Dr. Hikmet Kıvılcımlı Türkiye komünist hareketinin, 1960’li yıllara kadar sayısı 3’ü 5’i geçmeyen “düşünür”lerinden biridir. 40 yıl önce 11 Ekim 1971’de ölmüştür. Bu vesileyle görüşlerini ve siyasi mücadelesini kısaca değerlendirmeyi yararlı buluyoruz.
Genç solcu kuşaklar Hikmet Kıvılcımlı’yı tanımamışlar veya yanlış tanımışlardır. Çünkü yanlış tanıtanları çok olmuştur. Bir sebebi, bütün komünist partilerin tarihinde belli dönemlerde ve değişik sebeplerle ortaya çıkmış ve siyasi mücadeleye zarar vermiş hastalıklardan biri olan konformizme dayalı “düşünür düşmanlığı”nın Türkiye komünist hareketinde yoğun şekilde bulunmasıdır. Buna, en genelinde “kendi aklıyla düşünen”e düşmanlık da diyebiliriz.
Bunu şuradan da anlarız: Kıvılcımlı’nın görüşleri ya görmezlikten gelinmiş, ya da bilgisizce, kaba saba, düzeysiz eleştirilerin konusu olmuştur. Bunları yapanlar da “Marksist”ler değil, “şabloncu Marksistler”dir.
Önce biyografik özetine bakalım: 1902’de Makedonya’nın Priştine’sinde doğmuştur. On yaşında ilk, Balkan savaşından sonra ise tüm Avrupa Osmanlısının merkeze göçüyle birlikte savrulup ikinci ve son kez Anadolu’ya gelmiştir. Sol-sosyalist düşünceyle tanışması İstanbul Tıp Fakültesindeki öğrenim yıllarında başlar. 1925 yılında TKP 2. Kongresi’nde gençlik örgütlenmesinden sorumlu MK üyeliğine seçilir. “Takriri Sükûn Yasası” ile tutuklanır ve 10 yıl kürek cezasına çarptırılır. Afla salıverilir. 1927’de yeniden tutuklanır, 3 ay ceza alır. 28’lerde, parti adına Kıvılcım dergisini yayınlar. 1929 komünist tevkifatında, bu kez dört yılını yatacağı 4,5 yıl ceza alır. 1935 yılında da Marksizm Bibliyoteği ve Emekçi Kütüphanesi’ni kuracak ve yoğun bir yazım ve yayın işine girişecek, yazdıkları ile belli bir gençlik kümesini Marksizm ile tanıştıracaktır. 1938’de, Donanma Davası’nda tekrar tutuklanır, 12 yılını yatacağı 15 yıl hapis cezası alır.
1950’de afla özgürlüğüne kavuşan Kıvılcımlı TKP’nin “toparlanma” çalışmalarından, bizzat Zeki Baştımar’dan davet aldığı halde uzak durur. 1954’te Vatan Partisi’ni kuracak, partinin “Vatandaş” gazetesini yayınlayacaktır. Vatan Partisi 1957 seçimlerine katılacak, ilgi görecek, İstanbul’da birçok mitingler düzenleyecek ve Menderes Hükümeti’nin talimatıyla kapatılacak, “Doktor” gene hapse düşecektir.
1965’te Tarihsel Maddecilik Yayınları’nı kuran Kıvılcımlı kurulduğu yıllarda TİP’e yakınlık duysa bile 1967’de Sosyalist gazetesini çıkarır ve TİP eleştirisine başlar. Kıvılcımlı 1960’lı yılların sonunda Türk Solu, Aydınlık dergilerinde yazacak, FKF, DEV-GENÇ, TİP örgütlerinde konferanslar verecek, 12 Mart 1971’de yurt dışına çıkarak Kıbrıs’a, oradan Lübnan’a ve daha sonra Suriye’ye gidecek, Sofya, Doğu Berlin, Paris üzerinden Yugoslavya’ya varacak, 11 Ekim 1971’de Belgrad’da yaşamı sona erecektir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye komünist hareketi içindeki özgünlüğü tartışmasızdır. Kendini “sürü”den saydırmamıştır. Bu aynı zamanda, sol içindeki “Doktor düşmanlığı”nın düzeyine işarettir. Teorik düşüncesi ve politik tutumu elbette Marksist açıdan eleştirilmeye muhtaçtır ama bunun için hiç değilse en az doktorun kendisi kadar Marksizmden haberdar olmak gerekir. Bazılarına bakalım.
