Kime sorsan depremde devlet enkaz altında kaldı. Bazıları devleti ilk birkaç gün ortada görmeyince aramaya bile başladı.
En çok sorulan soru da “Devlet nerede?” oldu. Ara ki bulasın!
“Devlet kaybolur mu?” şeklinde absürt bir soru kimsenin aklına düşmedi. Böyle de soru mu olurmuş! Bütün haşmetiyle her an yanı başımızda duyumsadığımız koca devletin yitip gitmesi akla ziyan bir durum.
Ne olduysa oldu, depremin ilk birkaç gününde devlet görünmez oldu. Yıkılan binaların enkazı altında yükselen feryatları duyacak mesafede değildi devlet. Depremin yerle bir ettiği binalardan şans eseri sağ çıkabilmiş insanlar da devleti uzun bir süre göremediler oralarda.
Kimisi bu durumu devletin afetlere hazırlıksız yakalanmasına bağladı, kimisi yöneticilerin beceriksizliğine, liyakatsiz olmalarına. Kimileri de felaketin büyüklüğüne. Öyle ya bu şiddette bir deprem yüz yılda bir ancak görünürdü. Hiçbir devletin gücü bu felaketle baş etmeye yetmezdi. Yıkım çok büyüktü, geniş bir alanı etkilemişti. Depremin etkilediği alan birçok Avrupa ülkesinin yüzölçümünden daha büyüktü hem de zorlu kış günlerinde.
Öyle veya böyle devlet ilk günlerde ortada görünmedi ve insanlar enkaz altında kaldılar, soğuktan dondular, göz göre göre can verdiler. On binlerce insan öldü. Yüz bin kadarı yaralı, milyonlarcası evsiz, barksız ortada. Durum vahim…
Deprem bu coğrafyanın birlikte yaşamak zorunda olduğu bir doğa olayı. Hep yaşandı ve yine yaşanacak. Hem bu coğrafyada bulunup hem de depremi yaşamamak imkânsız. Onun için insanımız çok deneyimli bu konuda. Bir insan ömrüne en az üç büyük deprem felaketi sığar bu coğrafyada.
Geçmişte yaşananları anımsayanlar o zamanın teknik olanaksızlıklarına (haberleşme, ulaşım, teçhizat, yetişkin eleman, ekonomik güç vb.) bakarak bugün yaşananlara hayıflanıyor ve iktidar sahiplerine öfkeleniyorlar. “O zaman hiç olmazsa TSK vardı, askerler alana çıkar bir şeyler yaparlardı. Kızılay çadır kurar, sıcak çorba kaynatırdı depremzedelere, şimdi onlar da yok ortalarda” diye yakınıyorlar.
Özet olarak herkes “Devlet nerede?” diye soruyor. Devleti ortalarda göremeyince de “Devlet enkazın altında kaldı.” diyerek tepkisini dile getiriyor.
Devlet gerçekten yok muydu Maraş’ta, Adıyaman’da, Hatay’da, diğer deprem bölgelerinde. Siz de mi devletin oralara ancak birkaç gün sonra ulaşabildiğini düşünüyorsunuz?
İnanın devlet hep oradaydı. Birkaç gün görünmez oldu, gözden kayboldu o kadar. Üstüne alınmadığı işlere burnunu sokmadı. Tetikteydi. Ne zaman ortaya çıkması gerektiğini çok iyi biliyor, en uygun zamanı bekliyordu. Enerjisini önemli görevleri(!) için saklıyor, asıl işine bakıyordu.
Son yarım yüzyıldan bu yana tüm dünyada devlet üzerine yapılan tartışmalar, biçilen roller, devletin böylesi durumlarda nasıl davranması gerektiğini biçimlendirmişti. Yeni(!) TC devleti de bu deneyimlerle yapılandırılmış neyi yapması veya yapmaması gerektiğini iyice öğrenmişti.
Neoliberalizm devletin küçülmesini, ekonomik hayatı ve buna bağlı olarak sosyal ve kültürel yaşamı piyasanın kendi kurallarına bırakmasını istiyordu. Devlet, piyasanın ihtiyaçlarına uygun bir ortam hazırlamakla görevlendirilmişti. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kamuya ait üretim araçları sermayedarlara yok pahasına peşkeş çekildi. Kamu hizmetleri hızla kalitesizleştirilerek özel sektörün sağlık, eğitim gibi alanlara yatırım yapması teşvik edildi. Silahlı Kuvvetlerin kalkınmaya katkı, toplumsal dayanışma, sağlık vb. destek hizmetleri lağvedildi. Böylece sadece güvenlikle ilgili görevleri yerine getirecek şekilde yeniden yapılandırıldı. Kızılay, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu vb. sosyal destek kuruluşları iğdiş edilerek ya kapatıldı ya da işlevsiz hale getirildi.
