- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
Kenan Somer, Kızılcık’ın 2009 Bahar sayısında, “Küreselleşme üzerine” başlıklı tek bir sayfalık yazısıyla, vurgun yemiş sosyalizme, “20. yüzyıl sosyalizmini anti-emperyalizm mahvetti: onu ulusalcı sola dönüştürdü” diyerek, belki o sosyalizmin bugünkü cılız varyantının hak ettiği son tekmeyi vurduktan sonra, şu görüşünü dile getirdi:
“Emperyalizmi olduğu kadar sosyalizmi de ulus devlet temellendiriyordu. Şimdi ulus devletlerin sönümlenmesine, dolayısıyla sosyalizmin de, emperyalizmin de devre dışı kalmasına yol açan küreselleşme yepyeni bir komünizmin döl yatağı durumuna geliyor.
Sanayi çağı için öngörülen sosyalist devrim, komünizme geçiş dönemi olarak “Bilgi çağı”nda gerekirliğini yitirmiş gibi görünüyor. Kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş dönemi, sanayi çağında, sosyalizm ya da proletarya diktatorası olarak düşünülüyordu. Şimdi bu geçiş dönemini küreselleşme simgeliyor… Sanayi çağındaki sınıfların varlığı, küreselleşme döneminin başlangıç evrelerinde de sürüyor. Bu sınıflar, komünizmde sönümlenecek. Komünizmde işçi sınıfı da var olmayacak. İşçi sınıfı var oldukça komünizm var olmayacak… Geçiş dönemi olarak sosyalizmin yerini, geçiş dönemi olarak küreselleşme alıyor. Proletarya diktatorasının yerini, işçi sınıfının sönümlenme süreci alıyor. Mülksüzleştirme ise sanayi çağındaki kadar ‘trajik’ sonuçlara yol açmayacaktır.”
Kenan Somer’in ilginç tezini Marx’ın görüşünün oluştuğu tarihsel dönemin temel felsefi tartışma ortamı ile bütünleştirmeden tartışmak mümkün değildir. Çünkü Kenan Somer, Marx’ın varsayımının temeline iniyor. Varsayımın bütün unsurlarının kalıp olarak aynen alıyor, sadece birinin içindekileri değiştiriyor ve yeniden kuruyor. Böylece biz, Kenan Somer’in Marksist varsayıma sadece estetik müdahalede bulunduğunu zannederek hoşnut kalma eğilimine giriyoruz.
Fakat Somer’in yeniden kurduğu Marksist varsayım üzerinden düşünmeye başladığımızda görüyoruz ki, düşüncemiz işlemiyor. Kenan Somer’in müdahalesinin “estetik” değil, “genetik” bir müdahale olduğunu fark ediyoruz.
Kenan Somer Marx’ın düşüncesinden neyi çıkardı ve yerine ne koydu, buna bakıyoruz. Somer varsayımının temel unsurlarından biri olan, “kapitalizmden komünizme geçiş dönemi”ni yerinden çıkarıp almış. Bu temel unsurun içeriğinde “işçi sınıfı” ile “sosyalizm” bulunmaktaydı. Somer bu içeriği değiştirmiş, yerine “küreselleşme”yi koymuş. Bu da “hormonlu Marksizm” olmuş.
“Küreselleşme”yi, gelişen üretici güçlerin üretim ilişkilerini değiştirdiği hızlanmış bir kapitalist evrimin götürdüğü yeni bir tarihsel aşama olarak tanımladığı için, boşa gidecek olsa da Somer’e, “Emperyalizmi ve sosyalizmi ulus devlet temellendiriyordu, doğru, peki küreselleşmeyi temellendiren nedir?” sorusunu sormak gerekir.
Somer bu soruyu ya sormuyor, ya da sormuş ve cevabını vermiş gibi, küreselleşmenin yeni bir komünizmi temellendirmekte olduğunu kabul etmemizi istiyor.
Edemeyiz. Çünkü biz bugünkü küreselleşmenin somut temelini “ulus devlet-uluslarüstü şirket” bütünlüğünde görüyoruz Böyle görmek istediğimiz için böyle görmüyoruz. Küreselleşme adı verilen somutluk bize kendini böyle gösteriyor. “Ulusal ordu”lar, uluslarüstü tekellerin özel güvenlik teşkilatları olarak oradan oraya koşturulmasa, “milli sınır” içinde tanımlanmış burjuva çıkar, bu kez milli sınır dışında fakat en azından kağıt üzerinde sözleşmelerle yeniden tanımlanmasa, mümkünü yok, küreselleşme bir adım ilerlemiyor, “ulus” duvarlarına çarparak eriyor.
Küreselleşme denilen somutluk bağlamında sınıf mücadeleleri Kenan Somer’in de dikkat çektiği gibi, 20. yüzyıldaki mütekabili emperyalizm-sosyalizm ölçeğinde “trajik sonuçlar yaratmıyor” ama, tek bir küçük ülkeyi, diyelim Irak’ı küreselleştirmek için attığı küçük bir adım 2 milyondan fazla insanı öldürüyorsa ve henüz “ilk evresinde” olan bu küreselleşme aynı zamanda bir “komünizme geçiş çağı” olacaksa, yeni komünizmin “insansız komünizm” olacağı anlaşılmaktadır.
Kenan Somer, hiç hatırlatmasaydı kendi varsayımı için çok daha iyi olurdu, ama hatırlatmış: “komünizmde işçi sınıfı (da) var olmayacak. İşçi sınıfı var oldukça komünizm var olmayacak.”
Bu formülasyon Marx’ın “gelecek”le ilgili varsayımını kavramanın, denebilir ki tek anahtarıdır. Ancak aynı formülasyon Marx’ın düşüncesine hiç uğramadan da kurulabilir ve bu takdirde başka bir yere götürür. Marx “işçi” ve “komünizm”in aynı anda bir arada olamayacağını söylemekle tarihin temeline dinamit yerleştirmişti. Marx’a göre “işçi”yi işçi olmaktan, yine işçinin kendisi, ama nesnesi olduğu bir süreçte değil, kendini sınıf, devlet, toplum ve estetik-sanatsal boyutları dâhil bütün DÜNYA ve HAYAT olarak örgütlediği bir sürecin sonunda çıkaracaktı. İşçinin işçi olmaktan kendini kurtardığı durum, salt özgürlük açısından bile komünizm olacaktı. Trajik ya da dramatik geçiş çağı, işçinin bunu kapitalizm içinde ve “zorunlu” olarak yapacak olmasından türetilmişti. “İnsan” olarak işçi ve “işçi” olarak da insan olunamıyordu. “İşçi” olmakla insan insanlığını −hepten− kaybetmekteydi. İnsanlığını (kendinde olan kendi özünü) yeniden kazanması “işçi” olmaktan kurtulmasını zorunlu kılıyordu. Bu da işçinin kendi sınıfını sınıf olarak ortadan kaldırmak için başlattığı tarihsel hareketin sonucunda olacaktı.
Somer’in Marksist varsayımında ise işçi kendini ortadan kaldırmıyor, küreselleşme işçi sınıfını ortadan kaldırıyor. Bunu, üretici güçlerin, sanayi çağını kapattığı ve bilimsel teknik devrim çağını başlattığı zannedilen gelişmesi mümkün kılıyor. Dolayısıyla işçinin kendini ortadan kaldırması özel olarak “işçilik” ile tanımlanmış bir mücadeleyi “zorunlu” olmaktan çıkarıyor, gereksiz kılıyor. Somer’deki küreselleşme kavramından gidersek, işçi mücadeleleri, “işçilik” dediğimiz durumun doğasından dolayı kapitalizmin gelişmesini, dolayısıyla küreselleşmesini yavaşlattığı için, bizzat işçinin özgürleşmesine (ortadan kalkmasına) de zarar veriyor! Elbette burada, bütün somut alt başlıkları yıkıcı olduğu ve bunu kendisi de gördüğü halde, “küreselleşme” denilen süreci insanlığı kurtaracak peygamber mertebesinde görmesinde yatan çelişkiyi Kenan Somer’e hatırlatmamız haddini bilmezlik olur, çünkü onun da bize Marx’ı, Marx’ın Hindistan’ı yıkan sömürgecilikte böyle bir peygamber gördüğünü hatırlatmasından korkarız. Ancak yine de elimizde, Kenan Somer’in düşüncesiyle savaşırken işimize yarayacak bir silah kalıyor, o da peygamberlerin, ümmetine en çok yalan söyleyen önderler olduklarıdır.
İnsan düşüncesinin temel “kusuru” varsayımlarla işlerlik kazanmasıdır. Varsayımsız düşünemeyiz. Kapitalizmden komünizme geçiş çağını (sosyalizmi) küreselleşme ile ikame ederek kurulan Marksist varsayımı işlemez kılan, küreselleşmenin “işçi”lik durumunu ortadan kaldırmasıdır. Çünkü “eski Marksist varsayım” işçilik durumunu tarihsel özne olarak alıyordu. “Yeni Marksist varsayım”, yerine koyacak özne bulmakta güçlük çektiği için anlaşılması da güç yeni bir özne (“çokluk”) buluyor ve onu kullanıyor. Marx en azından kendi varsayımını, kendini “az-çok” kanıtlamış bir özneyle temellendirirken, yeni Marksist varsayım, kendini kanıtlanmışlığı eksik olsun, dışarıdan bakışla dahi görülemeyen, ancak “var ve burada olmalı” denilen bir özne ile temellendiriyor. Bu çok yanlış bir “deneme”dir. Çünkü “işçi”lik sadece ilişkilerde bir “durum” (konum) değil, aynı zamanda harap bir “insanlık hâli”dir. Marksist kuramı tamı tamına özgürleşme kuramı düzeyine yükselten özelliği de, öznesinin özelliğidir. Bunu akılda tutarak bir kere daha baktığımızda, küreselleşmenin bildiğimiz hiçbir şeyi ikame edecek bir şey olmadığı çıkar ortaya. Marx düşünürken tüm dünyada yirmi milyon bile “işçi” yokken küreselleşmenin bugünkü kapsamı içinde dünyada bir milyardan fazla “işçi”, üç milyardan da fazla “insanlık hâli” olarak işçi var.
Kenan Somer, “hâl”den anlayan biri olarak bize hak verecek, varsayımını bir kere daha gözden geçirecektir.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 37, Yaz-Güz 2009, s. 10-11.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
“Sosyalist hareket krizde!” “İşçi hareketi krizde!” Söylenmesi kolay, açıklanması zor kavramlardır bunlar. Ancak dünya hayatının son yirmi yılına bakınca sosyalist hareketin ve işçi hareketinin içinde bulunduğu durumu anlatmıyor da değil. Ne zamandan beri diye baktığımızda, 90’lı yılların başından beri dünyada sosyalist düşünce ve eylem bakımından durgun, sıkıntılı, kasvetli bir durum olduğu apaçık anlaşılıyor. Ülkeleri ve dünyayı sarsan, kapitalizmi ve kapitalist sistemi zora sokan büyük ve genel ve süreklilik gösteren işçi grev ve direnişlerine rastlanmıyor. Sanki İngiliz madencilerin ünlü greviyle birlikte tarihin bu sayfası kapandı gibi. Sendikaların tabanı bütün ülkelerde alabildiğine daraldı, sendikalar sendika olmaktan çıktı ve ekonomik işçi örgütlenmesinin bu sarsılmaz modeli tarihsel işlevini yitirdi gibi. “İşçi hareketi krizde” diyenin kullandığı kriterler bunlar olmalı. Siyasal işçi örgütlenmesi bakımından da durum aynı. Marksist kurama dayandığı savındaki “Devletçi sosyalizm” uygulamasını yürüten komünist veya sosyalist partiler, Rusya’dan başlamak üzere, önce ekonomik ilişkileri, sonra da yeni ekonomik ilişkilere uygun olarak kendilerini değiştirdiler. Buna komünist siyasetin dünya çapında likidasyonu demek tam doğru olmasa bile yanlış da olmaz. Batı Avrupa komünist partileri.de:.sınıf ve seçmen tabanlarını büyük ölçüde yitirdiler ve siyasetteki etkileri neredeyse sıfıra indi. Komünist ve sosyalist siyasi hareketlerin bütün dünyada etkisini kaybetmesi, sol siyasi yelpazenin tümünü kapsadı. “Sosyalist hareket krizde” diyenin kullandığı kriz kriterleri de bunlar olmalı.
