedir. Dolayısıyla cumhuriyetin tanımlanmasında mutlakiyet, despotizm, demokratiklik gibi unsurlar, bir tanım unsuru olarak kullanılamaz. Bunlar, monarşinin de cumhuriyetin de özelliği olabilir. Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur.

Devlet biçiminin cumhuriyet veya monarşi olmasını yönetim kaynağının, meşrûiyetinin dayanağı belirliyor; “yeryüzü” mü, “semavât” mi?.. Genellikle de cumhuriyette devlet iktidarının tayini “genel oy”a dayalı “seçimle” işbaşına gelmiş yönetimler şeklinde olur. Şart değildir ama… Bizdeki adlandırmayla “millî irade”, meşruiyet devşirmenin bir “maymuncuğu” işlevini haizdir…

Millî irade ise, millî iradenin ihlâli ile “uyum” içersine sokulmuş ve uyum içersinde olmayı “öğrenmiş”tir zaten! Ve giderek “millî iradenin ihlâli”, anayasa dibacelerine, okul kitaplarına yazıldığı üzere, millî iradenin ta kendisi oluvermiştir! Buradan da anlıyoruz ki “mili irade”nin de, onun “ihlâli”nin de tek sahibi tekelci burjuvazidir! “Yazı” da onlarındır; “tura” da!?

Bu durum aynı zamanda, siyasal iktidarın kaynağının aslında millî irade değil de, millî iradenin ihlâli olduğunu göstermiyor mu?.. Millî irade’ye nasıl bir içerik yüklendiği; “egemenliğin”, milletin hangi kesimlerinin “kayıtsız şartsız” elinde olduğu, ayan beyan şimdi bir daha ortaya çıkıyor!.. Hem zaten millî irade, “güzel havalar”ın ürünüdür; havalar “bozulunca”, o da bozulur haliyle..!

Tekelci “burjuvazimiz”in parlamenter demokrasiyle yıldızı hiçbir zaman barışmadı. Ağızlarından düşürmedikleri “millî irade”, hep laftan ibaret kaldı. “Parlamentonun üstünlüğü” −“egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”− ve iktidarın “serbest” seçimlerle belirlenmesi prensipleri de öyle… Hep ayaklar altında çiğnendi. “Millî irade”, hiçbir durumda tekelci burjuva siyasi iktidarların kaynaklandığı “ana eksen” ve buradan hareketle temel işleyiş mekanizması olmadı. Hem zaten “millî irade”nin özünü, içeriğini onlar tayin eder. Onların “sınıfsal çıkarları” tarafından belirlenme ve tüm topluma dayatılma fonksiyonundan ibarettir; bu “mahut” irade!..

Ama asıl varılması gereken hüküm, son 150 yıl göz önüne alındığında, burjuvazinin “millî irade” hususunda “treni kaçırdığı”dır!.. Gayrısı laf-ü güzaftır; demagoji, mugalata ve popülizmden ibarettir!.. Bu fasılalarla uygulanabilmiş, toplamı bir-kaç yılı geçmeyen çabaları saymazsak, son 150 yıl “millî irade ihlalleri” tarihidir!

* “her şey devlet içinde, hiçbir şey devlet dışında değil”

Demokrasi ise bir devlet şeklinden ziyade bir rejimin adı olmak lazım gelir... bir devletin adının cumhuriyet olması ve başında veraset yoluyla iktidara gelmiş bir devlet başkanının bulunmaması, o devletin demokratik bir yönetim sistemine sahip olduğunu göstermez.

Demokrasi arkaik Yunancada bir terim. Demos ahali, sıradan halk, “yurttaş”lar topluluğu vb. gibi anlamları olan bir sözcük, kratos ise yönetim, iktidar olma vb. gibi mânâları ihtiva ediyor. Peki kadîm Yunan ile alâkası nedir diye baktığımızdaysa, ilk Atina’da uygulanan ve sonraları diğer şehir devletlerindeki doğrudan “yönetim biçimi” uygulama örneklerini teşkil etmesindendir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan “demokrasi”nin nötr bir terim olmadığı, bir sınıf karakteri taşıdığı anlaşılmaktadır zaten. Niteleyen bir sınıf var!.. “Köleci Atina”da da, sosyalist toplumda da…

