İlk olarak Yalçın demek hafıza demekti. Hiç bir ayrıntıyı unutmayacak kadar güçlü, fotoğrafik bir hafızası vardı. "Yahu hatırlasana, Muratların evinde yemek yiyorduk, sen masada çaprazımda oturuyordun, üzerinde kırmızı bir kazak vardı, hatta bu konuda dedin ki...” Bu sözlerini söylediği anda uzak, nerdeyse silinmiş anılarının arasından yavaş yavaş bir sahne belirir, masadaki yüzler birer birer aydınlanmaya başlardı... Şimdi geçmişi kurcalayıp, partimizin mücadele tarihine dair bir şeyler yazmaya çalışırken kafamı çarptığım hafıza duvarı bir kere daha hayıflanmama neden oluyor, neden Yalçın’ın hafızasından daha iyi yararlanmadık diye! Önüne bir teyp koyup sorular yöneltmek, yüzlerce olayı, binlerce ismi hemencecik getirirdi önümüze.
*
Yalçın, arkadaşlarım arasında hatta bizim kuşak içinde sahip olduğu geniş ve derin kültürel birikimiyle özel bir yere sahipti. Edebiyattan sinema ve mitolojiye, felsefeden sanat ve estetiğe uzanan bir birikimdi bu. Marksist literatüre de hâkimdi, Lenin’in 45 ciltlik İngilizce toplu eserlerini ilk kez onda görmüştüm. O ünlü hafızasına bu vesileyle de tanık olmuştum. Şöyle bir şey diyebilirdi örneğin, “Lenin 1905’te filanca derginin filanca sayısında Plehanov’u eleştirirken şunları söylüyordu...”
*
Hangi lisede okuduğunu bilmiyorum, ama bizim eğitim gördüğümüz dönemde ABD’nin sürdürdüğü bir öğrenci değişim programına katılmış olduğunu bana söylemişti. American Field Service (AFS) adıyla bilinen bu programa katılanlar lise eğitimlerinin bir yılını Amerika’da gerçekleştirirlerdi. Bu süre içinde de bir Amerikan ailesinin yanında kalırlardı. Yalçın’ın İngilizceye hâkimiyeti o sırada oluşmuştu. O dönemiyle ilgili en ilginç şeyi de bana onun gibi AFS programına katılmış bir arkadaşı anlatmıştı: Yalçın, okuduğu Amerikan lisesinin güreş takımının yıldızı olmuş ve önüne gelenin sırtını yere yapıştırmış!
*
Onun en “kötü huyu” sokakta yan yana yürürken birden anlattığı konunun heyecanına kapılıp mesela “yahu adamın yaptığı şeyi düşünebiliyor musun” derken sana şiddetli bir dirsek atmasıydı. Sanki olaya dikkatini çekmek istiyor veya olayın önemini vurgulamak istiyordu bununla. Onunla yürüyüşlerimde yediğim dirsekler yüzünden kolumun acıdığını hatırlarım hep. Bir de sık sık “sen iktisatçısın bilirsin” veya bir başkasına “sen gazetecisin bilirsin” derken elini uzatıp muhatabını dürterdi. Biz de dalgamızı geçerdik “evet, evet bilmez miyim hiç!”
*
Yalçın’la eski Türkiye İşçi Partisi Çankaya İlçesinde 1966-67 aralığında tanışmıştık. TİP’in lider kadrosunun Çekoslovakya olayları nedeniyle bölünmesi sonrasında bir süre Emek Grubu adındaki bir hizbe katılmış, sonra bu grubun siyasi yaklaşımları bizi kesmediği için Marksizm’in meseleleri ve Türkiye’nin sosyoekonomik yapısı konularında araştırmalar yapmaya ve bunları çıkaracağımız bir dergide başkalarıyla paylaşmaya karar verdik. Bir gurup arkadaşla birlikte Bahçelievler semtinde bir apartman dairesinde çalışmaya başladık. Yalçın bu sırada Hacettepe Üniversitesinde jeofizik asistanıydı. Aralarında Ahmet Kaçmaz ve Oya Baydar gibi geleceğin TSİP kadrolarının önemli bir bölümünün bulunduğu bu çalışma grubu bir yıl süren çalışmalarının sonunda, Ocak 1971’de Sosyalist Parti İçin Teori-Pratik Birliği dergisinin ilk sayısını yayınladı. Derginin yayınlanmasından önceki bir yıllık hazırlık sürecinde gündelik siyasal faaliyetlerimizi de sürdürüyorduk. O sıralarda Anadolu’daki her ilin, hatta önemli ilçelerin kendi gazeteleri vardı. Bu gazetelerin yararlanacakları haber bültenlerini hazırlayıp onlara gönderen bir dernek kurmuştuk: Anadolu Yayınlarıyla Dayanışma Derneği, baş harfleri AYDD olan bu derneğe kısaca AYDEDE derdik. Bu haber bültenleri aracılığıyla, emekçilerden, mazlumlardan yana bir haberciliği yaygınlaştırmaya çalışıyorduk.