Komünist ve sosyalist siyasi hareketin dünya çapında ve neredeyse “duvar yıkılır gibi” birdenbire yıkılmasından doğan boşluğu dolduracağı varsayılan sosyal demokrat siyaset de benzeri bir akıbete uğradı, Willy Brandt’ın öngörüsü gerçekleşmedi. Aksine, sosyal demokrasi, sosyal hakları budayan tekelci sermaye programının uygulamasına talip olarak tarihsel pozisyonunu kaybetti ve işçi hareketi üzerindeki etkisini büyük ölçüde yitirdi. Sosyal demokrasinin durumunu da işçi hareketi krizinin bir parçası saymak, krizin derinliğini ve boyutlarının genişliğini görmek bakımından yararlı olur. Sosyalizmin ve işçi hareketinin dünya ölçeğindeki bu durumu elbette Türkiye solunu da içine aldı. Türkiye’de sosyalistlerin ve solun tümünün siyasal etkisi ortadan kalktı. Buna paralel olarak sendikalar etkisini yitirdiler, daraldılar. İşçi hareketi sustu. Türkiye tam bir “sömürü cenneti” oldu. Türkiye’de sosyalist hareketin ve işçi hareketinin durumunu “kriz” olarak değerlendiren görüşlere “Kızılcık Dergisi” olarak aynen katılıyoruz.
Ne var ki, çizdiğimiz bu “kriz tablosu” yaklaşık yirmi yıldır seyrettiğimiz bir tablodur. “Büyük yenilgi”nin ilk şokları geçtikten sonra bütün dünyada ve Türkiye’de sosyalistler, krizden nasıl çıkılır sorusuna kafa patlatıyorlar. Siyasi partiler, hareketler kuruyorlar. İşbirlikleri yapıyorlar. Ancak aradan yirmi yıl geçti, krizden çıkışın çaresini buldukları söylenemez. O zaman şu soru geliyor: Sosyalistler krizi niçin aşamıyorlar, yoksa bu, çaresi olmayan bir kriz midir? Aranan çarenin bulunması geciktikçe “bu çaresiz bir krizdir!” diyenlerin sayısının hızla arttığını da gördüğümüze göre, “çaresiz değildir” diyenlerin durumu ciddi biçimde gözden geçirmeleri gerekir.
İlk adımda bir kördüğüm var: “Canlanıp yükselen bir işçi hareketi yoksa sosyalist hareket nasıl yükselecek?” Aynı soru aynı sorunu deşmek için, “Sosyalist siyasi hareket örgütlenip yükselmedikçe işçi hareketini kim canlandıracak?” biçiminde tersinden de sorulmaktadır. Aslında bu sorunun tersi düzü yoktur da, kriz nedeniyle varmış gibi görünmektedir: Sosyalist siyaseti de yükseltecek bir emekçi sınıf hareketi beklentisi, emekçi sınıf hareketinin krizden nasıl çıkabileceğine dair herhangi bir fikri olmama halinden başka bir şey değildir. Düşüncemizi döndürsek dolaştırsak, aslında “kriz” dediğimiz şeyin tam da bu olduğunu anlarız. Türkiye’ye ve özele indirgendiğinde şu gibi başka şeyler de anlatır: Sosyalist hareketin krizde olduğu tespiti, sosyalistlerin kafaca krizde olduklarını da ima eder. Krizdeki sosyalist siyasi düşünceyi eleştirsen şöyle der: “İşçi yürüdü de biz mi gerisinde kaldık?” Ya da, “İşçi demokrasi bile istemiyor, sosyalizm nesine!” Buraya savrulmuş bir sosyalist düşüncenin kendi krizinden kurtulması, çünkü o kendinin krizde olduğunu henüz kavramamış olduğundan dolayı imkânsızdır. Sosyalist düşünce ve siyaset, salt kendi düzleminde değil, sınıf temelini oluşturan “işçi hareketi” ile birlikte krizde olduğuna göre çok özel anlamı olan bir krizden söz ediyoruz demektir. “İşçi hareketi” ile “sosyalist siyasi hareket(ler)” arasında zorunlu bir diyalektik bağ mevcuttur. Sosyalist siyasetin ve işçi hareketinin, dünyanın bütünü için geçerli bu ortak krizi, vahim bir dünya ahvaline götürmüştür. Şapkası olmayanlar saçını yolup önüne koysun da düşünsün.
“Çare vardır!” diyen ve çare arayan sosyalistlerin bugün oturup kendilerine sorması gereken ilk soru şudur: Buraya nereden geldik? Bu soru yirmi yıldır soruluyor elbette ama cevabı, “nerden geldikse geldik, buraya geldik” oluyor. “Büyük Yenilgi”den ders çıkarmayı umursamayan tutum krizden kurtulmaya çalışmak yerine kendini krizin dışına atmayı tercih ediyor. Nereye attığını ise binlerce örneğinden görüyoruz. Sosyalizmin yaşadığı krizi derinden kavramanın tek yolu, geldiği ve gideceği yolu bilmektir.
Bilenler bilmeyenlere anlatmalıdır. İşçi hareketi ve sosyalist hareket buraya nice sıcak ve soğuk savaşlardan geçti de geldi. Dileyen buna, kapitalizm ile sosyalizmin, emek ile sermayenin, özgürlük ile köleliğin kanlı kapışması diye de bakabilir. 1917’de dünya hayatının temel varsayımı (sınıflı toplum) ile oynanmıştı. Kıyamet bundan kopmuştu. Ne demek “özgürlük!”, üstelik bir de “somut özgürlük!” denmişti özgürlüğün ne olduğunu dahi bilmeden özgür olmak isteyen cahil fukaraya. Aklın alacağı gibi değildi. “Tarihin yanılgısı”ydı. Yok edilmeliydi. Marks, “ihtimal böyle (dramatik) olacaktır!” demişti de inanmamıştık. Topu topu somut bir “eşitlik ve özgürlük” varsayımı kurmuştuk. Oyun oynadığımızı sanıyorduk. Olmadığını gördük! Soyut özgürlükten yana olanlar somut özgürlük isteyenleri tepelediler.
Şimdi “işçi hareketi krizde” diyoruz ya, bu tepelenmiş hareketi kastediyoruz. Yenilmiş korkmuş bir hareket. Başına aynı bela gelir diye “Somut özgürlük” istemekten, korkuyor. Birçok, bir sürü, bir yığın sosyalist siyaset, “gerçekçi” veya “objektif” olma adına ve “işçi korkmasın” diye işçideki korkuyla bütünleşiyor, somut özgürlüğün sözünü dahi etmiyor, gece gündüz, soyut özgürlük nutukları atıyor. Arkasından, “sosyalist hareketi yükseltecek işçi hareketi var da ben gerisinde mi kaldım?” diye, kendine sorması gereken soruyu başkasına soruyor.
“Büyük yenilgi” yenilenler için her şeyde yenilgi oldu. 1917’den buyana sürmüş ve yenilgiyle bitmiş sınıf savaşına bakmak ürpertici olsa bile, adını koymaktan korkmamalı. “Sınıflar” bu savaşa, sadece askeri ve siyasi güçlerini sürmediler. Bütün düşünsel ve sanatsal kuvvetlerini, (dinlerini, imanlarını, müziklerini, edebiyatlarını, heykellerini, resimlerini, bilim ve sanat dağarcıklarını, her şeylerini) de savaşta sonuna kadar kullandılar. En genelinde bir ideolojiler savaşı yaşandı. Kapitalist uygarlıkla Emek cephesinin yeni uygarlık iddiasının savaşıydı yaşanan. Sosyalistlerin yenildiği yerden başlayan ve bizim kriz dediğimiz şey, sosyalist düşünce ve siyasetin üstüne bir de, bu eksendeki estetiğin de yenilgisidir.
“Büyük yenilgi”yi salt sosyalizmin yenilgisi gibi kavramak da yanlıştır ve hatta en büyük yanlış da budur. Komünist alan krizdedir de, dışındaki alan diridir sonucu çıkar bu yanlıştan. Dünya ölçeğinde “İşçi hareketinin krizi” dediğimizde zaten krizin kapsamını sosyalist siyasetin dışına çıkarmış ve genişletmiş oluruz. Bu asla kriz tanımını sulandırmak ya da bulandırmak anlamına gelmez. İşçi hareketinin krizi, sosyalizmin farklı gen ikizi “sosyal demokrasi”yi de kapsar. Eşitlikçi ve özgürlükçü işçi mücadelesini, “proletarya diktatörlüğü”ne varmasın diye “demokrasi”den koparmadığı için kapitalizmden de koparamayan sosyal demokrat siyaseti de sosyalizmin krizi içinde görmek, krizin nasıl derin ve çok boyutlu bir kriz olduğunu kavramak bakımından şarttır. Komünist ve devrimci sol siyasi hareketler kapitalizmin dışında tuttukları mevzileri kaybederken sosyal demokrat siyasi hareketler de, vaktiyle kapitalizmin içine sığdırmayı başardıkları demokratik ve sosyal programlarını terk etmek zorunda kaldılar. Böylece kriz bilinç, ideoloji ve siyaset düzeylerinde dünyanın bütün işçi ve emekçilerini içine aldı. Türkiye sosyalist solunda “sosyalizmin krizi”ni salt komünist siyasi eylemin krizi gibi algılayanlar bu krizden bir an önce kurtulmak için hop sıçrayıp kendilerini sosyal demokrasiye atıyorlar. Böylece bokunda boncuk var sandıkları demokrasinin içine düşüyorlar. Demokrasinin içinde kapitalizmden başka bir şey olmadığını gördüklerinde ise başlıyor saçmalama: Kapitalizm kendini aştı. Sanayi devrimi çağı aşıldı. Bilimsel devrim çağına girildi. Küreselleşme başladı. Hukuk da hukuk ve biraz da adalet!
Krizi ve kapsamını tespit etmemiz krizden çıkışın çaresini vermez. Sosyalist düşünce ve siyasetin krizdeki durumu ne merkezdedir, buna da bakmak lazım. Bütün dünyada sosyalist siyaset(ler) “Büyük yenilgi”yi, temel sosyalist varsayımın yıkılışı olarak algıladı. Dehşetin içine düştüler. Korktular ve geri kaçtılar. Yirmi, otuz, elli yıl önce tuttukları mevzilerin çok çok gerisine, hatta 1917 öncesine, nefs-i müdafaa hattına çekildiler. Her krizden çıkılır, demek ki bundan da çıkılır postülasına tutunarak zamana sığındılar. “Nasıl çıkılır?” diye sormakta geciktiler. “Ne yapacağını bilemez” bir durumda “bir şeyler” yapmaya çalışmakla yetindiler. Yaptıkları her ne ise onu, sosyalizm adına işe yarar, sonuç alıcı bir şey olup olmadığından kuşku duyarak, adını “geçici” koyarak yaptılar. Kapitalizmin önlerine koyduğu kalın zırhı, “sosyalizme geçit yok!” duvarını neresinden ve nasıl deleceklerine kafa yoracakları yerde, çömelip duvara yaslandılar. Bütün dünya soluna hâkim olan bugünkü vaziyet budur: Yeniden diriliş mümkün müdür, nasıl mümkündür?
Buna cevap kim verecek? Her halde her ülkenin kendi sosyalistleri. “Büyük yenilgi”den Türkiye’nin sosyalist solu en ağırından etkilendi. Siyasetten çekildi. İdeolojik yenilgiyle sonuçlanan iç tartışmalardan geçti. İşçi ve emekçi sınıflarla mevcut tüm bağlarını yitirdi. Yirmi yılda bir şeyler yaptı yapıyor fakat yaptığı, krizden çıkmaktan çok krizdeki kendi halini örgütlemekle ilgili. Kapitalizme karşı yitirdiği mevzilerine bir türlü geri dönemedi. Sınıf dinamikleri bir rüzgâr estirmediği ve bu yüzden bir sınıf itibarı da bulunmadığı için sınıf düşüncesinden ve siyasetinden gittikçe uzaklaştı. Emek-sermaye çelişkisine göre mevzilenmeyi umutsuz bir gayret olarak gördüğü andan itibaren geçmişinden de koptu. Bir kısım sosyalist solcu, sanki sınıfı olmayan bir şeymiş gibi “Küreselleşme” denilen yeni emperyalist hegemonya tarzına karşı duracağım derken ulusçuluk batağına, bir kısmı da, “kapitalizmin demokratik gelişmesi” umuduna bağlanarak siyasi liberalizme gitti. Geride, işçi ve emekçi sınıf hareketinin devrimci siyasi mücadelesine götüren “sosyalist hareketin yeniden kuruluşu” için mücadeleye azmedenler kaldı.
“Sosyalist hareketin yeniden kuruluşu” için mücadeleye azmedenler var diye krizden çıkılır mı? Çıkılmaz. Krizden ancak, Türkiye’de sosyalizmin mirası ne veriyorsa, onunla çıkılır. Ancak bu noktaya Lenin’in gölgesi düşmezse gene bir şey çıkmaz. Niye Lenin ve niye gölgesi? Krizde olan, “Kendi somut durumu!”na değil, somut duruma bakar. Somutlukta işçi ve emekçi hareketinin durumu nedir ve niye böyledir, anlamaya çalışır. Somuta nasıl bakılacağının Lenin’den daha yüksek örneği ne görülmüştür, ne de hayal edilebilir. Sosyalizm için mücadelenin çeşitlisi denenmiştir. Dönüp her birine yeniden bakamayız. Bakarsak kafamız karışır. Ancak hepsinin doğruladığı tek bir şey vardır. Buna Lenin dikkat çekmiştir: “Devrimci düşünce yoksa devrimci mücadele de yoktur” demiştir. Devrimci siyasi düşünce, devrimci siyasi eylemin önkoşuludur. Demek ki Türkiye’de sosyalist solun önce devrimci siyasi düşüncesini ortaya koyması gerekmektedir. “Düşünce”ye kılı kırk yarıp bakmak bunun için şarttır.