Demokrasi memlekete ne için lâzımdır? Demokrasi denildiğinde, en genelinde ve “özünde”, “ruhunda” özgürlükler akla gelir, evvelemirde… Bir avuç asalak dışında, toplumun en geniş katmanlarının, emekçi yığınların hak ve özgürlüklerinin sağlanması akla gelir. Demokrasiden asıl yararlanacak olanlar onlardır, çünkü…

Öncelikle de bireysel özgürlükler akla gelir; devlet karşısında başta anayasa ve kanunlarca korunmaya alınmış olması gereken… özgürlük, en başta “bireysel özgürlük”tür; hemen daima... İnsanın bireysel özgürlüğü de, daima toplumsal koşullara bağlıdır; bu koşullar bireysel özgürlüğün çerçevesini ve somut içeriğini belirler. Böylece özgürlük kavramı toplumsal bir kategori olarak, bireysel özgürlük sorununu da kapsar. Özgürlük aynı zamanda tarihsel bir kategoridir; mutlak bir özgürlük yoktur…

Bireysel özgürlükler “primer”dir; ancak ne var ki toplumlar “anakronik” bir gelişim çizgisi izlemezler. Günümüz toplumu sınıflı toplumdur. Doğal şartların yanı sıra, “özgürlük problematiği” sosyo-ekonomik koşullarca belirlenir ve sınıfsal bir “temel”e oturur. Dolayısıyla “bireysel özgürlük”lerin yanı sıra, bireysel özgürlüklerden ziyade “ezilen” sınıfların, ulusların, millîyet ve azınlık etnisitelerin, mezhep, din vb. toplulukların, “ezilen” cinslerin ve farklı cinsel yönelimlerin “grupsal özgürlükler”i ön plana çıkar, artık!.. Günümüz toplumunun sınıflı toplum olması ve egemen sınıfın toplumun geri kalanını tahakküm altında tuttuğu göz önüne alındığında “grupsal özgürlükler” için mücadelenin ön plana çıkması demektir bu..! Bu hak ve özgürlüklerin kazanılmasıyla da demokrasinin sınırları genişlemiş olur. Buraya kadar anlattıklarımızdan demokrasinin “sınıfsal” bir niteliğinin olduğu ortaya çıkmış oluyor. Siyasi iktidarda bulunan sınıf için “demokrasi”..! Toplumun geri kalan sınıf ve tabakaları içinse “diktatörlük”!..

Hülasa “demokrasi” tarihsel olarak başlangıcından itibaren daima “sınıf” karakteri taşıyagelmiştir. Sınıflar ortadan kalktığında “demokrasi” de kalkacaktır.

“demokrasi” kimin umurunda..?

Avrupa'da burjuvazinin başlangıçtaki mücadelesi feodaliteye karşıydı. Köylüyü topraktan kurtarıp, serbest (endüstriyel) işgücü elde etmek için önce onu feodalin boyunduruğundan özgürleştirmek gerekiyordu. Aydınlanmacıların insan ve yurttaş haklarının savunmasının yükselen burjuvazi açısından önemi buydu.

* ”Aslolan özgürlüğün, herkes için özgürlüğün kavgasını vermek ve her an vermektir. O kavgayı yarına ertelemek ya da göğe havale etmek bugünü, bugünün açlığını, sefaletini, cehaletini, umutsuzluğunu ve umarsızlığını yarına taşımaktır. Eşitsizliğe teslim olmaktır. Eşitsizliğe itiraz ve isyan her yönüyle ve her veçhesiyle bir özgürlük sorunudur.”

“Ne ki eşitsizlikten habire yakınmayla ve eşitlik için kavga verilerek eşitlik kazanılamaz.”

“(…)bu kadar eşitsizliğe nasıl dayanılır, nasıl razı olunur? Temel olgu eşitsizlik değil, tahakkümdür. Eşitsizlik sonuçtur. Onu yaratan da, sürdüren de tahakkümdür. Açıkçası, sınıf tahakkümü; devleti bir tahakküm aracı yapan olgudur.Bu noktada kesin tavrınızı belirlemeden, yani insanın insanla ilişkisinde zoru ve zora teslimiyeti dışlamadan insanlar arasında eşitsizlik sorununun köküne inemezsiniz.

Devletin tahakküm aracı olarak işlevi salt tahakkümle, eşitsizliği olumlayan ideolojik koşullanma olmadan yürümez, bu doğrudur. Ama ideoloji de tahakküm olmadan bir işe yaramaz ve üstelik ideolojiyi sürekli besleyen etkenlerin en başında tahakküm gelir.” (“Tektaş Ağaoğlu hakkında”, aktaran Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, 20 Ocak 2018.)