*
Şimdi sıra bizim bu küçük “yuvarımızın” en önemli eylemini yani 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin Ankara ayağını nasıl örgütlemeye çalıştığımızı anlatmaya geldi. Bu çalışmalarımız sırasında içinde Türkiye İşçi Partisi’nin bize göre biraz daha genç mensuplarının ve örneğin Ankara Fen Lisesi öğrencilerinin de bulunduğu bir yoldaş gurubumuz oluşmuştu. Ankara bir işçi kenti değildi, öyle birkaç yüz işçinin bir fabrika çatısı altında bir araya geldiği kuruluşlar pek yoktu. Ankara Sanayi Çarşısı içindeki işyerlerinde patron-işçi ilişkisinden daha çok usta ile çırak ilişkilerine dayanan küçük dükkânlar vardı. Sanayi çarşısına, işçileri İstanbul’daki büyük işçi eylemiyle dayanışma içine sokma amacıyla gidenlerin içinde başka siyasi gruplardan insanlar ve üniversitelerden gelen öğrenciler de vardı. Çarşıdaki işçilerin sayısından daha kalabalık olduğumuzu sanıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi attığımız sloganlar pek bir işe yaramıyor, dükkânlardaki çıraklar, tepelerine zebella gibi dikilmiş dükkân sahibi ustalarından ayrılıp aramıza katılmadılar. Bir süre sonra beyaz plastik kaskları ve yeşil paltolarıyla zamanın yeşil şişeli gazozu olan Fruko’ya benzettiğimiz için “Fruko” dediğimiz, hatta böyle seslenerek kızdırdığımız polisler gelerek çarşıdan çıkabileceğimiz yolları gövdeleri ve kalkanlarıyla kapattılar. Göstericilere coplarla girişip yakaladıklarını da “Fruko arabalarına” (bunlar polislerin hızla inebilmesi için her koltuk sırasının yanında bir çıkış kapısının bulunduğu otobüslerdi) bindirmeye başladılar. Yalçın’la yan yanaydık, insanların kaçışmalarından, polisten kurtulmak için çıkmaz sokaklarda koşuşturmalarından, hatta derme çatma dükkânların çatılarından kendilerini bir yol bulma çabalarından rahatsız olmuştuk. Gözaltına alınmayalım diye bu kadar alçalmaya ne gerek vardı? Yan yana dosdoğru polis barikatının üzerine yürümeye başladık, gözaltına alınmaya gidiyorduk birlikte. Yaklaştık, yaklaştık, yaklaştık, aramızdaki mesafe birkaç adıma indi.
Ve birden polisler iki yana açılıp geçmemiz için bize yol verdi.
O sırada 29 yaşında olan Yalçın’la, 25 yaşında olan ben polisin zihnindeki eylemci profiline uymamıştık anlaşılan!
Çağatay Anadol
***
Yalçın Yusufoğlu abimden anılar
Yalçın abimle tanışmam Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1970 yılında çıkarmaya başladığı Sosyalist gazetesi dönemine rastlar. 1968 senesi doğup büyüdüğüm Kilis’te liseyi bitirmiş, İTÜ’ye kayıt için İstanbul’a gelmiştim.
