Kollwitz Ueberlebenden 1922* Vicdan doğuştan “verili”, “tanrı vergisi”, içgüdüsel değildir; öznel bir duyguya indirgenemeyecek, kişinin ruh halleriyle, algılamalarıyla açıklanamayacak denli karmaşık, çok yönlü bir mefhum. Toplumsal (maşerî ya da kamu vicdanı) olanla bireysel olanın fazlasıyla iç içe geçtiği bir kavram.

* Farklı mülkiyet biçimleri ve sosyal varlık koşulları üzerinde ayrı ve özel olarak şekillenmiş duygulardan, imgelerden, düşünce tarzlarından ve hayata ilişkin görüşlerden oluşan bir “üstyapı” şekillenir; sosyal bilincin formlarını da içerir.

* Vicdan bilindiği üzere bir sosyal bilinç formudur. Sosyal varlık tarafından belirlenir. Bir üst-yapı kurumu olan vicdan ekonomik temele hizmet ettiği için ve hizmet ettiği sürece bu niteliğini korur.

Ama ne var ki ekonomik temel −ya da daha geniş kapsamıyla “sosyal varlık”− ile sosyal bilinç arasında otomatik bir süreç işlerliği, otomatik ürün verme yoktur.

* Hiçbir ekonomik sistem ebediyen varolamayacağına göre, hâkim ideoloji de sürgit egemenliğini koruyamaz. Bir sınıf tarih alanından çekilmeye başladığı zaman, görüşleri, çıkarlarını dile getirdiği ideolojik fikirleri, üzerine bina ettiği teorileri de ve nihayet zamanla sosyal bilinç biçimleri de etkisini kaybetmeye mahkûmdur.

Eski üretim ilişkilerinin çözülmesiyle birlikte, bu temel üzerinde biçimlenmiş fikirler (sosyal bilinç formları), önce “demode” ve “tutucu”, nihayetindeyse “yersiz” ve saçma hale gelir..!

Toplumsal bilinç alanında bu olgu kendini, egemen fikirlerle egemen kurumların “engel” olduklarının ortaya çıkmasıyla belli eder; diğer bir deyişle “demode”, baskıcı, adaletsiz ve yanlış olduklarının anlaşılmasında ifade eder; yeni fikirler “neşvü nema” bulur.

Belirli bir ekonomik temelin ürünleri olan sosyal bilincin formları, egemen fikirler ve hâsılı tüm üstyapı kurumları,  değişikliğe uğramış bulunan eski ekonomik yapının kendisinden daha “kutsal”, değişmez ve değiştirilemez olarak kabul edilemezler! Eşyanın tabiatına aykırı olur bu..!

Diğer taraftan her sosyo-ekonomik formasyonun üst-yapıda “vicdan bekçileri” ve ekonomik temeli konsolide etme işlevi yükümlenmiş, yüzeysel “eleştirilerle” toplumun −tabiri caizse− “gazını alan”, saray soytarısı kılıklıları mutlaka vardır; sistemin “sigortası” misyonunu ifa eden, “supap” fonksiyonu üstlenmiş olanlar yani…

* İnsan bilincinin ve davranışlarının “itici gücü”, gereksinimdir. Yani insanın dış dünyaya bağımlılığıdır. Yaşam faaliyeti için nesnel dünyadan öznel talepleridir insanın; kendi varlığını ve gelişmesini sürdürebilmek için gerekli olan temel nesnelere ve şartlara duyduğu ihtiyaçtır.

Bu bilinçli olma hali, insanların davranışlarını denetlemelerini ve eylemlerinin sorumluluğunu taşımalarını gerektiren toplumsal yaşam tarzının etkisi altında olur.

Bilinç yalnızca tek tek bireyler düzeyinde varolmaz. Bilimsel buluşlarda, sanat yapıtlarında, hukuk ve ahlâk normlarında… vb. nesneleşir ve bireyler-üstü bir varlığa bürünür. Toplumsal bilincin bütün bu dışavurma biçimleri kişisel, bireysel bilincin oluşmasının zorunlu bir şartıdır. Her insanın bilinci, içinde yaşadığı toplumsal çevrenin bilgilerini, kanaatlerini, inançlarını ve değerlerini kendine maleder.

