tektas agaoglu veda2 cr1973 senesinde, babam Tektaş Ağaoğlu, Marx ve Engels’in yazışmalarından derlediği “Politika ve Felsefe” adlı kitabını yayınladı. Bu yazışmalar yabancı dilde Türkiye’de üniversitelerde okutulmasına rağmen, babam bu kitabı yüzünden yedi buçuk sene hapis cezasına çarptırıldı ve beş ay süreyle Toptaşı Cezaevi’nde kaldı.

Bu süre zarfında, ben ziyarete izin verildiği her iki haftada bir, hafta sonları babamı görmeye gittim. Ziyaret günlerinden birinde, görüşmelerin iptal edildiği açıklanması üzerine, bekleyenlerle asker arasında arbede çıktı. Ziyaretçiler kısa sürede bastırılıp kalabalık dağıtıldı. On bir yaşındaki ben ise karşı kaldırımda oturup beş saat boyunca gözlerimi kapıdaki askerden ayırmadım. Sonunda bana gelip neyi beklediğimi sorduklarında, babamı görmeden oradan ayrılmayacağımı, gerekirse bütün hafta sonu boyunca oturacağımı söyledim. İlk önce beni ittirerek uzaklaştırmaya çalıştılar ama ben direndim. Sonunda daha üst rütbeli bir asker gelip babamı görmeme izin verdiklerini söyleyerek beni içeri aldı. Ben de o kalın camlı kabinin arkasında, telefon ahizesi elimde babamı beklemeye başladım.

Babam geldiğinde çok sinirliydi. Torpille içeri alındığımı düşünerek, “Sen nasıl böyle bir şey yaparsın? Arkadaşlarımın yanında beni zor durumda bıraktın.“ diyerek benimle görüşmeyi reddetti. Ben de başımı önüme eğip eve döndüm. Daha sonrasında babamı defalarca Sağmalcılar Cezaevi, Maltepe Askeri Cezaevi ve Selimiye Kışlası’nda ziyaret ettim.

*

1969 senesinde annem, babamın ısrarı üzeri beni İngiltere’den Türkiye’ye gönderdi. Babam, Türk olduğum için Türkiye’de okumamı istiyordu. Kimbilir, belki de o dönemden itibaren beni militan olarak yetiştirmek istiyordu. Geldiğimde babamın Rumelihisarı’ndaki evine yerleştim. Üç ay sonra, Levent’te Üst Zeren Sokak’ta bahçe içinde iki katlı bir eve taşındık ve ben ilkokula başladım. Her zaman duman altı olan evimizde, devamlı dost ve yoldaşlar ağırlanır, politika tartışmaları yapılır, sesler zaman zaman yükselir ve alçalırdı.

Bir gün babam bana ince bir defter verdi ve bunu kitaplarımın arasına saklamamı istedi. Defteri açıp baktığımda içinde bir sürü isim ve numaralar yazılıydı, anlamadım ve sakladım. Bu olayın üzerinden aylar geçti. 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan yaklaşık bir hafta kadar önce, babamla evdeki çoğu kitap ve dokümanı, rahmetli seramik sanatçısı Seniye Fenmen’in dört kapı ilerisindeki evinin şöminesinde üç gün boyunca yaktık. Babam zaman zaman ağlamaklı oldu.

Muhtıra gününün sabah erken saatlerinde, evde büyük bir gürültüyle uyandım ve bir sürü bağırış çağırışın arasında birdenbire yatak odamın kapısı açıldı. Otomatik Thompson silahların namlularıyla dürtülerek yataktan kaldırıldım. Kahpe askerler odamın altını üstüne getirdiler ve yakmayı unuttuğumuz, zamanında kitaplarımın arasına sakladığım defteri buldular. Babamın beni yalnız bırakmamak için gösterdiği bütün direnme çabalarına rağmen askerler onu apar topar, küfür kıyamet alıp götürdüler. Ben şaşkınlık içinde evde yalnız kaldım. Ağlayayım mı ne yapayım bilemedim ve komşuya sığındım. İlerleyen saatlerde amcam Mustafa Kemal Ağaoğlu, sıkıyönetime rağmen beni almaya geldi. O tarihten sonra hapishane ziyaretleri artık hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu.

Ahmet Ağaoğlu

***

Anı yazmak zor gelir bana, söz konusu Tektaş abi olunca daha da zor geldi, yazmayı hep erteledim durdum. Arkadaşların anılarını okuyunca cesaretim arttı ve oturdum klavyenin başına. Birçoğumuz gibi Tektaş abiyi yazılarıyla tanıyordum önceleri. 90’lı yıllarda toplantılarda, arkadaş sohbetlerinde sıkça birlikte olduk. Özellikle ÖDP’nin dağılma sürecinde bire bir sohbetlerimiz çok oldu. Yazılarındaki ağırlık sohbetlerde de hissettirirdi kendini. ÖDP’de yaşananlardan söz açılınca, “Ne yani, ne bekliyordunuz, sosyalist partide mi siyaset yaptığınızı sanıyorsunuz?” derdi ve basardı kahkahayı.