Liseyi bitirip İstanbul’a geldiğimde hala oruç tutacak kadar dindar, ama TİP Bakırköy ilçe örgütüne üye olacak kadar da sosyalisttim. TİP içindeki Boran-Aybar-MDD çatışmasından genç bir sosyalist olarak hayal kırıklığına uğramış, bir arayış içine girmiştim. Elbette ben de hemen tüm sol öğrenciler gibi DEVGENÇ’liydim, ama örgütsel bir aidiyetim yoktu. 1970 yılında Gaziantep’ten bir arkadaşımız her nasılsa Doktor’un çevresiyle ilişkiye geçmiş, beni ve yine birlikte TSİP’te olduğumuz, 2019 yılında da kaybettiğimiz Dr. Veysi Aydoğan’ı Doktor’un kitaplarıyla tanıştırmıştı. Böylece ben ve Veysi Doktorcu olduk. Doktor’un ikinci kez 8 Aralık 1970’de yayınlamaya başladığı Sosyalist gazetesinin afişlemesine katılacak kadar Doktorcu olmuştum. Hayatımda ilk kez bir afişlemeye katılıyordum.
Gazete yayınlanırken Ankara’dan Sosyalist Parti İçin Teori-Pratik Birliği adlı bir derginin Doktorla temas kurduğu haberini aldık. Bu derginin Yalçın Yusufoğu, Çağatay Anadol, Oya Baydar, Orhan Silier, Oya Köymen gibi TİP içinde muhalefet yapan bir grup tarafından çıkarıldığını daha sonra öğrendim. Bu arada çıkarmakta olduğumuz gazetenin merkezi Cağaloğlu’nda yer altındaki bir serigrafi atölyesinden Beyazıt Meydanı’nın karşısında merdivenle çıkılan bir binanın üst katına taşınmıştı. Yalçın abimle ilk tanışmam gazetenin bu yeni yerinde olmuştu.
Gazetenin yayın hayatı uzun sürmedi. 12 Mart 1971 darbesi oldu ve yeraltına çekildik. Bu dönemde Yalçın abimle ilişkimiz devam etti. Ara sıra buluşup görüşüyorduk. Birlikte Tarlabaşı Hamalbaşı’nda ev de aramıştık. Bu ev daha sonra Yalçın abimin bir anısında yazdığı gibi “Attila (Türk) uzun süre Orhan’ın hamalbaşındaki evinde kaldı. Orhan’ın o evi çok işlev gördüydü. İstanbul’a gelince o evde kalanlardan birisi de Öner’di (Ciravoğlu).”
Yeraltında devamlı tartıştığımız konu, sürekliliğini sağlayacak bir işçi sınıfı partisinin kurulması idi. Bunun ilk adımı da 27 Mart 1974 yılında yayın hayatına başlayan Kitle gazetesi oldu. Gazetenin ilk yazı işleri müdürü olan arkadaşımız askere gitmek zorunda kalmıştı. Bir gün daha sonra Parti merkezi olacak Başmusahip Sokak, Tan Apartmanı’ndaydım. Yalçın abi, “Orhan, gazetenin yayınlanabilmesi için bir yazı işleri müdürü gerekiyor. Sen olur musun?” diye sordu. “Abi,” dedim, “siz istiyorsanız, elbette olurum.” Kitle gazetesi yazı işleri müdürlüğüm böyle başladı. Ancak bir yıl dayanabildim. Hakkımda 141-142’den epeyi dava açılmış, tutuklama kararı çıkmıştı. O sıralar yeniden kurulan DGM’ler habire on yıla varan cezalar veriyordu. Parti yurtdışına çıkmam için karar aldı ve böylece 1975 yılının Eylül ayında Almanya’ya gittim. Nilgün de benden altı ay sonra geldi. İhtisasını bitirince de 1980 yılının Nisan ayında Ruhr havzasında Duisburg’a taşındık.
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Türkiye’den arkadaşlarımızın geleceğini, onları geçici olarak barındıracak bir yere ihtiyaç olacağını düşünerek şehir dışında bodrum katıyla birlikte üç katlı büyükçe bir müstakil ev kiraladık.
O evde geçici ikametgâh olarak başka Yalçın abimiz olmak üzere, Veli Gürcan, Gültekin Gazioğlu, İsviçre’den Almanya’ya geldiğinde bizde kalan Tektaş Ağaoğlu, İsveç’ten geldiğinde yine bizde kalan Ahmet Kaçmaz başta olmak üzere daha birçok yoldaşımız kaldılar. Çok güzel günlerimiz oldu. Alt bodrum kat gazeteyi hazırladığımız bir mekâna dönüştürüldü.