İnsan sosyal bir varlıktır. Tarihî olarak oluşmuş bulunan düşünce kuralları, hukuk ve ahlâk normları, estetik beğenileri insanın davranışları ve düşüncelerini yoğurarak, onu belirli bir yaşam tarzının, belirli bir kültür düzeyinin ve anlayışının temsilcisi yapar. İnsanın zihinsel yetenekleri ve özellikleri, toplumsal yaşam sürecinde oluşur ve özgül sosyal koşullar tarafından belirlenir. İnsanın kendinin bilincine varması bile, her zaman diğer insanlarla olan sosyal ilişkileriyle şartlanmıştır.

Ürettiğimiz şey bir hayat tarzıdır. Bu tarz her şeyden evvel bir ekonomik temel ve bu temelden kaynaklanan, bu temelle birlikte varolan çeşitli sosyal bilinç formlarının bütünü (icmali) olarak oluşmaktadır…

Toplumsal maddi üretim spesifik tarihi biçimi içinde kavranmazsa, ona tekabül eden manevi üretim’deki özgül yanı ve birbirleri üzerindeki karşılıklı etkiyi anlamak imkânsız hale gelir.

* İnsanlar daima topluluk halinde, diğer insanlarla ilişki içinde, sosyal ilişkilerin bir bileşkesi, bir         “muhassala”sı olarak varolagelmişlerdir. İnsanın manevi oluşumunu, geçmişten günümüze uzanan ve bugünü de kapsayan bir birikim olarak düşünmek gerekir. Gerçekten de insanlık biriktire biriktire, süze süze, eleyerek ve damıtarak yol almaktadır.

Kazanılmış olan geçmiş uygarlıkların meyveleri korunmuş ve geleceğe devrolmuştur. İnsanlığın tarih boyunca biriktiregeldiği ya da damıttığı, süzdüğü değer yargıları, düşünce ürünleri, felsefe, din, hukuk, ahlak vb. gibi sosyal bilinç biçimlerine −ve bu arada vicdana− , geleneklere, göreneklere, törelere ve sayısız sanat eserine yansıdı. Büyük medeniyetler, benzersiz kültürler yaratıldı. Akabinde çöküşler geldi. Fakat insanlık, sınıflar öncesi toplumlardan kalma “adalet”, “dayanışma”, “yardımlaşma”, “özveri”, “doğruluk”, “mertlik”, “dostluk”, “vefa” vb. gibi birtakım “soylu” hasletleri yaşatmayı bildi. Genel ahlâkın ve en önemlisi de “vicdan”ın bir parçası haline gelen, çok sık çiğnenseler de, en azından karşı çıkılamayan, insanın uğradığı bunca deformasyona rağmen bu erdemler, toplumun geniş kesimlerinde saygı uyandıran özellikler olarak kaldı.

* Toplum ahlâkı ve vicdanı üretir ve korur. Ahlâk ve vicdan tarihî ve somuttur. Soyut, değişmez, ezelî ve ebedî ve anakronik ahlâk ya da vicdan yoktur ve sınıflı toplumlarda sınıf karakteri taşır.

Toplumsal ile bireysel vicdan diyalektik bir birliktelik içinde varolur ancak. Bireysel bilinç/vicdan, bireyin hayat şartları içinde diğer bireylerle karşılıklı etkileşmesinde ve sosyal bilinci/kamu vicdanını da kapsayan sosyal çevreyle karşılıklı ilişkilerinde şekillenir. İnsan gerekli bilgiyi, kültürü, ideolojiyi, vicdanını vb. sosyal bilinçten edinir.

Sosyal bilinç, insanın günlük hayatının ve pratik faaliyetinin yürütüldüğü toplulukların, sınıfların, tabakaların ve tüm toplumun hayatındaki manevi atmosferi oluşturur. Ve insan bu atmosferi solur; onun içinde yaşar ve onu özümser… Toplumda ve toplumsal çevrede geçerli olan gelenekleri, ahlâk kurallarını vb. ve ayrıca maddi gerçeklik karşısındaki tutum ve davranışını belirleyen çeşitli kanaatleri, tavırları, görüşleri, alışkanlıklar ve beğenileri kabullenir; içselleştirir. Çünkü her birey, kendi çağındaki sosyal hayat şartlarının ürünüdür.

