tektas agaoglu heykel4Tektaş Ağaoğlu ile uzun yıllar yan yana, aynı odada çalıştığımız ve siyaset dışı hayatlarımızda da yakın olduğumuz için onunla ilgili birçok anıya sahibim. Bunların çoğu da bilge bir kişinin ince zekâsına ve hayata karşı hafif alaycı tavrıyla ilgili. Şimdilik iki anımı aktarayım, sonra yine devam edebiliriz.

Uzun yıllar Üsküdar’da Çiçekçi semtinde oturdum. Eve ulaşmak için geldiğim yere bağlı olarak bazen Duvardibi durağında dolmuştan iner, Üsküdar yönünde Karacaahmet Mezarlığı duvarının dibinden 50 metre kadar yürüdükten sonra sola, evimizin bulunduğu sokağa sapardım. Birlikte bizim evde akşam yemeği yiyeceğimiz için bir gün Tektaş’la birlikte bu durakta dolmuştan indik. Ben alışık olduğum üzere mezarlık duvarını izliyordum, Tektaş ise beni bir sıra apartmanın dizili olduğu karşı kaldırıma sürüklemek istiyordu. “Bak bu kaldırım daha iyi selvi ağaçlarının ve mezarlardaki güllerin kokusu geliyor” dedim ama karşıya geçmek için ısrar etti. Ben ısrarla, “Tektaşçığım hani biz diyalektik materyalist bir görüşe sahibiz ya, yani cinlerin, perilerin varlığına filan inanmayız, onlardan da çekinmeyiz öyle değil mi?” dedim. Tektaş’ın cevabı ise şöyleydi: “Tamam biz yok diyoruz ama ya varlarsa!”

*

Muhtemelen Sosyalist Birlik Partisinin kongresine gidiyorduk. Şimdi baktım ne zamanmış diye, Mayıs 1992’de yapılmış. Haydarpaşa’dan Ankara trenine bindik ve hemen soluğu restoranda aldık. Biz üç kişiydik, kötü hafızam üçüncü kişinin kim olduğunu çıkaramadı şimdi, belki de Bülend Tuna idi. Restoranda sadece bir masada üç kişilik yer vardı ve dördüncü koltukta tanımadığımız bir adam oturuyordu. Biz kendi aramızda sohbet ediyoruz, adam da ilgiyle lafa karışmadan dinliyor. Bir süre sonra Tektaş’ın zengin kültüründen çok etkilenmiş olmalı ki, “Beyefendi, sorması ayıp ne iş yapıyorsunuz?” dedi. Herhalde “Türkiye Bilimler Akademisinin başkanıyım” veya “İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanıyım” gibi bir cevap alsa hiç şaşırmayacaktı. Ama Tektaş’ın ağzından, “Ben çerçeveciyim” sözleri çıkınca adamcağız refleks olarak “Estağfurullah!” deyiverdi.

Bu arada bilmeyenler için bir not. Tektaş 12 Eylül darbesinden sonra partimizin direktifi dâhilinde İsviçre’ye gitmişti ve orada siyasi sığınmacı statüsüyle eşi Ezel ile birlikte yaşıyor, geçimini temin etmek için de bir çerçeveci dükkânında çalışıyordu. Yani Tektaş’ın masa komşumuza verdiği cevap doğruydu!

Onun arkadaşları, yoldaşları olduğumuz için hepimiz çok şanslıyız.

Çağatay Anadol

***

Çağatay’ın “Çerçeveci” anekdotunu okuyunca, Tektaş’ın sabit, diğer kahramanların farklı, mekânın ve zamanın farklı olduğu bir başka versiyonunu hatırladım.

