Aydoğan Gezer tüm TSİP’lilerin ağabeyiydi. Mütevazı ve çalışkan kişiliğiyle tüm teşkilatı dolaşır, sendikacılıktan kaynaklanan örgütleme yeteneğini partide hayata geçirirdi. Teşkilatta uğramadığı yer, tanımadığı kişi yok dense yeridir. Hemen herkesle bir anısı vardır.
Ben 1976’da İstanbul’a geldiğimde yakın ilişki içerisinde çalışmaya başladık. Bir süre sonra da ağabey kardeş olarak epey yakınlaştık. O yıllarda henüz evlenmemişti, benim gibi bekârlarla zaman zaman takılır, sohbet ortamında birlikte kurduğumuz Ev-Kal-Der’in başkanlığını yürütürdü. Evde Kalanlar Derneğinin amacı kendini feshetmekti. Nitekim daha sonra Veli Gürcan, o da evlenince Abdülselam Suvakçı derneğin başkanlığını yürüttü. Gergin günlerin sıkıntısını üzerimizden atmamıza vesile olan sohbet ortamımızın samimiyeti içerisinde oluşan bir konuydu.
Siyasi ortamın her geçen gün artan tedirginliği sürerken bir gün Tepebaşı’ndaki genel merkez binamıza bir saldırı gerçekleştirildi. Dönemin en azılı katillerinden bir grup, katliam yapmak niyetiyle daire kapısına kadar geldiğinde tesadüfen Aydoğan Gezer’le karşılaşmış ve ateş ederek karnından ağır bir şekilde yaralanmasına neden olmuşlardı. Yaşanan itiş kakış sırasında saldırganların silahı dağılmış ve kaçmak durumunda kalmışlardı.
Yıllar sonra gazetelerde bu saldırıyı gerçekleştirenlerin isimleri yayınlandı. Parti Genel Merkezi büyük bir tehlike atlatmıştı. Daha sonra Parti genel merkez binası İstanbul Merkez Komutanlığına bağlı askeri birliğin nöbet listesinde yer almaya başladı, binanın girişinde her zaman iki inzibat askeri nöbet tutuyordu.
Aydoğan ağabey bu saldırıdan sonra bir süre hastanede tedavi gördü, daha sonra da rehabilitasyon sürecini evinde devam ettirdi. Anadoluhisarı’nda ailesinin mütevazı bir evi vardı, orada kalmaya başladılar. Her gün onlarca kişinin öldüğü bir ortamda ağır yaralı olarak kurtulabilmiş olması sevindiriciydi, bununla teselli buluyorduk. Ama Aydoğan Ağabey saldırıdan çok etkilenmişti, tedirgindi.
|
1977 yılında Ekim Devrimi’nin 60. yılı nedeniyle SBKP’ye bir kutlama mektubu göndermiştik. Bu nedenle önce ağır ceza mahkemesinde, daha sonra da askeri mahkemede yargılandık. Bu resim 18 Eylül 1978 tarihli Kitle gazetesinin 227. sayısında yer alıyor. Ayaktakiler (soldan) Cemal Özden, Abbas Özay. Oturanlar; Ahmet Kaçmaz, Aydoğan Gezer, Bülend Tuna, Ali Kar. |
12 Eylül sonrasında ilk yurtdışına gidenler arasındaydı. Frankfurt civarına yerleşmişti. Ben 1984 sonunda yurt dışına gittiğimde diğer merkez yöneticisi arkadaşlarla birlikte Ruhr bölgesinde kaldım. Birkaç kere kendisiyle telefonla görüştüm. Parti merkezine karşı sebebini anlayamadığımız bir tepki içerisindeydi. Kaçmaz’la birlikte bir kez Frankfurt’ta evine uğramış ve samimi bir ortamda sohbet etmiştik. Kaçmaz da ben de kendisine partinin ağabeyi olduğunu, sözünü, diyeceğini öncelikle ve çekinmeden bize söyleyebileceğini belirttik, gönlünü aldık. Daha sonra, sanıyorum 1987 yılı olmalı, daha sık telefon görüşmeleri yapıyorduk, davetimizi kırmadı, Rasime ve Evren’le birlikte ziyaretimize geldi. Bizde sadece bir gün kalabildiler, herkes Aydoğan Ağabeyimizi ağırlamak, hasret gidermek istiyordu. Birlikte geçirdiğimiz günlerden iyi izlenimlerle ayrıldıklarını hatırlıyorum.