Hikmet Kıvılcımlı için Kemalizme ılık, askeri darbelere sıcak baktığı söylenmiştir. Söylentiden ibarettir. Kemalist diktatörlüğün, kastı ve dili itibariyle en amansız düşmanıdır. TKP Merkez Komitesi adına 1928 yılında Kıvılcım gazetesinde yazdıkları okunmalıdır:
“Ey! Kirli tırnaklı, biş sakallı şeyhin heybetli karşısında, boynu zincirli... Kürt paryasının uluduğu Mardin kalelerinden, bir günde demirleri eriten paslı rutubet batakhanelerinde bir lokma ekmek için on dört buçuk saat soyulduğu halde –tırnakları manikürlü, sakallı traşlı– beyefendisine ırzını da bağışlamadıkça köpekler gibi sokak ortasına atılan genç işçi kadınların inim inim inlediği İstanbul surlarına kadar uzanan Türkiye:
Ey! Dünya kurulalıdan beri milyonlarla insanın, masum çalışkan hep bir sürü sütü bozuk efendiler tarafından satırdan geçirildiği kara toprak.
Ey! Keyhüsrev’inden firavununa, İskender’inden kayzerine, halifesinden aşiret reisine, padişahından Cumhuriyet diktatörlerine kadar tarihi hailelerin şımarttığı, her çılgın mütereddidin derisinden çadır yaptığı, kemiklerinden kâşâne kurduğu, ‘Küçük Asya’ halkı ve küçük, fakat derdi büyük Asya: ‘Türkiya’! ‘Türkiya’! …
Bu çapulculuk ‘Halkçılık-Demokrasi’ namı altında kurulmuş bir hâkim sınıf tuzağından başka nedir?” [Türkiye’de Sol Akımlar II (1925-1936), BDS Yay., 1992, s. 151.]
Dikkat edilecek olursa Hikmet Kıvılcımlı, yaşıtı komünistlerin ve Türk aydınlarının ezici çoğunluğunun aksine, Kemalizmi yüceltmemekte, sınıf temelini berrakça teşhis ettiği için “çapulculuk” saymakta, işçiler ve tüm ezilenlerden yana saf tutmaktadır. “Doktor”un 27 Mayıs ve 12 Mart askeri darbelerine karşı tutumuna gelince, genel olarak Türkiye solunun “sol Kemalizm” ile olan o günkü eleştirel, hatta kışkırtıcı ilişkisinin bir versiyonudur sadece. Çünkü Türkiye’de 1960’lı yıllarda solcu aydınlar kapitalizmin yeterince gelişmediğini, ortaya modern bir işçi sınıfı çıkaramadığını, işçi sınıfı öncülük yapacak kapasite taşımadığı için ilerici, devrimci, sosyalist mücadeleye devrimci gençler, aydınlar ve subayların öncülük edeceğini savunurlardı. “Doktor” ise tam aksini düşünmekteydi.
Hikmet Kıvılcımlı kendisini Stalinci komünist kuşağından esas itibarıyla, Türk burjuva sınıfı hakkındaki görüşleriyle ayırmıştır. Kıvılcımlı’nın partisi (TKP) tarafından lanetlenmesinin sebebi, Türkiye’de 1850-1950 döneminde oluşan ve Kemalist hareketin de sınıf temeli olan kapitalizm için “millî sermaye birikimi” dememesi, “işbirlikçi finans kapital” demesidir. Komünist hareket açısından bunun anlamı, Türk burjuvazisi ile her türlü siyasi işbirliğinin reddedilmesidir. Stalinist yönetim ise TKP’den, “Türk millî burjuvazisi”nin siyasi temsilcisi olarak gördüğü CHP ile işbirliği yapmasını istemekteydi.
Bu noktaya, tanık olduğum (ve başka tanıkları da olan) bir olayla açıklık kazandırmak isterim. Yıl 1988’dir. Türk ve Sovyet komünistlerinden geniş bir grup Reel sosyalizmin o günkü sorunlarını tartışmaktayız. “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi” kitabının yazarı Kostantin Zaradov da vardır. Kitabı Türkiye kapitalizminin finans kapital olarak doğup geliştiğini söyler. Kitabında yanlışlar olduğunu, “Menderes’in bakanlarından Samet Ağaoğlu’nun, Anadolu Ajansındaki hisse senetlerinden yola çıkarak Türk finans kapitalinin bir üyesi olduğunu ve büyük servetler edindiğini yazdığını, oysa Samet Bey’in zengin bile sayılamayacağını, ajans hisselerinin ise iki paket sigara değerinde bile olmadığını” söylediğimde Zaradov yanımda oturan bir Türk komünistine bakarak, “Ben Türkiye’ye gidip Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile görüşmek için başvurdum. Çıkış vizesi vermediler. Sizin babalarınız (Stalin’i ve TKP’yi kastediyor.) engelledi. Görüşseydim, bu gibi yanlışlarım olmayacaktı” diye bağırmaya başlamıştı.