Yurtdışından döndüklerinde “tutuklandılar” ve kalabalık bir arkadaş grubumuzla izlediğimiz ilk duruşmaya çıktılar. “Kimlik tesbiti” yapılıyor. Bu safhada önce sanığın beyanı zapta geçer; sonra nüfus kütüğündekiler dâhil, “devlet”teki bilgiler mahkemeye gelir. Mahkeme başkanı ilk sanık olarak Tektaş’a, “Kalk!” dedi ve bu bilgileri soruyor, yazdırıyor. “Ne iş yaparsın?” diye sordu; Tektaş, “Şu anda Sağmalcılar’da tutukluyum; yurtdışından gelir gelmez havalimanından cezaevine getirildim” diye cevap verdi. “Yurtdışında ne iş yapardın?” diye sordu. “Çerçevecilik yapardım efendim” diye cevapladı Tektaş. “Nasıl yani? Cam-çerçeve işleri mi?” (Ona “doğrama” dendiğini bilmiyor hâkim.) Tektaş her zamanki çelebiliğiyle, “Hayır efendim, bir resim galerisinde tablolara çerçeve yapıyordum” diyerek cevapladı. Ama hâkimin gene kafası basmadı bu “mesleğe”! “Yaz kızım” dedi katibe, “Çerçeveciyim” diye beyan etti.

O duruşma tahliye yok! Nüfus kayıtlarının vb. getirilmesine, işte bilmem nerelere müzekkere yazılmasına hüküm olunarak kapandı celse. İkinci duruşma celseyi açar açmaz başkan, Tektaş’a, “Siz kalkar mısınız?” dedi. İlk duruşmada “sen” diye hitabedilen Tektaş ikinci duruşmada birden “siz” oluvermişti. Vehbi’nin kerrakesi sonra anlaşıldı. Hâkim, “geçen beyanınızda çerçeveci olduğunuzu söylediniz”… “Evet efendim”… “E, siz Oxford mezunu bir hukukçuymuşsunuz”… “Siz bana ne iş yaptığımı sordunuz, onu cevapladım. Hukuk tahsil ettim ama hiç mesleği icra etmedim” diye cevapladı.

Ve bütün sanıkların tahliyesine…

Şükrü Çelikyapı

***

Kavun, rozet ve yaban otları

Ben Tektaş ağabeyi 1989 yılında yurda dönünce tanıdım. Önceki yıllarda gıyaben tanımakla beraber yüz yüze tanışmamız 1989 yılında başladı ve onu kaybettiğimiz 9 Ocak 2018 tarihine kadar devam etti. Özellikle ölümünden önceki 20-25 yıl boyunca onunla çok yakınlığımız oldu. Bu dönem içinde hem ikimiz, hem de ailelerle beraber nice tatiller, seyahatler, kahvaltılar, yemekler vb. ortamları paylaştık. Oldukça çok anılarımız var ama şimdi burada üç adet anımı paylaşacağım.

TOPATAN KAVUNU

Hepimizin bildiği gibi Tektaş ağabey yemeyi, içmeyi ve seyahati çok severdi. Onunla yaptığımız Ege, Karadeniz, İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu seyahatlerimizde, önümüze gelen kasabalara uğradığımızda mutlaka kasabanın semt pazarını ziyareti etmek zorundaydık. O gün içinden geçtiğimiz kasabanın pazarı değil de yakın bir başka kasabanın pazarı olduğunu öğrendiği an mutlaka o kasabanın pazarına uğramamız konusunda biraz da sinirli olarak, “Anacığım, altımızda araba ile gidiyoruz, uğrasak ne olur?” diye yapmış olduğu baskıdan mutlaka galip çıkardı ve biz o kasabanın pazarına uğrardık.

Tektaş ağabey pazarlarda tabi ki öncelikle o bölgenin özgün meyve, sebze ve özellikle otlarını aldıktan sonra pazarcılara, “Anacığım, TOPATAN KAVUNU var mı?” diye sorardı; genellikle de Anadolu’daki çoğu pazarcılar bundan bir şey anlamazdı. Arada bazı pazarcılar, “Amca, o kavun bu bölgelerde yetişmez” diye cevap verirlerdi. Bu Topatan Kavunu meselesi yıllarca böyle devam etti. Sonra ben internetten araştırdım hakikaten böyle bir kavun varmış, İstanbul ve Trakya bölgesinde yetişirmiş ve eskiden bir hayli popüler bir kavunmuş. O dönemlerde oldukça yaygın olan bu kavun günümüzde artık ticari olarak üretimi yapılmıyor.