Bir süre sonra biz Türkiye’ye dönme sürecine girdik. Gezer ailesi daha yerleşik bir düzen kurmuşlardı. İleriki yıllarda yazışmalarımız, Türkiye’ye gezmeye gelince görüşmelerimiz devam etti.
12 Eylül öncesinin zor ortamında yaşadıklarımız, sonrasındaki kaçaklık ve göçmenlik yılları her birimizi farklı etkiledi. İnsanların ruhsal yaşamları üzerine gelip geçici, bazen de kalıcı örseleyici etkiler bıraktı. Aydoğan ağabey de bu ortamın içinde kendine düşen payı aldı, yaralandı, yoruldu, etkilendi.
Yazdıklarındaki samimi ifadelerini aktarmak, kendisini anarken bu mektupları da paylaşmak istedim.
Fotoğraf: Mehmet Durmuş ve Aydoğan Gezer.




Küçük Evren büyümüş, radyolarda program yapar olmuştu. Aydoğan Ağabey, mektubuyla birlikte yukarıdaki kupürleri iletti. En son 6-7 yaşlarında görmüştük.
Mektubuna cevabımla birlikte yazılarımı derlediğim bir kitabımı kendisine gönderdim. Mektubumu ve cevabını aşağıda aktarıyorum.
5 Ekim 2008, Pazar
Sevgili Aydoğan,
Gönderdiğin mektubu alalı çok olmasına rağmen ancak cevap yazıyorum, kusura bakma. Birkaç kere bendeki telefon numaralarını aradım, ancak düşüremedim. Aşağıya kontrol amacıyla yazıyorum, yanlışsa veya değişmişse bana yenisini verirsin.
Bugün bayram tatilinin son günü, yarın işbaşı yapacağız. Biz bir yere gitmedik, evde dinlendik sayılır, Rüksan biraz nezle oldu, oğlan Söke’ye gitti, büyüklerin ellerinden öpmeye. Bu sene üniversiteye başlıyor, uluslararası ticaret ve işletme bölümünde okuyacak. Gördüğün gibi anne baba mesleğini seçmedi, kendi tercihini yaptı.
Yıllar sonra küçük Evren’in resmini görmek ne güzel, tanıdık herkese gösterdim. Ne kadar büyümüş, çok güzel olmuş. Kendisine başarılar diliyorum, umarım sevdiği şeyleri yaparak mutlu bir hayat sürer. Sevmediği şeyleri yaparak para kazanmak ve sevdiği şeylere zaman ayıramamak büyük sıkıntı ve modern insanın en büyük derdi bence.
Ben bildiğin gibi Mimarlar Odası’nda görevliyim, görevim devam ediyor. Bu senenin Nisan ayında 2 yıllığına tekrar seçildim. Bir aksilik olmazsa 2010 Nisan’a kadar devam edeceğim. Rüksan’la olan ortak şirketimizi de kapattık, zaten çok iş yoktu, Oda yöneticisi olunca mevcut işler de gelmemeye başladı. Oda çalışması bitince ne olacağına o zaman bakacağız.
Burada bazen eski dostların katıldığı piknik düzenleniyor, ben son pikniklere gidemedim. Ama bazı arkadaşları arada görüyorum tabii, Orhan, Nilgün, Etem, Çağatay, Nurettin, Tektaş ağabey en sık gördüklerim. Yalçın ağabey zaman zaman burada oluyor, bir bakıyorsun orada, çok sık görmüyorum. Görünce mutlu olduğum, ancak çok sık göremediğim pek çok kişi var. Abdülselam’ı görüyorum, Ekrem bizim Oda’da çalışmaya başladı. Bir de Sefer’i gördüm bir toplantıda, Lozan mübadilleri ile ortak bir etkinlik yapılmıştı.
Ben yeni görevim dolayısıyla çok gezer oldum. Oysa Gezer senin soyadındı, rahmetli Veli ile gezer dururdun. Arada Rasime’nin memleketi Trabzon’a gidiyorum. Orada Mehmet Durmuş’la görüşüyoruz, bir ara rahatsızdı, ama toparladı sanırım.
Velhasıl, çalışıp duruyoruz. Durup düşününce bana da sıkıntı basıyor, ne oldu, neler oluyor, neler olacak diye kurduk mu sonu gelmiyor… Bir Çin atasözü varmış: “bisiklette durulmaz, ya gidilir, ya inilir” diye. Ben de inmeye korkuyor, ha bire pedal çeviriyorum.
