tektas agaoglu heykel2İnsan yaşlandıkça yıllar daha hızlı geçiyor galiba. Üç yıl geçivermiş Tektaş abiyi toprağa verişimizin üstünden. Hâlbuki daha dün gibi geliyor Teşvikiye Camiinin avlusunu dolduruşumuz.

Tektaş Ağaoğlu deyince aklıma 1973 yılı geliyor. Onunla onun “gıyabında” tanıştık. Tanıştık demek doğru olmaz belki, ben onu 1973 yılında tanıdım. 12 Mart sürecinin sonunun gözüktüğü, toplumun darbeye olan hıncının kitlesel bir patlamaya doğru yönlendiği yıldır o yıl. Yeni Ortam Gazetesinde özellikle iki köşe yazarı Tektaş Ağaoğlu ve Oya Baydar bu dönemde çok önemli bir görev üstlenmiş, bu toplumsal hıncı örgütlü bir mücadeleye ana kaynak yapmak için çabalıyorlardı. Bu iki yazarı okumak günlük rutinim olmuştu o günlerde. Benim TSİP üyesi olmaya karar vermem, Parti kurulduğunda bu iki ismin kurucular arasında bulunması nedeniyledir.

Tektaş abiyi en iyi anlatacak şey, önemli bir özelliği olan katıksız sosyalist kimliğinden daha çok kişiliği, alçak gönüllülüğü, karşısındaki insan kim olursa olsun ona verdiği değerdir. Karşısındaki kişiyle taban tabana zıt bir görüşü savunurken bile asla düşüncesinden hiç taviz vermeden ama sohbet tadında çok yumuşak bir üslup kullanırdı. Sohbet sonunda muhatabı genellikle ona hak vermekten başka yapacak bir şeyi kalmadığını görürdü.

Antalya’yı çok severdi. Antalya teşkilatını her yıl ziyaret ederdi. Ziyaretlerinde birkaç gün şehirde kalır, sonra bir süre de Kaş ilçesinin sakin bir köyünde yaşamını sürdüren kız kardeşi Sitare’ye de gider, onun misafiri olurdu. Antalya’da olduğu zaman bizde kalır, çoğu kez mutfağa dalar, Nuran’a özel yemek tarifleri yapmaktan zevk alırdı.

Antalya’da olduğu günlerde birlikte şehirde gezer, bazen bir yere oturur, sohbet ederdik. Konyaaltı sahilinde dolaşmayı çok severdi. Bilen bilir, Konyaaltı Plajı kumsal değil, çakıllıdır. Çakıl taşlarına büyük ilgisi vardı. Taşların rengini, şeklini, dokusunu en ince ayrıntısına kadar incelerdi. İlginç bulduğu taşları toplardı.

Bir seferinde bana “Beni Antalya Müzesine götür” dedi. Müzeyi gezerken her tarihi eserin önünde bir durup eser hakkında bana şaşırtıcı ölçüde ayrıntılı bilgiler veriyordu. Benim bu konudaki “cahil”liğimi görünce “Sen hiç bu müzeyi gezmedin mi?” diye sordu. Ben daha önce müzeyi gezmiştim ama bahsettiği objeler hakkında üstünkörü bilgilere sahiptim. Eserlerin yanındaki bilgi notlarından edindiğim bazı bilgiler de ziyaret bittikten sonra uçup gidiyordu. “Gezdim, ama anlattıklarının birçoğunu hiç bilmiyorum” diye cevap verdim. O konuşmada onun Antalya Müzesini sayısını hatırlamadığı kadar çok kez ziyaret ettiğini öğrenince çok şaşırmıştım.

Tektaş Ağaoğlu, bir yoldaş olduğu kadar yakın bir dost, bir “abi” idi. İyi ki onunla yollarımız kesişti ve onu tanıdım. Bu duyguları binlerce arkadaşımın hissettiğine eminim. Az sayıda insan bu duygular içinde hatırlanır. Işıklar yoldaşı olsun.

Mehmet Gürsoy, 10 Ocak 2021.