“Devlet nerede?” diye feryat edenler en çok da TSK’yı ve Kızılay’ı alanda görmedikleri için bu soruyu soruyorlar. Haklılar da. Onların bildiği devletin ordusu, Kızılay’ı vardı. Ne yazık ki durum hiç de onların sandıkları gibi değildi. Depremden etkilenenlere yardım eden bir ordusu ya da Kızılay’ı olmayan bir devlet de olabiliyor işte. Devlet artık kendisini bu tür gereksiz(!) hizmetlerden sorumlu görmüyor. Tıpkı kaliteli eğitimden, sağlıktan, adalet hizmetinden sorumlu görmediği gibi…
“Devlet enkazın altında kaldı.” diyenler, hele deprem bölgesindeki bir bankanın kasası soyulmaya kalkılsa, bu bölgede bir fabrika, çalışanlar tarafından işgal edilse, deprem bölgesindeki herhangi bir köyde geçici bir süre milis kuvvetleriyle halkın güvenliği sağlanmaya çalışılsa, adaleti sağlamak amacıyla geçici bir halk mahkemesi kurulsa o zaman devletin nerede olduğunu yaşayarak göreceklerdi. Elbistan’da yardım koordinasyonuna kayyım atanması, birçok noktada deprem bölgesine giden yardım TIR’larına güvenlik güçleri tarafından el konulması, güvenlik güçlerinin “devleti aciz gösteriyorsunuz” diye bir grup TKP’liyi gözaltına alması, yakınları enkaz altında bulunan bir yurttaşın “devlet yok! Buraya kimse gelmedi!” diye bağırması üzerine karakola ifadeye çağrılması, sosyal medyaya engel konulması, gazetecilerin ve gönüllülerin çalışmalarına çeşitli bahanelerle engel olunması bile devletin ne kadar enkaz altında olmadığını göstermeye yeter. Önümüzdeki dönemde devletin nerede olup olmadığını yıkılan binaların hasar tespit çalışmaları, molozlarının kaldırılması; yerlerine yeni binaların yapılması için “arsa” haline getirilmesi ve açılacak inşaat ihaleleri sırasında hep beraber göreceğiz.
Enkaz altında olan devlet değil, siyasi iktidar tarafından sayıdan fazla bir şey ifade etmeyen on binlerce insandır. Devlet yöneticilerinin koro halinde dillendirdikleri gibi devlet dimdik ayaktadır, görevinin başındadır. Sorun devletin asli görevinin ne olduğunu doğru anlayamamış olan kişilerde.
Devlet kendisine biçilen sorumluluğu eksiksiz yerine getirmektedir. O, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenlemekle meşguldür. İnsan yaşamını öne çıkaran değil rant çetelerini gözeden yasalar, imar düzenlemeleri hazırlamıştır ve bu görevine şevkle devam edeceğinden kuşkumuz yoktur. Bilim insanları veya sivil inisiyatiflerle kendi misyonuna uygun bulduğu her alanda da iş birliği yapmaya hazırdır. D. Bahçeli’nin dediği gibi: “devleti acz içerisinde göstermek kimsenin haddi ve hakkı değildir!”
Kapitalizm, her zaman vahşi bir sömürü ile yaşar. Yarattığı vahşetin derecesi, sömürülenlerin mücadelesi sayesinde azaltılsa bile kapitalizm yıkılmadıkça bu vahşet yok edilemez. Dünyada kapitalizm, son yarım yüzyılda yarattığı vahşetin derecesini günden güne artırmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Liverpool ve Londra sokaklarında görülen manzaralar, farklı renk ve figürlerle yeniden zuhur etmek üzeredir. Bu manzaraların öncelikle Türkiye sokaklarında görülmeyeceğini kimse iddia edemez.
Depremden sonra sık sık karşılaştığımız “Dayanışma yaşatır!” sloganı hepimizi heyecanlandırıyor.
Galiba şöyle haykırmalıyız: KAPİTALİZM ÖLDÜRÜR, DAYANIŞMA YAŞATIR!