Büyük bir aile gibiydik. Kızımız Evren henüz beş yaşlarındaydı. Veli abisine âşık, onun nişanlısıydı. Ama Yalçın abisinin göbeğinde uyumaktan da asla vazgeçmezdi. Evren sadece bizim değil büyük ailenin kızı olmuştu. Böyle olunca kızımızın sosyalist eğitimini de aile üstlendi. Eğitim şöyle oluyordu: Evren nedense sadece maden sodası içerdi, ona kasayla maden sodası alırdık ve kimseye vermezdi. Ama bu sosyalist ahlaka aykırıydı. Maden suyu hepimizindi. Evren dondurmasını da kimseyle paylaşmak istemiyordu. Bu da sosyalist ahlakla uyuşmuyordu. Dondurma hepimizindi. Ama Nilgün sadece onun annesiydi. Hayır, o hepimizin annesiydi. Bize yemek yapıyor, çamaşırlarımızı, bulaşıkları yıkıyordu. Evren şaşırmıştı. Koşarak üst kata çıktı. Küçücük, el kadar bir iç çamaşırı elinde döndü: “Bu benim mi, bizim mi?” Hiç bir teori ve sosyalist eğitim bu el kadar iç çamaşırını bizlere giydirmeyi başaramadı.
Yalçın abim çok uzun telefon görüşmeleri yapardı. En uzun konuşmaları da Nilgün’le yapardı. Çünkü bir konuyu cemaziyelevvelinden başlayarak anlatırdı. Bu da doğal olarak uzun bir zaman alırdı. Ben o sıralar evin gelirine katkı olsun diye Almanların Jugendheim dedikleri bir gençlik evinde 14.00-22.00 arası çalışıyordum. Evde tek araba olduğu için Nilgün akşam gelip beni işten alıyordu. Bir gün gecikti. Telefon açtım, meşguldü. Anladım, Yalçın abimi aradım. O da meşguldü. Sohbete o kadar dalmışlardı ki, Nilgün beni işten alması gerektiğini unutmuştu. Daha sonra Veli ağam benim bu halimi 1984 tevkifatında içerideki arkadaşlara fıkralaştırarak anlatmıştı.
Biz Doğançay ailesi olarak Yalçın abimizle uzun yıllar aynı havayı solumuş, aynı çatıyı paylaşmış “mutlu azınlıklardanız”. Yalçın abimiz sadece partimizin ideolojik şekillenmesinde değil, dokunduğu her insan gibi bizim gelişimimizde de önemli etkileri olmuştur. Bizde emeği çoktur sevgili abimizin. Aramızdan erken ayrıldı. Hepimiz onu çok özleyeceğiz.
Orhan Doğançay
***
Yalçın Yusufoğlu’na dair
Fransa’da yaşadığım altı yıl boyunca Yalçın Yusufoğlu ile sık sık bir arada bulunma fırsatım oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini birlikte izledik. Çavuşesku ve karısının kurşuna dizildiği anı televizyondan izlerken nasıl bir üzüntü ve hayal kırıklığı yaşadığına tanık oldum. O anda yanımızda bulunan partili bir arkadaşımızın (geçen yıl kaybettiğimiz Nesrin Targıtay) Çavuşeskuları eleştirmeye kalkması üzerine, “Ne yani, karşı devrimcilerin, kapitalist-emperyalist sistemin ajanlarının hiç mi suçu yok? Biz de mi o alçakların arkasına dizilelim!” diye öfkeli bir şekilde haykırmasını hiç unutmam.
Türkiye’ye dönme hazırlıkları yapıyordum. Kolej öğrenimini Fransa’da kesip Galatasaray Lisesine devam edecek olan 14 yaşındaki oğlumun, Fransız klasiklerini, Fransızca aslından okumasını sağlamak amacıyla sahaflardan kitap toplamaya niyetlenmiştim. Bir sohbetimizde bu niyetimi Yalçın Yusufoğlu’na da söyledim. Aradan birkaç gün geçti. Yalçın ağabey eve geldi. Elindeki çantasını açıp içerisinden bir tomar kâğıt çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. “Al bunları sana getirdim, umarım işine yarar.” diyerek kâğıtları gösterdi. Sık sık yaptığı gibi yine yazdığı bir yazıyı okumamı istiyor, diye düşünerek teşekkür ettim. Uzun süre oturduk, sohbet ettik. Geç saatte kalktı ve gitti.