Ne ki bireysel vicdan ile sosyal vicdan yaş, hayat tarzı, bireyin etkinliği, ihtiyaçları, ilgi alanları, ait olduğu sınıf ve sınıf çıkarları, genel gelişim, kültür düzeyi, sosyal durumu vb. gibi pek çok unsurla dolayımlanmıştır. Ve insan sosyal bilinci özümsemede bir seçiciliğe sahiptir. Bu ise insanın bireyselliğinin dile gelişidir.

Aynı zamanda sosyal bilinç/kamu vicdanı da gelişmekte ve insanlar (bireyler) tarafından, onların bireysel bilinç/vicdanlarının etkisiyle zenginleşmektedir. Bireysel bilinç/vicdan, toplumsal bilinç/maşerî vicdanın gelişimi için bir araç işlevi görür. Bundan dolayı sosyal bilinç/vicdan somut olarak dile gelişinde, ortaya konmasında katkıda bulunan bireysel bilinç/vicdanların özel yanlarının damgasını taşır. Aralarındaki diyalektik, işte budur!..

Ayrıca bir toplumun genel koşulları, sosyal ilişkileri ve kanuniyetleri ile −daha önce değindiğimiz, tavassut ettikleri dışında− bireysel kişilik ve bu bireyin faaliyeti arasında mikro-çevre, küçük gruplar vb. şeklinde ortaya çıkan ara halkalar da mevcuttur.

Kapitalizmin “vicdan-dışı”  varlığına insan-birey açısından bakacak olursak; sosyal gelişmenin temel dinamiği olan insanların bir kısmı “belirsizlik”ten kaçış ihtiyacından ve güvenlik arayışından dolayı, ürktükleri bu “gelişme” karşısında “güvenlik” yerine geçen statükolar, alışkanlıklar, ahlâki yapılara sığınacak, değişime direneceklerdir. İşte tüm bu “direnen” yapıların temsilcisiymiş, sahibiymiş gibi davranabileceği koşulların “vicdan” biçimi onun tutucu veçhesidir. Çünkü ekonomik temele hizmetle mükellef bir üstyapı kurumudur nihayetinde… Dahası egemen sınıflar, kendi özgül çıkarlarını bir genel-geçer evrensel, toplumsal çıkar gibi göstermek, kendi ideolojilerine sınıflar-üstü insani bir anlam kazandırmak konusunda her daim, var güçleriyle çaba göstermişlerdir.

Eğer sosyal gelişim yığınların bilinçli tavrı ve örgütlü yaşamı haline gelebilmişse, sosyal bilincin biçimlerinde de bu “ilerleme”ye tekabül eden “ilerici” yan görülebilir. Ve “verili” toplum biçimi, müesses nizam kendi ekonomik temeline hizmet etmeyen “vicdan”ı, üst-yapı kurumu olmaktan dışlasa da o, tahakküm altındaki toplum kesimlerinin “sesi”  olmayı sürdürür.

Çok parçalı bir vicdan yapısı… böyle bir “ayrım”, aslında hemen her zaman fark edilmeyebilir. Ancak öyle de olsa bu, vicdanın “üç yüzlü” bir yapısı olduğu gerçeğini değiştirmezAdeta bir “üçgen prizma”ymış gibi düşünebiliriz…

Birinci yüz, sınıfsız toplumdan tevarüs etmiş insani hasletler ve bir nevi “Don Kişotluk”; ikinci yüz, mevcut ekonomik temele hizmetkârlık etmekle yükümlü köhne bir üst-yapı kurumu, “vicdan bekçiliği”, “saray soytarılığı”; ve üçüncü yüz ise toplumun egemen sınıflar dışında kalan ezici çoğunluğunun değer yargılarını taşıyan, mevcut üretim ilişkileriyle çelişen üretici güçlerin temsilcisi, dolayısıyla bir üst-yapı formu niteliğinden dışlanmış olan, gelecek toplum biçimini “kuracak” sınıfların, toplum kesimlerinin “sosyal çıkarlarını” ve ahlâkını seslendiren ilerici yüzüdür..!

İşte “barika-i hakikat” bu vicdan prizmasından geçerken hangi yüzde “kırılarak”, bireysel ve sosyal bilince nasıl yansıyacaktır? Soru bu! Sorun da…

* Hasılı işçi sınıfı sosyalistleri “vicdanlarının sesi”ni dinlerken “sınıf tavrı”nı yansıttığını bilirler..!