Elimin değdiği konularda yazı yazıyorum. Geçtiğimiz aylarda bunları derledim ve bir kitap yaptım, gönderiyorum. Pek çok konu mimarlığı, mimarlık eğitimini vb. işliyor ama bazı konulardaki yazdıklarım ilgini çekebilir. Eminim sen de yazarsan çok güzel yazarsın, eskiden yazardın. Orhan Kemal’in, Meserret kahvesinin hikâyelerini yazardın, yine yazsana, eminim hoşlanacaksın, ben de okumaktan hoşlanacağımdan eminim.
Sevgili Rasime’ye çok selam, umarım iyidir. Kimi görüyorsun oralarda bilmiyorum, örneğin İlhan’ı görüyor musun, görürsen selamımı söyle.
Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum. Görüşmek üzere…
Bülend Tuna

Son mektubum bir taziye mektubu oldu.
15 Ağustos 2010
Sevgili Rasime,
Senin ve Evren’in acısını paylaşıyor, başsağlığı diliyorum.
Aydoğan Ağabey’in ölümü kendisini tanıyan herkesi üzdü. Elbette uzun yıllar birlikte çalıştığım, pek çok anıyı birlikte paylaştığım bir yakınım olarak beni de çok üzdü. Hepimiz yaşlanıyor ve çeşitli hastalıklarla boğuşuyoruz, ancak böylesi bir hastalığa yakalandığını doğrusu bilmiyordum. Birkaç ay evvel sürpriz bir telefon konuşması yapmış ve eski günleri anmıştık. Anadolu Hisarı’ndaki evin satışı için gelip gittiğini ve kısa kaldığı için beni arayamadığını söylemişti. Bekârlık günlerinde birlikte gittiğimiz lokantalara uğramış ve o günleri anmıştı; onları anlatıyor ve bir dahaki sefere buluşmak üzere sözleşiyorduk. Sanırım biraz çakırkeyifti, güzel güzel sohbet etmiştik. Son konuşmamız olacakmış, yazık.
Almanya’dan kötü haber geldiğinde İstanbul dışındaydım. Altınoluk’ta eski dostlarla birlikte sizleri andık, güzel dostluk günlerimizi andık. Her birimizin hayatının en önemli yıllarıydı o birlikte geçirdiğimiz günler. Hayatımıza, çabamıza anlam kattığımız günlerdi. Birbirimizi gördüğümüzde mutlu olduğumuz, ama çok da fazla aramadığımız nice dostumuz var. Farklı ortamlarda uğraşmak birbirimize karşı hayırsız yaptı bizleri. Evren’in başarılarını anlatırdı, mutlu olurduk. Çocuklarımızın birbirlerini tanımasını, bizleri tanımasını isterdim.
Arkadaşlar “sende resmi var mı?” diye sordular; bilemedim. Eski resimleri pek saklamamışız. Ne garip, o zamanlar Yönetim Kurulu olarak ortak bir resim bile çektirmediğimizi hatırladım. Arayınca, Kitle dergisinde ortak bir resmimizi buldum. 1978 yılına ait, bir mahkeme resmi. 1977’de Ekim Devrimi’nin yıldönümünde gönderdiğimiz bir mektuptan dolayı yargılanıyoruz. Resimdekilerin her biri şimdi ayrı bir yerde… Bu dünyayı ilk terk edenler, aramızdaki en cefakâr olanlar oldu. Önce Veli Gürcan, sonra da Aydoğan Gezer; kalanlara sağlıklı, esenlikli uzun yıllar diliyorum.
Yaşadığımız müddetçe Aydoğan Ağabey’i hep iyi duygularla anacağız. Anısının hepimize, en başta da sana ve Evren’e dayanma gücü vermesini diliyorum. Sizlerin sağlık ve iyilik haberlerini almak bizleri sevindirecektir. Bu mektubu Rüksan ve benim samimi duygularımın bir ifadesi olarak kabul etmeni diliyorum. Seni ve Evren’i sevgiyle, muhabbetle kucaklıyorum.
İyi günlerde görüşmek üzere…
Bülend Tuna.
Not: Ölümü ardından Kızılcık'ta yayımlanan yazı için bkz. "Aydoğan Gezer", sayı 39, s. 77, Yaz 2010.
1980 öncesi yönetim kurullarının elimizde toplu bir resmi ne yazık ki yok. Nedense böyle bir şey hiç gündeme gelmemiş. Tesadüfen çekilen birkaç resimde birlikte görülüyoruz.