“Büyük Yenilgi”yi kabul ettikten sonra sıra çözümlemeye gelir. Çünkü “yenilgi”ler de en az “zafer”ler kadar karmaşıktır. Yenilen düşünce midir, siyaset midir, örgüt müdür? Taktik mi yenilmiştir, yoksa strateji mi? Yenik düşünceyle yeni bir mücadele verilemez. Ama her yenilgi de düşüncenin yenilgisi değildir. Mesela, Marksist siyasal pratiğin herhangi bir yenilgisi, Marksist düşüncenin yenilgisi anlamına gelmez. Bu elbette bir tartışma konusudur. Ama skolastik tartışılamaz. Somut bir dayanak olmalıdır. Bu somut dayanak Lenin’de vardır, çünkü yenilmeyen tek siyasi düşünce “Lenin düşüncesi”dir. Bugün, bu çağda, sosyalizmin krizinden çıkmakla ilgili tartışmaya bundan daha düzeyli ve anlamlı bir dayanak bulunamaz. Lenin yenilmiştir, fakat düşüncesi yenilmemiştir. Ne demek bu, “Lenin düşüncesi” nedir? “Lenin’in düşüncesi”, o olmadan sosyalizm için mücadele olmaz dediğimiz, “devrimci siyasi düşünce”dir. Lenin düşüncesinin ne olduğunu bilmekten daha önemlisi, ne anlama geldiğini bilmektir. Marks’ın “düşünce gökten düşmez” demesinin siyasal somutu Lenin’dir. “Hazır” hiç bir düşünce Lenin düşüncesi olamaz. Lenin düşüncesi, devrimci özelliğini bize sadece somut bağlamda veren düşüncedir. Tek dayanak olması Lenin düşüncesinin, sosyalist siyasi mücadelenin tarihte yaşadığı en ağır, bugünkünden çok daha ağır bir krizde oluşmasıyla ilgilidir. O halde bugün, Lenin düşüncesine yaklaşmak için somut bağlam nedir, onu görmek lazım.
Sosyalizmin büyük yenilgisini (ve krizini) sosyalist mücadelenin 150 yıllık birikimi önlemeye yetmediyse bugünkü krizden de bu birikimle çıkılamaz. Daha fazlası lazım, bu da Lenin’dir. Şu anlama gelir: Temel tutum sosyalizme Burjuva düşüncesinden gelen eleştirinin toptan reddi olmalıdır. “Dışarıdan” gelen bu eleştiri “içeriden” nerede kabul gördüyse sosyalist düşünce orada yenilgiye uğradı. Direnen sosyalizm düşüncesi olamayınca sosyalizmin pratiği de aynı eleştiriye boyun eğdi. Sosyalizmi burjuva cenahtan gelen eleştiriye göre düzeltmeye kalkışan sosyalistler daha ilk adımı atar atmaz kapitalist varsayıma katılmış oldular. Bu demektir ki, sosyalizmin, düşüncesini ve siyasal pratiğini krize götüren, içeriden ve kendinden gelen eleştiriyi bastırması, dışarıdan gelen eleştiriye katılmasıydı. Bugün hâlâ sosyalistler dünyada ve Türkiye’de, sosyalizme burjuva âlemden gelen eleştiriyi “içselleştirmek!” ve “bilimselleştirmek!”le uğraşıyorlar: Devletçi olunmayacak. Demokrasi olunacak! Sosyal temeli bulunan bir piyasa ve rekabet düzeni olacak. Birey olunacak. Özgür olunacak...
Bu yola giren sosyalistlerle neo-liberal kapitalist düşünce arasındaki farkın giderek silindiği süreç böyle başladı. Leninci siyasi tutum burada yoktu.
LENİN VE DEMOKRASİ
Burjuva düşüncesinin sosyalizme karşı bugün hâlâ rağbet bulan ve sosyalist cenahta kafa karıştıran ve demokrasinin yeniden keşfine heveslendiren eleştirisi “Demokrasi” ve “Özgürlük” üzerine olanıdır. Bu eleştiri Marks’a yönelik olanından beri vardır. Lenin, Stalin, Mao, Kastro, bütün sosyalist düşünceler bu eleştiriden nasibini almışlardır. Bu eleştiri, Soğuk Savaş Cephesi’nin sosyalizme temel saldırısıydı. Türkiye’de bu saldırıyı Kemalizm bir adım önde olmak üzere bütün burjuva ideolojiler birlikte yürütmüşlerdi. Bunun emperyalist bir Soğuk Savaş siyaseti olduğunu bildiği halde saldıranlar cephesinde yer alan sosyalistler (Aybar, Belge vb.) de oldu. “İyi niyet” “iyi yer”e götürmez dedikten sonra verdiğimiz isimler bağlamında eklenecek tek şey, bunların “kötü niyetli” olmadıklarıdır!
Lenin’in siyasi düşüncesini, günümüzün sosyalist krizinden çıkış gayretlerinde bir paradigma olarak yeniden inşa etmedikçe krizden çıkış hiç de kolay olmayacaktır. Türkiye sosyalist solu, bunu bir düşünsün hele! Lenin’in “demokrasi”yi önemsemediği, yalandır. Demokrasinin ne olduğunun doğru anlaşılması için gösterdiği gayret buna kanıttır. “Özgürlük” ise Lenin’in kendisidir.
Ne demişti Lenin? “Demokrasi bir devlet biçimidir” demişti. Uydurmuş muydu? Hayır. Sadece (demokrasi diye) somut durum neyse, adını koymuştu. Demokrasinin devlet biçimi olarak kavranmadığı, yani sadece “siyasal demokrasi” olarak kavrandığı durumda sosyalistler için yol açacağı kafa karışıklığını Lenin, Çarlığın devrildiğinin hemen ertesinde bizzat kendi partisinde ve arkadaşlarında görmüş ve düzeltmişti. Bu “düzeltme”nin, tarihsel gelişmenin ana doğrultusunu düzeltmek kadar etkili ve derin bir düzeltme olduğunu, hem Avrupa’nın, hem de Rusya’nın ve bu eksene dâhil bütün dünyanın yüzyıllık işçi hareketi tarihinden görebilmekteyiz. Lenin kapitalizmden ve onun sınıf demokrasisinden kopmakla demokrasiden kopulmuş olmayacağını söylüyordu. Aksine, her bakımdan daha ileri götürülmüş bir demokrasiye (proletarya hegemonyası), elbette gene sınırlı ama kapsamı daha geniş bir demokrasiye gidileceğini vurguluyordu. Marks’ın da öngördüğü fakat “demokrasi” demek yerine, aynı anlama geldiği için “diktatörlük” dediği, Lenin’in demokrasi hakkında söylediğinden başka bir şey değildi.
Lenin’in demokrasiye ilişkin görüşünden kopmakla, ondakinden daha gelişmişini başka hiç kimsede görmediğimiz “özgürlük” düşüncesinden de kopmak aynı şeydir. “Demokrasi” ve “Özgürlük” diye diye, denilmiş olan nedir? Bu iki kavramın en gelişmiş komünist kavranışının hakkından gelinmek istenmektedir. Lenin’deki demokrasi ve özgürlük kavrayışı “Davranış ilken bakımından, beğenmiyor olsan da toplumun genel gelişme ilkesine uyum göster” gibi Kantçı bir görüşle ikame edilmektedir. Edilirse ne mi olur? Şu olur: İşçi ve emekçiler sınıfı, tek tek bireyler olarak değil, ondan önce ve onu da kapsamak üzere, demokrasiden “anonim” (sınıf) olarak dışlanmış olur. Demokrasinin somut sınıf bağlamından koparılmış herhangi bir tanımı Lenin’e göre işçi ve emekçi sınıf için demokrasi anlamına gelmez. Ama bu demokrasi, yani demokrasinin kapitalizm olanı, çağdaş liberal görüşle ne kadar işlenirse işlensin, dikey ve yatay olarak ne kadar genişlerse genişlesin, gene “sınıf sınırı” içinde kalacak, gene işçi ve emekçi sınıfı içermeyecektir. Kapitalizmdir çünkü bu. Somut tarihi yapısı gereği, “sol”culuk arkada bırakılmadan gerçek özgürlük denilen şey “verili özgürlük”e indirgenmeden “eşitlik ve özgürlük için mücadele”yi kapitalizmin şu veya bu gelişme varyantıyla bütünleştirmek olanaksızdır. Lenin’le savaşmadan “demokrasi meselesi”nin üstesinden gelinemez. Çünkü Lenin’de sorular ve cevapları çıplaktır: Demokrasi hiçbir şey midir? Elbette bir şeydir. Nedir? Diktatörlüktür. Kimin diktatörlüğüdür? “Ne bilelim?” olmaz, kimin diktatörlüğü ise, onun diktatörlüğüdür. Diktatörlük lafını beğenmedin mi? O zaman şunu de: Kimin demokrasisi ise, onun demokrasisidir. Peki, işçinin demokrasisi olur mu? Yaparsan, yapabilirsen olur. Nasıl yani? İşçi diktatörlüğü aynı zamanda demokratik bir biçim kazanmışsa, işçi demokrasisidir. Öyle olmasa da şöyle olsa olmaz mı? Nasıl? “Şart mı yani? Demokrasi burjuvanın demokrasisi ve burjuvanın diktatörlüğü olmaktan çıksın, fakat işçi demokrasisi ve işçi diktatörlüğü de olmasın.” Ne olsun? “Herkesin demokrasisi” olarak kalsın. Güzel. Olsun da nasıl olsun? Diyalogla. Kiminle? Burjuvalarla. İşte burjuva karşında duruyor, meseleyi onunla konuş: “Çatışmayı bırakalım” de. “Grevler, lokavtlar olmasın” de. “Çıkarlarımızı demokraside birleştirelim” de. “Demokrasi ne senin, ne de benim, hepimizin olsun” de. Burjuva sana elbette “olsun” diyecek ama olmayacak. Demokrasi de kendisi için öyle olsun diyor zaten. Olmasın diyen aklı başında tek bir burjuva demokratı bile yok. Ama “herkesin” olmuyor. Niye olmuyor? Sol yeterince demokratlaşmadığı için mi? Hayır. Tam aksine, demokratlaştığı için. Çünkü demokrasi paylaşılabilir bir şey değil. Ya onun demokrasisi olabiliyor, ya da benim veya da senin. “Herkesin demokrasisi”, uzlaşsan da olmuyor, uzlaşmasan da. Sen diyorsun ya “demokrasi uzlaşma rejimidir”, kendini kandırıyorsun. Lenin sana “ahmak” demişti, bunu hatırlıyor musun?
Özgürlük!, Özgürlük! diyorsun. Bu da güzel. Özgürlük siyaset, “Özgürlük Sol Siyaset!” Bunlar da güzel. Ama şu var: Lenin düşüncesinden kopmanın en kötüsü “özgürlük” ile ilgili olanıdır. Bu ilişki yeniden kurulmadan sosyalist hareketin krizinden çıkmaktan bahsetmek imkânsızdır. Lenin düşüncesinde “insan” ile ilgili her şey somut olana bağlandığı için “özgürlük” kavramı da somut bir içeriğe kavuşmuştur, Lenin’de özgürlüğü sınırlayan her şey düşman ilan edilmiştir. Lenin’in “haşin bir siyasetçi!” olmasının gerçek nedeni ancak, özgürlük kavramına en üst basamağından, insanın canıyla, kanıyla temasa geçtiği basamaktan bakılırsa anlaşılabilir.
Lenin’den kopmak, özgürlükten kopmaktır. Bunu tam, en hakkıyla anlayabilmek için Lenin’in düşüncesinden daha öteye, “nasıl bir adam olduğu”na da bakmak gerekirse, bakmak gerekir. Özgürlük konusunda iki çarpık söz edebilenler dâhil bütün özgürlük kuramcıları, acaba beni nasıl gösterecek diye tarihin aynasına bir göz atmaktan kendini alamamıştır. Lunaçarski’nin tanıklığı ile söylersek, Lenin tarihin aynasına bir kez bile dönüp bakmadı. Bu kadarını söylemek yetmez, biraz daha vurguya ihtiyaç var. Solun, sosyalizmin biyografi hazinesinde Lenin’den önce ve sonra, bir benzeri yoktur ki, sadece düşüncesini değil, hayattan aldığı lezzetleri de varsıllar dünyasından kesin bir çizgiyle ayırmış olsun. Kim bunu yapan insan? Dikkat buyurulsun, Tolstoy’la bile edebiyat savaşına girişebilen bir insan. Niye? Çünkü özgürlük sancısı Lenin’in “baktığı” değil, yaşadığı yerde idi. Lenin’in durduğu yerde özgürlüğün tadı yenmesindeydi. Orada özgürlük kimsenin vermediğidir. Uzlaş, yalvar, yakar, alamadığındır. Orada özgürlük rızaya hepten kapatılmış bir insan meşrebidir. Serttir, dobradır. Özgürlük gerçeklikte insan meramından başka bir şey değildir. Lenin’in durduğu yerde özgürlük söz olamaz, eylem olmak zorundadır. Çünkü çıkıp oradan kurtulmaktır özgürlük. Yakayı oradan (kapitalizmden) sıyırmadıkça özgürlükten söz eden, sadece eyyamcıdır. Canını dişine takacaksın. Kendini oradaki insandan değil, sıradan insandan ayıracaksın. Kendini sıradan insandan ayırmadıkça insanlığından rahatsızlık duyacaksın.