Böyle davranmakla −meselâ “barışı savunmak”la− naif bir filantropiden, hümanizmden ve romantik pastoral bir doğaseverlikten ziyade “vicdan sahibi” olarak “sınıf duyarlığı”nı göstermişler, ortaya koymuşlardır…

Halen sürdürülmekte olan ve insanları ve doğayı katleden −ve genişleme istidadı gösteren− bir “cinaî” fiil işleniyorsa, öncelikle ve ivedilikle onu durdurmak gerekiyor. Akan kanın durdurulmasıdır, aciliyet kesbeden... hiçbir tereddüde mahal vermeden… Aslî fail kimdir, hangi saikle bu cürmü işlemektedir, kasıt unsuru var mıdır, taammüden mi işlenmektedir, şerikler, fer’i failler var mıdır, azmettiriciler kimlerdir?.. vb. soruların cevabı, olgunun maddi temelleriyle ortaya konması, maddi gerçeğin tüm veçheleriyle açığa çıkması gibi araştırmalar, çalışmalar ise “sonra”ya bırakılabilir… Çok sonraya bırakmadan; hüküm kurar, sorumluları mahkûm ederken dayanak olmak üzere… Şimdi kanımca işçi sınıfı sosyalistlerinin yaptığı da budur. Haklı olarak doğruyu yapmaktadırlar…

Bilimsel Komünizmi kendilerine rehber edinmiş olanlar, yine bilirler ki “fikirler kitlelere mal olursa maddi bir güç haline gelir” …

Bunun birinci “mekânı” ise “sokak”tır. Geniş kitleleri seferber edebilmenin yolu ajit-prop çalışmalarını örgütlenmeyle tamamlayacak olan “pratik”tir. Yığınlar en iyi kendi hayatlarında, kendi pratiklerinde edindikleri deneyimden öğrenirler. Bıkıp-usanmaksızın, ısrarla ve inatla kitle çalışmalarına ağırlık vermekten geçiyor başarının yolu…

Bugün için daha etkin ve “sonuç alıcı” bir yol henüz keşfedilebilmiş değil, bildiğim… Eldeki “enstrüman” şimdilik bu…

* Savaşın neden bir “halk sağlığı sorunu” olduğu bir kez daha anlaşıldı. Savaşta insanlar sadece bomba ve kurşunlarla ölmüyorlar: Açlık, soğuk, barınma imkânlarından yoksunluk ve tıbbi yardıma erişemeyenler salgın ya da akut veya kronik hastalıklar yüzünden de hayatlarını kaybediyor.

Savaşın yıkıcılığına, maalesef, bir kez daha tanık oluyoruz ve barış içinde bir dünyayı hayal etmek bile gittikçe zorlaşıyor.

Ve “Viva la muerte” diyerek ölümü kutsayan Franco’yu bugün bir kez daha “lanetliyoruz” ..!

Mesele ölümse, ölmeyi göze alarak ölüme karşı duranları selamlayalım ve …her şeyi göze alarak bu savaşa karşı bir bildirge imzalayan Rus hekimlerini de saygıyla analım…

Yaşamın tam merkezine kitle halinde ölümlerin oturduğu, bu mahşerî günlerde “maşerî vicdan”,  tam da sınıfsal tavrı ifade ediyor: “Savaşa Hayır!”…

Sınıf bilinci ve vicdanı, başka insanlara karşı −başta hayatları olmak üzere− sorumluluğu ve duyarlığı içerir; kayıtsızlığı ve sevgisizliği değil!

*****

Bir husus daha var, değinmemi gerektiren. Epeyce yer tutacak olsa da, göze alacağım çaresiz;     

Laikliğin tarifi diye de rağbet bulur: ”Din ve vicdan özgürlüğü”; bir “tahammül etme”, “hoş görme” âlicenaplığı olarak takdim edilir. “Batı”nın sıkça salladığı bu bayrak, kapitalizmin ikiyüzlülüğünün, çifte standardının, yığınların dini duygularını istismarının, araçsallaştırmanın, metalaştırmanın, manipülasyonunun dik âlâsıdır!

O nedenle aslolan vicdanın dinden “özgürleşmesi”dir!..