Kızılcık dergisinin çıkarılması ve yaşatılması konusundaki kararlılığı takdire şayandır. (Yeri gelmişken kendi adıma Kızılcık dergisine yeterli katkıyı veremediğimi, veremediğimizi belirtmek isterim.)

Partimizin 40. kuruluş yıl dönümünde Ankaralı arkadaşların öncülük ettiği TSİP’liler buluşması HDK kongresiyle aynı güne denk getirildi. Buluşmaya Tektaş abi ve Yalçın abi (Yusufoğlu) de katılmıştı. Buluşma öncesinde Tektaş abi aradı ve Ankara’ya nasıl gideceğimi sordu. Otobüsle gideceğimi söyleyince; “Senin araban yok mu?” diye sorunca ne diyeceğini anladım. “Abi, birlikte gideriz sen merak etme!” dedim. Muhsin Bostancı’yı aradım, onayını alınca Ankara’ya Muhsin’in aracıyla birlikte gittik.

HDK kongresi (2014) oldukça kalabalık ve coşkuluydu. Tektaş abi ve Yalçın abi kongreyi dikkatle izlediler. Aralarda çeşitli illerden gelen arkadaşlarla sohbetler ederken bir yandan da halay çekenleri izliyordu Tektaş abi. Rengârenk giysiler giymiş insanların bir aradaki coşkusu çok hoşuna gitmişti. Bir ara İlke, Bülent, Hasan Ali, Muhsin ve beni bir köşeye çekti: “Çocuklar Kürtler bu işi iyi yapıyor. Biz de parti kursak olmaz mı?” diye sordu. “Abi, bir sürü sosyalist parti var. Yenisine ihtiyaç var mı?“ deyince ben, “Ya öyle değil, TSİP gibi bir parti, Kürtlerle birlikte mücadele edecek bir parti çok iyi olur.” dedi, gülüştük.

Akşam TSİP’in 40. Yıl kutlamasında çeşitli illerden gelen arkadaşlarla hasret giderdik, Tektaş abinin ve Yalçın abinin aramızda olması herkesi memnun etti. Yedik, içtik, sohbetler ettik, her ikisi de çok mutlu olmuştu.

Dönüşte yine araçla birlikte döndük. Yolda HDK kongresindeki coşku ve kalabalıktan duyduğu memnuniyeti belirtirken, “Parti kurmayı düşünmek lazım.” sözünü tekrarlayıp durdu.

Bizlerin çocuksu isteklerine de abilik etmişti yolculuk boyunca; sık mola isteğimizi Muhsin es geçtikçe, Tektaş abiyi kışkırtarak sigara ihtiyacımızı giderdik. Muhsin içten içe bize kızsa da Tektaş abi sayesinde sesini çıkaramıyordu. Tabi ki Tektaş abiyi evine bırakınca Muhsin tüm hırsını çıkardı bizden.

Son dönemlerinde hastalığı nedeniyle evden çıkamaz olmuştu. Ziyaretine gittiğimizde sohbetleri bir başka haz veriyordu. Evindeki ziyaretlerimizden birinde ona hissettirmeden sohbeti kayda aldık, kayıt benim arşivimdeydi ama bulamadım. Bulduğumda ilk iş sizlerle paylaşacağım.

Sanat, edebiyat ve siyasi yazılarından, sohbetlerinden çok şey öğrendim. Eski yazılarını tekrar okuyunca onun komünist kişiliğini, sosyalist düşüncede ısrarını, katkılarını daha iyi anlıyorum.

Sıkıcı korona günlerinde yazılarını bulabildikçe okumaya çalışıyorum, sizlerin de okumasını isterim.

İyi ki senin yoldaşın olmuşum Tektaş abi, seni tanıdığım ve seninle sohbetler edebildiğim için şanslıyım.

Unutmayacağım seni abi…

Cengiz Uzuner

***

Tektaş abi ile partimiz kuruluş sürecinde yazıları aracılığıyla tanıştım ve sonrası parti süreçlerinde TSİP’de, SBP’de, ÖDP’de ve sonrasında bir işçi olarak sosyalizmi, enternasyonalizmi ondan ve siz yoldaşlarımdan öğrenerek bu güne geldim. Bugün beni ben yapan neyim varsa başta Tektaş abi olmak üzere tüm yoldaşlara borçluyum.