Lenin’in “özgürlük” anlayışına ve kavrayışına eleştiri baltayı taşa vurmaktır. Onda “örgüt” vurgusunun özgürlük kavramının önüne geçtiği söylenmiştir. Hâlâ söylenmektedir. Hatta şimdilerde, insanı örgütsüz, havada sallamanın tadına varıldığı için bilhassa söylenmektedir. Lenin ile “özgürlük” arasındaki ilişkiyi bu şekilde eleştirmeyi ancak, özgürlüğü demokrasiye sığdırabilen bir ahmak akıl edebilir. Hâlbuki Lenin’de örgüt özgürlüğün kriteri olarak değil, silahı olarak konulmuştur.
Lenin’in toplam siyasi eyleminde geçimsiz, kindar, öfkeli, sabırsız ve intikamcı olduğu ileri sürülmüştür. Öyledir de. Ama azıcık kafasını yoran kişi, bunları söylemekte “toplam siyasi eylem”den söz ettiğini bilir ve Lenin’deki toplam özelliklerin vurduğu hedefi görür. İşçiler Avrupa’da kapitalizmi yıkmaya ayaklandıklarında onlara “demokrasi” dersi vermeye kalkanlar “sabır” önermişlerdi. Lenin sabırsızdı. “İntikamcı” olmamayı önermişlerdi. Lenin intikamcıydı. Burjuvaya karşı kininizi içinden atın denmişti işçilere. Lenin “kindar”dı. Lenin’e göre, kapitalizme kindarlık gütmeyenin ruhunun bir yerinde mutlaka aktif kölelik geni uyuyordu. Lenin siyasal terörizme somutta hep karşı oldu fakat “ilkesel düzeyde” karşı çıkanlara ukala ve cahil dedi. Bakın dünkü ve bugünkü hayatımıza, Lenin’in haklı mıymış?
Denecektir ki, Lenin’in açtığı kulvarda, Lenin’in söylediği somut “özgürlük” filizlenmedi, ya da filizlendi fakat kurudu. Bu nedir?
Bu kışkırtıcı bir sorudur. Çokça sorulması, kafa yorulması gereken bir sorudur. Ama sosyalistlere özgürlük dersi vermeye kalkan sosyalistlerin hiç sormadıkları, hatta sormaktan kaçtıkları ve dahi soracakları tutsa bile geç kaldıkları bir sorudur. 20. yüzyılın somut özgürlük için yanmış kor ateşi soyut özgürlük hayali ile küllenmektedir. Bu nedenle dünya koyu bir atalete sürüklenmiştir. Bu atalete kancayı bir yerinden takıp çekmedikçe yeni bir özgürlük ateşi yanmayacaktır. Yeni bir özgürlük ateşi yeni ve doğurgan bir buhran demektir. Demokrasi ve özgürlük gibi dertleri hayatın somutluğunda irdelemeden beklenen buhran da doğmayacak, yani “Gal horozu” artık bir daha hiç ötmeyecektir. O zaman hakikaten niye Lenin’in özgürlüğü, Lenin’in açtığı kulvarda kurudu?
Bunu çözmek için zihinsel fırıldaklar çevirmeye hiç gerek yoktur. “Eşitlik” ve “Özgürlük”, insanın iki has değil, tek ve en has ütopyasıdır. Diğer bütün insani ütopyalara baskındır. Nedeni açıktır. “İnsan” kavramlaştırmasını son noktasına kadar taşımaya olanak tanımaktadır. İnsanda “insani öz” yaratmaktadır. Bu ütopyanın ağır yara aldığı bir dünya durumu, kötü durumdur. Dünya bugün kötü bir dünyadır. Bu noktaya tarihin özel bir eylemi ile gelinmemiştir. Tarihin özel bir insanı da yoktur. İnsanın bugün zilletini çektiği şey, kendinin kendinden türettiği şeydir.
“Eşitlik” ve “özgürlük” kavramları bize ikiz kavramlarmış gibi gelir. İkizleştirilmeleri anarşizmin fantezisidir. (Bakunin.) Marks eşitlik ve özgürlük kavramları arasında böyle bir ilişki hiç kurmadığı halde Marksist siyasal pratikte de aynı şeyi gördük. Hatta Marksist siyasal pratik, somut sınıf ve kitle bağları nedeniyle, gene ikiz kalmaları kaydıyla “eşitlik” kavramını “özgürlük” kavramının önüne koydu. Somuttan başladı.
“Eşitlik” kavramının “Özgürlük” kavramıyla bağının gevşetilerek eşitliğin öne konması masum bir operasyon olmadığı için sonuçları da masum olmamıştır. Eşitlik özgürlüğü boğmuştur. Marksist siyasi pratiğe kendi içinden yöneltilmesi gereken en önemli eleştiri bu olmalıdır. Çünkü, “Eşitlik” ve “Özgürlük” kavramları, biz onları muhayyilemizde “ikiz” kılsak bile, tarih boyunca onlar, biri ötekini dışlayan kavramlar olarak gelişmişlerdir. Özgürlük eşitliği, eşitlik ise özgürlüğü yanına yaklaştırmamıştır.
Kavramların birbirine husumeti toplumsal gelişme tarihinin en güçlü dinamiğini teşkil etmiştir. Eşitliğin ayağa kaldıran dürtüsü olmasaydı, “özgürlük” mücadelesi diye bir şey olmazdı. “Düdinghausen kavalcısı” Meryem Ana’ya vekâleten “mera eşitliği”ni uyuyan köylülerin kulağına üfürmeseydi, Münzer isyanı Avrupa’yı altüst etmeyecekti. Özgürlüğün döl yatağı eşitsizlerin öfkesindedir.
Ancak iş burada kalmaz. Döllenmedikçe döl yatağı doğurmaz. Eşitlik sadece bir “durum”dur. Kanunla, fermanla, devletle ilan edilir edilmez insanlar artık “eşittir”. İlan edilmekle iş bitmez. Sürekli kılınması için “korunması” şarttır. Eşitliği sürekli kalmak, ilan edenin boyun borcudur. Bozana, bozarak niyete kılıcını anında sallamalıdır.
Bu nedenle “eşitlik” kendi dışında ve kendisinden güçlü bir “koruyucu”yu gerekli kılar. Bu devlettir. “Eşitlik”, tabiatı gereği kendini devlet olarak örgütlemek zorundadır. “Eşitlik” durumunu elde etmiş bir toplumun eşitliği devlet düzeyinde ilke haline getirmesi, devleti ilke haline getirmesiyle sonuçlanmıştır. Devlet ancak toplumun kendindeki iradeyi kendi dışına teslim ettiği bir durumda ilke haline gelebilir. Leninci siyasal pratiğin kulvarında “özgürlük” gelişip serpilmediyse, bunun sebebini esas olarak toplumun eşitliği en büyük moral kazanım olarak benimsemesinde aranmalıdır.
Lenin’i bir de Gorki’nin gözüyle öldürelim: “Ben ne, ‘acı çekmek, tek kurtuluş ve gufran yoludur’ diye adım başında vaizler verilen Rusya’da, ne de başka bir yerde, mutsuzluktan, kederden, acı çekmekten Lenin kadar derinden ve bütün benliğiyle nefret eden, tiksinen, iğrenen insan görmedim. Bence Lenin’i büyük kılan asıl özelliği, acı çekmenin, yaşamın temelli ve kaçınılmaz bir parçası değil, ortadan kaldırılması gereken ve insanların ortadan kaldırabileceği bir musibet olduğuna yana yana inanışıdır.”
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 37, Yaz-Güz 2009, s. 61-67.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
Devlet Türkçenin en büyük hocasının adını gizlemişti
12 Eylül 2009 dilbilimci Agop Dilaçar’ın 30. ölüm yıldönümü.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlıca’dan Türkçe’ye geçilirken Türkçe dilbiliminin en büyük hocası Agop Martayan Dilaçar’dı. Reisicumhur Gazi Paşa onu 1932’de Bulgaristan’dan 1. Türk Dil Kurultayına pasaportsuz getirmiş, Türk Dil Kurumu’nun kurucu yöneticilerinden yapmış, soyadı kanunu çıkınca Martayan olan soyadını Dilaçar yapmasını istemişti. [Kurultayda dört Ermeni dilbilimci daha vardı.]
Agop Martayan 1895’te İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da ABD misyoner okulunda yaptı. İngilizce, Rumca, İspanyolca öğrendi. Robert Kolej’i bitirdi (1915). Latince, Yunanca, Almanca, Rusça, Bulgarca üzerinde çalıştı. Birinci Dünya Savaşı’na ihtiyat zabiti olarak katıldı. Kafkas cephesinde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirildi. Ermeni tehcirinden dolayı ordudaki Ermeniler Suriye Cephesine sevkedilince o da Suriye’ye gönderildi. İleride Türkiye Reisicumhuru olacak Mustafa Kemal Paşa’yla orada tanıştı.
Savaştan sonra Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliğine başladı (1919). Sofya’da Svabodan Üniversitesi’nde Eski Doğu Dilleri ve Osmanlıca okuttu. Avrupa’da ve İstanbul’da çıkan Ermenice gazetelerde yazdı. Yazının doğuşu (1928), Albion Bahçesi (1929) adlı kitaplarını yayımladı.
İlk dil kurultayında “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar (ilişkiler)”, ikincisinde “Türk paleoetimolojisi” konulu bildirilerini sundu. Türk Dil Kurumu baş uzmanlığına atandı (1934), Atatürk’ün isteğiyle Dilaçar soyadını aldı (1935). Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dilbilim tarihi ve genel dilbilim okuttu (1936-1951). Türk Ansiklopedisi’nde başdanışmanlık ve baş redaktörlük yaptı (1942-1960). Eski Türk dilleri ve lehçeleriyle ilgili araştırma ve incelemelerini ölümüne dek sürdürdü. Dilin özleştirilmesine ve çağdaş kavramları karşılayacak bir bilim ve kültür dilinin yaratılmasına çalıştı.
Başlıca yapıtları: “Les bases Bio-Psychologiques de la Theorie Güneş Dil” (Güneş Dil Teorisi’nin BiyopsikoIojik Kökenleri, 1936), “Azeri Türkçesi” (1950), “Batı Türkçesi” (1953), “Lehçelerin Yazılma Tarzı”, “Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi” (1954), “Devlet Dili Olarak Türkçe” (1962), “Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü” (1963), “Türk Diline Genel Bir Bakış” (1964), “Türkiye’de Dil Özleşmesi” (1965), “Dil, Diller ve Dilcilik” (1968), “Kutadgu Bilig İncelemesi” (1972), “Anadil İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başlıca Uygulamalar”dır (1978).
Yukarıdaki paragraflardan da okuduğunuz gibi, yaşamı boyunca Türk diline hizmet eden, hattâ Orhun Yazıtlarını bile okuyarak günümüz Türkçesine kazandıran bu en büyük Türkçe öğretmeni 1979’da öldüğünde Türk Dil Kurumu, TRT ve Anadolu Ajansı haberi “A. Dilaçar öldü” diye vererek onun adını gizlemiş, devletin gazete ilanlarında ve bütün gazete haberlerinde bilimcinin ismi A. Dilaçar diye çıkmıştı. TRT spikerleri haberi okurken, bilmeyenler öleni Adil Açar isimli bir Sarı Çizmeli Memet Ağa sanmışlardı.
Cenaze töreninin ertesi günü sosyalist günlük Gerçek Gazetesi olayı ayrıca haber olarak duyurmuş, ölenin Agop Dilaçar olduğunu belirtmişti. Dahasını da söyleyelim: Oğlu Vahe Dilaçar’ın −mülâkat yapan Şule Perinçek’e− anlattığına göre, Türk Hükümeti Dilaçar’a hiç pasaport vermemiş. Sekiz dil bilen uluslararası çaptaki dilbilimci bilimsel amaçla ya da başka bir nedenle hiç yurt dışına çıkamamış. Bir başka Ermeni dilbilimci olan, çeşitli sözlükler hazırlamış bulunan Pars Tuğlacı Türk Dil Kurumu’na üyelik başvurusunda bulunduğunda talebi, “Kurumda zaten bir tane Ermeni var” gerekçesiyle reddedilmiş.
Türkçenin ilk etimologu da Ermeniydi. Bedros Keresteciyan (1840- 1909) ilk Türkçe etimoloji sözlüğünü hazırlamış dilbilimcimizdir.
