sanatsevenler 2ÇEBİ’YE

Yüreğini avucunda,
Çiçekleri koynunda taşırdı.
Toplamıştı tüm çiçekleri,
Ne varsa hep Kırmızıdan yana.

Dilinde değil,
Sadece saçlarındaydı aklar,
Geçmişten süzülmüş yüzündeki kıvrımlar.
Düşün;
Bir ömür köstebekler için,
Hep Mayıslardan yana.

Sözünün gücü ya da gücünün sözü,
Velhasıl yüreğinin özü,
Ve ne varsa hayata dair hepsi,
Gelecekte bir gün için,
Hep Güneşten yana.

Özcan Çağlar, 17 Mayıs 2021.

***

BİR HÜSEYİN HASANÇEBİ VARDI

Bilindiği gibi Türkiye’de 1971 yılında 2. askeri darbe olmuştu. Darbenin fırtınası eserken ben de Mersin’de öğretmendim. Fakir Baykurt ve Bekir Yıldız kitapları okuttuğum için Trabzon Maçka’ya sürülmüştüm.

O yıllar Maçka, 2100 nüfuslu küçük bir ilçeydi. Tek bir caddesi ve iki yanında sıralanmış dükkânlar vardı. İlçeyi ilk kez gezerken dükkânlardan birinin boş olduğunu görmüştüm. “Burası niye boş?” dediğimde yanımdaki arkadaş: “Burada bir kitabevi vardı. İş yapamadı kapandı, ortaklardan biri de Hüseyin Hasançebi’ydi.” dedi. Hüseyin’i daha görmeden adını duymuştum böylece…

Daha sonra onu eşi öğretmen Zekiye ile Trabzon Töb-Der lokalinde gördüm, tanıştık.

Sohbetlerde, toplantılarda, tartışmalarda yaptığı dolu dolu, nitelikli konuşmalarıyla onun birikimli, donanımlı biri olduğu anlaşılıyordu.

Toplantıların birinde, daha toplantının başında söylediği Yunus’a ait şu dizeler çok şey anlatıyordu;

“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım”

“Bölünürsek yok oluruz
Bölüşürsek tok oluruz.”

Evet, bu dizeler bugün bile çok şey anlatmıyor mu?..

Sonra onu, 1970’li yılların sosyalist partilerinden biri olan TSİP merkez yönetiminde, yazılarını da çıkarılan gazete ve dergilerde gördüm.

70’li yıllarda Ankara’da demokratik örgütlerin çeşitli miting ve yürüyüşleri yapıldı. Bana da “sunuculuk” görevi verilmişti. Hem miting alanında hem de Kurtuluş’a kadar yollarda konuşmalar yapardım. Önceden hazırladığım konuşma metinlerinin taslaklarını Hüseyin okur, onun görüşlerini sorardım.

“Şunu da desen nasıl olur?”, “Bunu da desen nasıl olur?” diye bana hatırlatmalarda bulunurdu. Yararlanırdım…

Sonra, 12 Eylül darbesi… Hüseyinlerin 8-10 yıllık Avrupa yılları. Sonra tekrar Türkiye yılları. Değişik partilerde görevler, çeşitli gazete ve dergilerde yazıları…

Hüseyin, siyasi konularda engin bir kültüre sahipti.

Asla övünmez, hep alçakgönüllü davranır, kimseyi kırmaz, düşüncelerini kararlı bir ses tonuyla dile getirirdi…

Şimdi yeri boş!..

Onu saygıyla ve sevgiyle anıyorum!

Nabi Belekoğlu, 17 Mayıs 2021.

***

TAMAM

Hüseyin Hasançebi’yi sanırım ilk 1980’lerde, 12 Eylül darbesi sonrasında bir salonda dinlemiştim, Yalçın Yusufoğlu’nun da konuştuğu eğitici nitelikteki bu toplantılardaki konuşmasının konusunu anımsayamadım.