Bugün yaşayan ya da tarihimizin onurlu sayfasına uğurlayıp gönlünüze gömdüğümüz yoldaşlarıma şükranlarımı sunuyorum.

Tektaş abi ile ilgili birçok anıdan birine gelince; TSİP’in legal kapanış kongresi de diyebileceğimiz Türkiye ve Dünya Sosyalizmi Sorunları konferansımız sonrası Mülkiyeliler Birliği lokalinde yemekte Tektaş abi yüksekçe bir yere çıkarak bardağını kaldırıp, “bu bizim için son değil, bundan sonra her yıl partimizin kuruluş yıl dönümünde bir araya gelip anılarımızı paylaşıp hasret gireceğiz; bunu ben üstleniyorum” demişti. Onun bu arzusunu yerine getirmeye devam edelim, artık vasiyetidir.

Anılarımızda, saygıyla, yoldaşça…

Özcan Bayraktar

***

Tektaş Abi ile ilk tanışmam SBP’nin kuruluşunda Trabzon’a bir panel için gelmesi ile olmuştu. (Burada paneli örgütleyen Mehmet Durmuş’u anmasak olmaz.) Panelde Sovyetlerin çökmesinin sosyalizmin sonu olmadığını gayet sade bir dille anlatmasını unutamam.

Daha sonraki yıllarda ÖDP’nin Trabzon milletvekili adayı iken birlikte çalışma şansı buldum.

Seçimlerde oy beklentisi konusunda hepimiz (beklenti 3 milyon “temiz” oy) örgütlülüğümüze bakmadan fazla uçtuğumuzu seçim sonuçlarıyla anlayabildik.

Seçim sonrası yemekte herkes hayal kırıklığı içinde seçim değerlendirmesi yaparken (en çok da ben)  Tektaş abi bana, “çok koştun, hayal kırıklığın tamam da şu aldığım oylar kimlerdendi, tanıyor musun?”   demişti. Yine o akşam TİP’in 1965 yılında aldığı oy ile ÖDP oyunu kıyaslamıştı. Seçim sonuçlarından hiç rahatsızlık duymamış, aksine bizlere moral veren değerlendirmeler yapması herkesin dikkatini çekmişti.

1999 yılında İstanbul’a tayinim çıkmış ve sessizce kimseye haber vermeden gelmiştim. Geri duruyordum çalışmalardan. Burhan abiye (Özkan) beni bulmasını söyleyince yeniden buluştuk. Tektaş abi bana her gördüğünde “sen bizden kaçan çocuksun” derdi.

Anıların bize umut veriyor abi...

Hasan Ali Bacıoğlu

***

Senatör adayımız Tektaş Ağaoğlu

TSİP, 14 Ekim 1979’da yapılan Kısmî Senato Seçimlerine Kürt hareketleriyle (özellikle DDKD) ittifak yaparak girmiş ve bu seçimlerde 62.100 oy (%1,3) almıştı.

Bu seçim çevrelerinden birisi olan Kars’ta senatör adayımız Tektaş Ağaoğlu’ydu.

Eski Kars il başkanı olan ben, doğma büyüme Karslı olduğum için öğretmenlik yaptığım okuldan 15 günlük rapor alarak seçim çalışmalarına katılmak üzere Kars’a gitmiştim.

Kars’ta seçim çalışmalarını yürütmek amacıyla ekipler oluşturduk. Ankara’dan Aysel Güzel, Filiz (Hollanda’da vefat etti) gibi arkadaşlar da bu çalışmalara katılmışlardı.

Miting yapacağımız ilçelerden biri olan Arpaçay’a Tektaş Ağaoğlu ile birlikte gittik.

O zamanlar seçim otobüsü, seçim minibüsü gibi ekipmanlar sermaye partilerinde vardı. Bize yüksek bir kürsü gerekliydi.

Arkadaşlar lastik tekerlekli bir at arabası yani römork kiraladılar.

Senatör adayımız bu römorktan konuşacaktı.

Miting alanına meraklı veya isteyerek gelen 300 civarında dinleyici vardı.

Ön konuşmaları mikrofondan ben yapıyordum.

Sosyalizm, parti, örgütlü mücadele, sömürü, kapitalizm, meclis ve Cumhuriyet Senatosu, senato seçimlerinin sosyalistler açısından öneminden kısaca bahsederken birden aklıma Lenin’in Duma için kullandığı sözler geldi ve ben o coşkuyla;

“Burjuva meclisleri sermaye sahiplerinin kerhanesidir, Demokratik Halk İktidarımızda bu kurumları kapatacağız” dedim.

Tektaş Ağaoğlu’nu konuşması için davet ettim.

Çok kızgın bir yüz ifadesi vardı.

Hırsla elimden mikrofonu çekip aldı. Konuşmasını yapıp kürsüden indi.