Kamu kuruluşlarındaki Ermeni fobisinin boyutlarını göstermek için bu Agop Dilaçar örneği çarpıcıdır. Ermeniyseniz, Türklüğe bu kadar çok hizmet etseniz dahi, öldükten sonra da yakanızı bırakmıyorlar! Bunun acısını en çok oğlu Vahe Martayan Dilaçar duymuş olmalı.
[Yukarıda andığımız resmi Ermeni düşmanlığının bir başka örneği de şöyle: ABD’de Beyaz Saray Türk Kütüphanesi Müdürü Abraham Bodurgil 2000 kitaplık Atatürk Bibliyografyası hazırlamış, ama haber TRT Televizyonunda Atatürkçülük adına övüne gerine verilirken, o bibliyografyayı hazırlayan kişinin adından hiç söz edilmemiş. Böylece Atatürkçülerin ne kadar Türkçü (ve Ermeni düşmanı) oldukları bir kez daha tescil edilmiş.]
Ulu Önder’in evlatlığı Sabiha Gökçen’in Ermeni kökenini sakla, en büyük Türkçe bilimcisi Agop Dilaçar’ın Agop’unu gizle, Atatürk Bibliyografyası hazırlayan Beyaz Saray Kütüphanecisi Abraham Bodurgil’in adından hiç bahsetme, Atatürk’e tap, tapındır. Türkçülüğe tak takıştır.
En büyük Türk, başka büyük yok!
- Ayrıntılar
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
“Anti-emperyalizminiz kadar taş düşsün başınıza!” dememek için insan zor tutuyor kendini.
Bir kavram, karşılığı somut olgu gözler önünde dururken, bu kadar içeriğinden boşaltılarak en olmayacak niyetlere ve çıkarlara âlet edilmek üzere en yakışıksız ve ters ağızlara sakız olursa, olacağı budur: Yerlerde sürünür; onun bunun eline kalır; bu topraklarda yıllardır Kürtlere karşı onca yurtdaş canına, bunca maddi israfa mal olan kirli bir savaşa anti-emperyalizm adına destek verilir, destek verilmekle de kalınmaz, doğrudan savaş kışkırtıcılığı yapılır, olur olmaz birileri emperyalizm karşıtlığını −kâh şuradan, kâh buradan, bazen şöyle, bazen böyle− alabildiğine çekiştirip çarpıtır, kılıktan kılığa sokar, düpedüz suistimal eder; kavramın gerçek sahipleri ise elleri kolları bağlı oturup, hiç bir şey yapmadan ne yapacaklarını düşünürler, hattâ bundan da çok, bir şey yapacak olurlarsa neler olacağının, nelerle karşılaşacaklarının, karşılaşacakları şeylerle nasıl başa çıkacaklarının hesabıyla uğraşır dururlar. Atı alan Üsküdar’a geçerken, onlar at kimin atı, nesli ne, Üsküdar neresi diye aralarında tartışırlar. “Durun bakalım, at var mı?” diyenleri bile çıkar!
Bu ülkede kendilerine anti-emperyalist diyenler arasında çoğunlukla −sosyal demokrasi ve CHP’ye takılıp kalmış olanlar, ya da “ulusalcı” diye bilinmek isteyenler de değil sadece− meselâ Kürt sorununun, bizatihi, bir emperyalizm icadı olduğunu, emperyalist emeller uğruna bu ülkenin başına “belâ” edildiğini düşünenler var, düşünebiliyor musunuz! Yani ne diyorlar? Bu ülkede Kürtler yok, Kürt olmanın bir anlamı yok, Kürtlerin geçerli hak talepleri yok, her şeye kaadir olma iddiası ile ülkeyi, ya herro ya merro, getire getire bugünlere getirmiş ceberut bir devlet anlayışı ve devlet pratiği yok, o devletin sahibi olarak onun sayesinde sağladığı her türlü imkânla küpünü doldurup dururken ülke halkının geleceğini küresel finans kapitalle müşterek çıkarları uğruna ipotek altına almakta olan bir sermaye sınıfı yok, ülkenin tümünün değişik sınıfsal uzantılarıyla kendi somut gerçekliği diye hiç bir şey yok, ama emperyalizmin “gizli/açık emelleri” var! Her bir şeyi, nerdiyse güneşin doğuşunu da, batışını da emperyalizm belirliyor!
Emperyalizmin bu “gizli/açık” emelleri ne ise somuta indirgenmeli. Bunu yapacak olan, anti-emperyalizme içeriğini çarpıtmadan, yani sosyal devrim hedefinden şaşmadan sahip çıkan, sahip çıktığını ele güne bilfiil gösteren sol/sosyalist sınıf güçleridir. Bu olmadan, emperyalist emellerin ne olup ne olmadığı kadar, emperyalizmin ne olduğu da layıkıyla anlaşılamaz ve sürdürülegelen “anti- emperyalist” çığırtkanlığın ardında ne yattığı doğru dürüst anlaşılamaz.
***
Türkiye bir NATO ülkesi. NATO, ABD’nin, artı AB’de hâkim bir kaç ülkenin dünya çapında geçerli emperyalist çıkarlarının koruma kalkanı ve saldırı aracı. Başlangıçta, 60 yıl önce, bu emperyalistlerin çıkarlarını S.Birliği ve Sosyalist Sisteme karşı korumak, dünyayı onlara dar etmek için kuruldu. İşini gördü. Soğuk Savaş sona erdi ve kapitalizmin nihaî zaferi kazandığı ilân edildi; bundan böyle kapitalizm adına yapılacak her şeyin mubah, çünkü doğrudan, tanım gereği, insanlığın hayrına olduğunun herkes tarafından kabul ve teslim edilmesini sağlamak için çevrilmedik teorik, ideolojik, siyasi, askeri dalavere ve zorbalık kalmadı. NATO da işte o zamandan beri dünyanın neresinde emperyalistlerin çıkarlarıyla çatışan bir dinamik varsa onu söndürmek için her şeyi yapmaya hazır duruyor... Her şeyi yapıyor da: Yugoslavya, Kosova, Irak, Afganistan...
NATO’nun niyeti de, pratiği de, bu bağlamda Türkiye’yi ülkesi ve devletiyle ve halklarıyla uluslararası sermaye çıkarları uğruna suistimal etmektir. Hayır, değildir diyenler ya da hayatlarını hakikaten öyle değilmiş gibi yaşayanlar, yani bu ülkede hayatın böyle yaşanmasını pekâlâ normal, olağan, tercihe şâyan ya da kaçınılmaz (neredeyse kâinatın yapısında mündemiç!) sayanlar, kendileri gibi düşünmeyenleri bilimden, akıldan, izandan nasibini almamış marjinal teferruat ilân edenler, vb. vb... NATO ittifakının ülkeye ve insanlarına ne gibi yararlar sağladığını açık seçik ve net ifade etsinler de görelim! Ya da öyle yapsınlar da, ülke savunması adına yarım yüzyıldan fazla bir zamandır (1945 yılından bu yana) sürdürülen −ve sözgelimi şu sıralar gündemde olan nerdeyse on milyar dolarlık en son füze “savunma sistemleri” mübayaasını” “gerekli” kılan− bu askerî ve aynı zamanda sivil ittifakın altında ne gibi bir çapanoğlu yattığı, rejimin niteliği, demokrasimizin ve şanlı Cumhuriyetimizin iç yüzü görülsün, anlaşılsın, bilinçlerde yerini alsın da, biz de aydınlanıp aklımızı başımıza toplayalım!
Bu NATO denilen şey bizim ta içimizde değilse nerededir?
Bir zamanlar 1989-90 öncesine kadar bu ülkede NATO karşıtlarına NATO’cu fedailer, sağlı sollu Atatürkçüler, MTTB ve Türk Ocakları ve Komünizmle Mücadele Derneği militanı Büyük Doğu’cu, şucu bucu dinci/faşistler (bugünkü iktidar partisi AKP’nin ileri gelenlerinden birçoğu) ve de günün Fettullahçı sahte demokrasi ve özgürlük tellallarının yaş sıralamasına göre kendileri ya da büyüklü küçüklü üstâdlarının hemen hepsi* koro hâlinde Moskovaya! Moskovaya! diye haykırırlardı. Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında TC’nin kuruluşundan bu yana alttan alta süregelmekte olan çelişki −karşılıklı güvesizlik, vb...− sözüm ona “coğrafyadan ve tarihten” kaynaklanmaktaydı. Moskova’ya! Moskova’ya! avâzesi azılı emek ve özgürlük düşmanlığının dışa vurumu değil, sözde yurtseverlik tezahürüydü. Çok çekmiştik tarihte Çarlık Rusya’sının “sıcak denizlere inme” hevesinden; coğrafya bu coğrafya olarak kaldıkça daha da çok çekecektik, eğer tetik durup bizi savunacak, bağımsızlığımızı, hürriyetimizi koruyacak güçlü dostlar bulup, onların silahları altına sığınmaz, sağlayacakları daha başka maddi ve moral imkânları tepmezsek. Böylece anti-komünizm, her emek örgütlenmesini ve her işçi eylemini olduğu gibi, her muhalif sesi, her temel demokrasi ve insan hakları talebini de “Moskova’ya! Moskova’ya!” diye susturup bastırmayı, ezmeyi, yok etmeyi sürekli gündemde tutan bir “savunma” doktrini olmuş çıkmıştı.
S. Birliği tarihe gömülünce ne oldu peki? Tarih de coğrafya da kalkıp bir yerlere mi gittiler? Nereye gittiler? Sovyetler Birliği tarihe karışıp komünizm kendileri için güncel tehlike olmaktan çıkınca, şimdi bütün o iş adamları ve hükümet ricali ne demeye, somut hedefler ve maksatlarla ikinin biri Moskova’nın kapısını aşındırıyor, bunun için hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar? Çok değil 20 yıl öncesine kadar “Komonistler Moskova’ya!” diye ağızlarından salyalar saçarak haykıranların bugün oğulları, torunları, iş ortakları, vs. Moskova’nın barlarında votka −ya da, tercihen, kolalı viski− yudumlayarak, Türkiye’nin emekçilerinin ve çocuklarının geleceği üzerine fikir serdediyor, vizyon sergiliyorlar. Sınır kapılarında ise orada üç kuruş iş peşine düşmüş on binlerce yoksul Türkiye’li emekçi kuyruğa girmiş bekliyor.
Neyin ne olduğu, niçin olduğu bal gibi ortada. Bugün Rusya aynı coğrafyada, aynı geçmiş tarihi ile NATO üyesi değilse de, bağrında yabana atılmayacak sıkı NATO’cu rüzgârlar esen, vahşi kapitalizmin kol gezdiği bir ülke. Yani günü gelip fırsat elverdiğinde pekâlâ NATO üyesi olabilecek, bugün de birçok bakımdan NATO dostu sayılır bir ülke.
Demek ki söz konusu olan, hiç de Türkiye’nin bağımsızlığını gözeten yurtseverlik tezahürü bir tepki değil, bal gibi, anti-komünizm ve “Ya mallar elden giderse?” endişesi veya, bir başka deyişle, “Ayaklar baş olursa”! korkusuymuş...
Anti-emperyalizm, kendilerine ulusalcı sıfatı takanların idrak havsalalarına terk edilir, ya da ABD/AB yalakalığına sığınıp emperyalizme yeni yeni uygarlık, ilerleme, barış misyonları biçen neo-liberal/sol ukalâ takımının alay konusu, veyahut S.Birliği sahneden çekilince hidayete erip yeni-liberalizmin kanatları altına sığınarak utanmadan Marksizm ve Marksistlik adına en olmadık pestenkerâni iddiaları kamuoyuna satmaya kalkan fikir ve düşünce madrabazlarının, eski solcu (komünist) parti başkanları ve yöneticilerinin ve onların dümen suyunda kendi geçmişlerini inkârı meslek edinenlerin entelektüel meşgale konusu olacak kadar sahipsiz kalırsa, bugün de ve bundan sonra da olacağı budur. Bunun vebalinin kimin boynuna olduğunu kendine bugün hâlâ has solcu, sosyalist, komünist, Marksist, Lenininist, vb... diyen kim varsa onlar düşünsün!
Bağımsızlık sorunu bir ülkeler ve devletler arası ilişki sorunu olmadan önce −ve özünde− bir SINIF MÜCADELESİ sorunudur. Toplumda bireyler arasında var olagelen somut, tarihsel ilişkiye dairdir. Bir işverenle ona çalışan bir işçi nasıl işsizlik sorununu aynı gözle göremezler, görmezlerse, aynı anlamda ve aynı içerikte bağımsızlıkçı olmaları da, nesnel olarak, mümkün değildir. Çünkü neyin karşısında bağımsız olunacağı kadar, bağımsız ya da bağımlı olmanın ne olduğu konusunda da anlaşıp uzlaşamazlar. Buna her birinin kendi somut çıkarı elvermez. Bu bağlamda, emperyalizme bağımlılık toplumda tek tek bireylerin bu karşılıklı karşıt konumlanmalarının doğrudan türevidir. Bu ilişkinin kökten değiştirilmesi üzerine kurulup sürdürülmeyen hiç bir anti-emperyalizm teorisi ve pratiğinin, dünya halklarının hâline, geleceğine olumlu bir gelişme perspektifi sunması söz konusu olamaz.
