Munch EveDonenİsciler 1913 15 detayHer 17 Nisan’da olduğu gibi bugün de sosyal medya paylaşımlarında öne çıkan konu Köy Enstitüleri. Tabii ki methiyeler… Sanırsınız ki dünyadaki −en azından ülkemizdeki− kötü gidişatı kökünden değiştirebilecek çok büyük bir buluş Köy Enstitüleri. Öyle bir buluş ki eşi, benzeri yok! Böylesi bir abartmanın −çarpıtma demeye dilim varmıyor− o kadar çok alıcısı var ki, insan “Vay be! Ne büyük bir fırsatı tepmişiz de haberimiz yok.” diyesi geliyor. Hepi topu on altı bin köy çocuğunun ilkokuldan sonra beş yıllık bir eğitimle köye geri gönderildiği bir uygulamadan söz ediyoruz. Günümüzde iki buçuk milyon lise mezunu gencin üniversite sınavına girdiği bir ülke ölçeğinde bu rakamın ne kadar çelimsiz kaldığını düşünmeden edemiyor insan. Böyle söyleyerek Köy Enstitülerini küçümsemek değil kastım. Sadece sayıların çeşitli büyüklükleri ölçmedeki maharetinden yararlanmak isteği…(Köy Enstitüleri tartışmalarına "Bir katkı" için bkz. Kızılcık, sayı 41, Bahar 2011.)

Bu durum beni öfkelendiriyor. Hem de bir Köy Enstitülü babanın çocuğu olarak. Köy Enstitülülerin yapmış olduğu binalarda öğretmenlik eğitimi alıp yaşama başlamış birisi olarak. Köy Enstitüleri hakkında yazılmış yapıtların büyük bir çoğunluğunu okumuş, incelemiş, meraklı bir düzen muhalifi olarak. Doğup büyüdüğü kasaba itibarıyla (Trabzon-Beşikdüzü) çocukluğunda onlarca Köy Enstitüsü mezunu tanımış, onlarla yakın ilişkiler kurmuş, öğrenimi süresince birçok Köy Enstitülü öğretmenin tedrisatından geçmiş biri olarak…

Çok şey beni öfkelendiriyor, elimde değil. Yaşadığım, gözlemlediğim birçok şey bende yok sayılmışlık hissi uyandırıyor. Birilerinin aklımızla alay edercesine gerçekleri olduğundan farklı göstermelerini kabul edemiyorum. Sorun belki de bende. Belki de yeteri kadar toleranslı davranmayı başaramadığım için böyle oluyor. İlerleyen yaşımın gerektirdiği olgunluğa ulaşamadığımdandır belki de. Hiç farkında olmadığım türlü nedenleri de olabilir öfkelerimin…

Öfkeleniyorum.

İktidar mensuplarının gözümüzün içine baka baka yalan söylemeleri, koca bir toplumu aptal yerine koymaları beni çok öfkelendiriyor.

Hem ömrünü sınıf mücadelesine adayıp hem de sıradan bir olayı bile değerlendirirken TV ekranındaki “her şeyi bilen” medya borazanlarının söylediklerini referans alma gafletini gösterenlere çok kızıyorum.

Ülkede yaşanan bütün sorunları “Kemalist devlet” veya “AKP devleti”ne bağlayarak kolay düşünme yolunu seçen “solcu/sosyalist” geçinenler beni çok kızdırıyor.

Kürt sorunu hiç yokmuş gibi davranan komünistlere de memleketteki tüm sorunları Kürt sorununun çözümüne bağlayanlara da kızmamak elimde değil.

Tüm toplumsal sorunları “demokrasi” üzerinden açıklamaya çalışanlar da “laiklik” konusundaki hassasiyetini her şeyin önüne koyanlar da öfkemden nasibini alıyorlar.

Demokratik devleti, hükümet sistemi üzerinden tanımlayıp “güçlendirilmiş parlamenter sistem” sayesinde demokrasiye kavuşulacağını vazedenlere de anlayış göstermekte zorlanıyorum.

Kapitalist emperyalist sistemin dünya sathındaki hegemonya kurma çabalarını yok sayarak savaşları herhangi bir ülke yöneticisinin (Putin) kişisel hırsları ile açıklamaya çalışan ve bu konuda tüm medya organlarında sürdürülmekte olan çirkin propagandaya teslim olanlar beni çıldırtıyor.

İktidara geldiğinde İngiltere’deki faiz lobilerinden “daha ucuz” borç para bulmaktan başka bir şey vaat etmeyen muhalefetin, iktidarı “faiz lobilerinin adamı” olarak suçlaması da öfkelenme nedenlerimden birisidir. Hele hele sol/sosyalist kesimlerin mevcut muhalefetin de ipliğini pazara çıkarmaktan imtina ettiğini gördüğümde zıvanadan çıkıyorum.

“İktidar yandaşı” kanallara çıkarılan “her şeyi bilen”ler de “muhalefet yandaşı” kanallara çıkarılanlar da öfkemi kabartıyor. En çok da her akşam saatlerce aynı şeyleri seyrederek, dinledikleriyle yurt ve dünya olaylarını yorumlamaya çalışanlar beni çileden çıkarıyor.

Endüstriyel futbolun hangi pislikleri bünyesinde taşıdığını bile bile taraftarı olduğum −bir zaaf olarak değerlendirilebilir− Trabzonspor’un çok iyi futbol oynadığını söyleyen koca koca “spor otoriteleri” de beni aşırı ölçüde öfkelendiriyor. (Hepsini seyretmesem de seyretme fırsatı bulduğum maçların çoğunluğunda rezil bir futbol oynadığını gözlerimle görmesem ben de iyi oynadıklarına inanacağım.)

Daha nelere kızıyorum, nelere…

Böyle geçimsiz, uyumsuz, mutsuz bir insanım ben. Her şey canımı sıkıyor. Profesyonel yardım alayım desem, psikiyatrlara, psikolojik danışmanlara hepsinden çok kızıyorum. Oradan bir fayda gelmez diye düşünüyorum.

Bildiğim bir şey var ve o beni avutuyor. Yalnız değilim. Sayılarının çok olduğunu tahmin ettiğim öfkeli, burnundan soluyan insanlar var bu toplumda, hatta dünyada.

Ben niye böyleyim? Biz niçin bu kadar öfkeliyiz?

Bu dünya bize göre değil galiba. Hayır, dünya değil de içinde yaşadığımız koşullar. Kapitalizmin, sınıflı toplumun yarattığı koşullar. Eşit ve özgür bir dünya yaratılamamış olması. Çok istediğimiz halde sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kuramamış olmamız. Çok bedel ödendiği halde yenilmemiz bizi bu hale getirdi sanırım.

Varsın olsun. Öfkemi seviyorum. Öfkesi olmayanlar düşünsün.

Dünyayı öfke kurtaracak!

17 Nisan 2022.