Görülüyor ki, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türk “millî burjuva(!)” sınıfıyla ve onun siyasal örgütü CHP ile işbirliği ve ittifak içinde olunuz” diyen “resmî sosyalist” emirlere itaat etmemiş, finans kapitalin “millî” olmasının mümkün olmadığını ısrarla savunmuştur.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın karşı çıkılan ve eleştirilen görüşlerinden biri de Stalinist tarih gelişim şemasını da bozan, Asya Tipi Üretim Tarzı üzerine yazdıklarıdır. “Kendine özgü bir ATÜT’çü” olarak anılmasının nedeni budur. Kıvılcımlı Batı’da “sınıflar mücadelesi” olan tarihsel gelişme dinamiğinin Doğu’da “Barbarlık-Medeniyet” çatışması olduğunu düşünmüştür. ATÜT tartışmasını detaylandırıp derinleştirmeden bu teze karşı yapılacak her eleştiri yüzeysel kalır. Kıvılcımlı’nın Doğu tarihinin “Barbarlık-Medeniyet” çatışması olarak şemalaştırdığı, bir dinamik üzerinden yükseldiğini söylemesi Marks’ın antik çağ kent devleti (yerleşik topluluklar) ile yerleşikleşmemiş çevre ilişkileri konusundaki görüşleri çelişmez. Murat Belge bu çelişkiyi varsaymış, Kıvılcımlı’yı eleştirmiştir ama burada bir haksızlık yatmaktadır. ATÜT konusunda hayli çalışma yapmış Marksist aydınlarımızdan olan Kenan Somer’in de onayladığı Kıvılcımlı’nın Doğu tarihi açıklaması, çıkardığı sonuçlar bakımından da önemsenmelidir, çünkü Kıvılcımlı bu tezini modern Türkiye’nin sınıf ilişkilerini açıklamakta kullanmamıştır. Aksine, Türkiye’de kapitalizmin yeterince gelişmediği çıkarsamasıyla işçi sınıfını ve siyasetini küçük görmenin bir aydın hastalığı haline geldiği 1960- 1970 ortamında Türkiye’de işçi sınıfının oluştuğunu savunmuştur.
“Doktor”un Osmanlı kapitalizminin gelişimi konusundaki özgün fikirleri de uyarıcıdır. Yaptığı “Devlet sınıfları” ve “sınıf devleti” ayırımı sözün dışına bakılarak anlaşılamaz. Böyle olunca da Kemalist hareket “asker-sivil devrimci aydın hareketi” olarak anlaşılır. Sözün içine bakıldığında ise bu hareketin, burjuvalaşma dinamiğini yakalamış, Ermeni ve Rum ağırlıklı Osmanlı kapitalizmini ele geçirmeye azmetmiş sınıfsal bir hareket olduğu açıkça görülür.
Kıvılcımlı’nın, 1960’lı yıllarda Mihri Belli’nin ileri sürdüğü ve geniş kabul gören Millî Demokratik Devrim (MDD) tezine yönelttiği eleştiri de o günkü devrimci sosyalist mücadele yönünden kayda değer düşünsel bir katkı olarak yorumlanmalıdır. Çünkü bu uyarı o zaman ve daha sonra, birçok solcu-sosyalistin, Türkiye işçi sınıfının önemli bir devrimci güç olduğunu düşünmesine, Leninizmin pür bir işçi sınıfı siyaseti demek olduğunu anlamasına yardımcı olmuştur.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı anarken, bugün itibardan hayli düşmüş ama vakti zamanında komünistliğin vazgeçilmezleri olan “devrimci karakter” ve “devrimci namus” gibi kavramlardan söz etmemek olmaz. Çünkü doktor bir hayat düsturu olarak benimsediği bu kavramları daima yükseltirken birçok komünist bu güzel ve insani değerleri “reel politiğe” bulaştırıp kirletmekteydi.
Kendini maddi ve manevi anlamda işçi sınıfı davasına adamış, sıradanlığı kesinlikle ve keskin biçimde reddetmiş, partisi TKP’nin dışında fakat komünizmin içinde bir ömür tüketmiş olan Hikmet Kıvılcımlı’nın seksen yıl önce yırtıp aşmaya çalıştığı bazı ideolojik sorunlar bugünkü sol içinde dahi devam etmektedir.