Emekçi kitlelerin de geniş kesimlerinin “yabancılaşma” dediğimiz bilinç çarpılması ve yanılsama etkisi altında böyle bir sözde “bağımsızlık” hedefine bağlandıkları ve türlü yapay ve manipülatif saiklerle bağlı tutuldukları doğrudur. Ne ki bu olgu, böyle bir eğilime şu ya da bu ölçüde pâye vermeyi değil, burjuvazinin her türlü −liberalizm, Kemalizm, vb, gibi− saptırıcı etkilerinden arınmış sosyalist sol siyasi hareketin bağımsızlık sorununu gerçek içeriğiyle kavrayıp içselleştirmesini ve siyasi pratiğinin ön saflarında değerlendirmesini büsbütün zorunlu ve âcil kılıyor.
Ulusalcılar ya da umutlarını ulusalcılığa −adına ulusalcılık denilen bir sözde “düşünme” ve “duygulanma” eğilimine− bağlayanlar (aralarında kimileri ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar) en hafif tabirle abesle iştigal etmekteler. Onunla da kalmayıp, ülke ve dünya sorunlarını irdelemeye duyarlı kamuoyu kesimlerini, yeni yetişen gençleri, yakın geleceğin işçi önderlerini kendi uydurmalarıyla meşgul etmekteler. Bir zamanların “Milli burjuvazi” tezleri çoktandır −şu küreselleşme denilen şeyin dillere dolanmasından çok önce− çağın dünya gerçekliğine tekabül etmeyen fanteziler oldukları görülerek berhava oldu gitti. “Ulusalcılık”, bu ülkenin insanlarını yoksunluktan ve yoksulluktan, her türlü adaletsizlikten, insan haklarının ayaklar altına alınması ya da manipülatif siyasal ve ideolojik araçlara dönüştürülerek esas içeriklerinden boşaltılmasından, sermayenin sömürüsüne yataklık etmekten başka bir ufku olmayan, insansızlaştırılmış demokrasi ve özgürlük anlayışlarından, vb... kurtulmaya, bir başka deyişle sosyal devrim hedefine götürecek yol değil. Bu çok açık. O yol anti-kapitalist değil çünkü. İnsanın insanı sömürmesine itirazı değil, sömürüyü sözüm ona denetlemeyi, yumuşatmayı, katlanılabilir kılmayı, o arada milliyetçiliği ve güçlü ulus/büyük devlet şovenizmini öne çıkaran bir takım tâli değişiklikleri öngörüyor. Bu bakımdan, her hâliyle, Amerika ve Avrupa özentisiyle coşan neo-liberal şoven milliyetçiliğin çekirdek ikizinden başka bir şey değil. Ulusalcıların dalgalandırdıkları bayrak, “Biz anti-kapitalist değiliz!” diye bas bar bağırarak ülkenin ve devletin sahipliğini AKP’lilere ve onlara yandaş sermaye kesimlerine bırakmak istemeyen başka sermaye kesimleri yandaşlarının bayrağı.
İçlerinde kapitalizme karşı olanlar yok mu? Yok! Öyle olsalar niçün “biz ulusalcıyız” diyerek ve ulusalcılığın gereği saydıkları bir takım geri hedefleri toplumun gündemine taşıyıp daha başka sınıf esaslı ileri hedefleri −bunlardan bazılarına lâf olsun diye sahip çıkıyormuş gibi görünseler de− hiç umursamadan kendilerini komünistlerden, sosyalistlerden ayırıyorlar? İçlerinden hangilerinin ezberlenmiş birtakım sloganlarla çalım satmak yerine işçi sınıfının somut, güncel, âcil taleplerinin arkasında ısrarla ve kararlılıkla yürüdüğünü gördünüz?
Sadece bu mu? Söylediklerine bakın, sözleriyle olsun, eylemleriyle olsun, Türkiye’nin insanları için değil, “Türkiye” için bağımsızlık istediklerini göreceksiniz? Onların “Türkiye”sinin arkasında ne gibi bir toplum, hayat ve yurtdaş vizyonu yatıyor? Bağımsızlıktan ne anlıyorlar? Bağımsızlığın emekçi halkın geniş kesimlerinin somut yaşantısındaki dinamikleri, potansiyelleri, geleceği belirleme perspektifini belirleme üzerine ne düşünüyorlar? Sözgelimi, Venezüella’da Chavez’in “Bolivarcı devrim” dediği türden bir sosyal dönüşüm programı benzeri bir şeyi dahi önerip ciddiyetle savunmayı bırakın, sözünü bile eden bir ulusalcı çevre olsun hiç gördünüz mü şimdiye kadar?
Meselenin bam teli buradadır.
Çok söylendi. “Türkiye” nedir? Kimdir? Kimindir? Birilerinin ABD ittifakı ya da AB üyeliği uğruna yaptıklarıyla başka birilerinin “Türkiye” uğruna yaptıkları ya da yapacaklarını söyledikleri arasında temelde ne fark var? Varsa niçin var? Hangi çıkarlar yararına, kimler için var? “Ulusalcı” stratejiler ve hedefler hangi sebep ve gerekçelerle sosyalist solun, komünistlerin amaçlarıyla bağdaşmıyor, onları dışlıyor? Öyle değilse, ulusalcı olmak ne demek oluyor?
Ulusalcı denilen “düşünme”ler ve “duygulanma”lar, çoğu zaman sanıldığı ve ifade edildiği gibi doğrudan devletle, “Kemalist devlet” denilen gelenekle ilgili bir akıl ve gönül takılması da değildir. Bu bir devlet sorunu değil, SINIF sorunudur çünkü. Sınıf sorunu da özünde, insanların yaşadıkları hayatın somut belirlenişinde, bireyler arası, kişi kişiye ilişki sorunudur. Sınıf mücadelesinde yenik düşüp yılgınlığa kapılmanın bir tezahürü bu bağlamda yeni liberalizme yanaşmaksa, bir diğeri işte budur: Sonu pekâlâ faşizme kadar varabilecek olan, ayağını hangi sınıf gerçekliğine bastığı bilinçli ya da bilinçsiz ideolojik çarpıtmalarla gizlenen soyut “bağımsız devlet” tutkusu. İçi boş âfâki bir düşünme ya da duygulanma tarzı da değil aslında; içi tepeden tırnağa burjuva sınıf ideolojisi ile dopdolu bir tarz.
Bağımsızlık −tekrarda beis yok− “Türkiye”nin sorunu, ya da bir “Türkiye sorunu” değildir. “Türkiye” için bağımsızlık sorunu, esas itibariyle, devletin bağımsızlığı anlayışına odaklanmıştır; bunun somutu, dünya çapında (“küresel” ölçekte) emperyalist ilişkiler ağından azınlık egemen sınıf çıkarlarına azami kazanç ve güvence sağlama arayışıdır. Bunun içindir ki “Türkiye”nin çıkar ufku bir türlü NATO çıkarlarının ufkunu aşmamaktadır; aşması hiç bir surette düşünülemeyecek bir garabet gibi görülmekte, üzerinde fazla ısrarcı olunduğu zaman da düpedüz suç sayılmaktadır. Kendini hiç bir zaman sağ siyasetlerin ve sağcı siyasetçilerin safında görmemiş, genel kamuoyunda da hiç bir zaman öyle tanınmamış kimi gazetecilerin, “kanaat önderi” sıfatlı kalem ve kelâm tacirlerinin Davos olayında, “Aferin sayın başbakana, hepimizin onurunu kurtardı,” dedikten sonra ABD’deki etkin Yahudi lobisi ile, onun da ardında AB yönetimi ile “köprüleri atma riski taşıyan üslûp” sorunuyla günler, haftalar boyu uğraşmış olmaları nedendir? Amerika Birleşik Devletlerinin yeni başkanı B.H. Obama’nın Türkiye ziyareti ve daha sonra Kahire’de yaptığı konuşma münasebetiyle ülke sathında bol miktarda üretilip tüketilen ilgi ve heyecanın ardında yine hangi dinamikler işlemekteydi dersiniz?
“Türkiye” denildiğinde −borsasından, dış politikasına, ulusal güvenliğine kadar− azınlık egemen çıkarlar gündemi sürekli işgal ediyor. Şöylesi değil ama böylesi... O kadar mı? Haşa! Ama o kadarı da, eh, niye olmasın, başka türlüsü de mümkün mü, ne kadar mümkün, canım, hangi dünyada yaşıyoruz, vb. vb..?
Dert edilecek sorun, Türkiye’nin, Türkiye’de devlet denilen yapılanmanın dışa karşı “bağımsızlığı” değil, emekçi kitlelerin iç ve dış bağımlılık koşullarında sömürülmenin tepelerine yığdığı belâlardan kurtulmaları sorunudur. Böyle bir hedefe devletin bağımsız olması ya da bağımsızlaşması yolundan ulaşılamayacağı apaçık bir olgu. Şimdiye kadar yüz bin defa söylendi. Çok yazık. Yine söylenmesi farz oluyor. Hiç bir kapitalist devlet, kendisi ne kadar “tam bağımsız” olursa olsun emekçi kitlelerin hayrına bir bağımsızlığa beş para değer biçmez. Dünyanın neresinde olursa olsun, her kapitalist devletin gözünde emekçi kitleler uluslararası sermayenin genel çıkarları uğruna esir alınmış “yığın”lardan başka bir şey değildir. Bunun içindir ki kapitalist dünya sisteminde devletlerin “tam bağımsız”lığı her zaman şu ya da bu daha ya da en güçlü bir güce sımsıkı bağımlılıkla birlikte giden, onunla iç içe bir olgudur. Bunun en çarpıcı bir kanıtı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasından bugüne kadar yaşanan tarihi süreçtir.
Sermayenin tekelleşmesi ve sömürüyle kârın maksimizasyonu süreçleri dünyanın efendilerinin yararına başka türlü işlemez. Toplum dinamikleri bu süreçleri tersine çevirecek süreçlere bağlanmadıkça da efendilere bağımlılık sürer. “Karşılıklı bağımlılık” ya da “Hepimiz aynı teknedeyiz” türünden yâveler uluslararası kapitalist piyasanın diktası altında ortaya çıkan gerçeklikleri mazur, olağan, kaçınılmaz, eşyanın tabiatından, vb... göstermek için uydurulan lafazanlıklardır. Çoğunun, âhir ömürlerinde “Kadrocu” cibilliyetler sergilemekten perva duymayan eski solcu müzah refatın ağzında pelesenk olması boşuna değildir.
En basitinden, her an işsiz kalma tehdidi altında yaşayan işçinin, her an onu işine geldiği zaman, işine geldiği gibi işsiz bırakmadan kendi işini yürütemeyecek olan işverenin ve her zaman o işvereni koruyup kollamaya hazır, gönüllü ve de görevli devletin (böyle olduğu hâlen yaşanan kriz münasebetiyle bir kere daha bütün dünyada olduğu gibi buralarda da görülmedi mi?) elinden kurtulası sorunudur söz konusu olan: mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, ya da −bu üslûp biraz fazla sert ve ağır kaçıyorsa− sosyal devrim! Bu hedeflenmeden, hedeflendiğinin elle tutulur, gözle görülür alâmetleri toplumun politik ve sosyal gündeminde yerini alıp ön plana çıkmadan, birilerinin ağzından düşmeyen “anti-emperyalizm” bu ülke insanlarının muazzam çoğunluğunu oluşturan emekçilerin doğrudan somut çıkarları ve geleceklerinin üstünü örten, onlara tam ters emel ve maksatlara yönelik bir vizyonun gerekçesi olarak işlev görmeyi sürdürecektir.
Uzun lâfın kısası, bu koşullar sürdükçe Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan milyonlarca insanın Türkiye’si olmayacaktır. 360 günde bir 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamalarına bile tahammülü olmayan bir “Türkiye”yi Türkiye’nin emekçi yurttaşları ne yapsınlar...?
Evet, ne yapsınlar?
Kaldırıp atacak, ona sırtlarını dönüp gidecek değiller elbette! Taksim’i senede bir gün de olsa işçi sınıfına bırakmamak için her şeyi göze alan burjuvazinin sınıf bilincine denk bir sınıf bilinci ve kararlılığıyla ne yapıp edip o “Türkiye”yi −bu gidişle onun bunun elinde pazarlık konusu bir enerji hatları kontrol merkezi olmaktan öte bir geleceği olmayacağı ve üzerinde yaşayan insanlara doğru dürüst bir hayrı dokunmayacağı görülen bu toprakları− mavisiyle, beyazıyla işçi yakalı emekçilerin, kadınlığından da, insanlığından da feragat etmeden yurtdaş olmanın tadını çıkarmak isteyen kadınların, kendi topraklarında birilerine boğaz tokluğuna kul köle olmadan insan onurları sürekli eksilip tükenmeden büyüyüp yaşayacak çocukların Türkiyesi’ne dönüştürmenin icabına bakacaklar.