Tektaş ağabeyle sanırım 2010 yılı sonbaharında yine bir Trakya seyahatinden (Kırklareli-Demirköy-Edirne) dönerken, Çerkezköy-Kapaklı pazarında bir pazarcı bize, “Ben Çatalcalıyım. Bu kavun bizim oralarda Çatalca’nın Kestanelik köyü ve başka birkaç köyünde yetiştirilmektedir” dedi.

Bunu öğrenen Tektaş ağabeyin İstanbul’a döndüğümüz andan itibaren hemen her gün beni, “Ne zaman kavun almaya gideceğiz?” diye sürekli aramasının sonucu bir Pazar günü ikimiz Çatalca’ya kavun almaya gittik. Köyü bulduk, ama kavunun ticari olarak üretilmediğini, köyde birkaç ailenin kendi ihtiyaçları için üretim yaptığını öğrenmiş olduk. Köylüler bizim kavun için ta İstanbul’dan kalkıp buralara geldiğimizi hayretle karşıladılar ve bizi anlamakta güçlük çektiler. Neyse sonunda kavun yetiştiricisi bir kişi ile bizi buluşturdular. Adamla beraber tarlasına gittik, 8-10 adet civarında kavunu arabanın bagajına doldurduk, bin bir türlü tartışma sonucu adama parasını verdik. Adamcağız ısrarla, “İkramımız olsun, para istemez!” dedi, ama biz yine de kavunlar için para vererek İstanbul’a doğru yola çıktık.

Köy çıkışında Tektaş sabredemedi, kavunlardan birini kestik. Açık sarı renkte beyzbol topu (elips) görünüşünde ince kabuklu bir kavundu. Tadı bal gibi sulu ve hafif bir kokusu vardı. İştahla yedik, yetmedi bir kavun daha kesip onu da yedik. Kalan kavunları paylaşarak evlerimize götürdük. Ben orada Tektaş’ın bu kavunu neden ısrarla aradığını öğrenmiş oldum ve her zaman olduğu gibi onun yeme içme konusunda nasıl bir uzman olduğunu bir defa daha kendisine teslim ettim.

ALTIN SUYUNA BATIRILMIŞ ATATÜRK ROZETİ

Tektaş ağabey sanırım 2010 yılında, Ankara Gaziosmanpaşa semtinde bir heykel sergisi açtı. Heykelleri beraber İstanbul’dan götürüp sergi salonunda raflara dizdik. Sergi ertesi gün açılacaktı, biz tam dinlenmeye geçeceğimiz an, uzun boylu kızıla yakın bıyığı ve saçları olan paltolu bir kişi ve yanında da kısa traşlı yine uzun boylu iki kişi galeriden içeri girdiler. Galeri sahibi kadın ayağa kalkarak, “Başkanım, buyurun şeref verdiniz” vb. diyerek adamı davet etti. Ben biraz daha dikkatli bakınca gelen kişinin Anayasa Mahkemesi eski başkanı Yekta Göngör Özden ve korumaları olduğunu anladım. Yekta Güngör Özden galeri sahibi kadının bir yakınıymış. Galeri sahibi kadın zaten biraz sonra karşılıklı tanıştırma faslını gerçekleştirdi.