“Tahakküm”den söz etmek için bir kişinin ya da grubun başka bir kişiye müdahale etme kapasitesine sahip olması yeterli..! Bu müdahalelerin fiilen gerçekleşmesi gerekmez. Tahakküm, bir kişi ya da grubun −bu bahiste devletin− kendi tercihlerini kontrolü altındaki kişi ya da grubun tercihleri yerine geçirmesi. Bunu keyfi bir biçimde yapabilmesidir.

O halde soralım; “’Cumhuriyet’ denilen şey soyut bir heyula mıdır? Somut içeriği yok mudur?” (T. Ağaoğlu, “Türkiye ve laiklik”, Kızılcık, sayı 16, Mart-Nisan 2003.)

* Tektaş Ağaoğlu’nun deyişiyle;

“[Bu] cumhuriyeti artısıyla eksisiyle kutsayanlar, açık yüreklilikle, ‘Bu uğurda, evet, haksızlık da gerekliydi,’ demeye hazır olmalıdırlar.’Haksızlık’ soyut bir ahlaki yakıştırma ya da hüküm değil, haksızlığa uğrayanlar için olduğu kadar ondan yararlananlar için de somut olgudur. Haksızlık oldukça ve sürdükçe edinilen servetler ve yitirilen hayatlar söz konusudur. Buradan bakınca, … cumhuriyetin yurtdaşlarının vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılma ‘ilke’sinden hiç şaşmamış olmasının nereden kaynaklandığı, neye yaradığı, o ilkeden her sapmanın niçin ve ne için –laiklik tartışmalarında hep ileri sürüldüğü gibi– ‘tehlike’ yarattığı daha iyi anlaşılır. ‘Tehlike’ karşısında meydanı boş bırakmama anlayışı ve pratiği ile belli ellerde ve o ellerde sermaye birikimine elverişli ortam ve koșulların sağlanması arasında çok sıkı bağlar var.” (a.g.e.)

“… (aydınlanma, ilerleme, kalkınma, büyük ülke, güçlü devlet olma, vb...) uğruna egemenlik sisteminin somut tecellisini salt adı “cumhuriyet”tir diye kutsamak, en azından yargılamaktan kaçınmak, ‘O koşullarda bu kadar!’ diyerek mazur görmek mi gerekiyor? Reel cumhuriyeti görmezden gelip sanal cumhuriyetle oyalanmak mı gerekiyor?

Özetle, TC’de sınıf iktidarının ‘despotik devlet’ uygulamaları olmadan altından kalkılamayacak ciddi toplumsal/siyasal muhalefet potansiyeli üretmesi çok doğaldı. Laiklik üzerine vurgu iktidar mekanizmasının ana dişlilerinden biri olarak işlev görmüştür. Laik Cumhuriyet’te kapitalist toplum mühendisliğinin temelleri ve sonuçları enine boyuna sorgulanmaksızın bu ülkenin ne kriz halleri, ne demokrasi/özgürlük davası, ne de… meşrûiyet ve ‘siyasi irade’ sorunu doğru anlaşılabilir.” (a.g.e.)

“Cumhuriyetin kuruluşundan yüz yıl sonra yeniden en başa, 10. Yıl Marşı’na dönmekten başka çare göremiyorsa, o cumhuriyetin ne işe yaramış olduğunu bugün o ‘çaresizlik’ten kendilerine ve birilerine özel misyon çıkaranlara sormak gerekmez mi?” (a.g.e.) O süreçte, “toplumsal zenginlik” biteviye eşitsiz bölüşülmüşse ve halen bölüşülüyorsa bunun hesabı, şartları “belirleyen egemenlik sisteminden, onun siyasal ve toplumsal tecellisinden pekâlâ sorulur. Sorulmasın mı?” (a.g.e.)

Ülkede sayısız yasak” vardır ve yenileri de yağmur gibi yağmaktadır! Bu yasaklar olduğu için de demokrasi yoktur!..

Yaşanmakta olan bu “en büyük kriz” nedir? TC devletinin iç ve dış borçlarının ödenmesi sorununun kuru istatistik tablolarında sergilenen çözümsüzlüğü ya da üretimin finansmanının çıkmaza saplanmış olması mı, yoksa gelir dağılımındaki adaletsizliğin, yoksulluğun, hayat pahalılığının… her tür sorunun çözümünü bugünkü düzen yerinde kaldıkça imkânsız kılan bir raddeye varmış olması mı?

