londra canary wharf crÜlkenin yaşadığı bu kriz ortamında, yoksulluğun ve antidemokratik uygulamaların alabildiğine yaygınlaştığı bir dönemde; tam da 20 yıllık bir yıkımın müsebbibi olan AKP-MHP iktidarının alaşağı edilebilme fırsatının yakalandığı sırada muhalefeti eleştirmenin doğru olmadığını düşünenler olabilir. Onlar kaygılarında haklı olsalar bile bazı şeylerin zaman geçirmeksizin dile getirilmesinin, tartışmaya açılmasının, ülkenin −bu kapsamda muhalefetin− geleceği açısından uzun vadede önemli ve geciktirilemez bir görev olduğu da bir gerçektir.

Son zamanlarda CHP yöneticilerinin ve Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu’nun kullandığı iki kavram üzerinde durmak isteriz: “Kamulaştırma” ve “temiz para”. Bu iki kavramı ele almamızın nedeni, ana muhalefet partisinin iktidara hazırlanırken kamuoyuna sunduğu “ekonomik çözümler” içerisinde çok önemli bir yer tutmaları. O kadar ki ülkenin yaşadığı ekonomik krizden çıkış için gerekli olduğunu iddia ettikleri “kaynak” sorununu nasıl çözeceklerini açıklarken bu iki kavrama özel bir önem atfetmekte ve vurgu yapmaktadırlar.

Nedir kamulaştırma? Önce K. Kılıçdaroğlu’nun uzun uzun açıkladığı ve TV ekranlarında nasıl yapılacağını ayrıntılarıyla tarif ettiği “kamulaştırma”yı ele alalım.

Ana muhalefet partisi başkanı “kamulaştırma” işlemini AKP-MHP iktidarı döneminde “Kamu/Özel İş birliği Projesi” (diğer adıyla Yap-İşlet-Devlet) şeklinde yapılan köprü, otoyol, tünel, geçit, hastane vb. yatırımlarla sınırlı tutuyor. Nasıl yapılacağını da şöyle açıklıyor: İktidara gelince bu projeleri gerçekleştiren müteahhitleri (Diğer adıyla 5’li çete) çağırıp kendileriyle bu projelerle ilgili yeniden pazarlık edileceğini, bu projelerin gerçek maliyetlerine “makul” bir kâr payı eklenerek paralarının ödeneceğini, böylece söz konusu yatırımın “kamulaştırılacağını” söylüyor. Soru şu: Eğer böyle yapılacaksa bu işleme kamulaştırma diyebilir miyiz? Bu yatırımların mülkiyeti hâlihazırda zaten kamuya (devlet) ait. Böyle yapılınca mülkiyet el değiştirmiş olmuyor. Mülkiyeti kamuya ait bazı yatırımların maliyet hesapları ve gerçekleştiren müteahhit firmaların kâr payları yeniden hesaplanmış oluyor. Böyle bir uygulama, kamu çıkarına uygundur, halkın vergileriyle oluşturulan kamu maliyesinin bir avuç soyguncu tarafından talan edilmesini bir miktar önler ancak bu işlem bir kamulaştırma değildir.

Kamulaştırma, mülkiyeti özel sektöre ait bir varlığın kamu mülkiyetine geçirilmesi işlemidir. Eğer neoliberal politikalar gereği 1980’lerden bu yana yok pahasına özel sektöre peşkeş çekilmiş Tüpraş, Liman İşletmeleri, Şeker fabrikaları, Sümerbank, Etibank, SEKA vb. yüzlerce varlık tekrar kamu mülkiyetine geçirilecekse veya özel sektör tarafından (devlet desteği de sağlanarak) açılan eğitim ve sağlık kuruluşları kamuya devredilecekse gerçek anlamda bir kamulaştırmadan söz edilebilir. Burada kamu mülkiyetine geçirilen bu varlıkların yönetim ve işletmesinin çalışanlarının söz ve karar sahibi olduğu demokratik bir yapıya kavuşturulması gereği ayrıca ele alınmalıdır.

Gelelim “temiz para”ya.