***

Tektaş Ağaoğlu, kızımın düğününe katılmış, düğünden bir hafta sonra da sevgili eşi Ezel’le birlikte bizi ailece ziyarete gelmişti. Onu almaya gittiğimde arabaya binerken ve inerken elinde sıkıca tuttuğu ve başına kötü bir şey gelmesinden sakındığı bir paket vardı. Asansörden çıkıp bizim eve girinceye kadar da paketi kendisi taşımakta ısrar etti. Eve girdik, salona geçip oturmadan önce kendisi tarafından sarıp sarmalandığı belli olan paketi eşime uzatarak: “Bu, Iraz’a düğün hediyemiz. Onu evinin uygun bir yerinde sergiler herhalde.” dedi. Teşekkür ederek paketi kaldırmaya çalışan eşime, “Hanife, aç bakalım, hediyemizi beğenecek misiniz?” deyince hemen paketi açtık. Alçıdan yapılmış ilginç bir heykeldi. İkimize birden: ”Bu heykel sizce neyi anlatıyor?” diye sordu ve her ikimizin de görüşlerini dinledi. Sonra heykelin öyküsünü anlattı.

tektas agaoglu heykel3“Fransız devrimi sırasında kral XVI. Louis nasıl başarmışsa devrimcilerin elinden kurtulmuş ve tebdil-i kıyafetle ülkenin güneyine doğru kaçmaya başlamış. İtalya sınırına yakın bir köye sığınmış ama köylülere kim olduğunu söylemiyormuş. O gece köyde konuk olmuş. Sabahtan yola çıkarak ve sınırı geçip devrimcilerin elinden kurtulmayı planlıyormuş. Sabahın erken saatinde kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırmaya çalışırken kapı çalınmış. Ev sahibi kapıyı açınca ne görsün! Köyün pek de akıllı saymadığı yaşlı bir kadın, bulabildiği renkli kıyafetlerden oluşturduğu acayip bir kılıkla, konuğa bakarak dans etmeye başlamaz mı. Kısa bir süre sonra kral durumu fark etmiş. Köylülerin onu tanıdığını ve bu kadının kendisini aşağılamak için bu şekilde giyinip dans ettiğini anlamış. Tabii ki sonunun geldiğini de.”

“İşte,” dedi Tektaş ağabey. “Ben dans eden bu deli kadını anlatmaya çalıştım bu heykelle. Hediyeyi Iraz’a verirken bu öyküyü de anlatmayı unutmayın e mi!” diyerek devam etti.

O, alçıya biçim verirken bile “devrim”i yaşayan birisiydi.

Saygı ve özlemle anıyorum.

Cemal Candaş, 11 Ocak 2021.

***

Yanılmıyorsam ÖDP’nin dağılma kongresi, ya da Maçka İnisiyatifi’nin ilk toplantısı, tam hatırlamıyorum. İTÜ Maçka Kampüsü’ndeyiz. Listeler oluşturulmuş, konsensüs var. Son anda Tektaş beni bir odaya çağırdı, “konuşmamız lazım” dedi. İçimden, “eyvah, son anda listeye yeni isim önerecek ve ben bu işlerden hiç anlamam” diye düşündüm. Neyse kapıyı kapattı ve “eğil” dedi. “Anlamadım Tektaş” dedim. “Ayaktayken eğil ve kafanı bacaklarının arasından uzat, karşıdaki nesnelere bak!” Hocamdı, dolayısıyla dediğini yaptım: bacaklarımın arasından karşıdaki duvara baktım. “Farkında mısın, aşağıdan baktığında renkler bir başka renkli görünüyor, nörobilim falan okuyorsun, sence neden böyle?” diye sordu. Hakikaten daha canlıydı renkler. “Bunu nereden çıkardın?” diye sordum. “Yahu ayakkabımın bağı çözülmüştü, bağlamaya çalışırken fark ettim. Sence neden olabilir?” diye sordu.

Tektaş böyleydi işte: en kritik politik anlarda bile sanatsal merakı ön plandaydı. Eve gidip oksipital korteksin V4 ve V5 renk alanları üzerine bir iki saat mesai harcadım. Oksijen azlığı renkleri gerçekten daha canlı gösterirmiş meğer. Bir kaç gün sonra bu bilgiyi Tektaş’a anlattığımda, “Van Gogh dünyaya tersten bakarmış öyleyse” deyiverdi.

Ali Rıza Tura, 11 Ocak 2021.

***

Tektaş abi ile balık tutmaya gittik.

TSİP’lileri ve Tektaş abiyi Birleşik Sosyalist Parti (BSP) ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi  (ÖDP) sürecinde daha yakından tanıma fırsatım oldu. Bir gün Kızılcık dergisi çalışmaları sonrası sohbet ediyorlardı. Yanlarına gittim. Konu deniz, balık, balıkçılık, vs… Tektaş abi, “balık tutmaya gitmek istiyorum ama bir imkân bulamıyorum” dedi. Ben de, “bir tanıdığım var ona söylerim, sanırım bir ayarlama yapabiliriz” dedim.

