19Aralik2000 operasyonu bw19 Aralık 2000…

Rezil adlandırmayla “HAYATA DÖNÜŞ”; MGK’daki kod adıyla “TUFAN”…

Ya da “mefhumu muhalif”inden operasyon çıkarmak!

Bugün 107 hapishanedeki binlerce mahpus “tecridin ve baskıların sonlandırılması” talebiyle yüz küsûr gündür süresiz-dönüşümlü açlık grevi yapıyor. Açlık grevi 27 Kasım’da başladı. Türkiye cezaevleri siyasi mahpuslar açısından Cumhuriyetin kurulduğu günden bugüne kadar, en yoğun hak ihlallerinin yaşandığı alanlardır.

Hemen şu çağrışımı yapıyor herkeste herhalde;

* Bayrampaşa Cezaevine 19 Aralık 2000’de “Tufan” planı kapsamında düzenlenen Hayata Dönüş Operasyonu’yla ilgili davanın 42. duruşması 3 Mart 2021’de Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Mahkeme, Jandarma Genel Komutanlığı ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığından istenilen belgelerin halen iletilmediğini açıkladı.

Dönemin Jandarma Genel Komutanlığı Harekât Şube Müdürü Kubilay Aktaş, 39. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada, “kendisinin operasyon boyunca Balmumcu’daki İstanbul Bölge Komutanlığında olduğunu ve operasyonda olanlar hakkında Metris, Ümraniye ve Bayrampaşa’daki hapishanelerden faks ve teleks yoluyla sürekli bilgi akışı olduğunu söylemişti. Ayrıca, operasyonun bir sonuç raporu olduğunu bu raporun da Jandarma Genel Komutanlığına gönderildiğini anlatmıştı.

Mahkeme de ara kararında, Aktaş’ın bahsettiği faks ve teleks yoluyla iletilen bilgilerin ve sonuç raporunun hem Jandarma Genel Komutanlığına hem de İstanbul İl Jandarma Komutanlığına müzekkere yazılarak istenmesine hükmetti.

Ancak aradan aylar geçmesine rağmen belgeler mahkemeye gönderilmedi. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi, son duruşmada verdiği ara kararında tekrar müzekkere yazılarak bu belgelerin istenmesine hükmetti.

Peki, söz konusu tarihte mahpushanelerde ne olmuştu;

* 19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında aynı anda ülke çapında 20 ayrı hapishanedeki siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı bloklara operasyon düzenlendi. Operasyon sonucunda 28’i tutuklu ve 2’si asker olmak üzere toplam 30 kişi hayatını kaybetti. Yaralanan ve sakat kalanların sayısıysa yüzlerle ifade ediliyordu. Operasyona “Hayata Dönüş” ismi verildi. Asıl askerî harekât olarak kod adı, “Tufan” idi! Bu isimlendirme siyasî otorite tarafından pudralanıp “Hayata Dönüş”e dönüştürüldü! Operasyonlar gerçekleştiğinde iktidarda DSP-MHP-ANAP koalisyonu bulunuyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit operasyonu, “teröristleri kendi terörlerinden kurtarma” olarak tanımladı. 22 Aralık 2000 günü sonunda “teröristler kendi terörlerinden” devlet terörü ile kurtarıldı(!) ve F Tipi hapishanelere konuldular.

* Mahpushane mimarisi, tekelci kapitalizmin erişmiş bulunduğu tahakkümle “uyumlu” olmak zorundaydı! İnsanı “hiçleştirmesi” icap ediyordu! Bunu sağlamak üzere son noktayı koymak, direnen mahpusları “yeni ve modern” mahpushanelere nakletmek de T.C.’nin en has “modernist devlet adamı” B. Ecevit’e nasip olmuştu!..

* Resmi makamların operasyonla ilgili dile getirdikleri açıklamaların ve basında çıkan birçok haberin de yalan ve sahte olduğu ortaya çıkmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bizzat askerin öldürdüğü “tutukluların askerle çatışmaya girdiği” demecini vermiş ve bazı ölümlerin tutuklular arasındaki çatışmadan çıktığını iddiasını ortaya atmıştı. Adli Tıp uzmanlarının raporları, Bayrampaşa Cezaevi’ne yapılan operasyon hakkında “Kalaşnikofla ateş ettiler” diyen bakan Türk’ün bütün bu manipülatif demeçlerinin asılsız olduğunu ortaya koymuştu. Rapor’a göre, koğuşlardan ateş edilmemiş, öldürücü dozun üzerinde gaz bombası kullanılmıştı. Bayrampaşa Kapalı Cezaevi‘ndeki C-1 koğuşundaki kadın tutukluların güvenlik görevlilerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında öldükleri belirlendi. Adli tıp uzmanlarının raporunda, yanarak ölen kadınların giysi parçaları ve ciltlerinde yanıcı olan solvent maddelerinin bulunduğunun tespit edildiği vurgulandı. Yine Adli Tıp raporuna göre silahlı bir direniş olmamıştı. Kömüre dönmüş koğuşlarda yapılan aramalarda silaha da rastlanmamıştı. Bilirkişi raporunda ayrıca mahkûmların bulunduğu taraftan güvenlik görevlilerinin bulunduğu yöne doğru ateş açılmadığı, atışların dışarıdan içeriye doğru yapıldığı kaydedildi…

Raporda, operasyonda kullanılan bombaların etkin maddesinin 20 gramının 38 dakikada insanı öldürdüğü vurgulanarak, “C-1 koğuşunda 35 gram bomba maddesi bulundu” denildi... Tutukluların silahla birbirlerini öldürdüğü iddiası da, tutukluların uzun mesafeden açılan ateş sonrası öldüğünü belirleyen Adli Tıp raporuyla çürütülüyordu. Rapor ayrıca, kimi delillerin karartıldığını ve jandarma tutanağında yer alan verilerdeki bazı çelişkileri de ortaya çıkartmıştı.