Totaliter iktidarlar, görünürdeki bir siyasi oluşum, tek bir siyasi figürün “iktidarı” değildir. Ardındaki güç tekelci sermayenin, işlerinin “sarpa sarması”yla gündeme gelmiş olan, hâkimiyet biçimidir!..

Ülkeyi kimin yöneteceği “genel oy”la, “seçimle” belirlenir; ama ülkeye egemen olanlar “seçim”le belirlenmez! Onlar ekonomik güçleri dolayısıyla, üretim araçlarının sahibi oldukları için egemendirler! Ve “belirlenen” değil de “belirleyen” konumundadırlar! Siyasi iktidarın “kim” olacağına, büyük ölçüde, çoğu kez onlar karar verirler. “Seçim sonuçları”nda da, kitle iletişim araçlarının ve hâkim ideolojik araçların sahipleri olarak, manipülasyonlarla, dezenformasyonlarla, empozasyonlarla dolaylı biçimde “tayin edici” olurlar. En azından çok “ilgili”, çok ”etkili”dirler! “Güdümleme ustası”dırlar..!

Daha önce vurgulanmıştı: Bu topraklarda demokrasi gelişememiştir! Tufeyli, asalak bir avuç tekelci burjuvazinin hükümranlığının söz konusu olduğu toplumlarda, iç ve dış çıkar çevrelerinin demokrasiden bir “çıkarı” var mıdır? Olabilir mi? Ne çıkarı olabilir? Sadece demokrasiyi ortadan kaldırmak: Tek alış-verişi demokrasiyle; bu!.. Çıkarı burada..!

Sınıf mücadeleleri zemininde var olagelen ve değişen dünyanın, değişen “ölümcül şartları”nda büsbütün kronikleşmiş sorunlarını, krizlerini “çözemeyecek”lerini bilmeyen kaldı mı? En azından, en “can alıcı” sorunları halkın sırtına yükleyip, tekelcilerin bir parça “nefeslenmesi”ni sağlamak gerek! O halde, sınıf mücadelesini zorla, zorbalıkla bastırırsın; olur, biter (mi?)!..

Lâkin “küçük” bir sorun var; sınıf mücadelelerini “cici rejimleri” üretmiyor ki, yine onlar son versin!..

Velâkin sınıf-güçlerimiz açısından da zorluklar mevcut: Bugünün dünyasında geçmişten farklı olarak devletler halkların siyaset yapma olanaklarını alabildiğine kapatarak, manipüle ederek ve kapitalist neo-liberal yaşam biçimini dayatarak adeta yeryüzünün bütününü bir hapishaneye dönüştürdüler.

Ve şurası çok açık ki çok vahim bir memleket ahvalini tasvir ediyor şu son “hukuktanımaz olay da…

Hâkimin “hakem”e ihtiyacı yoktur!.. Hakeme muhtaç olan da “hâkim” değildir!..

cui bono?” (**)

Bir kez daha yineleyelim: “Demokrasi demokratlarla kazanılır!”…

Görev; yığınların malı olan bir “mücadele birliği”ni, yine yığınların “katkısı”yla realize etmek!..

Çünkü demokrasi  yığınların “işi”dir!

Son sözü, daima kitleler söyler!..

Tarihin, tozlu arşiv belgelerinde sararıp solmadığı, yaşayan ve bellekle ilgili bir “bilinç” olduğudur, bilince çıkarılması gereken… Bugün bizimle olan ve bizimle ilgili bir konudur; “bugün” tarafından koşullandırılır… Tarihin aslında “bugün” olduğu bilinciyle, üretim birimlerinde, sokaklarda, meydanlarda “mücadele geleneğiyle” ete kemiğe büründüğü, hayatın bütününe dağılmış, sinmiş, özümsenmiş, içselleştirilmiş olanın bilgisiyle yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan herkesi sıkı sıkıya birbirine bağladığı bir dünya umuduyla…

(*) Ergin Yıldızoğlu’nun “Orban, ‘yeni faşizm’ ve süreç olarak faşizm” (Cumhuriyet, 7 Nisan 2022.) yazısından yararlanılmıştır.

(**) “Kimin çıkarına?”