Birkaç dakika sohbetten sonra Yekta Güngör Özden cebinden hediye kesesi gibi bir şeyin içinden bayağı büyük bir Atatürk rozeti çıkararak Tektaş ağabeyin yakasına takmaya çalıştı. Tektaş ağabey tüm nezaket ve kibarlığıyla, “Efendim, çok teşekkür ederim, siz bana verin, ben sonra takarım” diye söylemesine rağmen, Yekta Bey ısrarla, “Efendim, yanlış anlaşılmasın, altın suyuna batırılmış bu rozet tamamen kendi bütçemle işte şu kadar adet olarak tarafımdan yaptırılmıştır” diyerek Tektaş ağabeyin yakasına takmak konusunda ısrarlı davranmıştı. Bir iki dakika süren bu mücadeleyi Tektaş ağabey kazanarak rozeti yakasına taktırmadı kendisi aldı.

Sonraki yıllarda Tektaş ağabeyin evine defalarca yapmış olduğum ziyaretlerde o rozetin hep kütüphanedeki kitapların arasında rafta olduğunu görürdüm.

YABAN OTU TOPLAMA, SONU ECZANE

2005 veya 2006 yıllarında sanırım Kurban Bayramı tatilinde yapmış olduğumuz bir Karadeniz turunda (Zonguldak, Sinop, Samsun, Giresun illeri) Zonguldak Alaplı-Kozlu civarında seyahat ederken deniz kenarında taşlar arasında adını şimdi bile bilmediğim geniş yapraklı hafif tüylü bir bitki-ot görmüş. Bana, “orada bir ot vardı, ben ondan salamura, turşu yapardım, durmadın hâlâ da gidiyorsun” diye söylenip durdu. Ben de, “Tektaş ağabey, ismini bilmiyorum ama o ot bizim oralarda da yetişir, affedersin, o otu hayvanlar bile yemez” dememe rağmen, sinirli şekilde söylenmeye devam etmeye başlayınca, bir iki kilometre gitmiş olmamıza rağmen uygun bir yerden geri dönerek o otların olduğu yere geldik. Ben hayli sinirlendiğim için arabadan inmedim. Tektaş ağabey görmüş olduğu o otlardan bir hayli kopartarak bir poşeti ağzına kadar doldurdu. Poşetin ağzını bağlayarak arabanın bagajına koyduk yola devam ettik.

Zonguldak’a yaklaşırken Tektaş ağabeyin elleri ve kolları kaşınmaya ve elleri ve kollarında fasulye tanesi büyüklüğünde kabarıklar oluşmaya başladı. Zonguldak girişinde karşılaştığımız ilk eczaneye uğrayarak eczacıya bagajdaki otları gösterip, bu otları topladıktan sonra elleri ve kollarının bu hale geldiğini söyledik. Orta yaşlarda olan kadın eczacı gülerek, “Siz her halde bu bölgenin insanı değilsiniz. Bu ot kopartılınca zehirli bir madde salgılar, bu salgılar bazı insanlarda alerjik reaksiyon gösterir; sizde de öyle olmuş, önemli bir şeyiniz yok” dedi ve bize bir pomat-merhem verdi. “Bunu ellerinize ve kollarınıza sürün, su ile temas etmeyin ve mümkün olduğu kadar kaşımayın, birkaç saat sonra rahatlarsınız” dedi. Gerçekten merhemi ellerine ve kollarına bolca sürdükten sonra 1,5-2 saat gibi bir zaman içinde Tektaş ağabey rahatladı.

Sonraki yıllarda Tektaş Ağabey zaman zaman, “Şu ottan, şu bitkiden güzel salata, salamura, turşu vb. olur” dediğinde kendisine hep gülerek, “Ağabey, aman dikkat et! Ellerin yine kabarmasın” diye bu olayı hatırlatırdık. Kendisini saygı ve özlemle anıyorum. 

Halil Çamalan

***

Tektaş Ağaoğlu, 12 Eylül faşist darbesinden sonra yurt dışına çıkmıştı. Döneceği günün haberini duyunca kardeşim Ali ile karşılamak üzere Yeşilköy hava alanına gittik. Ali Tektaş’ı görünce dayanamayarak karşılamak için yasaklı bölgeye girmişti. Polis Ali’yi gözaltına aldı. Bir sürü uğraşıdan sonra Ali serbest kaldı. Partiyi yeniden derleyip toparlamak için Tektaş ile Anadolu’da kalan örgütlerle tekrar temasa geçme görevi verilmişti.