Yatmak üzere hazırlanırken masanın üzerindeki kâğıtlara bir göz attığımda çok şaşırdım. Tam olarak kaç sayfa olduğunu şimdi anımsamıyorum ama en az 5-6 sayfa pelür kâğıdına daktilo ile yazılmış kocaman bir kitap listesi önümde duruyordu. Öyle bir liste ki bu listede kitabın adı, yazarı, içeriği ile ilgili kısa bir not, yayınevi vb. birçok bilgi vardı. Liste, 100’den fazla kitabı içeriyordu. O günün koşullarında, internet ve Google gibi olanakların olmadığı bir zamanda, Yalçın Yusufoğlu, Fransız klasikleri ile ilgili büyük bir bilgi hazinesini önüme sermişti. Çok şaşırmış, onun bu engin kültüründen ve alçakgönüllü çalışkanlığından çok etkilenmiştim. Üstelik de kendisine bu iyiliğine karşılık doğru dürüst bir teşekkür dahi edememiştim.
O liste bana kılavuzluk etti ve kitapların büyük bir kısmını topladım.
Yalçın Yusufoğlu ile daha sonra İstanbul’da, Kızılcık dergisinin çıkarılması sürecinde de bir arada bulunma şansını yakaladım. Her bir araya gelişimizde onun engin birikiminden, alçakgönüllü kişiliğinden çok şey öğrendim. O, sadece bilgili, birikimli bir insan değil, örnek bir komünistti. Kararlı, inatçı, ketum ve çalışkan bir militandı.
Çok emek verdiği, yaşamını adadığı sosyalizm mücadelesinin günden güne mevzi kaybettiğini görmeyi asla kabullenememişti. Çevresindeki misyon atfettiği kişilerin, sınıf mücadelesi ve komünizm idealinden uzaklaştığına tanık olmak onu kahrediyordu.
İki şeyden vazgeçemezdi: Komünizm ideali ve Fenerbahçe taraftarlığı!
Onu saygı ve özlemle anıyorum.
Cemal Candaş
***
Yalçın Yusufoğlu ile kültür ve sanata dair
Sinemaya bu denli ilgisine şaşırmıştım. Edebiyat, müzik, resim de eklenince kültür ve sanata aşinalığı, salt ilgiden çok o konularda ileri düzeyde ‘tahsil’ ettiği görülüyordu. İkili sohbetlerimiz öncelikle sinema olmak üzere sanata dairdi.
Yaşamının son 6-7 yılına bizzat tanıklık ettiğim Yalçın Yusufoğlu’nu yakından tanıyınca (ismiyle müsemma) ‘çıkılamayacak denli dik ve sarp’ bir bilgi birikimine ve sonsuz (mübalağa değil) bir belleğe şahit oldum. Bellek yetisini, yazılarını takip edenler ve sohbet ortamlarında bulunanlar da iyi bilir.
Yalçın Yusufoğlu, kültür ve sanata olan ilgisi ve bilgisini ideolojik yetkinliği ile harmanlayınca konunun düşünsel boyutunu (ekonomik, siyasal, sosyal) önceleyen bir yapı üzerine analizini ve eleştirisini oturturdu. Bu anlayışla birçok edebiyat, resim, müzik, sinema sanatçısı ve eserleri hakkında okunası yazılar yazdı. Sinema tarihi, ülke sinemaları ve sinemanın ilk çıkışından günümüze öyküsünü anlatan baskıya hazır bir kitabı da ardında bıraktı.
Yalçın Yusufoğlu ile birlikte daha fazla zaman geçiremediğime hep hayıflandığım, bu boşluğu her okuduğumda yeni şeyler öğrendiğim yayınlanmış yazılarıyla gidermeye çalışıyorum.
Kızılcık’ta yayınlanmış yazıların birkaçını aşağıya listeledim:
Kızılcık 27 - Bir McCharty Filmi
Kızılcık 30 - Bayburtlu Zihni
Kızılcık 34 - Çıngız Törekuloviç Aytmatov
Kızılcık 39 - Cahit Sıtkı Tarancı ve Ziya Osman Saba
Kızılcık 48 - Soğuk Savaş McCharthizminde Dolaşanlar
Kızılcık 51 - Neşet Ertaş
Kızılcık 52 - Dave Brubeck
Kızılcık 60 - ‘Bir Garip Orhan Veli’ydi
Yılmaz Hüroğlu