Dünyamızda milyonlarca insan için dünya hâlâ ufuklarla sınırlı gibi… Yaratılan bütün zenginlikler belli bir azınlığın çıkarlarına göre dizayn ediliyor. Ucuz işgücü olarak görülen milyonlar için ise eğitim gereksiz görülüyor. Uyuyan insanı yönetmek daha kolay olduğu için.
Dünyanın birçok bölgesinde savaş var. Savaşın bahanesi ise ekonomik kriz… Bu ekonomik krizden kimler zarar görüyor ve bu ekonomik krizi bahane edip kimler savaşı çıkarıyor? Bu savaşların ve baskıların sonunda kimler zarar görüyor, kimler kârlı çıkıyor? Suçluyu bulmanın anahtarı bunları araştırıp öğrenmede…
Bu kapitalist-emperyalist sistem öyle bir kaos yaratıyor ki suçluyu bulmak kolay olmuyor, daha doğrusu kendi suçunu gizlemek için ortamı iyice bulandırıyor. Güçlü devletler var, ikinci derece güçlü devletler var, üçüncü derece güçlü devletler var… Güçlüler mevcut güçleriyle yetinmiyor, daha çok güçlenmek istiyorlar. Onun için de hedefleri daha fazla yayılmak… En güçlüler bütün dünyayı ele geçirmek isterken güçsüzlere kölelik dayatıyorlar. “Ben köleliği kabul etmiyorum!” dedin mi silahlar konuşuyor.
Türkiye’de 15 Temmuz operasyonunun ülkeyi idare edenlerin kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için ve aynı zamanda, hedef aldıkları kesimin mallarına el koyarak ekonomik güç kazanmak için yapıldığı uygulamalardan anlaşılıyor. Dünyada da buna benzeyen bir operasyon yaşanıyor… Kendilerinden başka güçlerin iktidarlarına son verip iktidarlarını daha da güçlendirmek isteyenler, başkalarına söz hakkı tanımak istemeyenler, dünyanın doğal kaynaklarına tek başlarına sahip olmak isteyen az sayıdaki güçlü şirket işgallerine haklı sebepler uydurmak için her türlü oyunu tezgâhlayabiliyorlar. Bugün ülkemizde Anayasa üzerine oynanan oyun da bu senaryonun bir benzeri…
Gözle gördüklerimiz,Rusya-Ukrayna, Kuzey Suriye-Türkiye, Filistin-İsrail savaş halinde, ama bu savaşın arka planında kimler var?
Kimsenin niyetini bilme gücümüz yok. İstihbaratımız yok. Tecrübemiz yok. Ama hislerimiz var, elimizde tarihin feneri var. Bütün bu savaşlar, ülkelerde tek adam iktidarı gibi, dünyada da az sayıdaki şirketin çıkarlarının ön plana çıktığı, daha fazla yayılmayı ve dünyayı istedikleri gibi evirip çevirebilmeyi hedefledikleri girişimin parçaları…
Diyebiliriz ki Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) birinci raundunun noktalanması için son çabalar…
Dünyayı köle cennetine çevirme çabaları… Önlerinde pürüz istemiyorlar. İtiraz edenleri üstüne asfalt döker gibi ezip geçiyorlar… Bunun için güçlüler ellerini kirletmiyor, yeteri kadar maşa var.
Başkasının gücü altında ezilen, kendisi de ezecek birini veya bir ülkeyi arıyor… Geniş kitleler sahada çarpışanları görüyor. Yani ateşe sokulan maşaları görüyor, maşayı tutan eli arayıp bulmadan, görülene göre değerlendirme yapıyor. Egemen güçlerin de istediği bu, kitleler aldatılıyor. Din bağları, milliyetçilik, önyargılar, karalamalar önem kazanıyor.
TSK sınır dışı hareketle bir başka ülkeyi bombalıyor, savaştan kaçıp ülkemize gelen insanlar suçlanıyor. Oysa BOP’u gerçekleştirmek için Türkiye’nin maşa olarak kullanılmasını “BOP eş başkanıyım” diyen emperyalizmin güdümündeki görevlilerin gururla kabullendiklerini biliyoruz. Güçlü medya, kitleleri egemenlerin kuyruğuna takmak için tam gaz çalışıyor.