İşin başa düştüğünü görmek gerekiyor. Bu iş öyle günün birinde nasıl olsa, tarihi tekerlerine bağlamış nesnel süreçlerin gereği ve sonucu olarak, âdeta kendiliğinden gündeme gelip gerçekleşecek bir iş değil. Hemen BUGÜNÜN işi. Bunda âcil ve hayatî, somut çıkarı olan herkesin işi. Demokrasiyi ve özgürlüğü, her birini işçi sınıfının tarihsel hakkını vererek kazanmak kadar da önemli ve zorunlu, çünkü sömürüye ve sömürüye katlanma zilletine son verme kavgasının onlarla birlikte, onlar kadar ayrılmaz bir parçası.
* Geçende bunlardan birisi −Zaman gazetesi elemanlarından bilmem ne Güzelce diye birisi−, 1969’un ünlü Kanlı Pazar olayını, sanki Zaman'cıların doğrudan aile şeceresinin suçu değilmiş gibi, bin dereden su getirip bugünün Ergenekon fesatına bağlayarak eleştiri ve suç bildirisi konusu yapmaktaydı!
Halim Togan, Kızılcık, Sayı 37, 2009 Yaz-Güz, s. 50-54.
- Ayrıntılar
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
Hayat ağacı
Reform / Faşizm yapmışız / Kardeşlik! / XWQ / Irkçılık değilse ne? / IMF'ci birikim modeli / Belge ve Kenan Evren / Köpeksiz köyde sahibinin sesi / Umre / Derenin intikamıymış! / Vaftiz suyunda çimmek / Biber gazı nedir? / Hasankeyf, yine Hasankeyf, her zaman Hasankeyf! / Ufuk Uras / 12 Eylül üzerine / İran / AİHM
Kenan Somer'e
Hüseyin Hasançebi
Kriz seyrederken
İzzettin Önder
Serbesti, hürriyet, demokrasi, cui bono
Tevfik Çavdar
Yargıcın koçu!
Beyazıt Meydanı'nda darağaçları
Ragıp Zarakolu
Kızılcık sopası
Karaçarşaf! / Diyet ve pusu / Konser baskını / YÖK
John Millington Synge
Yalçın Yusufoğlu
Onurlu bir barış için
Olmak ya da olmamak
Ya sosyalizm, ya barbarlık.
Şadi Ozansü
NATO'nun 60. yılında. Bağımsızlık
Halim Togan
Siyasi partiler ve sosyalistler
Yavuz Alogan
Sosyalizmin krizi ve Lenin
Hüseyin Hasançebi
Allah, din, devlet ve siyaset
Ömer Bedri Canatan
Tam gün tartışmasına nasıl bakmalı?
Dr. Turgay Yerlikaya
Sanat-Kültür-Kitap
Rembrandt van Rijn
İnsan yüzünün derinliklerinde bir ressam
Ayfer Coşkun
Halka uzak kalmış bir edebiyatta halka en çok benimsediği şair
Fuzuli
Konur Ertop
Nezihe Meriç
K.E.
Tanık olunmuş bir gelecek insanı:
Nail Çakırhan
Raif Özben
Modernizm, mimarlık ve etik sorgulamalar
H. Bülend Tuna (mimarist)
İnternette Kızılcık turu
Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı / Global March Against Child Labour
Belge
Sevgi timsali yavrumu, kıpır kıpır kelebeğimi zindanlara tıkan, rengarenk çiçekli bahar dalımı solsun diye yolmaya çalışan ülke mi bizim vatanımız?
Nevin Sütlaş (Radikal 2)
Devlet Türkçenin en büyük hocasının adını gizlemişti
Agop Martayan Dilaçar
Sayı 37'nin tamamına buradan (PDF - 11,6 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
Kurban âyininde yırtıcı kuşların karaciğerleriyle bağırsaklarını okuma ilminin üstadlarına eski Roma’da verilen isim!
Yakın dönemde bizim buralarda bu ilmin öne çıkan ilk üstadları, ABD’li “kon”ların Irak macerası sırasında türemişti. ABD’nin hal ve geleceğinin “kon” vizyonundan kendilerine ve temsil ettikleri çıkar çevrelerine pay çıkarmayı mesleklerinin icabı sayan Çandar, M.Altan, Barlas, Birand türü ABD ciğerini herkesten önce ve herkesten berrak okuma meraklısı tipler, hatırlayın, tek kutuplu dünyayı ve o dünyanın yegâne hâkimi ABD gerçekliğini “doğru” okumanın nasıl hayatî bir öneme sahip olduğunu, zamanın önde gelen emekli uzman generalleriyle ağız birliği ederek hepimize anlata anlata bir hâl olmuşlardı. O ABD’nin gücüyle bölgemizde ve dünyada ne değerli bulunmaz Hint kumaşı demokrasi, özgürlük ve medeniyet çığırı açılacağı konusundaki analizlerini, öngörülerini şimdi tekrarlamayalım. Bugüne bakalım.
Bugün ne oluyor? Aynı okumalar aynı o zamanki gibi sürüyor! Aradan o kadar yıl geçti, olanlar oldu, tarih sahnesinde at koşturan yine Amerika! Dünkü başkan gitti, şimdiki başkan geldi. Yine, Amerika gerçeğini “doğru” okumak gerekiyor! Doğru okunması gereken, yine Amerika gerçeği!
“Obama’nın fikirleriyle değişmiyor Amerika. Amerika değiştiği için Obama gibi birini başkanlığa getiriyor.” Böyle diyor çarpıcı söz düzme meraklısı yeni yetme densiz ukalalardan biri. (A.Altan, “Aptallık çağı bitti”, Taraf, 5 Haziran 2009.)
Kartalın karaciğer ve bağırsak çözümlemelerinde demek ki şimdi bu görünüyor: Amerika’da “değişim”!
Dünyanın hâlini ve geleceğini doğru okumak için yine ve tekrar, ve bir kere daha Amerika!
“Savaşı bitirirken herkese de her türlü savaşı bitirmesini öğütlüyor”muş! Kim? Obama hazretleri! Hangi savaşı bitirirken?
Amerika’nın Irak halkına yaşattığı altı yıllık Holokost’un ardında kalan, bugün, biten bir savaş mıymış? Nasıl bitmiş ya da bitiyormuş o savaş öyle sanki hiç başlamamış ve altı yıl sürüp dünyayı milyonlarca insanın başına yıkmamış gibi?
Bunu diyebilmek, yani dünyayı böyle görüp algılamak ve böyle dile getirmeye cüret edebilmek için insanın ne menem bir şey olması gerektiğine siz karar verin!
Irak’ta hâlen mevcut 150 bin Amerikan askerinin en az 50 bininin daha kim bilir kaç yıl oradan çıkmayacağı Obama yönetiminin kendi tahmini. Peki çıkanlar ne olacak? Onlar Afganistan halkının üzerine salınacak. Salınıyor bile. “Değişen” Amerika’nın resmî ve alenî politikası! Orada (ve giderek artan bir oranda Pakistan’da da) şimdiye kadar misket ve petrol bombalarıyla öldürülen kadın, erkek, çocuk, ihtiyar insan sayısı yetmedi. Ölenlerin ve her Allahın günü daha öldürülecek olanların hangi insanlık ve medeniyet değerlerine kurban edileceğinin, bundan önceki Buş yönetiminin Irak’ta yediği herzeler için ileri sürülen gerekçelerden mek parmak farklı bir gerekçesi var mı?
Amerika demek ki işte böyle “değişmiş” bulunuyor. Peki,Obama Hazretleri ne için seçilmiş oluyor?
Bu iş böyledir. Dünyanın ve dünya üzerinde yaşayan insanların tek bir meselesi olduğunu, onun da bütün diğer meselelerinin çözümü için gerekli anahtar olarak Amerika’yı doğru okumak olduğunu bir kere keşfettiniz mi gerisi kendiliğinden gelir: Göz göre göre yalan, vicdan kararması, güç tapıncı, haddini bilmez kibir ve hezeyan...
Afganistan’da ABD’nin özel bir üssü var. Adına Bagram deniliyor. Orada yerlerinden yurtlarından koparılıp alınmış bir takım insanlar Obama’nın yeni direktif ve yönlendirmeleriyle yeni tip “hafifletilmiş” işkenceler altında kırılıyorlar. Böyle bir şey yokmuş, kartalın ciğer döküntüleri arasından hiç kan sızmıyormuş gibi, aynı Obama için, “Aklın ve çağın sesi olarak bu çağa ayak uyduramayanları uyarıyor,” diye yazmak ve ardından, “Obama’nın söylediklerini anlamayanların ve bunu uygulamayanların başı belâya girecek,” diye eklemek en hafif tabirle, ne menem bir haddini bilmez pişkin cüretkârlıktır?
Sorun, Amerika’yı son altı, yedi yıl içinde bir ikinci defa böyle okuyanların, okuduklarını üstelik bu tarz bir devşirme küstahlıkla ifade etme cüretini nereden aldıkları değil.
Sorun, düpedüz, cehalet!
Cehaletin böylesi.
Amerikan kartalının bağırsaklarında olup bitenleri keşfedip mest olanlarda dünyayı görüp bilmeye hâl kalmaz. Ellerine ve yüzlerine bulaşan bağırsak pisliğini dünyanın ve insanlığın ahvali sanmaktan başka seçenekleri yoktur. O nedenle altı yıl önce olan, bugün böyle terbiyesizce tekrarlanıyor. Kendilerine başka ezber bulamıyorlar.
Evet, yalan, vicdan kararması, güç tapıncı, kibir ve hezeyan..!
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
İran’da seçim, beklendiği gibi Ahmedinecat’ın kazanmasıyla sonuçlandı. Muhalifler, son anda zoraki bir aday bularak girebildikleri seçimde hile var diyerek Tahran’da birkaç gün süren sokak gösterisi yaptılar. Olay Batı’da biraz, Türkiye’de bir kesimde birazdan biraz fazla “yeşil devrim” umudu yarattı. Hemen bir isim buldular:
“Reformcu muhalefet”!
Bu türden “renk” devrimleri, emperyalistlerin parası ve NATO’nun şemsiyesi altında, reel sosyalizmin çökmesinden sonra sahipsiz kalmış bazı ülkelerde, diyelim Yugoslavya, Ukrayna, Gürcistan veya Kosova’da başarılı olabildiği için İran’da niçin olmasındı? İran cahilliği ile dünya ve siyaset cahilliği cüretle birleşince böyle olabiliyor. İran karanlık, dinsel diktatorya altında, halkı cahil ve vahşi, dünyadan izole olmuş bir Asya despotizmidir zannediliyor. Buna cahillik de değil, düpedüz ahmaklık demek gerekir.
İran süper güç değildir ama dünya siyasetinde, önünde secdeye varmak için kendilerine “süper güç” denilen güçlerden daha “süper” durmakta değil midir? Dünya siyaseti dönüp dolaşıp İran üzerinde toplanmıyor mu? İslam coğrafyası’nın hemen tamamında, devletleri değil üstelik, halkları şu veya bu yönde de değil, emperyalizme karşı etkileyen İran ile “Van minut” Türkiyesi aynı şey midir? Dünyanın neredeyse bütün mağdurlarının sempatisini kazanan Ahmedinecat ve İran’ın bugünkü politik çizgisi en başta ABD, bütün Batı’yı korkutmuyor mu? Bütün dünya “İran aşılmalı” diyor da, İran aşılıyor mu? (Farzı muhal, aşılacak olsa kimin eline, ABD’ye ve Batı’ya rağmen, ne geçecek?) İran’ın dünya siyasetindeki etkin yerine ve Batı’ya karşı tutumuna bakarak Ahmedinecat’a muhalif sokak hareketini ABD ve AB’liler başlattı demek doğru değil ama, eğer Batı başlattıysa arkası gelir diyenler kıç üstü oturdular işte. Yanlışları, İran’ın ancak kendisiyle açıklanacak kadar açık bir ülke olmasıdır. Kendini İran’ı anlamaya iyice kapatmış bulunanların İran hakkındaki ahmaklığından İran sorumlu değildir.
Elbette sokak gösterileri, Kuzey Tahran kaynaklı orta üst sınıfların ve kısmen üniversite gençliği ve entelektüel kadın gruplarının gösterisidir diye hiçbir surette hor görülemez. Göstericilere ateş açılması vahim siyasettir. Ama İran da salt bu değildir. “Reformcu muhalefet” adı verilen yapay hareketin rejimden hangi reformları talep ettiğini hiç kimse anlayamadı. Sadece bizdeki aklıevveller anladı. AB üyelik sürecinde ağızları “reform” sözcüğüne alıştığı
için, reform denilen şeyden kokoreçe etiket yapıştırılması zaruretini anladıkları için İran’da reformcu muhalefet var gibi gördüler.