Her şeyi ayarladıktan sonra Üsküdar’da vapur çıkışında Tektaş abiyi karşıladım. Bir araba ile Harem Motorcular İskelesine gittik. Bizi orada bekleyen Nesligül (Dev-Lis’ten arkadaşım) ve kaptan Ali karşıladı. Nesligül yiyecek ve içecek tedarikinde de bulunmuş. Kısa bir tanışmadan sonra Bodrum tipi tekne ile denize açıldık. Niyetimiz belli, balık tutmak için yola çıkmışız. Kaptan Ali bizlere birçok çeşit olta ve balık yemi ayarlamış. Tabi asıl kaptan Tektaş abi, gideceğimiz yönü tarif etti. Önce Üsküdar kıyısı açıklarına, sonra Kızkulesi tarafı ve Harem açıklarına doğru yol alıyoruz. Elimizdeki oltaları atıp atıp çekiyoruz ama boşuna, ortada tek balık tutmuş değiliz!

Uzakta, Harem karşısında Sarayburnu önlerinde balıkçı teknelerini görüyoruz. Sonunda Tektaş abi, “buralarda balık yok, karşı kıyıya balıkçıların yanına gidelim” dedi. Aramızda boğaz çıkışı var. Büyük gemiler boğaz trafiğini kullanıyor. Kaptan Ali’nin acemi olduğunu biliyorum. Tedirgin oldum ama “tehlikeli olur abi, oraya gitmeyelim” demek olmuyor. Tektaş abinin kararlı tavrıyla ortaya koyduğu inisiyatif karşısında hiçbir şey diyemiyoruz. Kaptan Ali ve Nesligün’ün ne düşündüğünü bilmiyorum. Teknemiz karşı kıyıya doğru giderken ben acaba “büyük gemilerin gazabına uğrar mıyız?” tedirginliğini gizleyerek yaşıyorum. Kelle koltuk durumu içinde olduğumuzu düşünüyorum. Karşıya doğru giderken Nesligül’ün getirdiklerini tüketiyoruz. Tedirginlikten ne yediklerimden ne de içtiklerimden hiçbir şey anlamadım. Organizasyonu ben yaptığım için de bir sorumluluk duyuyorum.

Derken Sarayburnu’na vardık. Balıkçı teknelerinin arasında yerimizi aldık. Aklımda bu işin geri dönüşü de var korkusunu yaşıyorum. Biz boğazı geçerken bizden önce ve sonra büyük gemilerin geçtiğini görüyorum. Gelmişiz artık balıkçıların arasındayız. Olta var, yem var. Her şey tamamsa şimdi balık tutma zamanıdır diye düşünüyoruz. Balık yakalayabilmek için yapılması gereken her şeyi yapıyoruz. En az bir buçuk saattir hepimizin gösterdiği çaba sonrası Tektaş abi bir tane çinekop yakaladı. Sonunda kabahati denize, balığa, oltaya, yeme kabahat bularak Tektaş abinin tuttuğu bir tane balıkla geri döndük. Tektaş abiye Üsküdar’a kadar refakat ettim. İskeleye doğru giderken elinde misinanın ucunda sallanan balığı taşıyordu. (Eşi tek balıkla eve dönen Tektaş Abi’nin durumunu hatırlayacaktır.)

İşte böyle, Tektaş abi ile böyle bir anı paylaşmanın mutluluğunu taşıyorum. Ve anısına sizlere Tevfik Fikret’in “Balıkçılar“ şiirini hediye ediyorum.

Kaya Eker, 11 Ocak 2021.

Balıkçılar

— Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lâkin yarın, ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!

— Hayır, sular ne kadar coşkun olsa da ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...

           — Olur;
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;
Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...
Çocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: — Ya biz,
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

           Hâlâ
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döverdi sâhili binlerce dalgalar asabî.

— Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zîrâ
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz hâ!

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

— Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?
— O gitmek istedi; ‘Sen evde kal!’ diyor...
— Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem?

Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizâz-ı hâsirine
Bakıp sükût ediyorlardı, başlarında uçan
Kazâyı anlatıyorlardı böyle birbirlerine.
Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cûşân
Bir ihtilâc ile etrafa ra’şeler vererek
Uğulduyordu...

— Yarın yavrucak nasıl gidecek?

Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak
Şırak dövüp eziyor köhne tekneciğin şişkin
Siyah kaburgasını... Âh açlık, âh ümîd!
Kenarda, bir taşın üstünde bir hayâl-i sefîd
Eliyle engini güya işaret eyleyerek
Diyordu: ‘Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!’

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; ‘Yürümek,
Nasibin işte bu! Hâlâ gözün kenarda... Yürü!’
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... ölüyor:
Kenarda üç gecelik bâr-ı intizâriyle,
Bütün felâketinin darbe-i hasâriyle,
Tehî, kazazede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;
Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikâyetler...

Tevfik Fikret