İlk gezimiz Denizli’yeydi. Otobüste doyum olmaz sohbeti ile Denizli’ye gittik. Denizli’deki arkadaşlarla görüştükten sonra alkol dışında kendisi ile her konuda yürüyebileceğim çok sevdiğim Av. Ali Er’e köyüne gideceğimizin sözünü vermiştik. Ali de bize koç çevireceğinin sözünü vermişti. Ali’nin köyüne gittik. Çok güzel bir köy, ben çok beğendim. Sanki doğal olan çok güzel bir parkı vardı. Parka gittik yemeği orada yiyecektik. Sofralar kurulmuş, kalabalık yavaş yavaş aperatif şeylerle başladı atıştırmaya. Bir süre sonra koca bir tepsinin üstünde kızartılmış bir koç. TEKTAŞ koçu görünce; bana sitem yaparak “Hani koçu biz çevirecektik?” Meğer hevesle koçun çevrilmesini kendisi yapmayı düşünüyormuş. “Abi olmuş bir kez, büyütmeye gerek yok.” Bir ara yanıma geldi, “Hoca Ali Er rakı içmeye başladı.” “Abi burası Ali’nin köyü, abileri burada, akrabaları, hatta anası burada, istediği kadar içebilir, özgürdür.”

Bir de bana anılarımı yazmam için çok ısrar ediyordu. Tektaş’ı yazmak herkesin harcı değil anacığım. RAHAT UYU AĞABEY.

Bahri Gedik

***

Ben siyasi olmayan balık anılarımızın birini anlatayım.

Çanakkale’ye gelişlerinden birinde Bozcaada kuzeyindeki Karayer Adaları'na gittik. Benim kompresörlü balıkçı teknesi Yeniköy limanında; devamlı kompresör gürültüsü nedeniyle o köyün öğretmeninin oltacı teknesine Tahsin Gürtekin abimizle Tektaş’ı verdim. İki tekne, ben dalışa, onlar da oltaya başladık.

Öğleye doğru yemek molası verdiğimde partili üçüncü bir balıkçı da benim tekneye bordaladı. İsmail Benek adlı bu yoldaş hemen yemek hazırlığına başladı. Tente altında dinlenirken Tektaş’ın bulunduğu teknenin motor arızası nedeniyle sulara kapılıp hızla Yunanistan’a doğru sürüklendiğini gördük. Tektaş, Tahsin amca ve Hüseyin Okkalı beyaz atletlerini sallayarak bizim dikkatimizi çekmeye çalışırken ben arkadaşlara, “görmezden gelin” dedim, sırtımızı döndük. Bizimkiler bağırıyor, beyaz atletlerini sallarken tekne bizim açığımıza gelince İsmail Benek’e, “Git, bağla getir!” dedim. İhtiyar gelince, büyük bir heyecanla, “Yahu, Yunanistan’a gidiyorduk az daha!” demez mi, kimde can kaldı, güle güle bayıldık.

Turgut Haskan

***

1979 yılı kısmî senato seçimleri öncesinde Tektaş Ağaoğlu Eskişehir’e geldi. Eskişehir’de seçim yoktu ama Kütahya’da yapılacak seçim için Eskişehir teşkilatı sorumluydu. Partide genel olarak seçimler ve Kütahya seçim değerlendirmesi diğer parti sorunları üzerine yapılan toplantıdan sonra çiğ börek yemeye gittik.

Yemekte bana, “Sen madem tüm bölgeyi dolaşıyorsun, Yazılıkaya’ya gidelim, Eskişehir’e gelip de Yazılıkaya’yı gezmeden dönmek olmaz” dedi.

Ben köy gezilerinde bu tabelayı görmüş gibiydim ancak nerede gördüğümü çıkaramadım.