* 19 Aralık 2000; Saat 04:00 sıralarında ülke çapındaki 20 ayrı cezaevine aynı anda müdahale başladı. Akşam saatlerinde ATV’ye konuşan Adalet Bakanı Türk, “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır.” dedi.

* Dönemin Adalet Bakanı olan bu zat kalburüstü bir üniversitenin hukuk fakültesinde profesör titriyle hocalık yapmaktaydı, son zamanlara dek...  Kanunların profesörü, tüzüklerin “hocafendisi” olmak “hukuk nosyonu” edinmiş olduğu anlamına gelmiyor ki!  “(…) Yazıklar olsun senin hukuk hocalığına, akademik titrine!” (Yalçın Yusufoğlu)

* “Hayata Dönüş” operasyonlarında; cezaevi idareleri, mülki amirler, cezaevi savcıları somut ve hukuki hiçbir işleve sahip olmadı. Operasyonlar tamamen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) eliyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından planlanıp uygulandı. Hapishane operasyonlarındaki temel hukuki tartışma olan idari görev-adli görev sorunsalı, “Hayata Dönüş” operasyonlarında çok anlamlı olmadı. Operasyonlara bu sefer, “askeri görev! damgasını vurdu. Zira operasyonlar doğrudan Genelkurmaydan yönetilip organize edildi.

* “Hayata Dönüş” devletin en üst düzeyindeki kurumları arasında tam bir mutabakatla gerçekleştirildi. Operasyonlarda Milli Güvenlik Kurulu, Hükümet ve Meclisteki muhalefet partilerinin kararı, onayı ve oluru bulunuyordu..!

*F tipi cezaevlerinin “mimar”larından olan ve Operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan ve Ali Suat Ertosun 2004 yılında AKP hükûmeti kararıyla  ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ ile taltif edilmiştir! Ayrıca terfian HSYK üyeliğine getirilmiştir.

*“Batı” mı? O esnada başka yere bakıyorlardı! Birkaç cılız ses çıkar gibi olduysa da zaten onlar da “ses kısıklığı” ile malûldüler!

* Ocak 2000; IMF ile 17. Stand-by anlaşması imzalandı. Birkaç hafta sonra Başbakan Bülent Ecevit, “Hapishaneler sorununu çözmeden geleceğe güvenle bakamayızdedi.

* Ya maazallah ölüm oruçlarında “can kayıpları” yaşanmaya başlasaydı?! Di mi ya?! Devletin “kahhâr” olduğu boşuna söylenmemiştir! Yoksa o ünlü veciz sözde ifadesini bulduğu üzere “asmayıp da beslemiştir” devlet o nankörleri, o güne değin!

* “Yargı” mı? Ne yani kolluğun, devlet gücünün “elini mi soğutsa” idi?..

* On (sayı ile 10) sene sonra açılmış bir dava var, bugün de yürüyen, daha doğrusu “yürümeyen”… ve mahkemenin bilmem kaçıncı kez yazdığı müzekkereye cevap dahi vermeyen devlet kurumları…

* Devleti “suçüstü” yapıp da tutuklatamazsınız! Delilleri “karartmasını” önleyebiliyor musunuz?..

* Devletin ne olduğunu “deneyimleyerek” öğrenmiş, en iyi bilmesi gerekenlerden S. Demirel’in ifadesiyle; “Devlet rutin dışına çıkar!” Bu ifadede “rutin dışı”na çıkmış olan devlet ne zaman “rutin içine” girer; eksik olan o! “İçi” neresidir, “dışı” neresi?  Bu takdirde “rutin” hangisidir? Ayrıca bu ifadede “derin/sığ” devlet ayrımı da yapılmıyor. Doğru olan da “ayrımsız” olandır zaten!.. Misyonları, seksiyonları, “servisleri”, “taşeronları”, “operasyonları” vardır devletin. Kimin yaptığınınsa bir önemi yoktur!

* Kabul edelim ki bir toplum mühendisliğiyle, bir rıza üretimi mümkün kılınmıştır. İnsanın vicdanının sesini dinlemesi, aklının sesini dinlemesinden çok daha kolaydır; çünkü her yanlış adımda vicdan kendisine bir mazeret yaratır. O yüzden toplumda “vicdan sahipleri”, akıl sahiplerinden her daim daha fazladır! Toplum kendi tarihinin ve “makûs talihi”nin hem kurbanı, hem failidir çünkü!

Toplumun sorumluluğu dışında mümkün olamazdı bu hal, zaten! Zaten “kamu vicdanı” hep kabuğuna çekilmiştir: Asıl kaynağına, sosyal bilinç formunun dinî referanslarına! “Normal”i de budur! Dolayımsız sınıfsallıktan, sınıf bilincinin eriştiği düzeyden temelleniyorsa eğer zaten “normatif” vicdandan değil de “parçalı” vicdandan bahsediyoruz demektir. Bu takdirde de, en azından parçanın biri, toplumsal biçimlenmenin ekonomik temeline hizmet etmeyi reddederek, üstyapı formu olmaktan çıkmış demektir…

 Demek istediğim, M. Cevdet Anday’ın mısralarında dediği gibi;

                “Bir sis çanı gibi gecenin içinde

                 Ta gün ışıyıncaya kadar

                 Vakur, metin, sade

                 Çalacaksın…”