K. Kılıçdaroğlu, İngiltere’de görüşme yaptığı “küresel yatırım fonları”ndan (Siz uluslararası tefeci kuruluşlar diye anlayabilirsiniz.) ülkeye “yatırım” için gelebilecek “temiz para”dan söz ediyor. Bu kuruluşların paralarının “temiz” olarak nitelendirilmesi, bu para içerisinde uyuşturucu, kadın ticareti, silah kaçakçılığı vb. paraların olmamasıdır herhalde. Eğer böyleyse iki itirazımız olacak:

1) Günümüzde para (Sermaye demek daha doğru olur. Paranın yatırım için kullanılan bölümü “sermaye” olarak adlandırılır.) öyle bir küresellik içerir ki dünyanın neresinde olursa olsun ne milliyetini ne de kaynağını net olarak tanımlamak imkânsızdır. Onun için K. Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği paranın yukarıda sözü edilen “kirli” paradan ne kadar arınmış olduğu bilinemez.

2) Diyelim ki sözü edilen para (sermaye), uyuşturucu, kadın ticareti, silah kaçakçılığı vb. “kirli” işlere bulaşmamış hatta vergisi ödenmiş olsun. Bu bile o paranın “temiz” olduğunu göstermez. Azıcık ekonomi bilgisi olan herkes bilir ki sermayeyi oluşturan kâr, çalışanların emeğinin bir kısmına üretim aracı sahiplerinin el koymasıyla (artı-değer) oluşur. Kapitalizmde temiz sermaye yoktur, olamaz. Zira sermayenin varlığı, emekçilerin patronlar tarafından sömürülmesine bağlıdır. Uyuşturucu, kadın, silah kaçakçılığından elde edilen para kirlidir, ancak dünyanın herhangi bir yerinde emekçilerin emeğinden çalınan artı-değerden oluşan para da temiz değildir. Hele para yeni sömürü alanları yaratan “yatırım” için kullanılan “sermaye” ise. Egemen sınıflar tarafından iddia edildiği gibi “vergilendirilmiş kazanç kutsal” değildir. Devlete vergi ödemek, sömürünün yarattığı kirliliği ortadan kaldırmaz.

K. Kılıçdaroğlu’nun İngiltere’de bulduğunu iddia ettiği “para” da asla temiz değildir. O parada milyonlarca Hindistan, Pakistan, Malezya, Güney Amerika, Afrika ve hatta İngiliz emekçilerinin zorla el konulmuş veya işgücü satın alınarak artı-değeri gasp edilmiş alın teri, göz nuru vardır. Uluslar ötesi finans kapitalin merkezi durumundaki İngiltere’de “temiz” bir paradan söz etmek abesle iştigaldir. Üstelik ülkemize “yatırım” olarak gelecekse aynı sömürüyü Türkiye emekçilerinin sırtından sürdürmek amacıyla gelecektir.

Yeteri kadar sermaye birikimi olmayan bir ülkeye yabancı yatırımın gelmesinin önemli olduğunu anlatmaya çalışanları duyar gibiyiz. Öyle olsun. Böyle düşünenlerin kapitalizmi aşabilen bir vizyonlarının olmadığı anlaşılıyor. Emekçilerin iktidarda olduğu, tüm üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetinde bulunduğu, üretenlerin yönettiği bir ekonomide; paranın değişim aracı olmaktan başka bir işlevi olmadığı bir piyasada; sermayenin ne “kirli”si ne de “temiz”ine ihtiyaç duyulacaktır. Sahipleriyle birlikte sermayeyi tarihin çöplüğüne atabildiğinde insanlık gerçek anlamda temizlenecek, mutlu ve özgür olacaktır.

Önümüzdeki seçimlerde kime oy verileceği önemli ve hayatidir ancak seçimlerden sonra neler olabileceğini de öngörmek, ona göre pozisyon almak zorunludur. “Hele şu seçimler geçsin, AKP-MHP iktidarını gönderelim, ondan sonra bu meseleleri tartışırız.” demek yanılgıdır. Oyumuzu verelim ama gerçekleri de söylemekten geri durmayalım. Bunu yapmak solcuların, sosyalistlerin boynunun borcudur.

Kavramların doğru ve yerinde kullanılması, sınıf mücadelesinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Birilerinin çarpıtmasına izin verilmemelidir.