Tereddüdümü fark edince hemen Midas kenti (Yazılıkaya) hakkında ayrıntılı bilgi verdi.

Üstelik dağlık Frigya bölgesinde bulunabilecek endemik bitki türleri, bilhassa otlar konusunda da ufkumuzu açtı.

Yıllar sonra İstanbul’da yaptığımız hafta sonu pikniklerinde, bilhassa Zekeriyaköy Kirazlı Çay Bahçesi etrafındaki doğa yürüyüşlerinde de Tektaş abi sayesinde yeni otları tanıdık. Adeta doğa önderimiz oldu. Hâlbuki kendisi kentli, biz ise çoğumuz köylü çocuklarıydık. Üstelik ben ormancılık eğitimi de almıştım.

Bir gün kendisine Kuzey İstanbul ormanları, üçüncü köprü, çevre yolu ve KANALİSTANBUL hakkında edindiğim bilgileri aktardım.

Özellikle KANALİSTANBUL çok dikkatini çekti ve, “Bunu mutlaka yaz, Kızılcık’ta yayınlayalım” dedi.

Direnmeme rağmen, “Bana anlattığını olduğu gibi yaz, onbeş gün sonra da getir” dedi.

Tektaş Abi’nin teşvikiyle yazıyı süresinde bitirdim. Kızılcık dergisinde 2013 yılında “Kanal İstanbul bir macera değilse ne?” başlığı ile yayınlandı.

Yazı tartışmaya da neden oldu. Kanalın Silivri’den, hatta Büyükçekmece’den Karadeniz’e ulaşacağına dair yüzlerce haber çıkmıştı.

Bu yazıyla kanalın bugün kesinleşen resmî güzergâhı ilk defa açıklanmış oluyordu.

Evet, bugünkü güzergâhın ilk olarak KIZILCIK’ta açıklanması bir kehanet ve tahmin değil, titiz bir çalışmayla ulaşılan resmî belgelerden edinilen somut bilgiye dayanılmasıydı.

Tektaş abi KANALİSTANBUL felaketi konusunda hepimizin bilgi sahibi olmasına vesile olmuştu.

Saffet Uygur

***

Tektaş abim ile benim de kısa kısa birçok anım oldu. Doğrusu pek yazmak istemedim. Birçok arkadaşımızın yazmış olduğu siyasi içerikli ve genel anılarını zevkle okudum, mutlu oldum. Ben de üç anımı sizlerle paylaşmak isterim.

İlki Ankara TSİP parti okulunda, Altındağ ilçede bize Diyalektik Materyalizm dersini vermişti. Ders ve yemek arası verildi. Antep’ten geldiğini, uykusuz ve yorgun olduğunu söylemişti. Kitle, İlke dergilerinin, değişik afiş ve bildirilerin olduğu odaya geçip ceketini de göğsüne kapatarak uyuduğunu gördüm. Ders saati başladığında haber verdik ve kalktı. Kaldığımız yerden devam ettik. Daha çok gezinerek ders anlattı. İlk kez tanımıştım.

İkincisi, KESK’in Eminönü Kadırga’da Belediyenin salonunda düzenlemiş olduğu uluslararası bir konferansta (konferansın konusunu şu an tam hatırlayamadım) ünlü düşünür ve aktivist Noam Chomsky de konuşmacı olarak davet edilmişti.

Chomsky’nin konuşmasından sonra ara verildi. Tektaş abi, “ben bu insanı tebrik edip elini sıkacağım” dedi. Ve öyle de yaptı.

Üçüncüsü de, Düzce’de yaptığımız piknikte sevgili kardeşimiz Zekiye Hasançebi ile birlikte oturuyordu. Beni çağırdı. “Bu Kızılcık’ları bağış karşılığında arkadaşlara dağıt” dedi. Ben de söylediğini aynen yaptım. Bağış miktarı hatırı sayılır bir meblağdı.

“O, çok güzel! Kızılcık dergisinin kirası da çıkmış oldu” dedi.

Hasan Güzel