Beni bir kenara çekerek, “Yahu, sen ne yapıyorsun? Ben senato adayı değil miyim? Burası 'kerhanedir' dedin, ben de 'p…….' mi olacağım?"

Utancımdan yerin dibine girdim

Özürler diledim ama iş işten geçmişti.

Bu seçim kampanyasında 55 bin bildiri dağıtmış, Kars merkez ve ilçelerinde 6 miting düzenlemiştik.

Sonuç 3.200 oy aldık.

Yıldızlarda uyusun Tektaş Ağaoğlu.

İsmail Aydın

***

“Sen beni Solingen’e götürmedin”

Tektaş abimi şahsen TSİP kurulduktan sonra tanıdım. Onu gıyaben 1972 yılında yayınlanmaya başlayan Yeni Ortam gazetesindeki köşe yazılarından tanıyordum.

Partimiz 1974 yılında kurulduğunda Tektaş abim yazı kurulundaydı. 1974 yılının hangi ayıydı hatırlamıyorum, bir gün Başmusahip Sokak, Tan apartmanındaki parti merkezindeydim. Yalçın abim Tektaş’ın hasta olduğunu ve bu nedenle yazısını veremediğini, yazıyı alıp gelmemi söyledi bana. Kurtuluş’taki tarif edilen adrese gittim. Kapıyı çaldım. Bir çocuk açtı kapıyı. İçeri girdim. Mutfakta yere serilmiş bir yatakta yatıyordu. Yanı başında çalışma masası. “Bu oğlum Ahmet. Bel ağrım tuttu, o nedenle yatağımı buraya aldım” dedi ve yazıyı bana verdi. Tektaş abimle ve oğlu Ahmet’le ilk tanışmam böyle oldu.

Sene sanırım 1984. Almanya’dayız. Tektaş abim yaşadığı İsviçre’den toplantı için Almanya’ya gelmişti. Genelde bizde kalırdı. Bir gün ikimiz arabayla bir toplantıya gidiyorduk. Otobanda giderken çelikleriyle ünlü Solingen kentinin tabelasını gördü. “Anacığım, bir Solingen’e uğrayalım” dedi. “Ne yapacağız orada abi?" diye sordum. “Solingen çeliğinden yapılmış bir bıçak alacağım” diye yanıtladı. “Tektaş abi,” dedim, “Bursa bıçağı sadece Bursa’da satılmadığı gibi Solingen bıçağı da sadece Solingen’de satılmaz. Duisburg’a dönünce oradan alırız. Toplantıya geç kalmayalım” dedim.

Sene 2017 Aralık ayının başı. Tektaş abi ikinci kez beyin kanaması geçirmiş, hastanede yatıyor. Nilgün ve ben ziyaretine gittik. Ezel, Ahmet ve Cengiz Uzuner de orada. Tektaş abim yatıyor ve hiçbir sese tepki vermiyor. Başucuna gittim ve yüksek sesle, “Tektaş abi, beni duyuyor musun?” dedim birkaç kez. Gözlerini açtı ve dik dik bana baktı. “Tektaş abi, beni tanıdın mı?” dedim. Bana bir daha baktı. “Elbette tanıdım, sen beni Solingen’e götürmemiştin” dedi. “Tektaş abim benim, sen iyileş ayağa kalk. Söz, seni her istediğin yere götüreceğim.” “Evren (kızımız) nasıl? Amerika’da mı hala?”, “Hayır abi, döndü.” “Seninle ilk nasıl tanışmıştık, hatırlıyor musun?”, “Evet abi, hatırlıyorum.” “Kurtuluş’taki evde. Benim belim ağrıdığı için yatağımı mutfağa almış, yerde yatıyordum. Çalışma masası da başucumdaydı. Ahmet de oradaydı.”

O zaman anladım ki, iki kez beyin kanaması geçirmiş Tektaş abimin beyninin hasar görmeyen kısmı bile benim beynimden hâlâ daha kocaman.

Tektaş abim çok alçakgönüllü bir insandı. Ben yıllar sonra onun Oxford hukuk mezunu olduğunu kendisinden değil, başka bir arkadaşımdan duyduğumda şöyle söylediğimi hâlâ hatırlıyorum: “Ben Oxford mezunu olacaktım, kesinlikle bir punduna getirip her seferinde söze ‘ben Oxford’dayken’ diye başlardım.”

Tektaş abim her yönüyle örnek bir komünistti. Onu hep saygı, sevgi ve özlemle anacağım.

Orhan Doğançay

***

Not: Tektaş Ağaoğlu’nun yakınları ve yoldaşları üçüncü ölüm yıl dönümünde onunla ilgili anılarını paylaştı. Kızılcık, bu anıları değişik başlıklar altında toplayarak yayınlıyor.