Daha iyi hatırlayabildiğim, Kızılcık’ın ilk sayısının çıktığı 2000 yılının Ocak ayı. Karınca kararınca dergiye katkıda bulunmaya çalışıyordum. İlk sayı basılıp geldiğinde hepimiz heyecanla dergiyi, yazıları gözden geçirmeye başladık. Herkes nasıl bulduğunu söylerken, ben ayrıntıcı yanımla gözüme çarpan bazı yazım ve baskı hatalarını öne çıkarmıştım. Bir sonraki sayıda (samimiyetle andığımız ismiyle) Çebi’nin yazısı şöyle başlıyordu: “Kızılcık dergisi, ilk sayısında, şu görkemli bilgisayar çağına başka bir dünyadan düşmüşçesine taş baskı düzeyinde bir teknik amatörlükle karşımıza çıkması yetmiyormuş gibi, bir de bizi, ‘Bitmemiş Yüzyıl’ diyerek hesabı görülmüş bitmiş bir 19. yüzyıl düşüncesine, ‘Marksizme dönmeye’ çağırmaz mı?” “Marksizme dönüş”ten ne kastedildiğini anlatırken daha yeni emeklemeye başlayan Kızılcık’ı âdeta sevecen bir tebessümle kucaklıyordu.

Yıllar boyu dergi çevresinde, kahvelerde yapılan sohbetlerde −ki adı konmamış Kızılcık okulu da denebilir buna− Çebi’yi çok dinleme olanağı bulduk. Ama onu anlatmak hiç kolay değil, akla “Derya ne kadar engin olursa olsun, herkes kabı kadar su alır” sözü geliyor, en iyisi kendi yazılarını okumalı…

Kendisine filozof denirken, “felsefe bitmedi mi?” diye soran, ama “sınıf mücadelesinin en şiddetli geçtiği yer” diye de ekleyen, “sosyoloji de neymiş?” diye bakarken işçinin, çalışanın halinden anlayan, insanı günlük gailesiyle, ilişkileriyle, hesaplarıyla bir antropolog gibi gözleyen, anlatan, “bir cehennem yarattılar, insanlar cennete koşuyor” diye çağımızın göç dramını özetleyen, “ekonomiyi ihmal ettik” derken sayılarla “yeşil sermaye”yi TÜSİAD’ın yanında yerli yerine oturtan, sermaye “oyunun kuralları değil, kendisi değişti” diyorsa “biz de her şeye baştan başlamalıyız” diye yol gösteren, Asya’nın yüz milyonlarca yoksulu, emekçisi hareketlenince “ABD’de neler oluyor? Avrupa’ya bakmalı” diye kulak kabartan, dünyadaki ekolojik krizden dem vurulunca “bu ancak diktatörlükle çözülür” diyerek boyutları zorlayan, kolaycı yorumlara “bilimin dik patikalarını” işaret eden, ama pratiğin en küçük olanağını “somut durumun somut tahlili”yle göz ardı etmeyen, güçlü hafızası, deneyimi, bilgisi, gözlem ve analiz gücüyle bir olayı, kişiyi bir-iki sözcükle imbikten geçirip özünü ortaya koyan Çebi’yi anlatırken nasılsa eksik kalacak bir yan.

Onca yaşın, yaşanmışlığın, büyük kaybının, hastalığın getirdiği bir yorgunluğu vardı elbette. Ama bana öyle geliyor ki, ne “bize aldırma sen, dünya senin” dediğinde, ne son zamanlarında gençliğini yitirmedi. Geleneği, “ortodoks”luğu da sanki hep Kızılcık’ın ilk sayısındaki tavrıyla, sevecenlikle kucaklamaktan geri durmadı: “Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”

Dedim ya, anlatmak kolay değil. Ne yazık ki artık Çebi’nin hoşgörüsüne, tevazusuna sığınarak yaklaşıp, “Bir şey anlamış mıyım?” diye sorma şansım yok. Kim bilir ne derdi? Muhtemelen hiç aklımın ucundan bile geçirmediğim, ilk bakışta alakasız gibi gelen, ama tam da taşı gediğine koyan bir söz söyler, ya da ufuk açıcı bir soru sorardı… Belki de uzatmadan, “Tamam.” derdi.

Zeki Yazar, 17 Mayıs 2021.