Laiklik konusuna girmişken Tektaş Ağaoğlu’nun Kızılcık’ta da yayınlanmış yazılarına değinmemek, referans vermemek olmaz. Buraya bu konuda yazılmış çeşitli yazılarından derlenmiş geniş bir özeti alıyorum;

* On altıncı yüzyıl başında Avrupa’da Hristiyan ruhban sınıfının çürümüşlüğüne genel tepkiyi yedeğine alan güçlü bir “dinde reform” dalgası yükseldi. Reformasyon’un nesnel olarak temel işlevi (…) bütün Ortaçağ boyunca kâh alttan alta, kâh açıkça süren Kilise-Devlet çekişmesinde devlet ağırlıklı süreçleri hızlandırmaktı. (…) bu hareket, epeydir toplumda öne çıkıp gelişmekte olan yeni “mülk sahibi” burjuvazi ile yerleşik feodal çıkarlar ve kurumlar arasındaki çekişmenin de bir izdüşümüydü!..

Daha sonraları, 18. y.y’da yine Fransa’da bir ucu “tanrı tanımazlığa” dek açılan “Aydınlanma” akımı belirip hızla parladı. “Aydınlanma”nın ardında duran ve onunla birlikte daha da ivmelenen kapitalist dinamiklerin önünde yeni ufuklar açıldı. Burjuvazi 1789’da devlet yapısını parçalayarak ve Kilise’nin kitleler üzerinde süregiden nüfuzuna zorlayıcı yöntemlerle cephe alarak, siyasal iktidarı ele geçirdi. Daha sonra devrimci burjuvazi, iktidarının tahkim süreci henüz tamamlanmadan ve cumhuriyetçi Fransa Avrupa’nın hemen tüm mutlakıyetçi odaklarıyla ölüm-kalım savaşına tutuşmuşken, “Aydınlanma ile bağdaşır” yeni bir din yaratma çabası içine giriştiler. Bu “zorlama”, “resmi” din sökmedi!

Yükselen burjuvazi iktidarı ele geçirme sürecinde  Kiliseyi karşısına alırken, aynı zamanda onun “ne olduğunu”, “neye yaradığını” ve −şöyle ya da böyle− ”onsuz yapamayacağını” da görmüş oldu!.. burjuva iktidarı, dinin kendisi için de “gerekli”,”yararlı”,”hayırlı” olduğunu kavramakta gecikmedi.

Laiklik işte budur! Tarihi somut olgu olarak temel varsayımı ve referans odağı, dindir!.. İşlevi, dinin,  egemenlik sistemi adına ve yararına iş görmesine elverir “hegemonik koşulları” sağlamak ve sürdürmektir! Dinin kişinin bilinci ve vicdanı üzerinde baskı ve şartlanma aracı olarak “işlerliği”ni −“ortalığı kan götürmeden”− düzenler! (siyahlar benim)

* Toplumsal üretimin organizasyonu ve “artı-ürün”ün paylaşılması temelinde sosyal işbölümü ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin belirmesi, giderek toplumun karşıt sınıflara ayrılması, devletin ortaya çıkması, erken sınıflı toplum insanının kendini içinde bulduğu “varlık alemi”ni ve kendi benliğinin o âlemdeki yerini de belirlemiştir. Bir başka ifadeyle sosyal varlık-sosyal bilinç diyalektiği… Buradan hareketle “varlık”ın ne olduğuna dair sorulacak sorulara verilecek yanıtlar, yaşanan gerçeklikten −“mitolojik kurgu” âlemine örneğin− yansıyan bir dizi “neden” ve “nasıl” sorusunun da cevaplarını içerir. O cevaplarda “tanrısal suretler” ardında, dünyevi gerçeklikler ve onların evrimi yansır!..

Sınıflı toplumların geçmişinde devlete hep Tanrının “yeryüzündeki gölgesi” gözüyle bakıldı.

Bütün bu olgularda, sınıflı topluma geçiş evresinde ya da sonrasında sosyal organizasyonun dini inançları ve pratikleri nasıl etkilemiş, hatta yer yer belirlemiş olduğunun, geriye dönük olarak, çarpıcı ipuçları yatıyor! Sınıflı toplumda DİN-DEVLET ilişkisinin esas belirleyici dinamiği devlettir. Ve öyle olduğu öteden beri bilinir! Her yerde hazır ve nazır kadir-i mutlak “Tanrı” kavramı; her işe karışır, düzenleyici ve baskıcı, zora koşucu, cezalandırıcı ve ödüllendirici, pay dağıtıcı, korkulur bir güç olarak, “rahim”(merhamet eden) ve “kahhar”(kahreden) devlet gerçekliğinin “göğe” yansıyan suretidir. “Yeryüzündeki gölge”nin ardındaki gerçeklik gökte değil, yerdedir!..