Nihayetinde savaştan kaçan Suriyeliler ülkemizde her türlü yoksulluk içinde ucuz işgücü olarak kullanılıyor… Ülkesinde ölümden kaçan burada köleliğe razı olmak zorunda kalıyor. “Ya ölüm, ya kölelik” dayatmasından başka bir anlamı olmayan savaştan kurtulmaya çalışanlar, bazen yollarda ölüyor, kurtulanlar ise güvencesiz işlerde ölmemek için köleliğe razı oluyor. Ama dünyanın zenginleri daha fazla zenginleşiyor. Ayrıca savaşlar nedeniyle halklar birbirine karşı düşmanlaştırılıyor, savaşların devamı için potansiyel yeni güçler oluşturulmuş oluyor.
“Traktöre mazot pahalı da yatlara bedava” diye konuşuyoruz. E, anlayalım artık! Bu düzen zenginlerin düzeni, kim kendi egemen olduğu yerde haybeye para öder? Onlar kotralarda gezip eğlenirken onların eğlence parasını da zorunlu olarak biz ödeyeceğiz… Çünkü bu “terör” değil. Güçlü, kendi terörünü sıradanlaştırmış… Uzun süre uygulama sonucu onların terörü sanki ihtiyaçmış gibi kabullenilmiş ve geniş halk kitleleri bu terörün farkına varamamış…
Ezenle ezilen, yönetenle yönetilen, sömürenle sömürülen arasındaki bu derin çelişki açığa çıkarılmadan, insanın devletten daha önemli olduğu büyük çoğunluk tarafından kabul edilmeden ve insan haklarını savunmak için ciddi örgütlenmeler güçlenmeden, zenginler keyiflerini sürdürürken, yoksullar birbirini öldürmeye devam edecektir. Onlar da iktidarlarını sürdürecektir.
Ülkemizde de emperyalizmin uşakları, medyasıyla, silahıyla aç kalmamak için görev alan tetikçileriyle toplumu etkisiz hale getirmiş. Asıl terörün ve terör suçlularının üstü örtülmüş… Kabullenilmiş çaresizlik, terörü yerleştirmiş, sıradanlaştırmış… İktidarları da böylece yıllarca sürüp gidiyor…
Bugün Hamas ile İsrail arasındaki savaşa bakalım. ABD ve diğer emperyalist ülkeler açık açık İsrail’in arkasında… Hamas ise, bütün olumsuzluklarına karşın doğduğu toprakları savunan, yaşam alanlarını korumaya çalışan bir halkın yöneticisi durumunda…
HAMAS İsrail’in arkasındaki güçleri bilmez mi? Bildiği halde baş edemeyeceği güçlere karşı dünya kamuoyunun desteğini almadan böyle bir baskınla neyi hedefliyor? Sıkışan insanların pisi pisine ölmektense mücadele ederek ölmeyi kabullenmesi daha anlamlı değil mi?
Ortada bir kan davası yaratıldı. Kan davasında taraf tutulur mu? Zarar gören iki tarafta da yoksul insanlar ölüyor, yaşam alanlarından sürülmeye çalışılıyor. Ben yoksullardan yanayım ve savaş olmasın, kan davası durdurulsun istiyorum… Ama bunu kim durduracak? Savaşı başlatanlar mı? Hayır, onlar emelleri gerçekleşmeden, yani iki tarafın yoksullarını köleleştirmeden savaşı durdurmaz. Savaşı durduracak olan dünyanın bütün yoksulları, savaştan zarar görenler. Dünyanın her yerinde SAVAŞA HAYIR! diye ayaklanarak savaş durdurulabilir.
Savaşlarda insanlarla beraber emekçilerin maddeleşmiş emekleri de yok ediliyor. Emek vermeyenler için maddeleşmiş bu emeği yok etmek kolay. Çünkü öldürülen milyonlarca emekçiden geriye gene milyonlar kalacaktır, çünkü sıkıntıyı sömürücü asalak kesim değil, yine geride kalan emekçiler çekecek, bu yükü kaldırmak zorunda kalacaklardır.
C. Chaplin, bir filmde askerlere şöyle seslenir: “Beni duyma olanağı olanlara diyorum ki: Umutsuzluğa düşmeyiniz. Üzerimize çöken bela, vahşi bir iştihanın ve insanın gelişmesinden kaygılananların duydukları acıların sonucundan başka bir şey değildir.