Peki, İran’da Ahmedinecat’a muhalefet hiç mi yok? Var. İran sonuçta kapitalist bir ülke ve petrole dayalı tek ürün ekonomisinin bütün çelişkilerini barındırıyor. Petrol gelirleri kime ve nereye ne kadar akıtılacak sorusu her zaman önemli. Ahmedinecat “popülist” diyorlar: dar gelir gruplarını gözeten bir politika izliyor yani. Popülist siyaset her kapitalist ülkede kapitalistlerin tepkisini çeker. İran’da da kapitalist sınıfın bir bölümü tarafından Ahmedinecat’ın sevilmediği bilinmektedir. Aynı sıkıntıyı Venezuela’da Chavez de çekmektedir. İşte bu nedenle ticari sermaye, İran’da “Çarşı” diyorlar, petrol gelirinden alt gelir katmanlarına daha fazla pay verilmesini engelleyecek “reform”lardan yanadır. Her kapitalizm için yoksulların gelirini yükseltme yolunda harcanan kaynak, çarçur edilmiş sayılır. Ayrıca İran ticaret burjuvazisinin elinde, para olarak kaldıkça tehlike arzedecek kadar birikmiş para bulunduğu için bu kesimin kapsamlı bir özelleştirme talebi de var. Ama hepsi bu kadar. İran’da seçmen tutumunu ekonomiden önce ve daha çok rejimle ilişki belirliyor. Rejim, siyaseti ve özellikle dış siyasetiyle, ekonomisi ve kültürüyle, ideolojik yapısı ve Batı’ya karşı tutumuyla, devletçi geleneğiyle bir bütün. Muhalefetin Batıya açılmak, İran’ı izolasyondan kurtarmak gibi bir konsepti de yok. Hem ne demek Batı’ya açılmak ve izolasyondan kurtulmak? İran bu rejimle kendini Batı’dan kopardıktan sonra ancak Şah döneminin talancılığından ve sefaletinden kurtulabildi, yeniden “İran” olabildi.
Kim demiş, ayrıca, rejim izolasyonist bir siyaset izliyor diye? O zaman rejimin Latin Amerika’dan Çin’e, Hindistan’dan Rusya’ya yayılan sıkı stratejik ilişkileri ve prestiji nerden geliyor? Rejimin İran için inşa ettiği konum İran’da herkesi birleştiriyor. Batı’sından bakanlar bu nedenle İran’ın niçin bir türlü “küreselleştirilemediğini” anlamakta güçlük çekiyor.
Dünyanın neresinde yok ki, İran’da özgürlük sorunu olmasın. Bu çok ciddi bir sorun ve herkesler de kabul ediyor ki, bu konuda her yerde 20. Yüzyılın çok gerisine düşülmüş. Üstünkörü savlar ileri sürülecek bir konu değil bu. Yani özgürlük sorunu İran için ele alındığında, toplumsal hayatta en az erkek kadar etkin olan İranlı kadının örtünüp-açılması veya “meşk dünyası”nın kamusal alanın görüş mesafesi dışına itilmiş olması temelinde yüzeysel bir özgürlük sorunu değildir, tarihsel bir özgürlük sorunudur. Sınıf mücadelesinin önünü açacağı ve çözeceği bir meseledir. Unutulmuştur belki, hatırlatalım. İran, bir kaç sektöre sıkışmış olsa bile siyasal işçi hareketi bakımından bölgemizin en gelişkin ülkesidir. Bugün rejime yamalanmış duran bu hareketi İran kapitalizmi ilanihaye hareketsiz tutamaz. İran’da bu rejimi çarşı değil, İran halkında her daim canlı duran başkaldırı geleneğinin gerçek mecrasını bulması değiştirecektir. İşçi hareketi bir “küresel”leşsin, buna bölgemizden ilk katılan, bunu tarih de böyle söylüyor, İran olacaktır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
Ufuk Uras, platformuyla birlikte ÖDP’den ayrıldı. ÖDP “Dev-Yol” partisi olarak kaldı. Uras partiden “Solda Büyük Buluşma”yı gerçekleştirmek için ayrıldıklarını açıkladı. İlk çelişki bu açıklamadaydı. Çünkü ÖDP, Türkiye sosyalist solunun önemli bir kesiminin, reel sosyalizmin yıkılışından sonraki dünya ve Türkiye koşullarına siyasi intibak yönünde attığı önemli bir adımdı. Başka ifadeyle ÖDP, ahvalinde olabilecek en büyük buluşmaydı. Ama buluşma büyük olsa bile sonuç küçük olabiliyor. O zaman merak etmek gerekir: Bütün ayrılmalardan sonra ÖDP mi Dev-Yol’a kalmıştı, yoksa ÖDP’de sadece Dev-Yol mu kalmıştı? Bunun yanıtı solun bundan sonra yapacakları ve yapması gerekenler açısından önemlidir.
Kızılcık olarak şunu peşinen söyleyebiliriz: ÖDP deneyimi, geçmişte partililik bilinciyle övünenlerde bu bilincin çöktüğünü, geçmişte partililik bilincinden yoksun olmakla eleştirdiğimiz Dev-Yol hareketinde bu bilincin geliştiğini göstermiştir. Türkiye’de “sol” dendiğinde, herkes birbirini tanıdığı için, Ufuk Uras’ın söylediği “Solda Büyük Buluşma”nın ne olduğu hemen anlaşıldı. Uras’ın ÖDP’den ayırdığı platformuyla Murat Karayalçın’dan Hüseyin Ergün’e kalan SHP buluşacaklar. Bu, böyle, “küçük buluşma” olurdu. Buna Alevi gruplardan biri katılacak.
DİSK başkanı Süleyman Çelebi’li 10 Aralık Hareketinin de adı geçiyor. Siyasi yelpazede böyle bir boşluk bulunduğu fikrinde olan tek tük sosyalist aydınlar da katıldığında hakikaten buluşma büyümüş olacak! DİSK’te ne işçi, ne de işçi ruhu kaldığı için, emek dünyası ile buluşmaya sıra daha sonra gelecek.
“Demokratik Vicdan Hareketi”... Zarf bu. Zarf o kadar şeffaf ki, mazrufunu aramaya gerek yok.
Samimi oldukları anlaşılıyor. Solun geçmiş siyasal yaşamı çok yorucuydu, son yirmi yıllık siyasi yaşamı da yorucu oldu. Bundan ve bu yorucu yaşama kaynaklık eden temel varsayımdan kurtulmak gerekiyordu. Bu adım adım olurdu. “Ne geçmiş tükendi” ile “ne de gelecek” arasına “aşk ve devrim”i sıkıştırmakla başlardı. Geçmişinden kurtulmak isteyenlerin önüne, bilimsel olarak da sabittir, nasıl sonuçlanacağı önceden bilinemeyen şizofrenik bir alan çıkardı. Belirtileri genellikle şöyle olurdu: Siyasal ve toplumsal devrimler çağını kapattık. Bilimsel ve Teknolojik Devrim çağına geçtik. Güleryüzlü kapitalizm geldi. Ama her şeye rağmen “solculuk” bitmedi. Geçmişten ve emek kategorisinden koparılmış bir yeni sol tanımı gerekli olmuştur. Bu yeni sol tanım yapılmayınca, soldaki buluşmalar küçük kalır... Haydi Büyük Buluşma’ya!
Ufuk Uras ve platformunun, geçtik Türkiye sosyalist hareketinin yüz yıllık tarihini sindirmesini, 22 Temmuz 2007’de Uras’ın içinde yer alarak milletvekili seçilmesini sağlayan toplumsal hadiseyi bile doğru anladığından kuşkuluyuz. Aynı şeyi, bugün söylenen Büyük Buluşma ile gerçekleştirmeye yeltenseydi, Uras değil seçilmek, başvuru dosyasını bile seçim kuruluna veremezdi. O gün Türkiye genelinde ortaya çıkan o “olgu”yu da geldiği yere gönderen, Uras’ın bugün adına “Demokratik Vicdan Hareketi” denilen görüşleriydi. Yüz yıllık sosyalist siyasi mücadele tecrübesi adına konuşma hakkımız yok ama belki uyarıcı olur diye, bu tecrübeden süzülmüş bir kaç noktayı hatırlatmak isteriz:
“Sol liberalizm” diye bir şey icadettik. İcad ettiğimiz şeyin siyasi yelpazedeki, boş kaldığını varsaydığımız yerini doldurmak istiyoruz. Ne yapacağız orada? Demokrasiye odaklanmış, Türkiye’nin AB ile bağlarını güçlendirecek bir siyaset yapacağız. Bunu, halkımızın buna şiddetle ve âcilen ihtiyacı olduğu için yapacağız. Kürtlere de bir yararı dokunur elbette diye yapacağız. Toplumsal sorunu çözmeye sıra ondan sonra gelecek. Sosyalizmin taliplisi yok. Ne gerek var illa sosyalizm diye yırtınıp durmaya? Öyle kolay değil o iş. Gün emek dostu olma günüdür!
Bu tarzın Kemalizm’in yeni bir türevi olduğunu, bir hayli “Kadro” kokusu saldığını söylersek, bu arkadaşlara çok mu zulmetmiş oluruz?
ÖDP’den ayrılan platformların veya grupların en çok uğraştıkları şeyin, kendilerine bir tanım bulmak olduğunu gördük. Bu da ÖDP’nin az çok ortak varılmış bir sol tanım olduğunu gösteriyor. Demokratik Vicdan Hareketi kendini tanımlamaya giriştiğinde hanyayı konyayı anlayacaktır.
SHP genel başkanı Hüseyin Ergün’ün elinde, bir hayli emek verilmiş hazır tanımlar bulunmaktadır ve bu tanımlar, halâ solda ve Marksist olanlar için, ne yazık ki itici tanımlardır. Bu nedenle sadece dikkatli olmak yetmez, aynı zamanda “sorumlu” olunmalıdır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 37 (Yaz-Güz 2009)
“Açılım! Açılım!” dedikleri, Başbakan Erdoğan’ın bunca “içtenlik”le ve “hulus”la, sık sık gözleri yaşara yaşara “halkı”na ve “milleti”ne armağan etmek istediği -yine Başbakan’ın deyişiyle- “süreç” fiilen neyi öngörüyor? PKK’yi silahsızlandırmayı değil mi? Bu neyle, nasıl sağlanacak Başbakan’ın sözünü ettiği o “süreç”te? Üç köyle kasabanın gasp edilmiş Kürtçe adını Kürtlere geri bahşedip Mardin Üniversitesinde Kürtçe Dili ve Edebiyatı bölümü kurulmasına bile cevaz vermeyerek mi? Kürt sorununun çözümü bağlamında bu tür açılımlarla PKK’nin böyle bir şeye ikna edilemeyeceği çok açık. Bu tavrın “Kürt açılımı”nı Kürtlerin yüzüne kapatmaktan başka bir şey olmadığı da yine bir o kadar açık.
Açılımın ne olduğu ve ne olmadığı Başbakan’ın “bakanım”, şuyum buyum dediği kimi AKP ve Hükümet kodamanlarının ağlama dozu bir yükselip bir alçalan demeçlerinden çok, G.Kurmay başkanının ve diğer yüksek kumandanların kasıt dozu hep yükselen beyanlarından daha en baştan anlaşılmıştı. Bu konuda Hükümetle G.Kurmay arasındaki vizyon ve anlayış birliği Ağustos başındaki MGK bildirisinde de açıkça belirtilmişti. “Açılım”dan —Kürt açılımı da dense, demokrasi açılımı da dense— ne kastedildiği daha o gün anlaşılmıştı.
Bu durumda “açılım”dan (ya da PKK’nin silah bırakmaya ikna edilmesi projesinden) geriye 2009 yerel seçim sonuçlarından çıkarılan dersler bağlamında AKP adına sahneye konulan çok yönlü ve kapsamlı bir propaganda operasyonundan başka bir şey kalıyor mu?
Bir tek “açılım” taşıyla kaç kuş!
Sayın da bakın.
AKP gibi bir partiden baştan beri ve hala demokrasi bekleyenlerin kucağına bir tane...
Kürt sorununun “çözümü” diye Diyarbakır Kalesi arkasına yığılan siyasi iradeyi dağıtıp Barzaniciliğe (ve o yoldan AKP’ye ve Amerikan siyasetine) prim sağlama gayretine bir tane...
Ekonomik kriz geçiyor denilerekten, derinleşen vahim ve acil şartların üstünü örterek günden değiştirmeye bir tane.
CHP ile MHP’yi siyasi bedelini karşılamakta çok zorlanacakları anti-ABD’ci ve anti-AB’ci bulanık sulara iteklemeye bir tane...
AKP ile ordu arasında milli birliği pekiştirme bazında iş ve kader birliğini pekiştirme yönünde AKP siyasetinin ihtiyaçlarını karşılamaya bir tane...
Daha sayalım mı?
Demokratik, vb. açılım mı, AKP’nin şimdiden başlatılan seçim kampanyası mı? Bir başka deyişle Kürtler için de bütün ülke halkı için de bunca acil, hayati öneme haiz bir sorunun Erdoğan ve şürekası ile arkalarında saklı iktidar “kabal”ı (fitne yuvası) tarafından suistimali değilse ne?
Suistimal