* Ülkemizde “laiklik”, sıkça olarak, “Tanrı iradesi” yerine “halk (veya millet) iradesi”nin geçirilmesi olarak tarif edilir. Bu ifadenin kişi (birey, yurttaş) açısından, yaşanan gerçeklik somutunda kayda değer bir anlamı var mıdır? Ya da varsa, ne kadar vardır? “Laik Cumhuriyetçi”lerin “halk iradesi” denilen şeye sürekli vurgu yapmaları, esas sorunun kavram kargaşası içinde “güme gitmesi”ne yol açıyor. O “kargaşa”da, sınıf olgusu ve çelişkisinden “yalıtılmış” soyut “halk iradesi” ibaresinden doğan mistifikasyonda, sorun kolayca sözde bir “çözüm”e kavuşturulmuş oluyor…

Ve her zaman sosyal/siyasal hegemonyayı elinde tutan sınıf ve zümrelerin “iradesi”, “çıkarı” doğrultusunda tecelli ediyor; “halk iradesi”! Daima! Tıpkı “Tanrı iradesi”nin  tecelli ettiği gibi!..

Toplum hayatında temel sorun, yönetim yetkisine ilişkin “halk iradesi/Tanrı iradesi” karşıtlığında veyahut devletin “laik” olup olmamasında değil; bireyin “varlığı”nın kendisine ait olmasını sağlayacak “özgürlük” koşullarının kazanılmasında ve bunun sınıf mücadelesiyle ilişkisinde düğümlenmektedir! “O koşullar” kazanılmadığı sürece “halk iradesi”, “millet iradesi”, “genel irade”…  vb. gibi terimlerle ifade edilen −karar süreçlerini toplum ve kişi adına bağlayıcı− kavramlar, kişiye özgürlük ufku açar gibi görünse de, gerçekte “teslim alınması” ve “varlığının inkarı” pratiğinin değişken şartlarda sürüp gitmesine yol açan hegemonik meşruiyet gerekçeleri olarak işlev görür.

Laiklik bireyin özgür olabilmesinin yine de vazgeçilmez koşullarından biri değil midir? Evet; öyledir elbette! Ancak ne var ki, temel varsayımı din ve işleyişi dine “referanslı” olduğu için (“Tanrı iradesi”nin  karşıtı!) “halk iradesi” kılıfının bir yan öğesidir. Ama aynı zamanda, tıpkı “halk iradesi” gibi siyasi demokrasi bağlamında “özgürlüğe açılan” bir potansiyel taşımaktadır. Lakin sadece “potansiyel”!  O “potansiyel”, sırf var olduğu için, kendi kendine gerçeklik kazanmaz! Kendi başına, başlı başına bir değer de ifade etmez!..

Kapitalist toplumda bireyin varlık koşullarını belirleyen sadece “din/devlet” ilişkisi değildir. O ilişkinin bir ayağının da sermaye olduğu çoğu kez gözden kaçıyor! “DİN/DEVLET/SERMAYE” üçlüsü, sihirli, büyülü (lanetli olarak da okunabilir!) Teslis’tir (Hristiyan inancındaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh”tan oluşmuş “Üçlü Birlik” öğretisi)!.. “Büyü”nün bozulması için Teslis’in bozulup dağıtılması gerekir! Sermayenin sömürüsüne de, ona yataklık eden yabancılaştırıcı ve baskıcı devlet olgusuyla beraber son verecek şartların oluşturulması…

Bu olmadan salt laiklikle, dinin bilinçler ve vicdanlar üzerindeki açık ya da gizli, doğrudan veyahut “sinsi” tahakkümü son bulmaz; sınıf egemenliğinin değişen şartlarına uyum sağlayıp yeni biçimlere bürünerek sürer gider!..