Askerler, bu vahşi adamlara teslim olmayın… Bu adamlar sizi hor görüyor, size tutsak gözüyle bakıyor, hayatımızla oynuyorlar. Size nasıl davranacağınızı, nasıl düşüneceğinizi, nasıl duygular taşıyacağınızı emretmeye kalkıyorlar. Sizi sömüren bu adamlar size hayvan işlemi yapıyor ve sizleri yemlik gibi kullanıyor.
İnsanların hepsi ölmedikçe, özgürlük de yok olamaz, olmayacaktır.
İnsanların kini geçecek, diktatörler yok olup gideceklerdir, halktan zorla aldıkları kâr yine halkın eline geçecektir.”
Kanunları güçlüler yapıyor, tarihi güçlüler yazıyor… Devlet kutsallaştırılıyor…
Faşizmde devlet anadan babadan üstün tutulur, üstün tutuluyor…
Ölü sevicilik bütün faşist söylemlerde vardır.
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Savaşlar olmadan önce insanlar vatansız nasıl yaşamışlardı?
Önce insan vardı. Devleti kuranlar da insandı. Nice devletler yıkılıp yeniden kuruldu. Ama insan hep var oldu. Var olacak. İnsan her şeyden önce tutulmalı…
“Savaşta bir bomba atarlar, bin kişiyi öldürürler, tetikçiyi kahraman yaparlar, madalya takarlar; barışta bir kişiyi öldürürsünüz katil olursunuz, ölüme yollarlar.” İşte devletleri eline geçiren egemenlerin yaptıkları bu. Kendi ellerinde olan devleti kutsallaştırıp, insanları değersizleştirmek. Sonra insanı bir alet gibi, kazma kürek gibi kullanmak…
Yani savaşı çıkaran asıl teröristler terörist sayılmaz ama bu teröre karşı savunma hareketine geçen yoksullar, terörist ilan edilir. Bu kutsallaştırdıkları devlet adına yapılır.
Tarihi eli kanlı köpekler yazarsa, katiller elbette bilinmez… Kayıplar kayıp olarak geçer tarihe…
Savaşlar sırasında veya savaşlardan sonra “insani yardım” adı altında kazançlarının bir kısmını sadaka olarak gönderirler. Sanki savaşı çıkaran, öldüren, yaralayan onlar değilmiş gibi, yardımsever postuna bürünürler. Oysa yardım eden o emperyalist güçler değildir, tam tersine o yardımlar tepkileri söndürmek için serpilen bir avuç sudur… Kendilerini haklı göstermek, insancıl olduklarını kabul ettirip, kafa karıştırmak, muhalefet arasında kararsızlık yaratmak içindir.
Ölen askerlerin yakınlarına askerî okullarda, ölen işçilerin çocuklarına işe alınırken öncelik verilmesi vs. öldürdüklerinin üstünü örtmek için geride kalan yetimlerin örtü olarak kullanılmasıdır…
Grev yapan işçilere karşı polisin acımasız davranışı, grevde polis tarafından öldürülen bir işçinin çocuğunu ilgili resmî makamların yetiştirme yurduna almak için “devlet kimsesiz çocuklara bakmakla görevlidir” ara yazısıyla gösterdikleri gayret, çaresizlerden suçlarını gizleyip masum pozuna bürünmek içindir. Devletin kutsallığı bu nedenle kullanılır.
Savaşta korkak insanlar yargılanmaz, sadece diz üstü çöktürülüp ensesine bir kurşun sıkılır… Bu da onların bir “insanlık” örneği… Son savaşlarda da görüyoruz ki, cephede askerler değil, atılan bombalarla en çok çocuklar ve siviller ölüyor… Onların insanlıkları bu kadar işte…
Bütün suç yine dünyanın “aydın” bilinen kesiminde. Olaylara sınıfsal açıdan bakılmayınca, gerçekler aydınlığa kavuşmuyor. Yok Siyonizm, yok Müslümanlık; olaylar milliyetçilik üzerinden değerlendiriliyor. Sömüren ve sömürülen arasındaki çelişkiler görmezden geliniyor. Bir labirentin ortasında dolaşıp duruluyor… Dünya satranç tahtası, karşılıklı iki oyuncu, kaleler, atlar, piyonlar…
Bir şey anlayamıyor satrancı bilmeyenler…