Türkiye’de laik cumhuriyetçi ideoloji ve öğreti, yurttaşların vicdanını ve bilincini devletin denetimi ve güdümüne bağımlı kılmaya; devlet gücüne teslimiyeti ve itaati içselleşmiş şekliyle, dinin gölgesinde sürdürmeye baştan beri hep “teşne” oldu. Cumhuriyet’in kuruluşunu belirleyen “sınıf tabanı”, genel ve spesifik karakteri, yönelimi ve gelişme perspektifiyle bir burjuva cumhuriyeti olduğu için, bu böyle oldu.

Burjuva cumhuriyetin yurttaşlarının “vicdanını ve bilincini” devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılma “prensibi”nden hiç mi hiç şaşmamış olmasının nereden kaynaklandığı, neye yaradığı ve o prensipten sapmanın niçin ve ne için −laiklik tartışmalarında hep ileri sürüldüğü gibi− “tehlike” yarattığı, şimdi buradan bakınca daha bir “anlaşılır” olmaktadır! “Tehlike” karşısında meydanı “boş” bırakmama anlayışı ve pratiği ile belli ellerde sermaye birikimine elverişli ortam ve koşulların sağlanması arasında çok sıkı bağlar vardır!..

Laik devlet pratiği de hep o doğrultuda tecelli ediyor: Toplum için din gereklidir! O halde “halkın dini”ni (“Laiklik dinsizlik demek değildir”), halk iradesine dayalı meşruiyetin, hiç değilse, bir ögesi saymak gerekir. O nedenle din sahiplenilmeli ve üzerinde, ona atfedilen önemle mütenasip bir denetim ve güdüm uygulanmalıdır. İmparatorluk artığı bir coğrafyada çeşitli mezheplere, tarikatlara, etnik kimliklere vb. bölünmüş bir toplumda, “merkez-kaç” güçlerin önünün kesilmesiyle “ümmet”ten “ulus”a geçiş −kapitalist iç pazarın bölünmez bütünlüğü− teminat altına alınmalıdır! Kısacası din üzerinde devlet denetimi esastır. Bu anlayış, dinin “dünya işleri” arasında sayılmasından başka anlam ifade eder mi?.. “Dünya işleri”nin laik esaslar doğrultusunda düzenlemenin, “gerçek dinin bir gereği” olduğu da hep ileri sürülegelmiştir!

Ve asıl sorun, Cumhuriyetçi Laiklik, “kendine özgü yanları ve yönleri” ile, dinin dünya işine, somutta siyasete doğrudan karıştırılması, araç kılınmasıdır!

“Devlet dinden elini çekmiyor”; çünkü çekemez! Dine ihtiyacı var!  “Dünya işlerine karışmayan bir dine ihtiyaç” varmış. O ihtiyaç, nereden bakılırsa bakılsın, “dünya işleriyle ilgili”dir! Din eğitiminden, Diyanet İşleri’nin örgütlenmesine ve finansmanına kadar, siyasetle iç içedir! Diyanet’e bağlı on binlerce “devlet memuru” imam, her Cuma hutbesinde devletin üstlendiği çeşitli “dünya işleri”ne dair cemaate “telkinatta” bulunmakla görevli. Bu imamlar-vaizler din adına devlete mi çalışıyor; devlet adına dine mi hizmet ediyorlar? Zaten Diyanet de “din işleri”ni devlet adına “tedvir” ediyor; hayatta neyin doğru, neyin yanlış,neyin gerekli, neyin gereksiz vb. olduğuna dair ”fetvalar” veriyor!.. Devletin diyanet işlerini “tedvir”den elini çekmesi hiç düşünülemeyecek bir şey midir? Bunun parti programlarında bir talep olarak ileri sürülmesi neden “devletin temel nizamlarından birini değiştirmeye teşebbüs” suçu sayılıyor? Bu bile tek başına “laiklik”ten ne anlaşıldığını göstermeye yeter. Devlet bu haliyle ve bu işleyişiyle, ne olduğu ve ne olmadığı her an, her vesileyle kendince ve kendi adına belirlenecek bir dine atıfla, “dünya işleri”nin tedvir edildiği bir çeşit “modern teokrasi” değilse, nedir?..

Dini, varlığı kaale alınacak bir sosyal ve sosyolojik olgu olarak görmekle, toplumsal işleve sahip bir olgu olarak “gözetmek” ve “gözetlemek” arasında dağlar kadar fark var!